KATRAN ve TÜY modern sanat bilgi ortamı

SaturdayMarch 6th,2010

Thomas Schütte: Hindsight / Museo Nacional Centro De Arte Reina Sofía

Kategori: videolar — KatranveTuy @ 03:30AM

SaturdayMarch 6th,2010

Skin Fruit: Selections from the Dakis Joannou Collection / New Museum, New York

Kategori: videolar — KatranveTuy @ 03:18AM

SaturdayMarch 6th,2010

The Armory Show 2010

Kategori: videolar — Etiketler: — KatranveTuy @ 03:02AM

SaturdayMarch 6th,2010

Independent New York

Kategori: videolar — Etiketler: — KatranveTuy @ 02:56AM

ThursdayMarch 4th,2010

La.Luna.1979.Bernardo.Bertolucci

Kategori: videolar — Etiketler: , — KatranveTuy @ 05:21AM

WednesdayMarch 3rd,2010

City short: Istanbul

Kategori: videolar — KatranveTuy @ 12:26AM

MondayMarch 1st,2010

‘Gelenek bu toprakların genetiğidir’ - Mithat Şen

Kategori: bienal, istanbul, istanbul 2010, makaleler, sergiler — Etiketler: — KatranveTuy @ 09:11PM

‘Gelenek bu toprakların genetiğidir’

'Gelenek bu toprakların genetiğidir'

Mithat Şen’e göre geleneksele çağdaş yorum getirmek diye bir şey yok, bunu ancak modacılar yapabilir. Fotoğraf: Muhsin Akgün

Bir sanatçıyı, Mithat Şen’i, ‘Gelenekten Çağdaşa’ sergisini tartışmak üzere niye seçtim? Her şeyden önce gelenek denilen hiç de homojenleştirilmeye, kolay kolay çağdaşlaştırılmaya gelmeyecek meseleye yıllardır büyük bir titizlikle ve zarafetle yaklaştığı için… Bir sanatçı olarak ‘Geleneğe çağdaş bir yorum getiriyorum’ demediği için… Bu coğrafyanın kendine ait özel bir imge üretme şeklinin ve şemalinin olduğuna inandığı için… Modern öncesi denilen o okyanusu illa ki yağmalayacaksak bu okyanusta az buz yıkanmadığı için… Cranach’la Dürer’i bilirken Levni’yle Osman’ı da bildiği için… Ve belki de cumhuriyetin kuruluşundan bugüne kadar, Türkiye sanatıyla ilgili yapılmış en hoyrat ve kaba seçki olması itibariyle çok incittiğinden, ‘Gelenekten Çağdaş’a sergisini çok tartışmamız gerektiği için…

‘Gelenekten Çağdaşa’ sergisinde pek çok kavram birbirine karışmış durumda. Gelenek gibi, geleneksel sanatlar gibi. Bambaşka şeyler ikisi de. Ne kadar uzun zamandır bunları tartışıyoruz?

Ciddi bir mesele var yalnız. Sergiyle ilgili yazıldığı gibi 1980’lerle başlanan bir tartışma değil bu. Çok daha önceden yapılıyordu bu tartışmalar. D grubu yaptı. Tavanarası yaptı. Bunu görmemezlikten gelip 1980’den başlatmak ayıp. 1980’lerde bu sergideki insanların ne işler yaptığına bakalım? 1980’lerde bu coğrafyada gelenek tartışılmıyordu. Bunlar tarih bilmiyor. Böyle bir şey yok.

Ömer Uluç, geleneğe sahip çıkmazdı, onu yorumluyorum demeyi de çağdaş bulmazdı. Sizce gelenek nedir?

Bütün bu toprakların genetiği… Burada Bizans var, Likya var, Doğu Roma var, o var, bu var. Eğer siz İstanbul usulü şifonyer düzenini bilmiyorsanız, Cihat Burak istifini anlamanız mümkün değil. Nasıl öyle istifler, anlaşılır gibi değildir. Ömer Uluç aynı şekilde. 1960’larda Tonguç’la (Yaşar) Sezer (Tansuğ), Amentü gemisi nasıl yürüdü diye çizgi film yapmaya çalışıyorlar. 1960’larda… Bunlar 1980’lerde diyorlar. Şaka mı yapıyorlar? Bu kavramsallaştırma Batı’nın globalizasyona karşı yereli açığa çıkarmasının söylemiydi 80’lerde ama bu Batı’da tartışılıyordu, 1980 Venedik Bienali buydu.

Sizin kendi üretiminize bakacak olursak Zeynep Sayın, gelenekle üretiminiz arasında ilişki kurmuş, Vasıf Kortun da resminizin gelenekle ilşkilendirilmemesi gerektiğine dikkat çekmiş. Nasıl hissetmişsinizdir bu anlamda?

Bana tabii gelenekle ilişkilendirilmek daha iyi gelir. Ama bu ikisini de eksiltmez. Batı resmi de sonuçta geleneksel bir resimdir. Özümüze dönmek, ülküsüne, ideale dönme gibi bir şey algılanıyor burada ama bütün Batı resmi gelenekseldir zaten.

Bu serginin formülüzasyonundan şu çıkıyor, sadece doğulu olan geleneksel olandır. Oysa Paris’e gitmelerin 100 yıllık hatta daha fazla bir tarihi var. Batılılaşma çabasının kendisi de bir gelenek değil midir bugün?

Adnan Benk bir konuşmada Sezer Tansuğ ve Ömer Uluç’a soruyor. Cuhhuriyet’ten itibaren kesilmiş bir gelenekten gelenek olarak hala bahsedilebilir mi? Kesintiye uğratıldıysa gelenek nasıl hala gelenek olur? Bu soru önemli. Yanlış bir soru. Kesilmekle değişecek bir şey değil gelenek. Alfabenin değişmesiyle, şapka devrimiyle. Evet, bunlar onu örseler, canını acıtır, incitir ama kozmolojik algıyı değiştiremez. Nitekim değiştirmedi. Gelenek dediğin genetiktir kesintiye uğrayabilen bir şey değildir. Şunu da soralım. Niye Paris ile New York farklıdır? Niye Jackson Pollock’la Poliakof farklıdır? Biri eski kıtanın, diğeri yeni kıtanın farklı farklı kültürlerinin soyutlamasıdır.

Peki modern öncesi kültürler desek bu geleneğe, moderni de ikinci meşrutiyetle başlatsak… Bir sanatçı olarak ne önerirsiniz, gelenek meselesini ele alacaksak kriterimiz ne olmalı da tarih Sayın’ın da işaret ettiği gibi istismar edilmemiş olsun?

Çok daha deruni bir algı beklemek gerekir. Deruni bir sezgi ve algı. Kendimden örnek vermek istemiyorum. Ömer Uluç’un fırça darbeleri bir hattır okuyana. Yani öyle bir şeydir. Yüzey meselesi vardır. Erol Akyavaş’ın vav’ı hakkında Ömer beyin söylediği bir şey vardır, ‘Vav çekilir içi boyanmaz’ demişti mesela…  Bizim kozmolojik algımız farklı. Çok kaba bir şemayla söyleyecek olursak, Batı, doğa üretiminin sonuçlarıyla sanat yapar. Doğu ise doğanın ürettiği gibi üretmeye çalışır. O nedenle ona karşıt bir şey üretmez. Çevre sorunu yoktu ama elbette şimdi var.

