KATRAN ve TÜY modern sanat bilgi ortamı

MondayNovember23rd,2009

ene’l ayn, yt.

Kategori: Katran ve Tüy, yavuz tanyeli — KatranveTuy @ 02:44AM

FridayOctober 9th,2009

Friendly ghost of communism haunts Istanbul’s art world


Direnistanbul - İsyan Vakti!
Friendly ghost of communism haunts Istanbul’s art world

Sunday, October 4, 2009 Marzena Romanowska

A specter haunting Europe in ‘The Communist Manifesto’ of Marx and Engels has been turned into the friendly ghost Casper at an exhibition organized by the Karşı Sanat Gallery and currently taking place in its gallery in Taksim and the former building of Sümerbank in Istanbul’s Karaköy district
The works of more than 200 Turkish artists will remain on display at the former Sümerbank building, as well as at Karşı Sanat in Taksim until October 24.


The works of more than 200 Turkish artists will remain on display at the former Sümerbank building, as well as at Karşı Sanat in Taksim until October 24.

Turkey’s attitude towards communism is one of the most interesting aspects outsiders can spot in Turkish society. Thus, it is no surprise that the main opposition to the 11th Istanbul Biennial’s anarchist theme, Bertolt Brecht’s message “What Keeps Mankind Alive?” has focused on the subject of communism.

The International Monetary Fund and World Bank meetings, which are taking place in Istanbul, have led to counter-meetings and demonstrations by those who feel excluded from the decision-making process. Furthermore, individual artists, as well as art collectives not represented at the Istanbul Biennial art event, gathered together at the Karşı Sanat Gallery in Taksim and at the former Sümerbank building in Karaköy to present their non-conformist perspective on the world’s current situation in an exhibition titled “My name is Casper.” The exhibition was organized by the Karşı Sanat Gallery.

“We have more serious problems than those shown at the biennial,” Feyyaz Yaman, one of the organizers of the exhibition and the man behind the alternative platform movement, told the Hürriyet Daily News & Economic Review. “Culture has been manipulated by the politicians for a long time. Actors on the political scene forgot about their own responsibilities [so much that they] make us wonder who the real actors are. Art should be separated from politics and politicians should do their own work,” Yaman added.One of the artists taking part in the exhibition, Ayça Telgeren, told the Daily News that just like in other places in the world, artists in Turkey also have difficulties presenting their works to the public. “Art ‘cartels’ started growing and killing single initiatives,” Telgeren said, and added, “This exhibition is a big step and an alternative for those who are not being shown in other places.” The works of more than 200 Turkish artists will remain on display at the former Sümerbank building, as well as at Karşı Sanat, until Oct. 24.

Marx, Engels versus cartoon

The title of the exhibition comes from a critical article by Emre Zeytinoğlu titled “My name is Casper.” Casper is the “specter haunting Europe” from “The Communist Manifesto” of Karl Marx and Friedrich Engels. At the same time, however, it takes its name after the popular cartoon about a friendly ghost. “I don’t think this exhibition is about showing a friendly face of communism,” Telgeren said, adding that people in Turkey find hope in this ideology because they have never experienced it in practice in this country. “Communism is a metaphor for an alternative to the current economical and ethical system,” she said. “It just looks friendlier to people than capitalism because it stands for something they don’t know.”

Yavuz Tanyeli, an Istanbul-based artist, also agrees with this idea. “There are real Marxists in Turkey because the ‘live’ side of the ideology is still happening here,” he told the Daily News, “They [the authorities] don’t like them and the ideology is somewhat forbidden.”

“It is the first time in many years that we are talking about this idea openly,” said Yaman. “It was erased from people’s minds but came back due to the economic crisis. We don’t claim the idea of socialism should be implemented the way it is, without questioning it. It has to be questioned, but at the same time we should try to find in it something practical. This movement is a way to start rethinking socialism.”

Lack of choice a common problem

Yaman admits the exhibition was not originally planned to be launched in parallel to the ongoing IMF meeting, although in their works some artists point out the relation, as well as the meaning of the location – Istanbul’s Wall Street, Banklar Avenue. “The message of the exhibition is not only addressed to Turkey, but has a universal dimension,” Yaman said. “It is not only about political issues, but also ecological and economical ones. Every person is equally responsible for solving them.”

Some works were also related to media and their influence on the society. “In my works, I am trying to point out the manipulation of the press,” Telgeren said. “As an ordinary person, I cannot get the truth from that media … without [first] checking the facts. The press should show reality and people should decide what to think about it,” she said.

Zeynep Cin Yeşildağ, from the same artistic group as Telgeren, is presenting two video performances on the first floor of the Sümerbank building. Yeşildağ also chose the media as a topic for her work because of the similarities among media-related problems all around the world. “Only the language is different and this is what I wanted to show,” Yeşildağ said about her videos.

Yasemin Erdin, meanwhile, is presenting a work about a dream at the exhibition. “Dreaming is something exceptional,” she said, adding that within the current system, dreams are limited to what is allowed and influenced from the outside. “This is a global problem, common all around the world,” she said. “If I knew any other place that is not like this, I would go and live there.”

U2 (Bloody Sunday)

TuesdayJuly14th,2009

“Bana sanat nedir dersen, sanatçının ve toplumun bilinçaltıdır derim

“Bana sanat nedir dersen, sanatçının ve toplumun bilinçaltıdır derim, böyle mahrem bir tarafı vardır sanatın… Sanatçının mahremiyetiyle, sanatın o özel alanıyla, sanatçının kimliğiyle, biricikliğiyle, orijinalliğiyle oynamaya çalışanlar, bence en çok katran ve tüye layık olan tiplerdir.” diyor “Katran ve Tüy” sergisinden sonra görüştüğümüz Yavuz Tanyeli. Her zaman muhalif duruşuyla ve politik tavrıyla tanıdığımız sanatçıyla bu kez farklı bir sohbete giriyor ve doğduğu şehir Trabzon’dan başlayıp, sanat hayatındaki önemli duraklarda bir süre mola veriyoruz. Sıra günümüze geldiğinde yine söyleyeceğini söyleyen Yavuz Tanyeli: “Günümüzde acil ihtiyaçlar söz konusu, yani sanatçı bir kavramı iki günde çözmeli, üç günde resmi yapmalı, dördüncü gün vermeli, sonra başka kavrama geçmeli. Oysa bunlar hep vakit alan şeylerdir, çalışmak lazım, okumak lazım, test etmek lazım…” diyor ve sanat ortamında kendisini rahatsız eden aymazlıklardan bahsediyor.

-Öncelikle yakın çevrenizden biraz bahsedecek olursak, ailenizde dayınız Orhan Peker gibi sanatla ilgilenen başka kimseler de var mıydı?

Babam Halit Tanyeli edebiyatçıydı ve bir dönemin en iyi genç şairlerinden biriydi. Cavit Orhan Tütengil ile aynı dönemden mezundur. Babam üniversiteyi bitirdikten sonra edebiyat hocası olarak Trabzon’a tayin olmuş, orada annemle tanışmış ve evlenmişler. Babam edebiyatçı ve şair olmasının yanı sıra tiyatro seven bir kişiydi. Çalıştığı okullarda tiyatro konusuna çok ağırlık verirmiş ve Trabzon Lisesi’nde onun döneminde tiyatro etkinlikleri oldukça artmış. Annem Trabzonlu iyi bir ailenin çocuğuymuş (Bekaroğulları), dedemin Trabzon’da bir kitapçısı varmış. Kitab-ı Hamdi Efendi o dönemde Trabzon’daki tek kitapçı. Annemle babam Denizli’ye tayin olduklarında ben üç yaşındaydım Trabzon’u hatırlamasam da Denizli’yi hatırlıyorum. Babamın tayin olduğu Denizli Lisesi o zamanın çok meşhur okullarından, belki de hâlâ öyledir. O okuldan çok iyi yetişmiş kişiler,tıpçılar,devlet adamları çıktı. Denizli Lisesi’nde de babamın etkisiyle tiyatro çok gündeme gelmiş, Shakespeare  oynarlarmış öğrencilerle. Babam öldü, ama o eski öğrencileri hâlâ anneme gelirler. Bir de 1953- 54 yıllarında Bedri Rahmi Eyüboğlu, Sabahattin Eyüboğlu gibi isimler o dönemlerdeki Anadolu harekâtı içinde sağa sola koştururken Denizli’de bize de gelirlermiş.

-Sanatınızın emekleme devrelerinden söz edecek olursanız sizi ilk olarak nelerin etkilediğinden bahsedebilir misiniz? Dayınız Orhan Peker’in sanat hayatınızda önemli bir yeri olmalı.

1955 yılında ailem İstanbul’a taşınıyor. Erenköy’de müstakil bir evde oturuyoruz, evin bahçesinde bir çeşme var, kil gibi bir toprakla sürekli oynadığımı hatırlıyorum. Bu evde anneannem ve dayım da bizimle birlikte kalıyor. Orhan’ın evin arka tarafında bir odası var. Orhan o sırada Akademi’de odanın her yeri resimlerle dolu, bazen o odaya girip çıkıyor, resimleri inceliyorum. Daha sonra İstanbul Kurtuluş İlkokulu geliyor. Arkadaşlarla okulu kırıp Nişantaşı’na gidiyor, şekercilere girip akide şekeri alıyoruz kendimize. Karatahtaya resimler yaptığımı hatırlıyorum ilkokulda, şimdi ismini unuttuğum bir çocuk daha vardı tahtaya resim yapan, onun deseni benden daha iyiydi, şimdi ne oldu merak ediyorum.Kurtuluştan Dolapdereye inen yokuşta,randevü evleri vardı çocuklar,aşağıya iniyoruz kapı önlerinde oturan yaşlı kadınlardan uçurtma alıyoruz,Kurtuluş son duraktan sonraki büyük arazide uçurtma döğüştürüyoruz,iplere jilet parçaları bağlıyoruz,ipi kopan uçurma,kuvvetli kuzey rüzgarları ile Kasımpaşaya doğru kaybolup gidiyor.gece uykuda ise henüz daha süpermen çizgi filmleri yok iken,kendimizi damların üstünde süzülen Harry Potter’lar gibi hayal ediyorduk,sene 1957.

7-8 ay da Işık Lisesi’nde okudum. Babam Ankara’ya tayin olunca oraya taşındık. 1960 yılında Orhan Ankara’ya geldi. İlkokul bittikten sonra Ankara’da TED kolejine hazırlığa girdim, oradaki imkânlar nedeniyle bende yine resim yapma arzusu canlandı. Orta birinci sınıfta bir desen çizmiştim hoca dedi ki “Derse girme; çünkü standardı bozuyorsun, sen güzel çiziyorsun, çocuklar çizemeyince olmuyor. Geçtin sınıfı.” Her hafta resim dersinde teneffüsteymiş gibi geziyordum. Daha sonra okulda sergiler açtım, ödüller aldım. Amerikan Kültür’deki sergilere ve Orhan’ın evine giderdim o zamanlar. Orhan’ın resimlerini beğeniyordum, ama tam olarak anlamıyordum, o da bana anlatmaz ‘bekle ve anla’ stilini uygulardı. 12 yaşımdayken bir çok Van Gogh resmini kopyaladım mesela. Etrafımdaki herkes benim bu yönümü biliyordu, mahalle arkadaşlarım bir resim yapılacağı zaman gel bunu çiz” falan derlerdi.Lisede harçlık için meşhur müzisyenlerin posterlerini yapmaya başladım, böylece sürekli resimle iç içeydim.Yaşım 16,17.

