KATRAN ve TÜY modern sanat bilgi ortamı

WednesdayJanuary25th,2012

Artyou - Urbane Kunst Basel

Kategori: videolar — KatranveTuy @ 10:35PM

SaturdayJanuary21st,2012

The Bryan Baker 4 Live in Sweden Part 01

Kategori: videolar — KatranveTuy @ 10:18PM

SaturdayJanuary21st,2012

Hrant İçin Adalet Yürüyüşü - 19 Ocak 2012

Kategori: videolar — KatranveTuy @ 04:02PM

SaturdayJanuary21st,2012

Occupy Wall Street Video!! It’s Worldwide!!

Kategori: videolar — KatranveTuy @ 03:50PM

TuesdayJanuary17th,2012

Temel Bilgiler , (Bull God - Boğa Tanrı)

Kategori: videolar — KatranveTuy @ 10:41PM

1-

2-

3-

4-

5-

6-

7-

8-

9-

10-

11-

12-

13-

-

FridayDecember23rd,2011

Appa - Bryan Baker, Bob van Luijt and Sebastiaan Cornelissen

Kategori: videolar — KatranveTuy @ 06:47PM

FridayDecember23rd,2011

“Şükür Çağı”

Kategori: yavuz tanyeli, bienal, makaleler — KatranveTuy @ 03:20PM

Şükür… Ama nereye kadar?

Tespih İslam, Hristiyanlık ve Budizm gibi dinlerin önemli ibadet araçlarından biri. Hatta bizim gibi kültürlerde dinsel ibadetin yanında gündelik bir oyalanma nesnesi bile olabiliyor; hatta delikanlılık ve maçoluğun alemetifarikası. Ayrıca rutinin ve sıkıntıyı göstermenin en gözde parmak aracı da denilebilir. Açıkçası bizim toprakları bu kadar simgeleyen bir objeyi, folklorik kullanımları dışında sanatsal üretim içinde pek göremedim. Türkiye’de dışavurumcu resmin hırçın ismi Yavuz Tanyeli son sergisinde bizden bir sıkıntılı objeyi getiriyor önümüze. İstanbul’un Tünel’de konuşlanan dinamik galerilerinden Alan İstanbul’da 11 Kasım’a kadar devam edecek sergisiyle “Şükür Çağı”nı ve bu tanıdık, sıkıntılı taneleri sorguluyor. Tanyeli bir tür manifetosu olan “Katran ve Tüy” çalışmasıyla son 4 yıldır kavramla plastiğin ilginç karışımları üzerinde çalışıyordu. Özellikle Western filmlerinin vazgeçilmez sahnelerinden olan, hile yapanları sıvadıkları katran, bir fötr şapka ile günümüz politikasını adresleyerek bir tür ikon imaja dönüşüvermişti. Çağdaşlaşmayı imleyen frak ve şapkadan sonra, bizden bir obje görünüyor tuvallerde bu kez. Sert fırça darbeleri, bazen rahatsız edici de olabilen renkleriyle Tanyeli tespihin çeşitli durumlarını nakşediyor yüzeye. Serginin adı olan “Şükür Çağı” ise, tespih üzerinden günümüz dünyasının rızaya dayanan ideolojik yönüne dikkat çekiyor. Şükür bir tarafıyla bir memnuniyeti ifade ederken, aslında ezikliğin verdiği bir rızayı ve dua halini de somutluyor.