Gelenekle çağdaşlık yan yana olmaz belki de? Çağdaş bir şey, gelenekle bağını koparmış olan değil midir? Neden neresini koparttığını bilen bir şey?

Nereden ürediği belirsiz bir çağdaşlık yakalayamazsınız. Bu sergi için özellikle söylemiyorum ama ilke olarak yapmamız gereken şey aslında bunların yapıt olup olmadığına bakmaktır. Kriter budur. Yoksa yani ben anladım onu koydum değil. Bizim yapıtı tartışmamız lazım Türkiye’de. Batı’da sanat üretilirken Doğu’da sanat üretilmiyoru tartışmamız lazım.

Birtakım resimler ve onlara eşlik eden sanat olarak yapılmamış objeler, keyfi seçilmiş, farklı dönemlerden tarihin. Bu sergideki gibi keyfi seçilmese bilinçli seçilse bile sanat ve sanat olarak yapılmamış olanla yan yana gelmesi çok sorunlu değil mi?

Zeynep’in (Sayın) söylediği gibi takı oluyor. Bu tişörte tuğra basmak gibi bir şey değil. Kendinize gelin. Böyle yapılabilecek bir şey değil bu. O anlamda bir biçimselliği ne Ömer Uluç’ta ne Cihat Burak’ta ne Sabri Berkel’de yakalayamazsınız.

Erol Akyavaş, tasavvufla ilgileniyor ve bunu konu ediyor üretiminde. Araştırma konusu olmamalı üretiminin konusu gibi geliyor bana. Bu kadar bilinçli gelenekle uğraşılır mı? Gelenek biraz da size rağmen olmaz mı?

Onu bilir ve her defasında unutursunuz. Erol Akyavaş, Batı’daki trendleri çok iyi bilen ve bunu iyi uygulayan biri. Bunları tartıştık biz. Sezer Tansuğ ve Ömer Uluç’la tartıştık. O zamanki muhalefet şerhi düşülmüş noktalar hala değişmedi fakat bunların bir piyasa meselesi var. O piyasa meselesinde market örseleniyormuş gibi yapıyorlar. Marketi koruyorlar. Oryantalist olmak sadece bir estetik meselesi değildir. Ahlaki bir sorundur. Zaten istismar oradan kaynaklanıyor. Sen zaten oryantalistsin.

Nakkaş Osman mı Levni mi? Nasıl seçiyoruz? Kepçeyi daldırıp da çorbaya, illa bezelyeleri alacağız diye nasıl davranıyoruz? Çok kötü bir analojiydi ama (gülüyor)… Matrakçı Nasuh var. Kanuni’nin Irak seferini resimleyen adam. O günlükleri resimleyen Nakkaş Osman var ondan sonra Levni var. Biz Nasuh’u mu, Osman’ı mı, Levni’yi mi alıyoruz? Az önce bir teklifte bulundun ben de sana bir teklifte bulunuyorum. Neye göre seçiyoruz? Hepsi gelenek…

İlahi soru bu. Peki neye göre seçmeliyiz?

Ahlağa göre… Bu güncel politikayla siyasetle olacak bir şey değil. Ömer bey, Levni üzerinden hareket ederdi mesela onun renkçiliğini kullanırdı. Bu coğrafyanın bir görselliği var; kilimiyle, tezhibi, Şeker Ahmet Paşa’sıyla… Bunlar kaynak. Bu coğrafyanın gösellikleriyle ilgili bir kaynak. Ben Dürer’le Cranach arasındaki farkı biliyorsam, Levni’yle de Matrakçı Nasuh’un arasındaki farkı bilmek durumundayım. Bunu kullanırım kullanmam bu ayrı bir şey. Bu zaten böyle kullanılsın diye öğrenilmez.

Gelenekle sanat yaptığını iddia edenler derler ki ‘ben ona çağdaş bir yorum getiriyorum’. Bu mümkün mü olan bir şey midir?

Asla. Bunu modacılar yapabilir. Ne yorumu ya… O kendisi var olur. Bir resimleri asıyorsun bir de nereden kaynaklandığını asıyorsun. Böyle bir konsept var mı yahu? Duvarları boyamayı öğrenmişler anladık. 1980’lerden itibaren Batıda tartışılan konu niye birdenbire buraya geldi? Nereye göz kırpıyoruz? Birincisi iktidara, ikincisi yine Batı’yadır. İslamla filan bir alakası yok. Suistimal o yüzden söz konusudur. İslam deyince heterodoksi mi, alevi mi, sünni mi? Bir mümin böyle bir şey kabul eder mi? Ben ladini bir adımımdır ama bir Müslüman bundan hoşnut olur mu?

‘Gönderme olunca modern olur’

Mithat Şen’den kısa kısa…

* Gelenekten çağdaşlığa bir dilek kipidir. Bu bir dilek böyle bir şey yok o sergide. Bu sergi bir world music karşılığıdır.

* Geleneği mi tartışıyoruz geleneksel sanatları mı? Ben zaten ikincisini bilmem.

* Bir şekilde Bedri Rahmi’yle kendilerini yaralıyorlar. O kadar bilmiyorlar. En zayıf halkaları Bedri Rahmi… Erol Akyavaş değil çünkü Erol Akyavaş konuşulabilir.

* Bedri Rahmi’nin gelenekle kurduğu ilişki diye bir şey yok, geleneksel sanatlarla kurduğu bir ilişki var, bu da sanatın konusu değil.

* Biz 1980’lerde Foucault’yu, Guattari’yi tartıştık. Modernite eleştirisiydi yaptığımız. Postmoderne giden noktada moderniteyi eleştirirken çağdaş Türkiye cumhuriyetini de eleştirmeye kalktı birileri ki haklıdırlar. Bir taşla iki kuş vuruldu. Karıştırdılar. Sonuç da bu… Ayrı konuşulması gereken şeyler aynı anda konuşulunca…

* Gelenek, ona göndermelerden azade bir şey olmalı. Yapılan göndermenin gönderme olmadan yapılması gerekiyor. Gönderme yaparsan modern bir şey yaparsın.

* Modern, çağdaş, güncel siz takıyorsunuz bu isimleri… İşi yokuşa sürmek bu. Daha kolay halledilebilir şeyler var ortada. Münir Nurettin Selçuk’la ilgili bir tez yazmak gibi… Orhan Gencebay’ya ilgili var da, onun bir öncesi niye yok?

* Şunu merak ediyorum Ahmet Hamdi Tanpınar akademide ders verirken kim ondan etkilendi? Zeki Faik İzer etkilendi mi mesela? Etkilenmediyse bu da doktora tezi konusu.

* Ahmet Hamdi Tanpınar, tam da bu derme çatmalığın önüne geçebilmek adına böyle bir noktada itiraz ederdi. İtiraz önemli. Hilmi Yavuz niye itiraz etmedi?

* Tayip Erdoğan ne anlamda modern? Cumhuriyetin iktidarına başkaldıran anlamda modern.

* Adnan Çoker, Cihat Burak, İhsan Cemal Karaburçak retrospektifi görmek isterim. Vazgeçtim, bu sergide yer alanların retrospektifini rica ediyorum. Kim geleneksel kim ilüstratör kim İtalyan avangardı kim Avusturya fantastik ekolü görelim, kendi yakın geçmişleri itibariyle…

* Kanavanın, tuvalin dokusunun, yüzeyin, atkısı, çözgüsü vardır. Gelenek orada onun üzerine koyduğun astarda

bile değildir.