1968 yılında ise 18 yaşındaydım. Beatles’ın ilk plağı çıktığı zaman elimdeki Tom  Jones plaklarını satıp Beatles’ın plağını aldım ve derhal 1968’e kitlendim; ya devrimci olacaktım ya da hipi.O zaman Kızıl Dany gençti,Deniz Gezmiş yaşıyordu Led Zeppelin kıyameti koparıyor,Jimi Hendrix büyü yapıyordu,James Bond küresel takılıyor,Sartre Parisi sallıyordu,Francis Bacon boyuyordu,Joseph Koudelka Prag İşgalinin fotoğraflarını çekmiş,Amerikalılar Vietnamı kıyma makinasından geçiriyorlardı.

Başbakan tabiiki Demireldi (tam 40 yıl).Andy Warhol Campbell çorba konservesini yapmıştı.Dünya ilk defa pozitif anlamda bu kadar karışmıştı.Bir inanç ve umut meselesi vardı o işin içinde,temiz bir idealizm.Ve de hakikaten öyle takıldım,kendini bulmak için herşeyi yapabilecek bir genç gibi. Komünlerde yaşadım,bulaşıkçılık yaptım,inşaatlarda yattım,eve çıplak ayakla döndüm,dünyaya hayranlıkla baktım,hayatı sevmem ve yorumlamam gerektiğini anladım.Kadere bak şimdide birilerini katran döküp tüye bulamak zorunda kalıyorum,ama bu benim suçum değil.

Benim şansım Ankara’da olmamdı. Deniz Gezmiş, ODTÜ’de Komer’in arabasını yaktığı zaman ve birileri aracın plakasını hatıra olarak saklarken ben ODTÜ de kalıyordum. Hem spor hem hipilik hem politika,bir şekilde harmanlandı bunlar. Üniversiteye İstanbul’a gelince sol gruplarla arkadaş olacaktım. 1970’ler boyunca dünya kadar arkadaşım öldürüldü, kaç tane cenazeye gittik?Resimdeki bireysellik meselesi Orhan Peker’in öğrencisi olduğum için köklü oldu benim için.Yves Klein mavisini küçük yaşta gördüm.Kokoshka’yı tanıdım,cebimde Tapies,Soutine,Rembradt kitaplarıyla dolaştım,hapisteki arkadaşlarımın çektirdikleri fotoğrafları,kurşun kalemle büyüttüm sonra dünyaya dünya dışından bakmayı denedim,sonuçlarını şimdi alıyorum biraz biraz,ve başımıza gökten bir bomba düştü,ve yukardan aşağıya kancalar inmeye başladı,örümcek ağı gibi yaklaşanı yakaladı.12 Eylül’ün bir tarafı herkesin birbirini sorguladığı bir dönemdir,bu gerekiyordu,keşke toplum kendi akışına bırakılsaydı.Şimdide herkes kendini sorguluyor,ama faşizmi sorgulamak pek kalmadı,belkide faşizmin,kapitalizmin olmazsa olmazı olduğunu anladı toplumumuz vede kaybedecek bir sürü ıvır zıvır şeyleri var artık. 12 eylül duman etti ortalığı tabii, parçaladı hepimizi, ruhlarımızı, bedenlerimizi,ama o kaybetti,ben hala resim yapıyorum,onlarla ise koca toplum dalga geçiyor,katran ve tüye buluyoruz emekli generalleri.

-Peki, Orhan Peker size ne gibi bir öğretim metodu uyguladı?

Bana sürekli ödev veriyordu, yapıp götürürsün, bir şey demez, adamı sinir eder, sonra bir daha gidersin “Baktın mı?” dersin “Aaa ben onun üzerine resim yaptım, tuvalim bitmişti”  der daha da sinir olursun. Ama şimdi anlıyorum ki bütün bunlar bilinçli bir şekilde uyguladığı bir öğretiymiş. Üniversiteye gireceğim dediğimde bana “Desen çalış.” dedi. 300 tane desen çizdim ve ona götürdüm, oturdu yanına da bir çöp kovası aldı, 300 desene bir bir baktı ve hepsini çöp kovasına koydu, sonra bir tanesini çıkardı, ortadan ikiye yırttı, yarısını yine çöp kovasına attı, yarısını da önüme koydu “Bu iyi.” dedi. Yani 299,5 tane desenimi çöpe attı, yarımına iyi dedi. Çok bozulmuştum, küstüm bir süre yanına gitmedim. Sonradan anlıyorum ki hakikaten bu işi yapacaksan iyi olan oydu, ama keşke atmasaydı, bugün bir hatıra olabilirdi; çünkü akademik açıdan iyi olmayabilirlerdi ama çok özgürce yaptığım bana ait şeylerdi. O da tabii hoca gibi davrandı.

-Akademi’de resim bölümünü seçmeyişinizin sebebini merak ediyorum gerçekten de; çünkü resimle bu kadar haşır neşirsiniz ve resim bölümünde okumuyorsunuz. Bunun sebebi neydi tam olarak?

Çünkü Orhan ile çalışmıştım ve yağlıboya konusunda belli bir yere gelmiştim, dolayısıyla Adnan Çoker ve Özdemir Altan ile anlaşmama imkân yoktu. “O stili beğenmiyorum, bu davranış hoşuma gitmiyor, onun hocalığını beğenmiyorum.” şeklinde kendi kararlarımı vermiştim o zamanlar. Kendimi de biliyordum, takışırım, uyumsuzluk çıkar, resmimi yapamam, okuyamam, sinirlerim bozulur diye düşündüm. Eee onlar da hocaydı sonuçta, hocalarla mı uğraşacaktım, resim mi yapacaktım? En iyisi grafik okuyayım dedim.Orhan’da “Grafik oku.” dedi. “Akıllı olalım, saçmalamayalım, onlarla anlaşamazsın, bir çizgin oluşmaya başladı, yazık olur sana, harcarlar seni.” dedi. Hakikaten de öyle bütün Akademi’de başarı oranı yüzde birdir, bir öğrenci sanatçı olursa, o hocalar memnun oluyormuş. Böyle bir gaddarlık olamaz!Nasıl sanat okutulacağına YÖk’mü karar verecek?Türkiyenin özgün sanat çizgisini ihtiyarlamış yorulmuş,yaptıkları bilinen hocalarmı şahlandıracak?Bence öğrenciler hocalarının söylediklerine değil,yaptıklarına bakmalılar,gerçekleri hemen anlarlar.

Sonra Orhan hastalandı, hep ben ilgilendim, insan üzülüyor ustasını, sevdiği bir insanı öyle görünce. Öldüğü zaman sorunlar çıktı, eşi mirası tam açmadı, mahkemelerle uğraştım, ölümünden 10 yıl sonra resimleri alabildim. Resimler rutubette zarar görmüş, bir sürü üzücü olay oldu. Ayrıca bir Orhan Peker sergisi açılıyor, sahte resimler var, görünce dayanamıyorum, bunu bir görev addediyorum ve o adamlarla boğuşuyorum. Bu sefer benim aram onlarla açılıyor, kendi işlerimi yapamıyorum buna benzer olaylar. Büyük başın büyük derdi olur, Orhan da büyük sanatçı, dedikodular çıkıyor vs. Bir kitabını bile yapamadım. Orhan Peker’in resimlerine sahip hiç kimse onun resmini kapının önüne bile çıkarttırmaz, değil fotoğrafını çektirtmek. Benden sonra da birinin bunu yapması çok zor.Ustamın Orhan olmasının avantajını görmedim diyebilirim,piyasada. Gençken bir müddet “Yaptığın resim Orhan’a benziyor.” dediler. Hâlbuki alakası yok. Orhan Batılı anlamda teknik olarak mükemmel bir ressamdır, yani bir ressama kusursuz demek zordur özellikle bizim ülkemizde, ama Orhan neredeyse kusursuzdur. Üstün bir yeteneği, müthiş bir desen ve algı kapasitesi var. Çok iyi yetişmiş biri Alman Lisesi mezunu, Avrupa’yı biliyor vs. İstanbul’u bırakıp Ankara’ya gitmesinin nedeni İstanbul’un bir çeşit kültür lümpenliğine doğru kaymasıydı. Onlar laik, cumhuriyetçi, Atatürkçü, solcu insanlardı… İdealist biri olduğu için orada çalıştı. Anadolu’yu hissetmek için orada yaşamayı seçti, o yüzden de çatır çatır Aşık Veyseller, atlar yapabildi. İstanbullu bir sanatçı değil Aşık Veysel’in resmini yapmak bunu aklına bile getirmez.İstanbul Anadolu’nun her zaman dışındadır.

Ben ise bir 1968 liyim bir sanatçı olarak,politik 68 ile yaşım ve ideallerim tutsa bile,kafam  tutmaz,hareket alanlarımız değişik,ben bütün düşünce ve duygularımı kültür ve sanattan geçirerek dışa vururum.Dünyaya entegre olmaya çalışırım,kültürel açıdanda kökten idealist davranmaya çalışırım,farklı ve yeni bir şey çıkarabilmek,unutulmuş eksikleride kapatmaya çalışarak,bu açıdan bakarsak bütüm resimlerimin bir bir hesabını verebilirim.Bu yüzden büyük boyutlu kompozisyonlar boyamaya çalışırım.Bu iş sırayla olur,ulusal faşizmin resmini yaptım,dini faşizmin resminide yaptım,şimdide küresel faşizmin resmini yapmaya başladım,fakat bu kavram öyle kolay değil,zaman alacak gibi.Bilirsiniz Faşizm sürekli kılık değiştirir,tebdil gezer..

-“Konularım hep hayati önem taşıyan olaylarla ilgili” diyorsunuz, öğrencilik döneminizde ve sonrasında ‘hayati önem taşıyan olaylar’ nelerdi sizin için?

Benim için lise yıllarımda en önemli şey o zamanki gençlerin çoğunda da olduğu gibi “Ne kadar insan olabiliyoruz, ne kadar kendimizi geliştirebiliyoruz, dünyayla kıyaslandığında bizim bulunduğumuz kültürel pozisyon neresi” gibi sorulardı. Bunu merak ediyorduk, dinlediğimiz müzikten, giydiğimiz kıyafete kadar hepsi bunu yansıtıyordu.Okuldayken talebe gibi değil de, bir sanatçı gibi hareket ediyordum. Hiçbir zaman da sorunum çıkmadı. Hocalarımla konuştum “Benim yolum ayrı, reklam falan yapmayacağım, resim bölümü bana uymadığı için buradayım. Ödevimi de yaparım, ama benimle uğraşmayın.” dedim. Benim ressam olacağımı herkes biliyordu zaten. Okula güzel işler de yapıyordum, hiç kalmadan bitirdim okulu, halbuki 3 senelik liseyi 7 sene de bitirmiştim.