Rızadan saldırıya

Serginin dikkat çeken diğer işleri ise, bir tür kobra yılanı gibi dikilmiş tespihler oluyor. Burada tespih bir pasifliği ve kendini bırakışı değil, bir tür saldırıyı ve tekinsiz bir tehlikeyi de düşündürüyor izleyene. Günümüz Çağdaş Sanat dünyasın kavramsal olanın ağırlığı biliniyor. Hatta belli ölçülerde izleyende tekrar ve sıkıcılık bile oluşturduğu söylenebilir. Hep aynı objeler, yerleştirmeler ve sinik sorunlarla karşılaşmaya başladık sergi ve bienallerde. Tanyeli, Evrensel Gazetesi’nde yayınlanan röportajında Şükür Çağı ile ilgili şunları söylüyordu: “Şükür Çağı belirli bir gözlemden sonra ortaya çıktı. Türkiye’de ve dünyada olan bir yaşam tarzı var. Benim yaşım 60. ‘68 yılında 18 yaşındaydım. Önce hayretle sonra büyük bir ilgiyle izledik dünyada süren ‘68′i. Sonra insanın nasıl kırıldığını, nasıl belli bir köşeye sıkıştırıldığını, özellikle dijital çağda nasıl bazı şeylere mecbur tutulduğunu gördük. Dijital demek soyut demek. Bugün e-devlet dedikleri sistemin içindeki kimlik numaralarımız, adreslerimiz, parmak izlerimiz ya da yeni ortaya çıkan SSK’lı hastalardan avuç içinde damar okuyan yöntem veya gözü iris yoluyla tanıma gibi. İnsanların karşısında gerçek bir varlık yok. Kime itiraz edeceksin, bilgisayarlara mı? Tüm bunların sonunda da bahsettiğimiz şükretme hali ortaya çıkıyor. Benim sergide bahsetmek istediğim şükür sadece dini anlamda değil, her anlamda bir şükür hali.” Bu anlamda büyük tuvallerde, renk kıvrımlarıyla üzerimize dağılan taneler, ya da tek sıra dizilişler, bizim de içine kapatılmaya çalışıldığımız bir Rıza ve Vazgeçiş Çağı’nın trajik ürpertisini hissettiriyor. Tespihin aynı ip üzerinde “sabırı” çağıran dizilişi, aynı şükürü ve uyumu da hissettiriyor.

Türkiye’nin tespihle imtihanı için 11 Kasım’a kadar devam edecek. Şükür Çağını izleyin diyoruz. Bizimde içinde olduğumuz bir dizilişi ve çekilişi görmek için biraz…

ALANİSTANBUL, Galip Dede Caddesi No: 24/11, Tünel

YAVUZ TANYELİ

(1950)

1978 yılında İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Uygulamalı Endüstri Sanatları Yüksek Okulu’ndan mezun oldu. 1980 kuşağı diye tanımlanabilecek bir kuşağın en özgün ve kişilikli temsilcilerinden biri olarak tanımlanan Tanyeli, çok sayıda kişisel sergi açtı. Sanatçı, sanat çalışmalarını İstanbul ve Bodrum’da sürdürmektedir.

ThursdayDecember22nd,2011

Doğu’da heykel “biz” demektir.

Kategori: yavuz tanyeli, haberler — KatranveTuy @ 01:25PM

Bodrum’un Bir Diğer Yüzü

Bodrum’un rakseden gecelerine, yüksek sesli eğlence diyarlarına haftanın pek çok gecesi ve de gündüzü kah tele-ekranlardan (televole, telegole, televs…gibi), kah teledergilerden gönüllü gönülsüz ortak oluyoruz. Bu yaz, her ne kadar ben de bir haftalığına bu havalardan payıma düşeni aldıysam da, bu konuyu hakkında bilgili ama pek de ilgili olmayacağınızı düşünerek derin bir esle geçiyorum.

Bodrum’un farklı bir yüzüyle sizi tanıştıracağını düşündüğüm 11 Ağustos tarihli Cumhuriyet gazetesinde yer alan Levent Çalıkoğlu‘nun yazı- röportajını ise alıntılarla sizlerle paylaşmak istiyorum. Az önce adı geçen “tele”türevi program ve dergilerin, hiç birinde bulamayacağınız bir haberdir, dikkat lütfen…..

İstanbul ve Ankara’da modern sanat müzesi kurma girişimleri ve telaşesi sürerken Bodrum merkez kıyı gezi alanında bir açık hava heykel müzesi açıldı. Müzenin koleksiyonunda şimdilik iki eser var: Yavuz Tanyeli‘nin “Süngerci”si ve Bedia Dipşo‘nun “Bukalemun”u. Uzun bir süredir çalışmalarını Bodrum Peksimet Köy’de sürdüren Yavuz Tanyeli’nin gayretleri ve Belediye Başkanlığı’nın ev sahipliği ile kurulan müze, ilçenin tarihi ve kültürel geçmişi içerisinde kendisine bir yer arıyor. Tanyeli’ye göre proje, izleyici ile heykel sanatı arasındaki soğuk ilişkiyi yumuşatma açısından önemli bir basamak.

- Birkaç istisnai örnek dışında bizim açık havaya diktiğimiz anıt ve heykeller izleyiciye belli bir mesafeden bakar, onu kendisinden uzak tutmaya çalışır. Sünger avcısını hazırlarken bu ilişki üzerine düşündünüz mü?