* Ece Ayhan’ın sivillikle ve ahlakla olan dikkatimizi çektiği noktanın önemi var şu anda özellikle… O ki iktidarla

kaşık kaşığa ilişkidir. (Onun analojisidir benim değil!)

* Biz Katolik miyiz? Hem gelenek hem bellek dışı? Nasıl olacak bu iş? Günah çıkardım bitti başka bir

konuya geçelim. Başka birini vurana kadar idare edelim.

* Bu coğrafyanın imgesinin üç temel özelliği vardır. Sezer Tansuğ ayrımı ortaya koymuştur: parça bütün ilişkisi, süreklilik, eşzamanlılık… Bu coğrafyanın geleneğinin görsel elamanları bunlardır.

* Böyle bir serginin küratörü olsam bu serginin selameti için Ömer Uluç’a ihtiyaç duyardım.

* Bu sergi bir defanstır. Bu sergiye katılan arkadaşları bu defansa katıldıkları için kınıyorum. Mesafesizlik pornografiktir.

AYŞEGÜL SÖNMEZ

MondayMarch 1st,2010

Tayyarenin Şöförü, - Yavuz Tanyeli

Kategori: yavuz tanyeli, makaleler, sergiler — Etiketler: — KatranveTuy @ 01:45PM

Tayyarenin Şöförü,

ÇOK, taşmadan önceki son aşama. Hayattaki ve sanattaki, heyecan buradan geliyor.

ÇOK’ tan.

Çoğalıyor. Hızlanıyor. Dikiliyor,Yaylanıyor, Zıplıyor.

Bu ayaklanmanın, büyük bir bölümünü gençler beceriyor. Bazen büyük hatalar yapıyorlar, bu hatalar pahalıya patlıyor, hayatlarına, bile. Yinede vazgeçmiyorlar, hayalleri, yaşadıkları gerçek dünyaya egemen oluyor.

‘Öyle Sanıyorlar’,

Sanmak, en büyük hata ve en büyük idealizm. İnatla, saldırıyorlar.

Saldırmak..

Sistem kendi bilinçli uyumsuzunu yaratıyor.

ÇOK,

SANMAK,

SALDIRMAK,

Etik açıdan sorunsuz. Gurur verici.

Güç var, para yok. Bu iyi sayılabilir, uyumsuzluğun şımarıklığa dönüşmesini önler. O zaman oryantalizmin stratejik yanlışı ortaya çıkıyor.

‘Öteki uyumsuz’u oluşturan sistem, kurbanlarını ‘bilinçli direnişçi’ye dönüştürüyor.

AYAKLANIYORLAR.

İşte İnsiyatifler bu noktada,oluşmaya başlıyor. Kocaman bir denizin değişik bölgelerinde, ortaya çıkan yaşam kolonileri gibi. Her kültürden, her sınıftan, her coğrafyadan seslenebiliyorlar.

Bu hayatın değişik alanlarında zaten olan birşey, ekonomide, politikada, fakat kültür ve sanat hayatındaki oluşumlar, herkesin bildiği piramit şemasıyla kurgulanmış, küresel sisteme entegre, sivil toplum karakterini kaybetmiş, baskıcı yönetimlere dönüşmüş.

Yaratıcılığın önü işletmeler tarafından tıkanıyor. Sonra bu işletmeler, ŞİRKET’lere (company) dönüşecek.

Zarafeti sanatla geliştirmeyi şirketlerimizin pek azı akıl edebiliyor, oysa özgün şirket demek, kavram demek, tüm kavramlarında en derin örneklerini sanatta bulabilirsiniz. Marka denen şey sadece estetik bir simgeden ibaret değil. şirketin içerdiği ruhu gösteriyor, simgesel olarak. Örneğin Eczacıbaşı’nın ‘e’ harfi artık üç boyutlu tasarlanıp, halkalaşan bir yılan çağrışımı ile karşımıza çıkıyor.Halka yılanın ne anlama geldiğini öğrenmek için biraz sanal gezmekte fayda var. Diğer bir örnek ise ‘Koç’, Dodge marka araçların eskiden kullandıkları koç kafası, satanik bir imge olarak bankaların ön yüzünden bize bakıp duruyor, birazda tehditkar..Aynı bankanın uçan leylek günlerini anımsarsak eğer aradaki beliriş farkını daha net görebiliriz. Hele Doğan Kardeş’i, bilenler için, herşey ne kadar temizmiş meğer..

Sanatın’da logosunun baykuş olduğunu düşünürsek uçan, kaçan demonlarla bir ilişkimiz olduğu kesin, sanatçılar olarak, peki o zaman sorun nereden kaynaklanıyor? Peşinde olduğumuz şeyden.. Sanatçının peşinde olduğu şey değişir, çok çok eskiden ateş, sonra tanrı, sonra insan, sonra ruh, sonra bilgi, şimdi bilinç, yarın ekmek, öbürgün isyan olabilir.

Sanatçı, nasıl isyan eder?

Önce sanatıyla.

Bunu nasıl yapardı eskiden?

Tek başına..

Şimdi beraber hareket etmeyi tercih ediyor. Sürü haline dönüşmezse iyi, hemde heyecanlı.

Bu işte liderlik olmaz. Seçicilik olmaz.

3 ekim 2009 tarihinde Bankalar caddesindeki tarihi Sümerbank binasında açılan ‘my name is casper’ isimli 265 sanatçının katıldığı sergi bilinçli direnişçi örneğine uygun bu güne kadar yapılmış en kapsamlı sergi. sergi döneminde yazdığım yazıda bir kültür gidiyor bir kültür geliyor, bu sergi bir ‘gelen kültür’ sergisi demiştim. Hala öyle düşünüyorum, şimdi ise ‘giden kültür’ü izlemenin ve neden gittiğini kavramanın zamanı. Değişik mekanlarda yapılan giden kültür etkinliklerinden ikisini, 2009 Contemporary art fair’i ve İstanbul Moderndeki ‘Gelenekten Çağdaş’a sergilerini incelemeye çalışacağım bu yazıda.

Fasit bir dairede dönüldüğü görülüyor. Soyut sanatın, figür sanatının doyum noktasından sonra belireceğini düşünürsek Yeni sanata doğru, figürsüz gidilemiyeceği ortaya çıkıyor. Takiyye’ye pozitif bakan bir toplum olduğumuz için, değişim yaşanıyor. Gelen figürün olmamış hali bile, algılanıyor, sistem sanatını tehdit edenler ‘tehlikeli öteki’ olarak kodlanıyor, ben şahsen bunu yaşadım.

Bu işin stratejik tarafı.

İçerik daha karışık, tarafların uzlaştığı bir estetik beliriyor.

Peki taraflar kim ?

Kişiler, sirketler, tarikatlar, fuarlar, vakıflar, bazı sanatçılar.

2009 un son döneminde ‘kişilere bağlı şirketler üzerinden tarikatların’ el sıkıştığını gördük.

Hangi tür sanat değilde, sanatçı, tercih ediliyor, kavramaya başladık.

En iyi örneği, Contemporary Istanbul Art Fair. Ya raslantı ile yada bilgi dahilinde, yönetimle sanatçılar arasında büyük bir uyum gözleniyor. Fuar yönetimi, ‘New Art Destination’, (Yeni Sanata Doğru), yönlendirmesiyle, oryantalist görünümü davet ediyor, bunu ilk sezen sanatçılarda hemen uyguluyorlar, belkide tam tersi oluyor, önce sanatçılar yapıyor, yönetim ve danışmanlar hemen işin önemini kavrıyorlar.