İyice resme dönünce kültür ve sanat hem idealizmle, hem politikayla, hem de insan davranışıyla bütünleşti. Yani “Benim sanatım nasıl olacak? Benim şahsi davranışım ne olacak ve ideallerimi hangi yönde geliştireceğim?”gibi sorular.Seçme şansımız yoktu,düşünün Demokrat Parti dönemimde doğmuşum,1960 ihtilal,1971 12 Mart ihtilal,12 eylül 1980 ihtilal,Özal,Erbakan,Tansu Çiller,tekrar Demirel,AKP,Küreselcilik,AB,Ergenekon vs.Şimdide Türkiyedeki kültür oligarşisini,oligarklarını ne yapacağız onunla uğraşıyorum.En tepeden en alta,vakıfların,mezatların,galerilerin,ve çok sayıda sanatçıların davranışlarının sistemle uyum içinde olduğunu gördüm.bu uyumun anlamı sistemin sanatı satın alma davranışını içselleştirmek gibi görünüyor,güzel sanatların güzel sanatçıları,her tarafta..

-12 Eylül’ün yaşandığı bu dönemde sanatçılar genellikle yurt dışına gidiyor aslında.

Ben gitmedim,.Şansım varmış ki başıma bir şey gelmedi. Her an alınabilirdim, başıma bir şey gelebilirdi. Jandarma çevirip kimlik sorduğunda doğum yerimde Trabzon yazdığı için beni bırakırlardı. Diyarbakır yazsa yandın. Daha sonra 1987’de “Günümüz Sanatçıları” yarışmasına bir resim verdim. Özal dönemi tam patlamıştı, Lale Devri yaşanıyordu yani. Bu yarışmada da birincilik ödülü alınca, iki önemli yarışma iki ödül, bunun bir etkisi oldu sanıyorum. O dönemin en iyi galerisi Urart’tan teklif geldi, o zaman Beral Madra galerinin danışmanıydı. Ödülü benim almamdan çok memnun olmuştu, Gösteri Dergisi’ndeydi sanırım, benim hakkımda inanılmaz pozitif bir yazı yazmıştı, beni göklere çıkarıyordu . Daha sonra yıllarca Urart ile çalıştım.Urart o dönemin en iyi galerisiydi,bu günün iyi sanatçıları hep oradan çıktı.

-Çok büyük hırslarınız yok sanırım iki ödül size kâfi gelmiş, özel bir üniversiteden teklif geldiğinde reddetmişsiniz…

Hayır, ben bilinçli bir ressamım. Ne yaparsam resim yapamam, ne yaparsam resim yaparım, bunları biliyorum. Benim tek amacım resim yapmamı engelleyecek işlere girmemem. Öğretim üyeliğine de saygı duyuyorum, ama o yüzde bir oranını görünce saygım azalıyor. Öğretim üyesi birçok arkadaşım var, yeterince çalışamıyorlar. Vakit meselesi bu, benim gecem gündüzüm sadece resimle alakalı,özellikle gecelerim. Bu iş iyiki böyle !

-Mezuniyetinizden sonraki süreçte,12 Eylül’ün yaşanmasıyla başlıyan siyasi çalkalanmalar sanatınıza nasıl yansıdı?

O siyasi dönemde aşırı gergin bir ortam oldu, ölümler vs. Sinemayla ilgilendim. O dönemde Muzaffer Özdemir ile birlikte (Nuri Bilge Ceylan’ın Mayıs Sıkıntısı filmiyle Cannes Film Festivali’nde ödül alan oyuncu) bütün 1 Mayısları, bütün boykotları, bütün işgalleri çektik. Çünkü her yere girip çıkabiliyorduk ve herkes bizi tanıyordu yani her fraksiyonla arkadaştık. Maocu da bizi seviyordu, Dev Genç’te seviyordu. Sonra 12 Eylül İhtilali oldu.Böyle büyük bir rezaleti sanatçı olarak görmezden gelmek imkansızdı,devlet memuruda olmadığım için derhal sanatsal direnişime başladım.12 Eylül zamanında Vakko yarışmalar yapıyordu, ilk yarışmada Neş’e Erdok birinci olmuştu. Benim de katıldığım ‘Ankara’ konulu yarışmada birincilik ödülünü, paylaştırdılar,tabiiki para ödülünüde,bu şekilde,aynı miktar paraya iki resim almış oldular. Resimde paşalar, Kenan Evren ve Özal vardı. Ankara’daki oligarşi, yargıçlar, askeri baskı ve silahların olduğu bu resimde etlerin olduğu mezbaha gibi bir yer sembolik anlamlar taşıyordu.

Daha sonra Levent Çalıkoğlu “Apokalips” diye bir sergi yapmıştı ve sergiye o resmi de almıştı. Resim şu anda Vakko’nun Merter’deki fabrika binasında, galeri de duruyor.

Kasaplar,etler,çengeller,kazığa geçmiş kafalar,gerilmiş kurt postları,hep cunta döneminde ve sonrasında yapıldı.Özal döneminde laleler,benim kuşağımı simgeleyen resim canavarlarını boyadım,sonra doğu imgeleri görünmeye başladı,1993 yılında ise bu gün yaşadığımız ortamı işaret eden çok büyük ebat ‘yecüc mecüc’ tabloları çıkmaya başladı,oysa Erbakan daha başbakan bile olmamıştı,fakat olay ayan beyan ortadaydı.Sonra bunlardan sıkıldım,otobiyografik resimler yapmaya başladım,resim canavarları,boğaz peyzajları,Yavuzun yeri,laleler,zamanla ilgili resimler,müzisyenler,heykel canavarları,tahta ve mermer yontular,bronz büstler,cam rölyefler hep bu dönemde çıktı.İkide büyük anıt,birisi Bodrumdaki bronz dalgıç anıtı,diğeride Turgutreisteki Ege anıtı.

İstanbul Beykozdaki atölyemde 1985-1995 arası on sene çalıştım,daha sonra ışıkla ilgili takıntılarım,sorularım oluşmaya başladı,Akdenize sert ışıklı bir bölgeye yerleşmeye karar verdim.Gümüşlüğe yakın bir köy olan Peksimet köye yerleştim.Doğayı içinde yaşıyarak tanımaya başladım,engerek yılanlarını öldürmemeyi,ağaç budamayı,gece karanlıkta ışıksız yürümeyi,duyduğum seslerden,bahçede gezenin hayvanmı insanmı olduğunu anlamayı vs.Yaşadığım doğayı içeren büyük bir sergi yaptım Yapı Kredide,Beyoğlunda.Kamu oyu benim gibi bir kent canavarının doğa resimleri boyamasından pekte hoşlanmamıştı o dönemde.5 sene çalışarak bir defter hazırladım,’Enel Ayn’.Sonradan tıpkı basım olarak basıldı,çok sevildi.Hep büyük resimler yapıyordum,çok küçükler yapmak istedim,70-80 resim hazırladım,o da basıldı ‘Madde ve Karanlık’ adıyla Teşvikiye Sanat Galerisi tarafından.

-“Anadolu uygarlıklarını geleceğin oluşacağı zemin olarak görmek gerekiyor” diyorsunuz ve bizim genellikle Batı’ya baktığımızdan söz ediyorsunuz. Bu zemin sizin resimlerinizde nasıl bir yer buluyor?

Eğer bölgeye ait orijinal bir sanat tarzı çıkarılmak isteniyorsa bunun da bir çalışma yöntemi var. Bugün dünya sanatında küresel olarak kabul edilen süreç önce Grekle başladı. Bunun daha da öncesi var, ama arkeoloji olarak var sayılıyor, hâlbuki bal gibi sanat. Aslında arkeolojik sanat ama Grek arkeolojik olmayan sanatın başlangıcı kabul ediliyor yani İtalya ve Rönesans, oradan İspanya, Fransa modern zamanlar oradan da Amerika ve geri dönüş Almanya, bütün dünya post modern. En önemlisi görsel dil, bugün bir İngiliz ressam çok başarılı resim yapıyor diyelim; fakat adamın kullandığı görsel dil Grek estetiği. O alfabeyi kullandığı için bu sanatçıyı sorgulayabiliriz “Sen o alfabeyi kullanarak nasıl yeni bir şey yapabilirsin?”. Konuların yeni olabilir, görüntüler çağdaş olabilir, renklerin, malzemelerin her şey yeni olabilir ama figür tasarımındaki ölçüler Leonardo’nun Vitruvius Adamı gibiyse ortada yeni bir şey yoktur, sadece yeni bir yorum vardır,diyebiliriz.Eğer yeni bir şey yapmak istiyorsan önce ölçüleri değiştirmek lazım. Hitit’in ölçüsüyle Pers’in ölçüsü çok farklı, Mısır’ınki de çok farklı. Bu müzikteki dokuzlu gam yerine, beşli gam kullanılması gibi, dokuzlu gama göre yapılmış gitarla çaldığın melodiyi beşli gama göre yapılmış bağlamayla çalamıyorsun. Diller farklı, ölçüler farklı dolayısıyla ortaya farklı bir sanat çıkıyor. Grek ölçüleri Latince gibi, hâlâ o ana alfabe kullanılıyor. Modern sanatçılar tarafından günümüzde hâlâ bu ölçüler kullanılıyor. Evet, yaptıkları davranış dönem olarak yenidir, ama lügat ve ölçü olarak asla yeni değildir. Gerçek yeniliğin ve orijinal olmanın kriterini bu ölçülerin değişmesine bağlıyorum. O yüzden de ben Grek ve ötesine bakmaktansa, Grek öncesine bakmayı tercih ediyorum; çünkü orada çok değişik seçenekler ve ölçüler var.Bu anlatmaya çalıştığım davranışı Meksikalılar,Çinliler,Japonlar gösterdi,bugün onların açtığı sergilere bakınca,sanatçı Çinlimi,Japonmu hemen belli oluyor.

1986 tarihinde Ankara da bir atölye tuttum,aynı dönemde Urart ta sergim vardı.Anadolu uygarlıkları müzesine gittim müdürle konuştum,ben günde üç kere buraya geleceğim benden bilet istemeyin dedim,peki dediler.Hergün müzeyi gezdim,binlerce eseri göre göre elemeye başladım,akşamlarıda atölyede boyuyordum,zamanla baktığım eserlerin sayısı azalmaya başladı,iki ay sonra alt kata inip küçük bir mermer büste,sonra yukarı çıkıp,Hititlerin,boğalı sütün altlıklarına rölyeflerine bakar oldum.bu seçimler resimlerime girdi,ve sanırım bir portreyi ayarında deforme etmeyi Hititlerden öğrendim.Önemli olan Grek in tutucu kalıplarından kurtulmaktı,eğer bugün bir Yavuz Tanyeli figürü varsa,bu şekilde oluşmaya başladı.Hititlerden koskoca Modern sanatı nasıl bozacağımı öğrendim. Yeni birşey yapabilmek için önce eski şeyden kurtulmak lazım öyle değilmi?İşin ilginç yanı yeniyi bozmak için eskiyi kullanıyorsun ortaya daha yeni birşey çıkıyor,geleceğe dönüş gibi,heyecanlı ve zevkli bir macera.

-Bahsettiğiniz bu Grek ölçülerinden sıyrılmayı başaran sanatçılar kimler size göre?