YAVUZ TANYELİ- İnsanın en temel güdülerinden birisi dokunmak ve algılamaktır. Görünmeyen elektriğe dokunduğunuz an onun gerçekten var olduğuna inanırsınız. Bizdeki sanat, özelliklede heykel bu temastan rahatsız olur. Ellenmeyi, yanına yaklaşılmasını istemez. Kendisini yüksek kaideler üzerinde güvencede hisseder. Oysa Batı’da anıtsal eserlerin yanı sıra insan boyunda yüzlerce heykel ile karşılaşırsınız. Ya da Uzakdoğu’yu düşünün Doğu’da heykel “biz” demektir. Benim Bodrum’a ilk gelişim 1967′lerde oldu. O dönemin bir kaygısı vardı. Cevat Şakir ve aralarında plastik sanatçıların da bulunduğu bir grup aydın, kimsenin düşünmediği bir açıdan Ege’ye yaklaştılar ve bence üzeri tozla örtülü bir devi uyandırdılar. Uyanan dev, etrafına buyruklar vermeye başladı. Şuramı kazın orada müthiş bir antik şehir var, buramı temizleyin, altındakini görünce şaşıracaksınız. Filanca koya dalış yapın, orada tarih öncesi takılar bulacaksınız. Bunları çabuk yapın, sözcükleri çabuk yığın, kaçakçılar girmeden herşeyi tasnif edin. Bu arada sanatçıların kulağına da şunları fısıldıyordu: Benim bir dudağım Ege’de bir dudağım Ağrı’da, çalışın, çabalayın bundan yeni bir şey çıkarın. Bu son buyruk anlaşıldı elbet. Fakat söylenileni gerçekleştirmek zaman alır. Dev, sonuca çabuk ulaşılmasını isteyebilir. Binlerce yıl uyuduktan sonra hakkıdır da. Fakat sanatçı da haklıdır, çünkü her şeyin bir zamanı vardır. Süngerci, Anadolu heykel geleneğinin doğal oluşumuna eklemlenmek isteyen bir halkadır. Doğal oluşumdan sürekliliği, iç ilişkileri, organik bağlantıları kastediyorum. Aynı toprağa bağlı, aynı tarlanın, aynı iklimin yarattığı oturmuş, sindirilmiş bir sanat. Burada yapay bir çaba, teorik bir zorlama, devşirme bir felsefe yok. Bu heykel seyircisinde binlerce yıl geriye giden çağrışımlar kurdurulabilir, bu kültürü özümsemiş halk ise onu aileden birisi gibi çok sevebilir. “Süngerci”nin kısa süre içerisinde Bodrumluların ortak paydalarından biri olduğunu söyleyebilirim.

- Etrafından, yaşamından bir parça gören izleyicinin, Bodrum yerlisinin heykele yaklaşımı nasıl oldu ?

YAVUZ TANYELİ- Bodrum halkı heykeli ilk olarak önceden hazırlanmış kaideye indirilirken gördü. Bu sırada sadece izlediler, hiçbirisi yardıma kalkışmadı. Vinçle aşağıya doğru indirilirken onun bir süngerci olduğunu anladılar, aralarında konuşmaya başladılar.

Sadece başı sarılı olan heykelin yerine yerleştirilmesi iki dakika kadar sürdü. Aralarında “başındaki örtüyü kaldır” diyenler çıktı. Bez kaldırılınca dalgıcın pencerelerindeki gözlerle karşılaştılar, bir an sustular. Birkaç dakika sonra iyice yaklaşarak aralarında tartışmaya başladılar. Biri “Bu Kör Abidin”, diğeri “Kemal Aras” dedi, bir diğeri ise onu “Süleyman”a benzetti. Çoğunluk “Kör Abidin” de karar kıldı. Hepsinin çok iyi bildiği ve kendi aralarında konuştukları şey şuydu: Bodrum’da hemen hemen her aileden bir dalgıç çıkar, amcalar, babalar, dedeler hepsi de denizin sillesini yemiştir. Bu dalgıç hepsi idi. Omzunda ahtapotu, ayaklarının dibinde kayabalıkları, kucağında süngerler ve deniz yıldızlarıyla denizin dibinde dostları ile oturan ve mecbur olmasa hiç yukarı çıkmayacak olan bir tür yarı tanrı. Onların gözünde geçmiş ve gelecekteki tüm dalgıçlara ama aynı zamanda bir uzaylıya benziyordu bu oturan adam. Heykel Peksimet Köyde’ki atölyemde yani “dağda” dururken de köyün çocukları uzaylı mı , dalgıç mı tartışmasını yapmışlardı. Şimdi günde ortalama iki yüz kişi ona sarılarak, çocuklarını omzuna oturtarak, -Avrupalılar çimenlere basma pahasına- fotoğraf çektiriyorlar. O artık herkesin…

Derleyen: Burcu MISIRLI (MAN ‘96)
Röportaj: Levent ÇALIKOĞLU
Cumhuriyet 11 Ağustos 2000

ThursdayDecember22nd,2011

Heykelin mozaiklerini söktüler

Kategori: yavuz tanyeli, haberler — KatranveTuy @ 01:06PM

Turgutreis’te Heykellere Neler Oluyor ?