Burda sormamız gereken soru, hangi Doğu?

Çünkü mevcut eserler sadece arap kaligrafisi üzerinden çıkış alıyor.

Bu yöntem sıradan bir yöntemdir, oryantalizmle doğrudan ilişkilidir.

Arap kaligrafisi öncesi, ‘antik sanat’ olarak düşünüldüğü için, yeni sanat tasarlanırken dikkate alınmıyor. Tabii her yıl aynı sürati koruyabilmek için, genelde kısa yollar tercih ediliyor, kazancın temposu hızlı olmayı gerektiriyor. Arap ve sonrası, toplumsal ilgi odağı olarak güçleniyor. Sanatçılar bile konuya girdiğine göre..

Yine bu noktada, eklektik (postmod) davranış yönetimde. Eserlerin bir katmanında grek kökenli estetik varken, diğer katmanda arap minimalizmi beliriyor.

Sappho’nun alnına elif çizmek, tam manasıyla.

Post-oryantalin artık gizlenemiyen hali.

Değiştirilen, kaybedilen, bir kavram, grek, karşısında 12 temel makam (Farabi),,

Mona Lisa’ya bıyık kondurmanın arabesk hali.

Fuarın son durumu beni oldukça düşündürdü, eleştirilerim var, herşey birbiri ile senkron gidiyor, Doğançay satışı, Murat Ülkerin, biz müslüman demokratız, sanat almaya devam edeceğiz mesajı, önemli sanatçıların arap kaligrafisini kullanarak ortaya çıkmalarını, geleceğe dönük ipuçları olarak görebiliriz.  Balkan Naci, hurufilikle ilgili, işler yapmıştı, fakat kaligrafilerin arkasındaki Sudanlı portreleri yüzünden satış yapamadı, Ertuğrul Ateş ise tam bir dönüş yapıp dualı resimler yaptı ve hepsini iyi fiatlara sattı, kurdeladan arap kaligrafisine olarak özetlenebilir Ateşin macerası. Bütün piyasa şimdi Arap çağrışımlı soyut resimler arıyor, yine büyük bir hata yapılıyor, veya plan öyle yapıldı, politik açıdanda ticari laiklerin ( bunlardan söz etmek zorundayım çünkü sanat piyasasının tümüne yakınını bunlar yönetiyor ) ılımlı islamla iş birliği yapıp sermayeyi yarıştıracağına, birleştirme kararı aldıkları seziliyor, fuarda dindar genç ressamlarla tanıştım, tertemiz gençler, imanlı bir sanatçının çok duyarlı inançlı çalışacağını düşünüyorum ( van gogh ), ama iş imanla bitmiyor, yanlış bilinen dini yaptırımların sanatı planlarken baskıcı bir ortam yaratacağı çok açık. Sonuçta, Anadolunun binlerce yıllık kültür tarihi yine ıskalanacak, yine tarihin bir fragmanı (kaligrafi iki boyutludur) üzerinden ne kadar süreceği belli olmıyan fevri ve ticari bir döneme girilecek, günümüzde Türkiyeyi etkisi altına alan takiyye ortam şimdide modern kültürü kaşıklıyacak, halbuki burasının kültürü Türklerdende önce, vardı  Osmanlıdanda.

Sümerlerin Hindistanla olan ilişkisini (formun kökleri) öğrenmeden Doğu kavramını algılamak imkansız, ne varki tamda bu noktada bu günlerde, İstanbul Modern’de Gelenekten Çağdaş’a isimli bir sergi açıldı.

İstanbul Modern’in şef küratör’ü Levent Çalıkoğlu tasarımı olan bu sergi :

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nın “Dünyaya, resimde, müzikte ve sanatın diğer dallarında Türkiye’nin bilinen tüm tarihini tekrar hatırlatmak; kadim İstanbul’umuzun bilinmeyen geçmişini anlatmak ve üç cihan imparatorluğuna başkentlik yapan müstesna şehrimizin binlerce yıllık kültürünü zamanın duru aynasına sunmak” bildirisiyle,

Oya Eczacıbaşının, AB ülkelerinin yeni konularından biri olan “küresel ve yerel” sorununa da dikkat çeken serginin, gelenek, modernlik ve çağdaşlık üzerine bir bakış sunduğunu, kültürel mirasımızın özgünlüğünün, dinamizminin gelecek kuşaklara aktarılmasını amaçladığını belirtmesiyle,

Sergi, çağdaş sanat ortamının 1980’lerden başlayarak sorgulamaya başladığı “bellek, gelenek, geçmiş” sorunsalını; geçmiş ve geleneğin çağdaş sanattaki yeri, modern sanatın yerel kültür ve tarihle ilişkisi, geçmişin aynı zamanda bir kimlik sorunu olarak ele alınması gibi önemli konuları gündeme getiriyor, vurgusuyla yapılmış. (seçilen sanatçılar bana Sotheby’s müdürünün geçen yıl yaptığı seçkide 80 kuşağını dışarıda bırakmasını, nedeninide kayda değer birşey yok diyerek açıklamasını anımsattı. O zaman 80 kuşağı problem kuşak olmaya devam ediyor, Beral Madra 80 kuşağının sahibi olduğunu söylüyor, Sotheby’s tamamen dışlıyor, İstanbul Modern ise tam 80 kuşağına ait olmayan sanatçılarla elitist ve Oya Eczacıbaşının açıkladığı gibi AB yönlendirmesiyle, ve bir AB ikramı olan 2010 ajansı katkılarıyla bu serginin gerçekleştirildiğini anons ediyor. 80 kuşağının iyi sanatçılarıda, ki bunların yine İstanbul Modern’in üst katında koskoca tabloları duruyor, alt katta olan bitene, bu işte bir bit yeniği var diye şaşırarak bakıyorlar.)

Gerçekten bu işte bir bit yeniği olabilirmi?

Hayır, sadece süreklilik var. Oligarşik süreklilik.

Gayet normal.

Kadim İstanbulun kültürel kaderi ‘Şirket’lere emanet ediliyor.

Neden istifa ettiği hala ”belli olmıyan” Nuri Çolakoğlu’nun 2010′u, Şekip Avdagiç’in katkılarıyla, İKSV ve İstanbul Moderni bünyesinde taşıyan Eczacıbaşı Holding’in hanımefendisi Oya Eczacıbaşının AB’ye uygunluk garantisi verdiği beyanıyla (burada AB den kasıt tamamen EU kültür programıyla ilgilidir.”Palmer Report”)

Şef küratör Levent Çalıkoğlunun bütün bu kocaman sisteme olan bürokrat sadakatıyla ortaya çıkan bu sergi 23 Mayıs 2010′a kadar görülüp kadim İstanbulun kadim sanatından ilham alınabilir.

Sanatçılara gelince, onları sanki tanıyor gibiyiz, tabii zaman insanı değiştiriyor. Beni’de.

Şunuda söylemeden geçemiyeceğim, İstanbul Modern Türkiyenin kültür tarihinde birçok şeyi ilk yapan Eczacıbaşı’nın bir ürünüdür, bir dönem ise Türkiyenin sanatını uçuran kaptan pilot idi, ancak belliki, Türkiyenin son derece heyecanla fokurduyan kültür ve sanat ortamına uyum gösteremiyor, hem ulusal hem küresel gündemi kaçırıyor. Mevcut rakipler ve yeni gelecek olanları düşündüğümüzde kaptan pilotluktan, bu tayyarenin şöförlüğüne geçiş yapması işten bile değil, benden söylemesi.