Özellikle akademik olmayan tipler.Bilerek veya bilmiyerek yapan çok var.Yabancılardan, Michelangelo,Rembrandt,Goya,El Greco,Van Gogh,Cezanne,Francis Bacon, o da bahsettiğim gibi başlamış, ama asla öyle bitirmedi, çok güzel kurtardı paçayı, üstelik bir Doğu sorunu olmamasına rağmen, Lucien Freud’un mükemmel bir desen ve boya anlayışı var, dünyaya ve insana o kadar kendi gözleriyle bakıyor ki Grek falan kalmamış onda da,Kiefer,İmmendorf bizde ise Cihat Burak, Orhan Peker,Yüksel Artslan,Ömer Uluç,gibi isimler var.

-Konuşmalarınızda ve yazılarınızda kavramsal sanat yapanlarla ressamları ayırıyorsunuz, bu ayrımın temelinde yatan sebepler nelerdir ve bu konuda gerek Türkiye’de gerek dünyada bir handikap yaşanıyor mu sizce?

Evet. Resim boyayla yapılan bir illüzyondur, bir görüntüdür. Boyayla yapılan! Ama çağdaş sanatta diğer malzemelerle yapılan görüntüler de devreye girdiği için ikisini aynı kefeye koyamayız; çünkü malzemesi farklı, düşünme sistemi farklı, uygulaması farklı ve sonuçları farklıdır. Benim çağdaş sanatı aşağılama gibi bir düşüncem yok. Bir sanatçı hangi malzemeyle uğraşırsa uğraşsın, o malzemeyle belli bir enerji üretmek mecburiyetindedir. Mesela tuval resminde yağlıboya ile resim yapıyorsan, sen sürersin o geri verir, sen sürersin o geri verir, boyayı sürdüğünde ya olur ya olmaz, olmazsa bir daha denersin ve ortaya belli bir enerji, belli bir ısı çıkar. Bu ısıdan ortaya çıkan şey sanattır, belli bir hararet oluşmadan su kaynamaz. Sanatı buhar, tuval ve malzemeyi su, sanatçıyı da ateş olarak düşünürsek, ateşi o kadar yakman lazım ki o malzeme kaynasın, kaynadıktan sonra da buharlaşmaya başlasın ki, sanat işte o buhardır. Bana göre bu kural değişmez, sanat eserlerinde eğer bu mantık yoksa o zaman eksik bir şey var gibi geliyor bana. Sanatçı tartışılmaz, yüzde yüz garantili, elini sürdüğü yerde bıraktığı iz bir sanat yapıtıdır mantığı var, bu güncel düşüncenin içinde. Sanatçı sığ sularda mı yüzüyor, denizin dibine mi dalıyor bu belli değil. Bana göre öyle değildir, sanat eseri bu kadar kuru ve tek atışlık nesne değildir. Mesela genç bir arkadaş bu olaya ‘erken boşalma’ dedi, evet erken boşalabilirsin ama bu karşı tarafı tatmin etmez. Benim için en büyük onur yıllar boyu aynı resmime bakan ve hâlâ bakmaya devam eden kişilerin bana bunu söylemesidir.

-Malzemeden bahsettiniz. Yağlıboyaya bu kadar bağlı oluşunuzun sebebi nedir, “Yağlıboyanın simyası, kimyası vardır. Akrilik sürdüğün gibi kalır ölüdür” diyorsunuz, sizce kullanılan malzeme önemli midir bir sanatçı için?

Bence çok önemlidir,bir tepsiye bal döktüğünüzü düşünün,sonrada bir dal parçası ile üzerine desen çizmeye çalışın,siz çizersiniz bal oraları tekrar kapatır,tekrar çizersiniz bal tekrar kapatır,bu süreci kontrol etmek ve sonunda baldan daha hızlı davranmak durumundasınız ki resmi bitirin,yağlı boya işte böyle bir şeydir,bir mücadele,bir macera.Ama günümüzde acil ihtiyaçlar söz konusu, yani sanatçı bir kavramı iki günde çözmeli, üç günde resmi yapmalı, dördüncü gün vermeli, sonra başka kavrama geçmeli.Talebe göre sanat,buna ben Domestik sanat diyorum.Sipariş sanatta diyebiliriz.

-Müzayedelerde son birkaç yıldır gördüğümüz çağdaş Türk sanatına olan ilgi sonunda yabancı finans devlerinin de ilgisini Türkiye’ye çekti. Bu ilgi Türkiye’de bazı kesimlerce mutlulukla karşılanırken, bazı kesimlerde de tepki ve bekleyip sonunu görme yönünde oldu. Bu konuda sizin düşünceleriniz neler?

Bence bize, 80 kuşağına ayıp ettiler. Alican Bey 80 kuşağında bir şey olmadığı için almadıklarına dair bir açıklama yaptı, hâlbuki kendisi New York’dan geldi ve yaşı da daha 30’ların başında. Kendisinin Türk sanatı hakkında derinlemesine bilgi sahibi olması mümkün değil. Hele hele bizim dönemleri bilmesi hiç mümkün değil. Popüler olanları ve medyada olanları, post modern olanları bilebilir. Bir de buraya geldiğinde bazı kişilere sormuş olabilir o kişiler de yine popüler olanlardır. Özellikle 80 kuşağını almadığı için de birileri ona “Kayda değer bir şey yok” şeklinde danışmanlık yapmış olabilir. Kendisine eğer böyle denilmişse bunu diyenlerin kim olduğu bellidir; çünkü hep aynı şeyi söylüyorlar zaten. Bu mantıkla bakınca tıkır tıkır iki üç tane isim çıkıyor karşımıza.Malım isimler.Bu fikir kendisinin de aklına yatmış ki bizi almamış, Alican bey oturup araştıramayacağına, o kuşağın resimlerini bir bir göremeyeceğine göre birilerine danışıyor tabii. Senin bütün hayatın danışmanın iki dudağı arasında.Bir misyoner olduğunu heryerde söyliyen Nahit Kabakçı’nın eski danışmanına göre ben iyi bir ressamdım, Nahit Kabakçı benden resim alıyordu, ama şimdi danışmanı değişti, yeni danışmana göre ben kötü bir ressamım. Nahit bey bunca zaman benden aldığı resimleri mezatlarda bir bir ve çok ucuz fiatlara elden çıkarıyor adeta resimlerden biran önce kurtulmak istercesine ve bunu yaparken sanatçının piyasası nasıl etkilenir fiatı düşermi bunu düşünmüyor,Alman bir danışmanın umarsızlığı bakın bizlere nasıl zarar veriyor. bu izafi  durum, tamamen danışmana,yapılan plana ait bir sübjektif ve spekülatif yanılgılar silsilesi,yani Nahit bey yeni bir danışmana dönerse şimdikinin aldırdığı resimleri satacak, tekrar zarar edecek,bir yap boz mantığı var bu süreçte,halbuki Nahit Kabakçı sanata inanmış,gönül ve çok para koymuş bir koleksiyoner,çelişkide bu zaten..

Oysa sanatçı resmini yaparken hem psikolojik hem sübjektif,hem objektif,hem toplumsal,hem ulusal,hem küresel,hem politik hemde tarihsel davranır,geniş düşünür,resmini bunlardan damıtır,bu kavramları iyi kotaran,problemleri çözebilen sanatçılar iyi sanatçılardır,hangi sanatçı kaç problemi başarı ile çözüyor,vardığı sonuç ne kadar çağdaş,bunu analiz etmeyi öğrenmemiz şart.Bir örnek verip çalışmaya başlıyabiliriz,Burhan Doğançayın yükselişi usta çözücü olduğu içinmi yoksa sanatın yöneticilerinin planladığı bir proje,para kazandıran bir proje olduğu içinmi sürüyor.Halbuki Doğançay eski kuşak sanatçısı olarak uzun yıllardır yeni birşey yapmıyor,bu bir çelişki değilmi?

Danışmanların ve yöneticilerin  kriterleri nedir,bizde bunları bilmek isteriz,açıklarlarsa eğer,tartışma imkanı doğar.

-Satışlarda bu kadar değişimler yaşanırken, fiyatlar artarken sanat galerilerine giden izleyici sayısının düşmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Galeriye gitmek demek sanatçıyla baş başa kalmak demektir. Sanatçı orada olmasa bile eserlerine elini sürebilir, sanatçının eline değiyormuş gibi bir duygu yaşayabilirsin.Artık insanların öyle bir ihtiyaçları yok demek ki.Zaten üst sınıfımız alış verişi başkalarına göstererek yapmayı sevdiği için,bundan özel bir haz duyduğu için,mezatlara yöneldi.

Ben 1999’da Yapı Kredi’de çok büyük bir sergi açmıştım, 77 tane resmim vardı bu sergide. Merak ettim kapıda oturdum ve izleyici içeri girdiği zaman kronometre tuttum. Sergi 40 saniye ile 4 dakika arası geziliyordu. Evet, Cumartesi günü 1,000 kişi izliyordu sergiyi, bu da beni çok mutlu etmişti, ama kronometreyi tutunca… Her gün bunu yaptım. Hâlbuki üç senede hazırlamıştım o sergiyi.

-Galeri 44 A’da açtığınız son serginiz “Katran ve Tüy” adını taşıyordu, katran ve tüy genellikle vahşi batıda karşımıza çıkan bir tür suçluları cezalandırma yöntemi, bunu zamanında Red Kit’te de okuduk, bazı filmlerde ve dizilerde de seyrettik. Gerek serginizde, gerek web sitenizde Katran ve Tüy ismini kullanmanızın sizin için anlamı ne?

Hile yapanlardan bıktım. Bu hilenin ardı arkası gelmiyor, hile yapmaya bir başlayan tekrar yapmaya devam ediyor. Şunu çok iyi biliyorum ki, hayatın her alanı çok kıymetlidir. Her meslek çok kıymetlidir, bir meslek çok kıymetli diğeri daha az olamaz, ama kültür ve sanatta eğer hile ve spekülasyon vs. yapılırsa bu daha fazla hayati önem taşır; çünkü bana göre sanat hem onu yapan kişinin hem de toplumun bilinçaltıdır. Bana sanat nedir dersen, sanatçının ve toplumun bilinçaltıdır derim, böyle mahrem bir tarafı vardır sanatın. “Bedenimi alabilirsin ama ruhumu asla!” sözünü düşünürsek, sanat gerçekten bir toplumun ruhudur, oraya da müdahale edilip, ona da zarar verilmeye çalışılırsa, artık her şeye zarar verilmiş, sıra ruha gelmiş demektir. O zaman artık işin suyu çıkmıştır, bu işi yapanlar sanatçının ve kültürün düşmanı demektir. Dolayısıyla sanatçının mahremiyetiyle, sanatın o özel alanıyla, sanatçının kimliği, biricikliğiyle, orijinalliğiyle oynamaya çalışanlar, bence en çok katran ve tüye layık olan tiplerdir. Bizim de zaten yapabileceğimiz bir şey yok, muazzam bir organizasyon kurup, mezatçı bir suç işliyorsa alternatif bir mezat şirketi kurmak, galerici suç işliyorsa alternatif bir galeri kurmak mümkün olmadığına göre mecazi anlamda onları katran ve tüye bulayıp “Hadi buradan gidin!” demekten başka yapabileceğimiz Bir şey yok,yada tüm sanatçılar birleşip haklarını koruyacaklar,buda neredeyse imkansız. Uzlaşmak mümkün değil; çünkü asla uzlaşmıyorlar, konuşmak mümkün değil; çünkü asla ortada görünmüyorlar. Tek hareket alanları para. Sen bir sanat yapıyorsun, sergi açıyorsun, karşılığında yazı yazılmıyor, fikir beyan edilmiyor, müşteri veya ilgili kişi seninle bir şey konuşmuyor. Direkt kapıdan girip o resimlerin bir tanesine iki dakika dahi bakmadan çıkıyor. “Kaç para bu resim? %60 indirim yapar mısın?” gibi konuşmalar oluyor. Bunlar çok lümpen şeyler. Sanatın yapılmasının kriterleri biraz değişmiş olsa bile, sanat o kadar lümpenleşmedi, ama sanatın dağıtımı, alınıp satılması gibi konular inanılmaz lümpen ve etiksiz davranışlar haline dönüştü.