Heykelin mozaiklerini söktüler

08 Kasım 2011 Salı 17:51

Turgutreis Limanında bulunan heykelin mozaiklerin söktüler

Kasım 2000′de Turgutreis Limanında Yavuz Tanyeri’nin tasarımını, Orhan İlyas’ın uygulamasını, Bedia Dipşo’kun mozaik’lerini yaptığı “Ege / Aegean” adlı Ege denizini simgeleyen barış ve dostluk anıtındaki mozaikler yer yer tahrip edildi.

YAVUZ TANYELİ

1950′de Trabzon’da doğdu. 1978′de Uygulamalı Endüstri Sanatları Yüksek Okulu’ndan mezun oldu. Yavuz Tanyeli eşi Bedia Dipşo ile Bodrum’da yaşamlarını sürdürmektedir.

Ödüller

• Günümüz Sanatçıları İstanbul Birincilik Ödülü, 1989

• Vakko Büyük Resim Yarışması Başarı Ödülü, 1982

Kişisel Sergilerden Seçmeler

• “Contemporary istanbul”, Olcay-Art, Lütfi Kırdar Kong.ve Ser.sarayı, İstanbul, 2007

• Olcay Art, Artİstanbul 2007, İstanbul, 2007

• Art İstanbul 2005, Seher Sanat Galerisi, İstanbul, 2005

• AKM, Şenol Yorozlu ile, İstanbul, 2005

• Art İstanbul 2004, Seher Sanat Galerisi, İstanbul, 2004

• Harmony Sanat Galerisi, İstanbul, 2004

• Tüyap 13. İstanbul Sanat Fuarı 2003, Antik San. Gal., 2003

• C.A.M. Sanat Galerisi, İstanbul, 2002

Karma Sergilerden Seçmeler

• Teşvikiye Sanat Galerisi, Artİstanbul 2007, İstanbul, 2007

• Günümüz Sanatçıları İstanbul Sergisi, 1992

• Urart 10. Yıl Karma Sergisi, 1992

• Z. İstanbul Bienali, 1989

• “Figür Ötesi” Sergisi, 1987

• Moda Güzel Sanatlar Galerisi, 1981

BEDİA DİPŞO

1956′de Düzce’de doğdu. 1988-1994 yılları arasında çeşitli atölyelerde resim eğitimi aldı.Sanatçının “Bukalemun”

adlı mozaik çalışması Bodrum Açıkhava Heykel Müzesi’nde yeralmaktadır.

Kişisel Sergilerden Seçmeler

• “Hiç”, Karşı Sanat Çalışmaları, İstanbul, 2011

• Ic Gallery, Ankara, 2008

• Seher Sanat Galerisi, 2006

• Eklisia, Bodrum, 2005

• Akademililer Sanat Galerisi, 2004

• Galeri Artist, Fulya, 2003

• Seher Sanat Galerisi, 2002

Karma Sergilerden Seçmeler

• İstanbul Yaz Sergisi, Antrepo 5 Sanat Limanı, İstanbul, 2011

• Artist-Tüyap Sanat Fuarı, Karşı Sanat Çalışmaları, 2010

• Artist-Tüyap Sanat Fuarı, 2009

• My Name is Casper, Sümerbank Sergisi, 2009

• 44A Sanat Galerisi, Yaz Karması, 2009

• 44A Sanat Galerisi, 2009

• Kafkas Asıllı Ressamlar Buluşması, 2008

• Tüyap Sanat Fuarı, 2005

Haber Erol Ünal

ThursdayDecember22nd,2011

Arnold Schoenberg’s Twelve-Tone Method (English)

Kategori: videolar — KatranveTuy @ 03:23AM

FridayDecember16th,2011

Sanatçıya ve Eserine Saygı Duymayan Bir Müze: İstanbul Modern - Lütfiye Bozdağ

Kategori: istanbul — KatranveTuy @ 12:49AM

Sanatçıya ve Eserine Saygı Duymayan Bir Müze: İstanbul Modern

Lütfiye Bozdağ

14 Aralık 2011 Çarşamba 14:39:5

Gündelik yaşamı saran baskı ve sindirme heryere yansıyor. İstanbul Modern’de eserini sergileyecek olan Bubi Hayon’un eserine müdahale edilerek eserde değişiklik istendi.