Yavuz Tanyeli

SaturdayFebruary27th,2010

Tarih istismar ediliyor - Prof. Dr. Zeynep Sayın

Kategori: makaleler — Etiketler: — KatranveTuy @ 01:07AM

T a r i h   i s t i s m a r   e d i l i y o r

İstanbul  Modern’de  açılan   ‘Gelenekten  Çağdaşa’ sergisi  23  Mayıs’a  kadar  açık.

İstanbul Modern’de açılan ‘Gelenekten Çağdaşa’

adlı serginin gerçek anlamda tarihle hiçbir ilişkisi

yok.

Tarihle ilişki kurmaya çalışan ender bir iki iş de

zaten içinde yer aldığı çerçeve tarafından emilip

yutulmakta.

I. ‘Sanat iktidar zırhı giyindiğinde, kendi araçları ona yabancılaşır.’

Ivan Nagel

Tarih için nostalji neyse, sanat için oymuş kitsch;

anıların derinliğinde özlem dolu, tarihi tekrar etmeyi

gülünç kılan, tekrar ettikçe çarpıtan, tarihte gedik açan

şeymiş. Bir nesnenin kitsch olabilmesi, gelecekten çok

daha tahmin edilemez hale gelen bir geçmişin kitsche

dönüşebilmesi, kendi özdeşliğine dil çıkarabilmesi için

geçmişi kurtarır gibi yapmak değil, gerekiyorsa

boğulmaya bırakmak gerekirmiş. Belki ucuzmuş kitsch,

belki gereğinden fazla gösterişliymiş, yine de kötü

sanatın -siyasal/ toplumsal- aidiyet mitoslarını

engelleyen bir bağışıklık sistemine, kendi kimliğini

hediyelik eşya formatına dönüştürdüğü an sanattan

feragat eden bir mütevazılığa sahipmiş. Sanat uğruna

kitsch yapabilmek için bile, kendi tarihsel kimliğini

estetize etmek yerine estetikten çok daha kavrayıcı bir

ahlak gerekirmiş.

Tarihin mirasçısı olmak tarihi tekrar etmek değil,

geçmişte asla söylenmemiş bir şeyi söylemeye açmak;

tarihi yağmalamak değil, tarihi şimdinin bir anına

dönüştürmek, ya da, eğer gerekiyorsa, tarihsel

süreklilikte bir gedik oluşturmak anlamına gelirmiş.

Aradaki fark şuymuş: Biri hazine avcısı gibi tarihi

eşelerken kitsch hiç değilse tarihin kuyruğundan tutar,

tarihi yakalayamadığına hayıflanır, eşek şakası

olduğunda bile kuyruğundan çekermiş. Biri kitsch olarak

tanınma savaşı verir, alt kültür/ üst kültür gibi

ayrımların eşitleneceği demokratik/ modernist bir

toplum özlemi içinde muhalefet ederken diğeri tarihin

zaten son bulduğu, sınıf savaşlarının gereksizleştiği,

tarihin yerini pazarın aldığı bir yere yerleşirmiş. Tarihin

sonu, tanınma savaşlarının sonu anlamına gelir,

uluslarasılık ulusallığa, küresellik yöreselliğe

gereksinirmiş. Evrensel olmak demek, pazarda bağlayıcı

bir enformasyon iletmek değil, kendi kimliğini estetize

etmek, tarihe estetik bir depo olarak başvurmak

demekmiş. Sanat gibi görünen işlerle sanat arasındaki

ayrım bile bu noktada gereksizmiş.

Bütün işlerin (tarihin) sonunda eşitlendiği bir pazarda

herhangi bir işle tabu yıkmak, provoke etmek, tarihin

içini oymak, tarihi tersyüz etmek, tarihte o güne değin

gizli kalmış bir şeyi görünürlüğe getirmek (ya da

gelenek kırılmayacaksa, ona eklemlenmek) gibi

beklentiler yiter, bunlara omuz silkilirmiş. Yeni

Osmanlıcılık da, işte böyle bir şeymiş.

II. ‘Bizim için taklit edilemez olmanın yegâne yolu, eskilere

öykünmektir.’

Winckelmann

Bugünlerde İstanbul Modern’de devam eden ‘Gelenekten Çağdaşa’ sergisi, Yeni Osmanlıcılık tasarımına ve tesisine dair, giderek çoğalan örneklerden sadece biri. 20 yıl önce yapılmış olsa, sanatsal belge niteliği kazanırdı belki. Önce kendini Moskova’da yürür gibi hissettim sergiyi gezerken: Avrupa’da modernizm yaşanırken, Sovyetler Birliği komünistti. Duvarın çöküşünden sonra yadsınan komünizmle beraber modernizm de yadsınmıştı, Rusya kendi geçmişine, 19. yüzyıla geri dönme arzusuyla bakmaktaydı. Eskiye öykünen, milli duygulara seslenen yeni binalarla doluydu kent.

Bu öykünmeye, kendi özdeşliklerinden, kendi ayniyetlerinden, kendi miraslarından olmuş kimsesizler kadirdi. Kimsesizlik ve ayniyetsizlik, en büyük yabancılaşma ve en büyük ayniyetsizleşme anında yeniden doğma gücü bulacak, yeni bir başlangıcın ufkuna açılacaktı. Tarihin dışına çıkma, tarihi çarpıtma, geleceğe açma anı taşıyan özlemlerdi bunlar, varabilecekleri en uç nokta, tarih meleğini bulamadıkları an, tarihi kitsch’leştirmekti.

Sergiyi gezerken Rusya hakkında düşündümse de, bu iki imparatorluk, Rusya ile Osmanlı arasında büyük fark vardı. Yaşadığı Sovyet yüzyılından sonra kendi tarihine gerçek anlamda nostalji duyan bir Rusya; kendi geçmişiyle kurduğu ilişkiyi bir talan ilişkisi olarak kuran bir Türkiye. Devrimden sonra Maleviç’i öfkelendiren, çarlık ailesinin koleksiyonunu müzeye dönüştüren; mirasına, yaktığı zaman bile sahip çıkan özeni Rusların. Yalnız geleceği yapmaya kadir olan, kendi cesedini yakmaya da kadirdi.

Yüzleşme değil nostalji

Oysa burada sergide yer alan işlerin hiçbiri tarihe sahip çıkmıyor, tarihe öykünmüyor, geçmişin tekrar edilemezliğini kitsch’leştirmiyor, kendini yakmıyor, aynanın karşısında geçmiş tarihi takı diye takınarak, takı sahibi kendini estetize, bizi anestize ediyordu. Tarihle kurulan ilişki ‘yüzleşme’ değil, nostaljik bile değildi. Tarihsel bir mirasın korucusu ya da katili değildi Türkiye; ‘Gelenekten Çağdaşa’nın gerçek anlamda tarihle hiçbir ilişkisi yoktu; tarihle ilişki kurmaya çalışan ender bir iki iş, zaten içinde yer aldığı çerçeve tarafından emilip yutulmaktaydı. Tarihin, kendi tarih oluşunu tecrübe ettiği, kendini kurduğu ve temsil ettiği için kendisiyle karşılaştığı ve kendini kendisi olarak tanıdığı mecraydı sanat; Batılı tarihsel insanlığın geçmişinde hep böyle olmuştu. Sanat, iktidarın idolojik aygıtlarından ve özdeşleşme aparatından bağımsız değildi. Burada ise sanat gibi görünen işler sanat değil, ilgilenilir görünen tarih, tarih değildi.