Mezatlarda başımıza gelenleri biliyorsunuz. Bunlar çok sıkıntı verici, kendimizi sürekli tacize uğramış gibi hissediyoruz. Sergimin afişinde bir silindir şapka vardı, silindir şapkanın anlamı bellidir, protokol, üst yönetim, elit yönetim, geçmişten gelen tarikatvari klikler vs. ben de silindir şapkayı katran ve tüye buladım. Bunu Teşvikiye’de yapmamın nedeni ise Teşvikiye’nin bir mahalle olarak kimliği ve kültür sanattaki yöneticilerin bulunduğu yer olması, böyle bir gönderme de olabilir.Nişantaşı ve Teşvikiyenin sorunu,üst sınıfın,mahallesi olması.Galerilerde zaman içinde bu sınıfa servis eder duruma girdiler.Şimdi ise üst sınıfın kendisi sanat ticareti yapmaya başladı,yani alanda kendisi, satanda kendisi.bir kısır döngü oluştu,bu kısır döngü bu üst sınıfa çok para kazandırıyor,bu yüzdende düzeni bozmıyacak,oluşmuş çarkı kabul eden sanatçıların şansı fazla.İçeriksizlik,allegorik tekrarcılık (ezbercilik)algılanması ve satışı kolay olduğu için tercih ediliyor.Dikkat edin prim yapan sanatçıların çoğu problemsiz domestik sanat yapan kişiler.İstanbulda yaşıyan sanatçıların çoğu Nişantaşına gitmez bile,oradaki uygulamayı herkes biliyor ve eleştiriyor,bu ortamın bir üst sınıf kaprisi,egosantrizmi olduğunu,amacın ise para olduğunu,üslubun ise spekülatif ve hileli olduğunun herkes farkında.Bence çok yakında İstanbulun diğer bölgelerindeki,yenilikçi galeriler,insiyatifler Nişantaşını işgal edecekler,çünkü artık ortam dayanılmaz bir hal aldı.Grafiticiler neden Cihangiri Tarlabaşını boyuyorlarda Nişantaşını boyamıyorlar anlıyamıyorum.Kaleyi dışardan fetih edemezsinki,içeriye girmen lazım.Bir avuç galerici,birkaç mezatçı,20-30 zengin işadamının kendi tabirleriyle,sanatı yönetenlerin,bu saltanatı bence sorgulanmalı bu ülkenin sanatına faydamı zararmı getiriyor,açığa kavuşturmalı.

-İnsanların ilgisizliğinden şikâyet ettiniz, serginizde vermeye çalıştığınız mesaj hedefine ulaştı mı sizce?

Bilen biliyor; fakat bunlar o kadar ukala ve şımarık bir hal aldılar ki, bu şımarıklık onların düşünce sistemini bozdu aslında. Hiç kimse hiç bir şeye önem vermeme eğilimi içindeler, dolayısıyla önem vermedikleri bir konuyu düşünmemeleri, yok saymaları birkaç defa tekrarladığında, bu bir alışkanlık haline geliyor ve bakıyorsun ki adam 15 yıldır hiçbir şeyi düşünmemiş meğer. Bu da kendi yapılarını iğdiş etmiş küçültmüş oluyor, çok akıllı gibi duruyorlar, ama aslında öyle olmadıklarını düşünüyorum. Ellerinde sadece bir kuvvet var, o da para, paranın kuralına göre oynuyorlar. “Otur şu resmi bana anlat.” desen cevap veremez, ama “Evimde şu var, bu var.” diye övünür. Koleksiyonerlerin davranışlarında çelişkiler görüyorum, mesela “Siz koleksiyoncu değil, toplayıcısınız.” diye tartıştığım çok oldu. Çünkü ucuz alıyorlar, her sanatı alıyorlar… Örneğin Mehmet Güleryüz’ün resmi ile Bedri Baykam’ın resmi birbirinden çok farklıdır. Bu şahıs ikisinden de alıyor, tamam alabilir ama ikisini karşılıklı asıyor. Neden olabilir bu? Anlamak kavramak için olabilir belki ama eğer gerçekten bir çizgisi olsaydı, ikisinden birine karar verirdi. Mavi Jeans’in sahibi Elif Akarlılar yıllarca benim en büyük resimlerimi almıştı ve başka kimseden de resim almamıştı, sadece bir adet Ömer Uluç varmış evinde. Bu doğru mu yanlış mı, ayrı bir konu ama bu bir kararlılıktır. Bir ressama karar vermiş, ben onu takip edeceğim demiş, onun en iyi parçalarını ben alacağım demiş ve bunu uygulamış yıllar boyu. Bu koleksiyoncu tipi bugüne pek uymuyor.Şimdi uygulanan yöntem şöyle: ortada bir havuz var,bu havuzun içinde seçilmiş sanatçılar var,sayıları 10′u geçmez.Bu sanatçıların eserleri bir süredir hesaplı fiatlarla toplanmış,biriktirilmiş.Makul bir süre sonra fiatları yükseltilmeye başlıyor,mezatlarda satılmış gibi bile gösteriliyor,oysa bayrakları içerden kaldırıyorlar.Bu sanatçılar 40 bin tl den yukarı çıkartılan sanatçılar.Zaten elde bol sayıda resim var.Birde dışardaki halka var,bu halka kalabalık,çoğu sanatçı burada tutuluyor,bir çeşit güvenlik önlemi,ortadaki havuzu korumak için,dış halkadaki sanatçıların fiatları 40 bin tl yi geçirttirilmiyor,eğer sanatçının fiatları artma eğilimine girerse,o sanatçıya ait küçük ve ucuz parçalar öne sürülerek piyasa doyuruluyor,fiatlar baskı altında tutuluyor,ve fiatlar düştü diye anons ediliyor.Bazen, koleksiyoncular resimleri aldıkları fiattan daha ucuza satıyorlar,ama diğerlerinden yaptıkları kar onların açıklarını defalarca geçiyor.Olaya manüplatif yaklaşıyorlar ve spekülatif kazançlar elde ediyorlar.

Sanat galericileri derneği bu konuda hiçbir önlem almıyor oysa onlarda bu işten büyük zarar görüyor.PSD duruma hukuki bir müdahelede bulunmuyor.Zaten Sanatın büyük tüccarları,toptancıları,bunu kendileride açıklıyorlar,Türkiyede Sanatı Biz Yönetiyoruz diyorlar açık açık,müzayedeler aracılığıyla.Şimdi size soruyorum,bu olanların sanatla ne ilgisi var?Ne kadar sürecek?

-Az önce bahsettiğiniz Domestik sanat adını verdiğiniz konuyu biraz daha açarmısınız?Alıcı galerici ve sanatçı üçgeninde nasıl şekilleniyor ‘talebe göre sanat’ diye sözettiğiniz bu konu?

Her malın bir alıcısı vardır,çıtayı nereye koyduğunuza bağlı,geçmişi reddedip yeni veya yeni gibi görünenin peşine düşerseniz Ömer Koç bilerek hareket eden bir koleksiyoncu,fakat evdeki hesap çarşıya uymıyabilir.Dışarıya hayranlık duyup ben misyonerim derseniz,koleksiyonunuzu buna göre yabancı danışmanlarla organize ederseniz sanatçıları birer piyon gibi gören,Nahit Kabakçı iyi bir örnek.Toptan resim alıp karlı iş yapmaya çalışırsanız,özellikle mezatların çevresinde toparlanmış çok sayıda tırnak içinde koleksiyoncu var,aynı çevre içindeki sanat galerileri,birbirini kollayıp,aradan pay kapmaya çalışıyorlar,bu yüzden büyük indirimler taksitler yapıyorlar,sonrada mezatlara danışmanlık ve hizmet sektörü haline geliyorlar.Herkes para peşinde,ressamların yüzde doksanı terkedilmişlik,gerçeğini istemeye istemeye kabulleniyorlar,iyi sanat hızla ortadan çekiliyor,geriye tavşanın suyunun suyu kalıyor.İşte bu suya domestik sanat denir.

Ömer Uluç’un deyimiyle Zavallı Ressamlar..

Ozlem Inay - Yavuz Tanyeli

MondayJune 8th,2009

Silindir şapkanın ne anlam taşıdığı bellidir..

Kategori: yavuz tanyeli, sergiler — Etiketler: , , — KatranveTuy @ 12:50AM
'Yağlıboyayı bilmeyen gençler var'

Yavuz Tanyeli “Bir çalkalanma derdim var benim, koyular açıklar, büyük lekelerle küçük lekeler arasında… Deseni kâğıdın üzerine çizerken bile swing yapıyorum. Cazdaki o ritim duygusunun en tatlı halidir swing” diyor. Fotoğraf: Muhsin Akgün

Yavuz Tanyeli, hayatı boyunca akademik bağımlılıklardan ve aynı zamanda kentten uzak, 25 yıldır yağlıboya yapıyor. 25 yılın sonunda artık yağlıboyayla kavgasında usta bir dövüşçü olduğu kesin. Yavuz Tanyeli, Galeri 44a’da son sergisini gezen bir izleyiciye şöyle diyordu: “Bu resimlerin sesi olsa, bütün Nişantaşı dans ederdi.” Aslında bu resimlerin sesi var. Bu sese kulak verirsek arabeskten caza, rock’n roll’dan nihavent makamına geçtiğini duymak mümkün. Verdikleri enerjiyle sabaha kadar Doğu’yla Batı arasında sallanmak da.

‘Anlata anlata bazı kavramları, sıkıldım’ diyorsun sergi yazında. Bir sanatçı olarak bu kadar mı anlaşılmadığını düşünüyorsun?

Aslında yine şanslıyım, azıcık duyuldum, diyebilirim. Benim farklı bir durumum var . Ben bir çeşit belgeselciyim. Hem estetik hem sosyal ve politik açıdan,birde insanların psikolojisi ile oldukça ilgiliyim.Bu güne kadar gördüğüm örnekler klasmanlar halinde birbirine benziyor,sadece karakterler farklı,tredler takip ediliyor,çok hızla yayılıyor,bireysel değil,toplumun bütünü çalkalanıyor.Benim belgeselciliğim,1968′le başlamıştır,bugüne kadarda devam etti,bunun bütününü görmek lazım yoksa her resim bağımsız bir,sanatçı işine (kaprisine) döner.sonrada bu piyasa koşullarında metalaşır.Yani,yapılışının tam zıttı bir konumda durur.Bu yüzden sanatçıların,retrospektifleri çok önemli,bütünü görmek manasında.Aaa birde o nihavent değildir,telkin dışı mistisim demek daha doğru..