Sanatçıya ve Eserine Saygı Duymayan Bir Müze: İstanbul Modern - Lütfiye Bozdağ

İstanbul Modern, müzeye gelir sağlamak amacıyla 10 Aralık 2011 Cumartesi akşamı düzenleyeceği Gala Modern gecesi için sekiz sanatçıdan yapıt üretmesi talebinde bulundu. Bu yapıtlar müzeye bağışlanacak ve Gala Modern gecesinde yapıtların satışından elde edilecek gelir de müze ve etkinliklerinde kullanılacaktı. Sekiz sanatçıdan biri olan Bubi Hayon, hiç beklemediği bir tepkiyle karşılaştı. Yapıtının İstanbul Modern tarafından koleksiyonerlere sunulması ve gösterilmesi sakıncalı bulundu.

Bu duruma oldukça sert tepki gösteren Bubi, basına gönderdiği yazılı açıklamada, müze yetkililerinin, yapıtın sergilenebilmesi için oturağın lazımlığa benzeyen bölümünün kaldırılması ya da üzerinin örtülmesi gibi ‘şaşırtıcı öneriler’ getirdiğini söylüyor ve şöyle devam ediyor; “Sanat yapıtının bir tabu olmadığını, kutsal olmadığını müzelerin birer mabet olmadığını vurgulamak için altın ve bronz karışımı bir oturak yaptım. İstanbul Modern, benimle beraber sekiz sanatçıdan tüm gelirleri müzeye ve etkinliklerine bağışlanmak üzere bir yapıt talebinde bulundu. Ben de bir ay çalışıp yaptım. Konu ya da tema belirtilmedi. Zaten belirtilseydi yapmazdım. Daha sonra yapıtın müzeye teslim edilmesi arifesinde müze yetkilisi fotoğraf çekmek için atölyeme geldi, fotoğrafın atölyede çekilmesi koşullarının olmadığını söyleyerek yapıtın müzeye görülüp orada çekim yapılacağını söyledi ve yapıtımı müzeye götürdüler. Ertesi gün telefon açıp “bu yapıtı alıcıya nasıl sunacağız? Alıcı(koleksiyoner) bunu alır mı? gibi çeşitli bahaneler üretmeye başladılar ve bu haliyle yapıtımı kabul edemeyeceklerini bildirdiler. Benim sert tepki gösterdiğimi görünce de koşullu olarak kabul edeceklerini söyleyip öneriler sundular. Birinci öneri; oturağın lazımlık bölümünün kaldırıp koltuğa çevrilmesiydi, ikinci öneri ise; üzerine bir örtü örtülmesi. Yani yapıtımı tesettüre sokmayı önerdiler. Ben de yapıtımı geri çektim.”

Bubi Hayon’un eseri…

Bubi Hayon'un eseri...

Bubi’nin bu açıklamalarına karşın İstanbul modern’in şef küratörü Levent Çalıkoğlu; iş üzerinde bir değişiklik talep etmediklerini, işi konsept dışı bularak reddettiklerini söylüyor.

Hangi konsept belli değil, çünkü Bubi’nin bilgilendirdiği gibi böyle bir konsept yok.

Sanatçı tarafından kamuoyuna yapılan basın açıklamasında şu değerlendirmelere yer veriliyor; “Bubi’nin, sanat yapıtının, sanatçının kutsallığını ve üstünde oluşmuş gereksiz değerleri sorgulamak için ürettiği bronz-altın oturağı müze yetkilileri, yapıtın sergilenebilmesi için oturak, cungal bölümünün kaldırılarak bir koltuğa çevrilmesi veya cungal bölümünün üstünün örtülmesi gibi şaşırtıcı öneriler getirerek sanatçının yapıtına müdahale etmeye çalışılmıştır. Sanat yapıtlarının geniş kitlelere tanıtılması ve korunması gibi bir görevi üstlenen bir müzenin bir sanat yapıtına ve sanatçısına bu yaklaşımı şaşırtıcıdır. Kamuoyuna duyurulur.”

Bir sanat eserini, bir müzede sergileme ya da müzayedeye koyma kararı kuşkusuz ki müzenin yöneticilerine ya da küratörüne aittir. Ancak burada tartışılması gereken müze tarafından konsept belirtmeden verilen bir sipariş ve bunun sonucunda gelen yapıta “biz bunu nasıl satarız? Alıcı bunu alır mı?” kaygısıyla müdahale etme hakkını kendisinde görmesi. Çünkü her ne olursa olsun bir müzenin bir sanat eserine doğrudan müdahale etme, değişiklik talebinde bulunma hakkı yoktur.