Doğruydu, ulusların doğuşu, kendi mitlerinin temsili sayesinde gerçekleşirdi; yeni ulusal egemenliklerin, yeni kültürel meşruiyetlerin oluşması için tarihsel bir temsile ihtiyaç vardı, sanat bu işlevi görürdü. Yine doğruydu, talan ekonomisinde de yeni bir şey yoktu. En gecinden ondokuzuncu yüzyıldan modernizme Avrupa sanatı, kendi olmayan ülkelerin ve kıtaların talan edilmesi üzerinde şahlanmıştı, yine de bu iğfal edişin bile bir zerafeti, bir mütevaziliği vardı. Hakiki bir özdeşlik arayışının, kendini bulabilmek için başkasına öykünmenin göstergesiydi. Oysa diğer hemen her şey gibi burada bu sergi, özdeşlik, kimlik ya da farklılık arayışlarının ötesinde, tarihin sonu tartışmalarının ve tanınma politikalarının güvencesine hoyratça yaslanarak, 2010 Kültür Başkenti için alınan bir parayla alelacele hazırlanmış gibiydi. Belki de bakanlıklardaki kadrolar gibi siyasal ve kültürel hükümetin yukarıdan aşağı kadroları yeniden doldurması, kendine uygun bir tarihsel gelenek icat etmesi gerekirdi. Belki de bu serginin zihniyeti, yeni bir sosyal aydın tipolojisiydi.

Her ne ise eskilerin ve yenilerin kemiklerini sızlatan bir mirasyedilikti. Tarih istismar edilmekteydi.

Prof. Dr. Zeynep Sayın,

sanat kuramcısı, ‘İmgenin Pornografisi’ (Metis), ‘Mithat Şen ve Beden Yazısı 1’ (İthaki), ‘Noli Me Tangere: Beden Yazısı 2’ (Kaknüs) kitaplarının yazarı.

SERGİDEN GÖRÜNTÜLER İÇİN TIKLAYIN

ThursdayFebruary18th,2010

taxi driver

Kategori: videolar — Etiketler: — KatranveTuy @ 11:05PM

TuesdayFebruary16th,2010

“BEĞENİ GELİŞİMİ” İPOTEK ALTINDA

Kategori: makaleler — Etiketler: — KatranveTuy @ 08:08PM

“BEĞENİ GELİŞİMİ” İPOTEK ALTINDA

Özgürlük ve gençlik hareketleri, 1960’ların ortalarına doğru Avrupa’da ve dünyada gücünü yükseltirken, Türkiye’de özellikle üniversitelerde ve büyük kentlerde de etkilerini hızla artırıyordu. O yıllarda Ortadoğu, bugün de olduğu gibi aynı yangın yeriydi. Akdenizin özellikle doğusu, dünyadaki gençlik hareketlerinin dışında, tamamen bu coğrafyaya ait, hiç bitmeyen bunalımlar ve krizlerle de boğuşmaktaydı.

Yeniden yeniden kurgulanan bıktırıcı senaryolarla, Türkiye 70’ leri yaşamaya başlar. Bütün gizli servislerin en kuvvetli ve en yetenekli elemanları yine bu coğrafyada görevlendirilir. Ortadoğuya ait planları çalıştırmak için!

70’ler Türkiyede bir yandan siyasal ve kültürel dönüşüm yılları olurken, bir yandan da çeteleşmenin yılları olur.

Paramiliter güçler çeşitli sivil oluşumların içinde konuşlanırlar. Hatta bu uluslararası istihbarat teşkilatları ülke içinde etkinliklerini artırmak için, aşırı milliyetçi güçlere hem ekonomik olarak, hem de formasyon anlamında destek verirler. İçinde emniyetçilerin, subayların, iş adamlarının, gazetecilerin, diğer meslek gruplarından insanların ve hatta profesörlerin bulunduğu birimler oluşturulur. 80’ lerin etkili lideri Özal bu örgütün adını “ Ergenekon ” olarak zaman zaman korkuyla anar.

İlginç olan bu teşkilatla çalışan kadroların, ilerleyen yıllarda dünya uyuşturucu trafiğindeki etkinlikleridir. Uyuşturucu için, sık sık ortaya çıkan silahlı hesaplaşmaları ve basına yansıyan mahkeme tutanaklarını hatırlayabiliriz.

Yine o günlerde, Ülke’nin Sosyal demokrat Başbakanı “kontrgerilladan hesap soracağız” nutukları atarken, yani oligarşi siyasal hareketlenmelere birtakım nifaklarını sokarken, sanat ve düşün dünyası için de projeler yapar. Aydınların da bu projeleri ve tasarlayanlarını çeşitli yayın organları ve tartışmalarla tanımlamaya başladıkları görülür. O günlere baktığımızda peş peşe ve hiç bitmek bilmeyen, katilleri bilinen ama hiçbir şekilde doğru dürüst yargılanamayan aydın cinayetleri bize her şeyi anlatır.

Bedrettin Cömert bu aydınlardan biridir. 1970’lerde İtalya’da aldığı eğitimi bitirerek

Türkiye’ye dönen sanat tarihçi ve bir estetikçidir. İyi bir araştırmacı olduğu için İtalyanlar orada kalması için önemli tekliflerde bulunur. Fakat o, Türkiye’ye gelir, Hacettepe Üniversitesinde öğretim üyesi olarak çalışmaya başlar. Bir yandan özgün yapıtlar üretirken, öte yandan önemli yapıtları da Türkçe’ye kazandırır. Asıl önemlisi, Avrupa sanatının Türk bilim adamları tarafından da araştırılabileceğini ve yorumlanabileceğini ortaya koyar. İkinci elden bilgilerle yetinmeyen bu bilim adamı, Türkiye de eksikliğini en çok hissettiğimiz, bilgi birikimi ve beğeni gelişimini yükseltmek için uzun araştırmalar yapar, yazılar yazar. B. Cömert’in İtalya’da öğrenim gördüğü yıllarda klasik edebiyatla ve Hristiyan kültürüyle de olan yakın ilişkisi, onun bu konuda birikimlerinin kaynağıdır. Özellikle derslerinde verdiği örneklerde Anadolu üzerinde yoğunlaşır. B.Cömert’e göre, sanat eserini anlayabilmek bir yöntem ve metodoloji meselesidir. Yorum oluşturulurken izlenimler ve sezgiler son derece önem taşır.

Sanat eserini tanımlamak için, yaratma eylemini sanat dışı endişelerle zorlamamak koşuluyla, araştırmak gerekir. Sanat tarihçisi, ancak bağımsız, güdümsüz ve ilkeli bir yöntemle çalışırsa, sanatsal olgulara doğru yorumları koyabilir. Sanat tarihçisi taraf olamaz. Taraf olmak, bilimi gerçeklikten uzaklaştırır. “ Beğeni ” gelişen, ilerleyen, zamanla tamamlanan bir olgudur. Kuramsal çalışmalar “ beğeni gelişiminin ” vazgeçilmezidir ve buna bağlı olarak, “ beğeni gelişimi ” toplumun kültürel yapılarıyla en çok etkileşen unsurdur. Kültürel birikim ise hiç kuşkusuz, çağını her yönden anlamış, tartışabilen, üreten bir toplum demektir. “ Beğeni gelişimi ” estetik açıdan tüm sanatsal disiplinleri etkilediği gibi, doğal olarak kentleri, kentsel yapıları da, etkiler. Böylelikle insanoğlu yaşadığı coğrafyayı yeniden kurgular ve yaratır.