12 Eylül gibi bir darbe yaşanmasaydı, daha farklı belki daha bireysel bir adam olurdum, diyebilir misin? 12 Eylül’le sen ve senin kuşağın yeterince hesaplaştı mı?

Az sayıda sanatçının yaptığını düşünüyorum. Bir kısmı yapmaya çalıştı sonra erken bıraktı. Daha çok Şenol eleştirel(allegorik) ve ben politik davrandık,fakat İbrahim Çiftçioğlu devrimci,Sabahattin Tuncer Marksist  sanatçılardır, ve idealist,akademidede çok sayıda sanatçı 12 Eylülle hesaplaştı,kimsenin hakkını yememek lazım,politik olmakla devrimci olmak farklı şeylerdir biliyorsun,bütününün dökümünün yapılması gerekir,nerde,kim,nasıl, 90′lardaki ivme gökten düşmedi ya.12 Eylül sırasında ben tam 30 yaşındaydım. 1968 yılında ise 18 yaşındaydım. Beatles’ın ilk plağı çıktığı zaman elimdeki Tom  Jones plaklarını satıp Beatles’ın plağını aldım ve derhal 1968’e kitlendim; ya devrimci olacaktım ya da hipi. Henüz lisede olduğum için hemen hipi oldum.O zaman Kızıl Dany gençti,Deniz Gezmiş yaşıyordu Led Zeppelin kıyameti koparıyor,Jimi Hendrix Şakıyordu,James Bond küresel takılıyor,Sartre yaşıyordu,Francis Bacon boyuyordu.DEV-LİS o zaman yoktu.Bir inanç ve umut meselesi vardı o işin içinde,temiz bir idealizm.Ve de hakikaten öyle takıldım,kendini bulmak için herşeyi yapabilecek bir genç gibi. Komünlerde yaşadım,bulaşıkçılık yaptım,inşaatlarda yattım,eve çıplak ayakla döndüm,dünyaya hayranlıkla baktım,hayatı sevmem ve yorumlamam gerektiğini anladım.Kadere bak şimdide birilerini katran döküp tüye bulamak zorunda kalıyorum,ama bu benim suçum değil.

Benim şansım Ankara’da olmamdı. Deniz Gezmiş, ODTÜ’de Komer’in arabasını yaktığı zaman ve birileri aracın plakasını hatıra olarak saklarken ben ODTÜ de kalıyordum. Hem spor hem hipilik hem politika,bir şekilde harmanlandı bunlar. Üniversiteye İstanbul’a gelince sol gruplarla arkadaş olacaktım. 1970’ler boyunca dünya kadar arkadaşım öldürüldü, kaç tane cenazeye gittik?Muzaffer Özdemirle 1977 ye kadar 1 Mayısların filmini çektik,boykotları,işgalleri filme aldık,77de ise canımızı zor rüldükurtardık.Resimdeki bireysellik meselesi Orhan Peker’in öğrencisi olduğum için köklü oldu benim için.Yves Klein mavisini küçük yaşta gördüm.Kokoshka’yı tanıdım,cebimde Tapies,Soutine,Rembradt kitaplarıyla dolaştım,hapisteki arkadaşlarımın çektirdikleri fotoğrafları,kurşun kalemle büyüttüm sonra dünyaya dünya dışından bakmayı denedim,sonuçlarını şimdi alıyorum biraz biraz,ve başımıza gökten bir bomba düştü,ve yukardan aşağıya kancalar inmeye başladı,örümcek ağı gibi yaklaşanı yakaladı.12 Eylül’ün bir tarafı herkesin birbirini sorguladığı bir dönemdir,bu gerekiyordu,keşke toplum kendi akışına bırakılsaydı.Şimdide herkes kendini sorguluyor,ama faşizmi sorgulamak pek kalmadı,belkide faşizmin,kapitalizmin olmazsa olmazı olduğunu anladı toplumumuz vede kaybedecek bir sürü ıvır zıvır şeyleri var artık. 12 eylül duman etti ortalığı tabii, parçaladı hepimizi, ruhlarımızı, bedenlerimizi,ama o kaybetti,ben hala resim yapıyorum,onlarla ise koca toplum dalga geçiyor,katran ve tüye buluyoruz emekli generalleri.

Hâlâ direniyorum diyorsan, en çok neye direniyorsun?

Bu serginin adı ‘Katran ve Tüy’. Red Kit’de çizmişlerdir; kumarda hile yapanlara ceza olarak katrana buluyorlar sonra da tüye. En büyük hakaret… Ben de bu sergimde silindir bir şapkayı katran ve tüye buladım. Silindir şapkanın ne anlam taşıdığı bellidir.Zarlar hileli.Eskiden karşılıklı politik atışlar olurdu. Onlar bir atış yaparlardı, sen bir atış. Şimdi böyle bir politik atış gelmiyor karşıdan, ekonomik atış geliyor. Seni sıkıştıran düşmanın kim tam bilemiyorsun.Bu ülke hep ikiye bölünüyor. Son olarak laikler ve İslamcılar ve Kürtler ve Türkler ve Dönmeler ve ve diye bölündü. Sanatçıyız evet politik fikirlerimiz var ama esasında resmin içinden geçirerek verebilirim size bunları vermem gerekir,vermeliyiz.Birçok arkadaş ne yapacağını şaşırmış durumda.

Genç arkadaşları mı kastediyorsun?

Genç arkadaşlar biraz şaşkınlar.Bir müzisyen, Can’ın arkadaşı, dedim ki, ‘Herkes anında yapmak istiyor, öyle sabırsız’. ‘Abi’ dedi, ‘Bu erken boşalma gibi bir şey.’ Genç, evet seri ve hızlı olmak ister ama erken boşaldığın zaman da karşı tarafı yeterince tatmin etmemiş oluyorsun. İstanbul’a geldiğimde sergilere gidiyorum, bakıyorum sanatçıların önemli bir bölümü yağlıboya yapmayı bilmiyor, teknik bilmiyor.Tabii her kuşak kendi ifade biçimini bulur,fakat iş multi-medya’ya doğru gidiyor,bende izliyorum,ilgiyle,ve yalnızlık duygusuyla..

Şart mıdır?

Şart değildir ama bilse çok iyi olur. Resimden konuşuyorsak. Simyası, kimyası vardır yağlıboyanın, akrilik sürdüğün gibi kalır, ölüdür. Yağlıboya bambaşka bir maceradır.Enerji içerir,eğer açığa çıkarabilirsen,yol alabilirsin,birlikte,güvenilir maceraperest bir arkadaş gibi.

90’ların başındaki ‘değmesin yağlıboya’ sergilerini anımsıyorum. Nedir seni bu kadar yağlıboya bağımlısı kılan?

Yağlıboya bana göre canlı bir malzeme. İnsanın yaptığı etkiye, tepki verir, karşılık verir, sanatçı kendini yalnız hissetmez.  İkiniz karşılıklı atışır durursunuz. Sana kolay kolay izin vermez. Onunla uğraşman lazım. Sana bu uğraş, bu mücadele bir sürü şey öğretir. İtişirsin, dövüşürsün. Ne zaman iki taraf yorulur, resim bitti denir ama aslında bitmemiştir,belkide yeni başlıyordur.Bu toleransı ancak,tekniğe sahipsen yaşıyabilirsin ve modern olabilirsin,yapamazsanda post-modern,geleceğe dönüş gibi birşey.Yani modern,post-modernden daha modern olmuş oluyor.

Boyanın hafızası var, yağlıboyanın büyük bir hafızası, tarihi var… Bizim modern resmimizde bunun altında epey ezilmişlik vardır. Ama bununla baş edenler de var. Senin de kendini yakın hissettiğin kimler var bunlar arasında?

Moderni dışardan gördüğümüz için işi kavrayan ressamlar bir çeşit ‘karşı modern’boyadılar.Cihat Burak deriz, Orhan Peker deriz. Yağlıboyanın özel konumu nedeniyle yaptıkları işler, farklıdır, kendilerine aittir. Bizim ülkenin modern resim tarihi 100 senedir. O yüzden yağlıboyanın itiş kakış meselesine girmek o kadar da kolay olmamıştır sanatçı için. Cihat Burak akademik değildir. Ben de hiç akademik değilim çünkü akademi hocası olmayan bir ustam vardı, Orhan Peker. Resimde buluş önemli şeydir ama sadece fikirle işin içinden çıkılmaz. İstanbul’da on tane sanatçı tarafından sergi açılıyorsa, konuları hep kentle ilgili. Kentle alakalı kavramlar üzerine… Kentsel dönüşüm, Sulukule meselesi gibi. Kent sanatçıları biçimlendiriyor bu doğru. Ben o yüzden bütün ömrümce burada çalışmak istemedim,bir köyde yaşıyorum,çünkü kentin içinde,sürekli kentin biçimlendirdiği bir kent sanatçısı olmak istemedim.kentte ufuk hattını göremiyorsun,ayık kalmak için içmek zorundasın gibi,özgürlük duygusu sınırlanmış,aşırı dozda müdahele var,insan kendini duyamıyor,bir tek bu yoğunluktan çok insan tanıyorsun,karar vermen hızlanıyor.Ne büyük gayret..

Kent üzerine çalışan bir ressamın aslında ithal bir tavırla bunu yapıyor olduğunu mu iddia ediyorsun?

Sanki,bu ithal bir davranış,aynı zamanda bir paradoks,kent için çok fikir üretiliyor,yaşamlar veriliyor,fakat kent olanca ağırlığıyla mutasyona uğruyor, Diğer bir sürü ithal tavırlar gibi.kentteki mühendisler kavşaklar üst geçitler,mimarlar gökdelenler tasarlarken heykelciler kent tarihi ile bağlantılı anıtlar,ressamlar istanbul resimleri yapıyor,fakat kent doymuyor,kent üzerine çalışmak bu ithal edilen tavırlardan sadece bir tanesi. Bizim kendimizi tanımaya çalışmamız gerekmezmi? Kent üzerine çalış tamam ama kendine özgü çalışabilir misin bu önemli. Cihat Burak da kent üzerine çalışmış…boğazdaki gergedanları,balinaları düşün.Ömer’in denizaltılarını düşün,hem kentli hem dünyalı,hemde uzaylı,veya benim yecüc-mecüc tablolarını,orasıda İstanbul..

Peki senin hâlâ ‘ekspresyonist’ olmanı, Batı’ya ait bir tavrı benimsemeni konuşursak… Mesela Alman ekspresyonist Emil Nolde’nin bir resmiyle senin bir resmini yan yana koyduğumuzda seni ayırt etmek gerçekten güç.