Eczacıbaşı Topluluğu tarafından 2004 yılında 8.000 metrekarelik bir alanda kurulan ve Türkiye’de çağdaş sanat sergileri düzenleyen ilk özel müze olan İstanbul modern’in sanata ve sanat eserine saygı duymayan tavrının arka planında ne olabilir?

Ayrıca şef küratör Levent Çalıkoğlu, Bubi’den yapıt isterken Bubi’nin anarşist kimliğini ve her türlü radikal işi yapabileceğini bilmiyor muydu?

Anarşist kimliğiyle her zaman yeni denemeler yapma riskini göze alan sanatçı Bubi, Gala Modern için iktidarı, sanat kurumlarının kutsiyetini eleştiren ironik bir yapıt üretiyor. Bubi, bu eserinde sanat eserinin kutsallığını, müzelerin mabet gibi görülmesini ve bu kutsallığın üzerine oturan, gereksiz bulduğu değerleri sorguluyor. Bubi’nin yapıtının neden İstanbul Modern şef küratörünü rahatsız ettiğini anlamak için yapıt üzerine yeni bir okuma yapmakta fayda var. Yapıt ilk bakışta bir koltuğu andırıyor ancak oturma yerinde bir “lazımlık” yer alıyor. Bubi, her zamanki gibi atık malzemeler kullanarak yaptığı koltuğun üzerini bronz ve altın karışımıyla boyamış. Koltuğun iktidarı temsil etmesi, iktidarın “lazımlık” metaforuyla ilişkilendirilmesi radikal bir eleştiri olarak İstanbul Modern’in şef küratörünü telaşlandırmış olmalı… Hatta belki de bu yapıtın sunulacağı alıcı adayın iktidara yakın muhafazakâr sermaye olması da Bubi’nin yapıtının sakıncalı bulunmasını gerektirmiş olmalı.

MÜSİAD başta olmak üzere Askon, Tuskon adı altında örgütlenen muhafazakâr sermaye özellikle son yıllarda çağdaş sanat piyasasında görünür olmaya başladı. İslami sermaye, önceleri koleksiyonuna daha çok hat, tezhip, el yazması, minyatür gibi daha geleneksel sanat yapıtlarını seçerken son yıllarda çağdaş sanat eserlerini de dahil etmeye başladı. Örneğin Ülker markasının ve Yıldız Holding’in sahibi olan Murat Ülker, 14-18 Eylül 2011 tarihlerinde gerçekleştirilen İstanbul’un yeni güncel sanat platformu “Art Beat Istanbul(1)”un ana sponsoru oldu. Murat Ülker 2 yıl önce de Türkiye çağdaş sanatının önemli temsilcilerinden Burhan Doğançay’ın ‘Mavi Senfoni’ adlı tablosuna 2 milyon 200 bin TL vererek bir rekora imza atmıştı.

Türkiye’de İslami Burjuva var mı yok mu tartışmaları sürerken konuyla ilgili Hilmi Yavuz, bir röportajında Marks’ın “Hâkim sınıfın kültürü, hâkim kültürdür” sözünü hatırlatarak “Türkiye’deki İslam estetiğini ancak bir ‘İslami burjuva sınıfı’nın üretebileceğini anlatıyor. Hilmi Yavuz şu sıradaki sosyolojik durumun ise bunu karşılamaktan yoksun olmakla birlikte, henüz son birkaç yıldır yaşanan uzun bir değişim sürecinin ilk safhası olduğunu vurguluyor.”(2)

Bütün bu bilgiler ışığında şef küratörün müze adına yapılacak sanat yapıtları satışında muhafazakâr sermayeyi dikkate almadığını kim iddia edebilir? Bubi’nin yapıtının muhafazakâr sermayeye hitap edememe endişesi yapıt üzerinde değişiklik talebini doğurmuş olamaz mı?