B. Cömert 70’lerde “ mitoloji ve ikonografi ” kitabının giriş yazısına , “ Bugün çağdaş sanata ilgisizliğin nedeni, sorumsuzca savsaklanmış eğitim sorunlarıdır ” diye yazmıştı. Tam 30 yıl sonra bugün de, aynı durumdan yakınmıyor muyuz? Evet, eğitim veren kurumlar çoğalmıştır ama eğitimin kalitesinin aynı oranda arttığını söyleyebilir miyiz? Sanat etkinlikleri artmış, sanatın sergilenebileceği mekanlar çoğalmış ve bu mekanların etkinlik alanları da genişlemiştir. Ayrıca artık, çağdaş sanat müzelerimizde var. Tabiki, İstanbul bienalinin dünyadaki etkisini ve önemini de görmezden gelemeyiz.

“ 2010 Avrupa kültür başkenti ” projesinin İstanbul için, önemli olduğunu da biliyoruz. Ama sanatın esaslarından olan “ beğeni gelişimi ” kavramıyla ilgili olarak, hala gerekli gelişmenin sağlanamadığını da söylemeliyiz. Bazı teknolojik gelişmelerin dışında, hiç yol katedemediğimiz de ayrıca bir başka gerçektir. İstanbul’un kentsel sorunları bu durumun en basit göstergesidir. Sanat etkinlikleri çoğalmış olmasına rağmen bu durum, niçin “ beğeni gelişimi ” olarak dönüşmemiş, dönüştürülememiştir? Hiç sorgulamadığımız bu olgu, estetik tanımlar açısından bugün problem olarak karşımıza çıkıyor.

Eğer ki bu, doğal bir süreçse ve sorun yoksa herkes niçin sürekli birbirine yakınıp duruyor? Hepimiz biliyoruz, yolunda gitmeyen o kadar çok ve önemli unsur varki… Tüm bunlardan yola çıkarak,estetikçi ve sanat tarihçisi bir bilim adamını hangi güç, niçin öldürtür, bu olay aydın cinayetlerinden herhangi bir tanesi midir, sonrasında toplumun elinden neler alınmıştır, gibi soruların yanıtları artık bugün çok daha önemli olmaya başlıyor.

Hiç kuşkusuz ki, B. Cömert cinayetini hangi karanlığın planladığını ve hangi zavallılara nasıl ihale ettiğini biliyoruz. Kısa bir araştırma yapıldığında, kimlerin örgüt içinde olduğunu, hangi düzeyde görev yaptığını, etkinlik alanını, kimin kime emir verdiğini herkes öğrenebilir. Oligarşi, her zaman bir bilim adamını, birikimli bir üst hayat okuyucusunu öldürmek ister. Özellikle estetik geleceğine ipotek koymayı planladığı bir toplumun, bu konuda önemli önermeler yapan, entellektüel karakterini katletmesi gerekir. Bir kaç mahkeme tutanağını ve ifadeleri incelediğimizde, bugün milliyetçi bir partinin genel başkanı olan Muhsin Yazıcıoğlu’nun ismi bu dosyalarda emir veren olarak geçerken, Abdullah Çatlı’nında planlayıcı ve azmettirici olarak yer aldığını görürüz. Fakat şaşırtıcı ve inanılmaz olan, o günlerde öncelikli olarak, öldürülmesi planlanmış birçok aydın ve aktif sosyalist varken; Muhsin Yazıcıoğlu’nun B. Cömert’i önemsemesi, tehlikeli bulmasıdır. “ Sadece bir sosyalist ” olan, B. Cömert’i acaba ilk kim, nereden, kime işaret etmiştir?… Aslında bu cinayetin yalnızca bir aydın cinayeti olduğuna inanmak için çok saf yada duyarsız olmak gerekir.

Bir sanat tarihçisini, estetikçiyi öldürmek kimin işine yaramıştır? B. Cömert yaşasaydı Türk plastik sanatlar dünyasında neler olurdu, gelişmeler hangi doğrultuda yaşanırdı sorularını sorduğumuzda; bu konuda bugün yaşanan sıkıntılar, bu sorulara yanıt olmaktadır. Oysa marksist eleştiri tüm dünya da, 70’lerden bu yana kendi göstege bilimini ve metodolijisini kurmuştur. Bugün, kim ne derse desin B. Cömert yaşasaydı, Croce’den yola çıkarak ve Erwin Panofsky’den etkilenerek bir yöntem oluşturmayı başaracaktı. Evet, B. Cömert’ in öldürülmesini işaret edenler, kazanmıştır aslında! Plana göre darbeden sonra, özel ve vakıf üniversiteleri kurulacak, buralara uygun hocalar devşirilecek, zaman içinde, bilgi istedikleri gibi yeniden tanımlanacak ve üretilecek, devamında da bir takım küresel yaklaşımlar geliştirilerek, sanat ve sanatçı ehlileştirilecek; hatta kimi zaman popüler bir sunumla, deha kategorisinde topluma yutturulacaktır. Kendisini oluşturan, yaratan bir performansa gerek yoktur. Ayrıca böyle bir gerçeğin tehlikeli olacağı muhakkaktır. Kurulan oyunları çözebilecek ve bu coğrafyaya ait karakterler, yok sayılmalı hatta hemen katledilmelidir. Bugün de böyle olmuyor mu?

Akademilerden yeni kuşak mezunlara veya henüz öğrenim görenlere B. Cömert’i sorduğumuzda onu yok etmenin nasıl sonuçlandığını görebiliriz. “ Sanatın Öyküsü ” gibi bir kaynağı çevirmiş olmasına rağmen, genç kuşak artık bu önemli bilim adamını tanımıyor.

Aslında içinde çalışanlarınında tanımladığı gibi, “ derin devlet o kadar da derin de değildir, etrafınızdadır, ortaokuldan sınıf arkadaşınızdır, kayınbiraderinizin iş yerindeki arkadaşıdır, bir okulda hocanızdır… ”Sizce, provakatif planlarını bugün de işbirlikçileriyle beraber sürdürmüyorlarmı ve bu ipoteği üzerimizden kaldırabilecekmiyiz ?..

Özgür Korkmazgil

ThursdayFebruary11th,2010

‘Duvara Karşı’ Fatih Akın, Sibel Kekili

Kategori: videolar — Etiketler: — KatranveTuy @ 01:36PM

WednesdayFebruary10th,2010

‘Malina’, çağla cömert

Kategori: Katran ve Tüy, çağla cömert — Etiketler: — KatranveTuy @ 08:34PM

Malina

Çağın çarpık ruhuna direnmeye çalışırken, ister istemez kaçış yolları geliştiriyoruz. Hitler’in vatanı Avusturya’ya gelişimde kaçışın payını göz ardı edemem, burada ise bana yabancı, daha incelikli ve sinsi, başka türlü bir barbarlıkla karşılaşıyorum, Walter Benjamin’in sözü aklımdan çıkmıyor, uygarlıkların karşılaşması barbarlıkların karşılaşmasıdır.