Benim eğitimim yağlıboya nedeniyle böyle,düşündürtebilir,hissettirebilir.Teknik olarak ekspresyonist ‘gibi’ olabilirim ama benimki esrik yeni ekspresyonizm diyebiliriz bir isim vereceksek.İçerik olarakda Alman ekspresyonizmine benzemiyor resmim,daha çok Akdeniz ekspersonizmi,enerji yüklü.Bir sürü yollardan geçtim,politikim,belgeselciyim,

hicivciyim,izlenimciyim,soyutcuyum,öykücüyüm,arabeskim ,uyarıcıyım,tempocuyum,buracıyım.Göçe göçe,yapa yapa gidiyorum,önce psikodelik,sonra bir süre Siyahkalem .Mezopotamya’dan geçtim.Hititlere hayranım,Persleri severim,Afrika ile duygudaşım,Hint enerjisine bayılırım,baharat kokusu başımı döndürür.Lekem doğuludur,Anti-Grek’im,ve takıntlı önermelere karnım tok.Resmimde kültürel göç söz konusudur. Aklımın yattığı yerlerde dolaşıyorum aslında,yada bir çeşit çağrıya kulak veriyorum.Spiritüel,dışavurum,acemi bir tasavvufcu gibi diyebiliriz,estafurullah..

Şu anda realizmin yükselişine tanık oluyoruz değil mi? Figür resim mi, soyut resim mi kavgalarından sonra. Taner Ceylan’ın başarısının etkisi olduğunu düşünüyorum bu yükselişte.

İstanbul için geçerli.Yeter ki şematik olmasın. Yeter ki sanatçılar tarafından yaşanarak yapılmış olsun.Yeterki bunun bir geçmişi ve şimdisi olduğu untulmasın. Taner Ceylan’ı başarılı buluyorum ve seviyorum da… O sanatçı olmanın sabrını ve sanata nasıl vakit harcanması gerektiğini bilen bir sanatçı. Biraz aceleci olsaydı yaptığı işler böyle olmazdı.

Birkaç hata buluyorum. Son boksör portresinde . Öte taraftaki gözde, fotografik,dolayısıyla kuramsal,mekanik perspektif var.ve yanakta çöküntü var O resmi gerçekten bakarak yapsaydı o hatalar olmazdı,ve Ama  şunu kesinlikle söylüyorum, on sene sonra Taner’in resimleri ”çok güzel olacak”,eğer yeterince ayık kalabilirse,ve illüstrasyondan kurtulabilirse.

Onunla son söyleşimizde çok ilginç bir şey söyledi: ‘O kadar büyütüyorum ki fotografik imgeyi sonuçta ben figür resmi yapmıyorum aslında yüzey resmi yapıyor oluyorum…’ Yanılsama resmi yapmıyor aslında Taner Ceylan, gerçeklikten alıp o an’ı gerçekliğe teslim etmiyor aslında resmin gerçekliğine teslim ediyor.

Doğru söylüyor.Sınırlar içinde olmasına karar verilmiş bir yüzey resmi yapıyor. Ben de yüzey resmi yapıyorum. Ama davranışımız farklı. Ben kıpırtıyı, swing’i seviyorum renklerin temasını, Onlarsız olmaz. Cazdaki o ritim duygusunun en tatlı, güzel, oturmuş halidir,swing(salınım) olmayan müzik sıkıverir insanı. Bir çalkalanma derdim var benim, koyular açıklar,uzak ve yakın arasında arasında… Büyük lekelerle küçük lekeler arasında… Deseni kağıdın üzerine çizerken bile swing yapıyorum, sonuçta doğuyla batı arasında bir salınım oluyor bu.Canlılık,kaçabilme imkanı,resmin içinde havanın gezmesi,birazda ses ve koku gelebilmesi..

Figüre yüklediğin anlamı da konuşalım. Chuck Close’un bir sözü var, ‘Hümanizma öldü, dolayısıyla figür resminden söz edemeyiz’ diyor. Ne diyorsun?

Kuramsal olarak doğru. Ama sadece söz,insani hümanizma öldü demek istiyor,fakat digital hümanizma başladı,matrix,şimdi belkide en çok figüre ihtiyaç duyulan dönem,yani idealizme. Sanat tarihi bir ana arterdir; Mısır’dan, Yunanistan,İtalya,İspanya,Fransa,Almanya,Amerika ve günümüze postmoderne gelmiştir. Ama ben bu arterden gitmiyorum, yan yollara sapıyorum,araziden gidiyorum,aynaya bakmayı seviyorum,kendimi sınamayı seviyorum.Ömer Uluç’un viraj alma lafı budur. Ömer’i gördüğünde ‘Yavuz viraj alıyormuş’ de, çok sevinir. Viraj,hayal ve aralıklar… Ömer Uluç,erkenden virajı aldığı için o güzel şeyi yapabildi.

Aldığın son viraja gelelim… Fark eden oldu mu?

Eh işte,zaten burası bir virajlar bölgesi,önemli olan düşmemek,sürekli sardırmak,biraz daha sükunet,ve kararlılık belki de yaşla ilgili bir şey olabilir bu.Şunu biliyorum ki artık eskiz yapmıyorum,dalışlar yapıyorum… Binbir çağrışımla… Yerde çalışıyorum,nalbur fırçası kullanıyorum,kalın. Resmin etrafında dönerek boyuyorum.Elimi serbest bıraktım,o yapıyor ben izliyorum.Dikkat tehlikeli virajlar..

AYŞEGÜL SÖNMEZ

MondayMay25th,2009

derin doğu-yavuz tanyeli (video kolaj)

Kategori: videolar, yavuz tanyeli — Etiketler: , , — KatranveTuy @ 11:40PM

MondayMay25th,2009

YAVUZ TANYELİ ‘NİN BİTMEYEN DERDİ: KATRAN VE TÜY

Kategori: yavuz tanyeli, makaleler, sergiler — Etiketler: , , — KatranveTuy @ 11:15PM
“Biçim kolay kolay değişmez. Ressamın bakış açısı değişir ve gelişir. Havası değişir, hayata bakışı değişir, duygular demlenir, sanırım göz kendine gelir, aynı anda birçok katmanı görmeye başlar”

Katran ve Tüy… İlk akla gelen imgelerden biri kovboy filmleri ya da Red Kit çizgiromanı oluyor. Genelde hile yapanların cezalandırıldığı bir yöntem. Çırılçıplak soyularak katranla tüylere bulanmak da diyebiliriz. Her halde erkekliğin ve silahın vazgeçilmez olduğu vahşi Batı’nın en utandırıcı cezalarından biriydi. Türkiye çağdaş sanatının en önemli isimlerinden Yavuz Tanyeli için Katran ve Tüy,  bir tür mottoya dönüşmüş durumda. Yıllardır internet üzerinden hazırladığı aynı adlı site, sert ve eleştirel üslubuyla, bazen de çekinilerek takip ediliyor; ama mutlak bakılıyordu. Sadece ressam kimliği ile değil sivri ve kıvrak kalemiyle de dikkat çeken bir isim oldu. 4 Mayıs tarihinde Teşvikiye’nin yeni ve dinamik galerilerden 44A’da açılan ve bu hafta 27 Mayıs’ta sona erecek sergisi de sitesinin adını taşıyor. Politikacıları ve seçkinleri hemencecik adresleyen, “diplomatik” silindir şapkaya katranla bulanmış tüyler serginin de afişi oluyor doğal olarak. Bu katranlamadan kimse kaçamıyor; politika, sanat, kültür endüstrisi…Hepsi silindir şapkanın içinde bir tarafıyla.

KATMANLANDIRMA YA DA PATLAMA

Tanyeli’nin tualden heykele ya da başka malzemeye; hatta videolarına yoğun bir katmanlandırma eşlik ediyor. Sadece dışavurum olarak sınırlandırılamayacak bir akıcılık ve patlama var resimlerinde. Büyük ebat; Tanyeli’nin vazgeçilmezi, artık kendisiyle özdeşleşmiş siyahla balkıyan sarısı ve kırmızısıyla büyük bir savaş alanı gibi.Yavuz Tanyeli resminde bazen izleyici içine çeken, ona resmin içinde kaybolma duygusunu yaşatan bir karmaşa vardır. Alta sürülen boyalar üstteki renkleri zorlar. Açık-koyu geçişleri bazen aykırı bir anlatımla kesilir. Sadece küçük oynamalarla tuvale aktarılan net, çerçevesi belli figürler, bir sonraki çalışmada deformasyona uğrayarak karşılar kendilerini izleyenleri. Kavram ve boyanın ayrılmazlığını çok net görürüz Tanyeli’de. Bu anlamda son 30 yıldır çağdaş sanat tartışmalarını boydan boya kesen pentür-kavram ikiliği geçersizdir onun için.

HEM KAVRAM HEM BOYA

Son dönem çalışmaları ise sanatçının yeni arayışlara girdiğinin habercisidirler. Tuvali doldurmaktan boşluklara kayan bir denge, bazen deformasyondan çıkıp soyutlaşan figürler…

Küçük fırça tuşlarının yanında karşımıza çıkan blok lekeler… Giderek daha çok belirginleşen renkçi bir anlayış… Nilgün Yüksel’in deyimiyle, Tanyeli resimlerinde alıştığımız genellikle kahverengiden başlayarak koyulaşan renklerden kırmızılara, mavilere, ışığın belirginleştiği bir yüzeye incelikli bir geçiş… Belki de gittikçe kötümser olan bir dünyada sanatçının nefes alma çabasıdır bu. Ya da bir tür iyimserlik. Son dönem resimlerindeki sanat tarihçisinin saptadığığı yeni arayışlara gelince, “Ortada yeni bir şey var” dır Yavuz Tanyeli’ye göre de, ama sanatçı bunu sadece biçimsel bir arayış olarak tanımlamaz. Çünkü ona göre, “Biçim kolay kolay değişmez. Ressamın bakış açısı değişir ve gelişir. Havası değişir, hayata bakışı değişir, duygular demlenir, sanırım göz kendine gelir, aynı anda birçok katmanı görmeye başlar”. Öyle ya, işleyen demir ışıldar. Üstelik sadece resim diliyle de sınırlı değildir bu işleme. Heykeller de yapar. Heykeldeki anlatımı resim diliyle de aynı paralelde  ilerler. Figürler, deformasyonlar, ifadeden groteske kayan bir çizgi… Yine de kendini bir heykelci olarak tanımlamaz. Ne de olsa onlar aslında tuvalden çıkıp üç boyut kazanmış çalışmalardır.

Meraklısı için: www.katranvetuy.com, www.44a.com.tr

ALİ ŞiMŞEK

ThursdayApril30th,2009

Kategori: Bildiriler, yavuz tanyeli — Etiketler: , — KatranveTuy @ 01:40AM

SaturdayApril25th,2009

Obsesyonun hissedilir olmadığı yerde oyalanmam gerekmez .. Yavuz Tanyeli

Kategori: yavuz tanyeli, sergiler — Etiketler: , — KatranveTuy @ 10:25PM

.