Burada sorgulanması gereken bir müzenin sanat yapıtını ticari bir mal gibi düşünüp ben bunu nasıl satabilirim? Müşteri (koleksiyoner) bunu alır mı? Müşteri bunu beğenir mi? yaklaşımı. Ancak şef küratörün bu yaklaşımını yadırgamamak gerekir. Çünkü İstanbul Modern’i kuran sermaye sahibi şirketin üyelerinden ve yakın zaman öncesi Fransa’dan Legion d’Honneur nişanı ile onurlandırılan koleksiyoner ve müze işletmecisi Oya Eczacıbaşı’nın şu sözü, müzenin sanata ve sanat yapıtına bakışını yeterince özetliyor. “Sanat işletmesinin herhangi bir işletmeden farkı yok aslında. Sadece ürün olarak sanat yapıtları var.”(3)

Bu yüzden sanata ve sanat yapıtına endüstri ürünü olarak bakan bir müzenin işletmecisi ile çalışan bir küratörden bu tavrın gelmesi de yadırgatıcı olmamalı.

Öte yandan küresel sanat dünyasında bir referans noktası olmak iddiasıyla kurulan İstanbul Modern, kendi web sayfasında belirttiği üzere çağdaş sanat yapıtlarını, fotoğraf, tasarım, mimari, yeni medya ve sinema alanındaki üretimleri uluslararası bir yaklaşımla koleksiyonunda topluyor, koruyor, sergiliyor ve belgeliyor. Türkiye’nin kültürel kimliğinin küresel sanat ortamıyla paylaşılmasına aracılık ediyor. Sanatçıların üretimlerine ve uluslararası işbirlikleri kurabilmelerine destek oluyor. Sanatı kitleler için kolayca erişilebilir kılmak amacıyla her yaştan sanat izleyicisine eğitim programları düzenliyor. Bünyesinde barındırdığı kütüphane, sinema, restoran ve tasarım mağazasıyla çok yönlü bir hizmet alanı sunuyor. Bütün bu bahsi geçen işlevleri yerine getiren İstanbul Modern’in masumane kamusal hizmetinin eleştirel bakışımızı örtmesine izin vermezsek şunu görürüz. Bu hizmetlerin hiçbirini bedava yapmıyor. İstanbul Modern, verdiği her hizmetin parasal karşılığını aldığı gibi en fazla Avrupa Birliği fonlarından yararlanan kurum olarak listenin en başında yer alıyor.

Sanat yöneticilerinin müzayedeler üzerinden bir ülkenin sanat piyasasını belirleme ve piyasa üzerinde tahakküm gücünü kendisinde görme hakkı aynı bağlamda ele alınabilir. Sanat yapıtını bir endüstri, müzeyi de bir işletme gibi gören sanat yöneticileri kültür endüstrisi pazarında Guy Debord’un gösteri toplumu kitabında söz ettiği gibi tüm hayatı devasa bir gösteri birikimine bir temsile dönüştürürler. Debord kitabında şöyle devam eder; gösteri, imaja dönüşene kadar yoğunlaşmış sermayedir… paranın öteki yüzüdür. Artık gösteri bütün gerçekliğe işlemiştir.”(4)

Ali Artun, çağdaş sanatın örgütlenmesi kitabında tam da bundan söz ediyor; “sanat yönetimi, sanat etkinliklerinin veya kurumlarının idaresine indirgenemez. Sanat yönetimi, sanatın korporasyonlara özgü yönetim dokusuna eklemlenmesi, esnek işletim sistemlerine emilmesi veya başka terimlerle post-Fordist sevk ve idare disiplinine soğurulmasıdır. Kültürün özelleştirilmesi süreciyle birlikte, bütün sanat kurumları da işletmeleşmeye başlar.”(5)

Bubi’nin yapıtına müdahale etmek isteyen ve müdahale edemeyince de yapıtı reddeden müze yönetiminin sanat yapıtıyla ilişkisini piyasa beklentisi üzerinden kurması sanat yapıtına ve sanatçıya saygı duymadığını göstermektedir. Sanat yapıtının niteliğinin de bir önemi yoktur. Sanat yapıtının metaya dönüşmesini aynı kitapta Ali Artun şöyle anlatıyor; “Zamanımızda neyin doğru, neyin iyi ve neyin güzel olduğuna ilişkin normları piyasa belirlemektedir. Piyasa, high/low, kitsch/avangard, elit/popüler arasındaki ayrımları massetmiştir. Bir sanat eserinin duyularımız üzerinde yarattığı etkiden ötürü duyduğumuz hayret, çarpılma, şaşkınlık artık daha ziyade onun fiyatıyla ilgilidir.” (6)