Bir başka uygarlığı tanımak onun barbarlık yollarını fark etmekten geçiyor, ben de karşılaştığım bu bambaşka barbarlığı anlamaya çabalarken, ona direniş yolları ararken, faşizm üzerine okuduğum en duyarlı başyapıtı, Avusturyalı yazar ve şair , ’ın Malina’sını anımsıyorum.

Defalarca okuduğum bu kitabı, ancak şimdi, Viyana atmosferinde, içimde hissedebiliyorum. Dünyanın başına gelen en korkunç acımasızlığın ve en yoğun duyarlılığın, Hitler ve Bachmann’ın aynı ülkeden çıkmasının bir anlamı olmalı, henüz keşfedemediğim bu gizem, merakım beni Viyana’da tutuyor.

Wilhelm Reich,  Faşizm’in Kitle Ruhu Anlayışı adlı kitabında, Hitler’e neden çoğunlukla kadınların oy verdiğini soruyor, kadınların içindeki bu hastalık neydi, Malina işte bu hastalığı anlatıyor, Bachmann bu hastalıkla savaşıyor.

Faşizm insanlar arasındaki ilişkilerde başlar, iki insan arasındaki ilişkide başlar ve ben anlatmak istedim ki, savaş ve barış yoktur, hep savaş vardır, diyor Bachmann. Malina onun ‘Ölüm türleri’ adı altında yazmayı tasarladığı roman dizisinin ilki ve sonu oluyor, yazar kitap bittikten sonra 1973’te evinde çıkan bir yangında, kırk yedi yaşında ölüyor.

Yine duyarlı bir kadın, Nilgün Marmara, Kırmızı Kahverengi Defteri’nde Malina’dan yola çıkarak şöyle anlatıyor Bachmann’ı ve ölümü, ‘bir kadın bütün parçalanmış , yanmış aklı ve hiç sarsılmayacak açıklığıyla yazmış bir kadın. İçinden rastlantıyla geçtiği zamanlar, durumlar, ilişkiler yaralar açtıkça, kaçınılmaz olan göğe bir güneş bir ay ve bir çizgi yapmak ve sonra delirmek görevi. Kendilerini ölmeden bir ceset olarak algılayanlar intiharlarını başkalarının bir vasiyeti gerçekleştireceği gibi gerçekleştirirler. Ölüm yaşarken vardır, olmuştur cesedi yakarak ortadan kaldırmak gerekir. Domenico’nun nahif çığlık/dilekleri İngeborg’un çocuksu masalı…’

Nilgün Marmara da, tıpkı Bachmann gibi, Katie Kollwitz’in desenlerindeki ölümün soluğunu ensesinde hisseden, yüzlerinde dehşet ifadesiyle donmuş kalmış kadınlardan, canhıraş yazıyorlar. Marmara günlüğünde yazma sürecinden şöyle söz ediyor, ‘ölüm, yaşayabilmek için sonsuzca kaçındığımız, ama sözcükleri yaşatabilmek için kucak açtığımız …’

Malina, Ahmet Cemal Türkçesiyle,1985 tarihli Bilim, Felsefe ve Sanat yayınları baskısından okudum. Son baskısı, 2004 yılında Yapı Kredi yayınlarından yapılmış. Yetmişlerde kadın bakışı üzerine birçok feminist tartışmaya konu olan kitap,  ülkemizde feminist kesimlerce pek tartışılmadı. Belki de, hala yüzeylerde kadının adı olmamasıyla uğraşırken, derinlerdeki, evrensel adsızlığımızla yüzleşemiyor, dolayısıyla üzerine bir dil geliştiremeyip,  politik şemaya dökemiyoruz.

‘Pakistan’da olanların, şurada burada olanların korkunç olduğunu söylemek için büyük bir sanatın varlığı gerekmez’, diyor Bachmann, ‘yanı başımızda her gün nelerin olup bittiğini, günlük yaşamda insanların insanları nasıl öldürdüklerini söylemek, önce betimlenmesi gereken budur; önce bu yapılmalıdır ki, büyük cinayetlere nasıl yol açıldığı anlaşılabilsin.’

Belki de dünya önceliklerini doğru belirleyemediğinden, çağımızda büyük cinayetler artıyor, Malina ise önceliğimizi,  yani insanlığımızı anımsatması açısından geri dönülmesi gereken bir roman.

Çağla Cömert

http://www.itusozluk.com/goster.php/malina

SundayFebruary 7th,2010

‘Beynelmilel’ (Sirri Süreyya Önder, Muharrem Gülmez)

Kategori: videolar — Etiketler: — KatranveTuy @ 11:07PM

Beynelmilel 1:41:44

Filmde 12 Eylül 1980 sonrasi sikiyönetiminin, doguda yerel halk ve çalgici sinifi (gevende) üzerine etkileri trajikomik bir sekilde anlatilir. 1982 yilinda Adiyaman’da bir grup yerel müzisyen (gevende), o yillarda uygulanmakta olan sokaga çikma yasagindan dolayi geçim sikintisina düserler. Geçinebilmek için bulduklari çözüm hepsinin tutuklanmasina yol açar. Yörenin sikiyönetim komutani, bu yerel müzisyenleri çagdas bir orkestraya dönüstürmek isteyince olaylar gelismeye baslar. Yöresel orkestradan, kenti ziyaret edecek olan Konsey üyelerinin karsilama töreninde çalmalari istenir. Fakat bu konseyi karsilamayi sadece müzisyenler degil, sehrin genç aktivistleri de büyük bir sabirsizlikla beklemektedir. Siyasal bilimler ögrencisi Haydar (Umut Kurt); “Biz çalgici adamiz. Çalgicidan hiç devrimci olur mu, komünist olur mu?” diyen abisi Servet’e (Sirri Süreyya Önder) kulak asmamakta, Konsey üyelerini karsilamak için bir protesto eylemi hazirlamayi düsünmektedir. Ve bu eylemi gerçeklestirmek için de çagdas orkestranin sefi Abuzer’in (Cezmi Baskin) kizi, asklarini birbirlerinden bile gizli tuttuklari, Gülendam’dan (Özgü Namal) yardim almaktadir. Bir yandan sikiyönetim birimleri ve yöresel orkestra, bir yandan da devrimci gençler tarafindan birbirinden habersiz olarak yürütülen bu karsilama hazirliklarinin karismasi sonucunda herkesi sasirtacak olaylar gelisecektir.

Yönetmen Sirri Süreyya Önder, Muharrem Gülmez, Senaryo yazari, Sirri Süreyya Önder, Oyuncular Cezmi Baskin, Özgü Namal, Umut Kurt, Mersin Belediye Orkestrasi, Film müzikleri Kalan Müzik (orijinal soundtrack parçalari), Pierre Degeyter (Komunist Enternasyonal Marsi), Chopin (Cenaze marsi), Anonim (türküler)

Yapim yili, ülkesi 2006,Türkiye Yapim sirketi Besiktas Kültür Merkezi (BKM) Süre 106 dakika Dil Türkçe Tür Dram/Komedi/Politik Gösterim tarihi 12 Eylül 2006 Beynelmilel, Sirri Süreyya Önder ve Muharrem Gülmez’in yönettigi sinema filmi. 2006 yilinda çekilen film, gösterime Ocak 2007′de girdi.


Yeni Yazılar »

WordPress üzerine kurulmuştur.