Sanata ve sanatçıya saygı duymayan tavrıyla İstanbul Modern, Türkiye’de ve dünyada çağdaş sanatın örgütlenmesi üzerinde yeniden sorgulamalar yapmamızı gündeme getirmiştir. Sanat piyasasının durumu günümüzde endişe verici boyutlara ulaşmıştır. “Günümüz sanat sahnesi, tüm aktörleri ve ilişki ağlarıyla bir bütün olarak, kitle kültürünün tüketim kalıplarına angaje olmuş durumda. Bu düzlemde dolaşıma giren, ‘tasarlanan’ sanat da, piyasa normlarıyla anlam kazanmakta artık. Sanatın, özerkliğini yitirmesinin üzerinden çok zaman geçti tabii, ama sanat üretimi hiçbir tarihsel dönemde, 2000’li yıllarda olduğu gibi, değerini gösterge ekonomisine tabi bir skala üzerinden belirleyecek kadar tekdüzeleşmedi. Çağdaş sanat adıyla kodlanan popüler sanat akımlarının dünyevi saltanatı, kendi etik ve estetik anlayışı kadar dağıtım-pazarlama-finansmana öncelik veren bir kurumlaşmaya dayanıyor ve bu bağlamda kendi sözünü, medyasını da yaratıyor. Küresel çapta egemenliğini ilan etmiş olan çağdaş sanatın geçerli kodlarını sorgulama, çağdaş sanat dünyasının arkeolojik temellerine dair derinlikli, kökten analizler ortaya koyma çabalarına da son yıllarda pek sık rastlanmaz oldu.”(7)

Çağla Ertuna, Milliyet gazetesindeki haberinde;  10 Aralık 2011 Cumartesi gecesi İstanbul Modern’de Gala Modern davetini ballandıra ballandıra anlatırken İstanbul Modern’in eğitim projelerine destek olmak için yapılan açık artırmadan bahsediyor ve satır arasında “Daha gece başlamadan, dedikodular başladı. İstanbul Modern yönetiminin Bubi’nin eserinin değiştirilmesini istediği konuşuldu. Sanatçıya müdahaleyi protesto edenler bu geceye katılmayacak dendi. Ama benim gördüğüm kadarıyla Bubi’nin eserini geri çekmesi dışında bu durumu protesto eden kimse yoktu.”(8)

Gala gecesine katılan sanatçıların Bubi’nin yapıtına müze tarafından müdahale edilmesini görmezlikten gelmeleri, sanatçıya ve eserine saygı duymayan bir müzeyi sorgulamamaları hayli düşündürücü.

Aynı şekilde sanat eleştirmenleri derneği AICA, UPSD ve sanatla ilgili tüm mesleki örgütler ve sivil toplum örgütleri de konuya müdahil olmalı ve müzeden hesap sormalıdır. Ancak şu ana kadar kimseden tık yok. Bu durum karşısında küresel çapta egemenliğini ilan etmiş olan çağdaş sanatın ve piyasalaşmanın geçerli kodlarını sorgulayacak, sanatın arkeolojik temellerine dair cesur analizler yapacak sanat eleştirmenlerine ve sanat tarihçilerine her zamankinden daha fazla ihtiyaç var…

Lütfiye Bozdağ

(1)    http://www.artbeatistanbul.com

(2)    Evrim Altuğ; “İslami burjuvazi olmadan, estetiğinden söz edemeyiz”, 13.09.2008 tarihli Sabah gazetesi, Pazar eki.

(3)    Ali Artun; “Çağdaş Sanatın Örgütlenmesi”, sa.125, 2011, İletişim Ya.

(4)    Guy Debord; “Gösteri Toplumu”, Çev. Ayşen Ekmekçi, Okşan Taşkent, İstanbul, Ayrıntı Ya.

(5)    Ali Artun; “Çağdaş Sanatın Örgütlenmesi”, sa.126, 2011, İletişim Ya.

(6)    Ali Artun; “Çağdaş Sanatın Örgütlenmesi”, sa.46, 2011, İletişim Ya.

(7)    Gökhan Gençay; “Akıntıya karşı sanat” 07/10/2011 tarihli Radikal Gazetesi, Kitap Eki

(8)    Çağdaş Ertuna, 12 Aralık 2011, Milliyet Gazetesi,

SaturdayDecember 3rd,2011

Slavoj Žižek - Occupy Wall Street and modern anti-capitalism

Kategori: videolar — KatranveTuy @ 02:01AM

SaturdayDecember 3rd,2011

KING CRIMSON : In the Court of the Crimson King (1969)

Kategori: videolar — KatranveTuy @ 01:56AM

WednesdayNovember30th,2011

Slavoj Zizek: Capitalism with Asian values

Kategori: Söyleşiler, videolar — KatranveTuy @ 11:42PM

Yeni Yazılar »

WordPress üzerine kurulmuştur.