1980’lerin başından beri en önemli çağdaş

Türkiyeli (yakın doğulu) ressamlardan biri olan

Tanyeli’nin büyük boyutlu çalışmaları

güncel,politik ve toplumsal sorgulamaları,

bizi,bir öyküler, mitler,kültler,ritüeller,

dünyasına götürüyor. Enerjik fırçası ve her

zaman güçlü, çok renkli, karanlık arka plan

dünyalarının (tragedya) üzerine yerleştirilmiş

senaryolarıyla sanki ağır konulara sahne

yaratıyor:(arka trajikse,ön umut içeren,arka

umut içeriyorsa ön dramatik) Yaşam ve ölüm

(özlüyor),evren ve dünya (akdenizde bir dağ

köyünde yaşıyor), doğu ve batı (ege denizini

sınır belliyor), geçmiş ve bugün (hey gidi

günler deyip durmuyor), savaş ve barış

(senaryoları öngörüyor),para ve yoksulluk

(katran ve tüyü hazırlıyor)  Sanki ilerleyen

küreselleşmeyle, kitleler ve sığınma

toplumlarıyla – tabii yalnızca akıldışılık

prensibiyle (berraklık,sukunet), insanca

düşünme zemini üzerinde mistik ve kült-ürel

buluşmaya hazır olmayla karşı karşıya

gelinebilirlik gibi (şuur), Tanyeli dinsel ve

pagan, şimdiki ile arkaik, doğunun ve batının

imgelerini, kültürel sınırları aşarak

anlaşabilme temeli arayışı içinde dünyasal

tablolarda birleştiriyor.

-”Sanırım iyi ve güçlü bir sergi

hazırladım,çok sağlam resimler var,ama

bunların esprisini günümüzün insanları pek

anlamıyor (veya ilgilenmiyor,veya bana öyle

geliyor ),çünkü eskiden

beri beni takip etmiyorlar.bende aynı temel

kavramları yıllardır anlata anlata

bıktım,yoruldum,şimdi madde,madde yazıyorum,bu

sergideki davranış şöyle:

-tümü yağlı boya,

-mümkün olduğu kadar büyük,

-bunun sebebi ressamın,bize durduğu mesafe,

-önce algılamak,sonra göstermek,

-atmosfer tipik Yavuz,bol enerjili,

-renkler,karılmış,

-desen,saldırılmış,

-kompozisyonlar sıra dışı,yayılmış

(sinemaskop),

-figürler,taze ve yaşanmış,

-politik görüş yedirilmiş,

-resmin arkasındaki titreşim aranmış,

-ressamın resimle olan diyaloğu,akıcı,

-kararlı,seri,heyecanlı,

-resmin belirişi,tınısı ressam için çok önemli,

-sanki tehlikeli bir viraj alıyor gibi,

-sergiyi alttan alta besliyen şey ”kült”,

-eğer becerebildiyse,”anti grek”,

-Türkiyeli (yakın doğulu) olduğunu kabul

eden,konuya burdan bakan,

-anlaşılmamaktan değil,yanlış anlaşılmaktan

korkan,

-piyasada geçerli,(iyi,kötü) estetikleri

sıfırlamaya çalışan,

-uzlaşmıyan,boşluğa bakan,

-hayal kuran,

-maddi manevi toprağa basan,

-sabırlı ve umut eden,

-kökleri grek öncesinde,hedefi mevcudu

aşabilmek olan,

-çalışmanın bir ”tempo” olduğunu bilen,

-temponun,’’swing” içermesini öneren,yapmaya

çalışan,

-sonunda belki sert fakat pozitif imgeyi

düşürmeyi amaçlıyan,

-varoluşcu,

-paylaşımcı,

-açık sözlü,

-efkarlı,duyarlı,

-efsunlu

-romantik,

-kökten idealist,

-ne yapmanın değil,nasıl yapmalının,

-bildiğinin değil,bilmediğinin peşinde olan,

-sanatın ancak boya ve bilek ile orijinal

(biricik) olabileceğini söyliyebilen,

-vesaire”,

Tanyeli, gerçek perdesinin ardındaki asıl kötü

güçleri ve ruhları yakalamak isteyen çağdaş bir

büyücü; o hep tanınmaz kalmayı başaranları,

ipleri çeken ama kendi hiç görülmeyenleri. O,

dünyayı ateşe verip dinsel ve küresel

motiflerin arkasına saklanan asıl kundakçıların

peşinde. Çok ta mücadeleci, bu ressam,ve de çok

yalnız. Herşeyin kitlesel tüketime ve aşırı

üretime yönelmiş olduğu bu dünyada yalnız

başına olmayı denemeye uzun zaman önce karar

vermiş.

Heike Stockhaus

ernst barlach müzesi (hamburg) yöneticisi

”made in turkey” projesi küratörü.

fly me to the moon

160×206 sm,gitarist ve kazağını çıkaran adam

168×208 sm,bar sahnesi

138×208 sm,papatyanın ensesi

140×206 sm,koltukta dinlenen müzisyen

207×185 sm,kült ve ben

Çığlık ve Açıkgörürlülük

Saldırganlığını gösteren bir resim (dile getiren demiyorum, resim bir şey dile getirmez). Resim, ilkin ve en temelde, kendini gösterdiği için, saldırganlığını gösteren bu resme saldırgan diyebiliriz.

Ama kime saldırgan, ve niye?

Yavuz Tanyeli, belli bir sertliği, kuruluğu içererek sessiz yoğunluğa gönderen doğa resimleri de yapmıştır. Yağlıboya resim “tad”ını iyi bilir, ama bunu bir sınırda tutmasını da kendini ve seyircisini bu “tad”a kaptırmayı istemez (ki bu kolay düşülen bir tuzaktır). Görece ve yüzeysel çekimlere kendini kapatan bir resimdir Yavuz Tanyeli`ninki: şıklık, ama bir yere kadar ve asıl bu “yer” önemlidir, şıklığın ötesindeki, güzel`in ötesindeki.

Oysa şimdi karşımızda duran resimler, Yavuz Tanyeli`nin bu sessiz alanından ayrı, daha büyük ve karmaşık kompozisyonları sınıfına gitmektedir, onların bir çeşit doruğunu oluşturmaktadır. Daha önce rastladığımız “trompetçiler” tema`sını, genel olarak figür anlayışını, patetik ve yoğun içeriği bu resimlerde de bulmaktayız. Ama burada görkemli bir bütün karşımızdadır, bir çeşit resim opera`sı ve bütünü göz önünde bulundurarak Yavuz Tanyeli`nin resmiyle ilgili -ama daha geniş olarak resim ile ilgili ya da belirli bir resim ile ilgili- yeni sorular sorabiliriz, ya da bazı soruları yeniden sorabiliriz.

Böylece ilk saptamamıza dönmüş olmaktayız: Saldırganlığını gösteren bir resim.

Önce, saldırganlığı açmalıyız. Bu, öyle basit bir söz değil. Ya da , Yavuz Tanyeli`nin resmine gönderen bir söz olarak, “saldırganlık” basit bir söz değil.

Boya kullanımına dikkat ediyoruz: Kalın tabakalar, tual üstü bir kabartı oluşturarak, içten gelen bir çeşit fışkırmayı, volkan kabartısını çağrıştırıyor. Saldırganlık, şiddet olarak, ilk önce boya kullanımında söz konusu. Bu boya kullanımı hep bana Cezanne`ın son döneminde yaptığı Vallier portresini, ya da kuru kafalı natürmortlarını düşündürtmüştür. Durağan bir sürüş, kendi içine ezilen tabakalar, evet, Van Gogh`tan çok, belli bir Cezanne da rastladığımız sürüşler. (Portre dedik, unutulmasın ki Yavuz Tanyeli belki de zamanımızın en kendiliğinden en acımasız portrecilerindendir -ama acımasızlığını modellerine neredeyse bir lütuf gibi kabul ettirebilecek kadar inceliklidir.)

Yine biçimsel düzlemde kalacak olursak, figürlerdeki “kalabalık”tan söz edebiliriz. Bu tarz, figürün nötr ayrıntılarını belirtmektense onu bir güç -bir güç “kişiliği”- olarak öne çıkarır. Yavuz Tanyeli`nin figürleri, değişik güç kişilikleridir, değişik güç birleşimleri oluşturur. Yavuz Tanyeli`nin figür tarzı, bakışı yüzlere çeker -yani bakışlara çeker- Böylece karşımızda, yüz ağırlıklı “kaba” figür kişilikleri durmaktadır. Yüz ile birlikte duruş da önem taşır. Yavuz Tanyeli`nin estetiği, kendini ele veren duruşlara yöneliktir. Duruş (“poz”), genelde, vücut yoluyla bir düşünceyi gizleme yöntemiyken, Yavuz Tanyeli`de tam tersine, ortaya çıkması sakıncalı sayılabilecek -bir kötülüğü, kötü niyeti gösteren- düşünceyi açığa vurur.

Bu güç konusuna değinebiliriz. Resmi, içsel (öznel) ve dışsal (atmosferik, jeolojik, sıvısal, bitkisel, kozmolojik, hayvansal v.s…) güçlerin, çizgi, ışık ve renk ile deneylendiği bir alan olarak ele alabiliriz. Bu olgu, değişik estetiklerde, hem Doğu`da hem Batı`da hep süregelmiştir. Ancak, güç derken fiziksel modele kapılmamak gerekir. Resme ve daha geniş anlamda plastik uygulamaya açılan, üst üste güç düzlemleri vardır. Örneğin, içsel güçler, duygulanımlar olarak karşımıza çıkabilir -hem duyumsamalar olarak, hem duygular olarak. Eğer insanın temel bir özelliği karşısındaki insanın ya da insanların duygularını “sezebilmekse”, kendi duymuş olduğu duygularla karşılaştırıp bir bakıma “anlayabilmekse”, ressam, başka insanların duygulanımlarını resminde “gösterme” çabasına girişebilir.

Yavuz Tanyeli, yaşadığı toplumun kimi insanlarının olumsuz duygularını gösterir birçok resminde: Tam da bu olumsuz duyguların kendi duygularıyla çarpıştığı noktada (öznel bakış açısı). Sorun, sadece olumsuzluğu “sergilemek” değildir; olumsuzlukla bir duygusal çarpışma an`ı nakledilmektedir. (Yavuz Tanyeli`nin uzun çabalarla oluşmuş büyük tual`leri, bu an`ın yoğunluğunu korumasını başarmaktadır: Yorucu resim!).

Evet, Yavuz Tanyeli`nin karşımıza koyduğu “güçler” bunlardır: Bir toplumun olumsuz duygularla yüklü figürleri. Yavuz Tanyeli`nin figürleri, böyle bir olumsuzluğu gösterir - ve bu olumsuzluğu gösterir- ve bu olumsuz luk, kötülüktür, kötü niyettir, kötü eylemlerdir.

“Kötü”, “kötülük” sözcüklerini basit bir ahlakçılıktan çıkaracak olursak; diğer insanlara özgürlük bırakmayan, onları esir almış iktidar adamlarına uygulayabiliriz.

Yavuz Tanyeli`nin resimlerinin bir bölümü, böyle bir iktidarsız olgusunun vurgulanmasından ve bu olguya başkaldırıdan oluşmuştur. Resim, hem Doğulu, hem Batılı tarihinde, “güçler” ile uğraşırken, toplumsal ve toplumsal olmayan karanlık güçlere değmiştir. Siyah Kalem`deki ve Çin resmindeki cinlerden, Bosh`daki, Goya`daki, Delacroix`daki, Picasso`daki kötülük temsillerine kadar. Ama kötülük dolaysız olarak ele alınmadığında bile, örneğin grup resimlerinde ve portrelerde, ölümcül`ün yeri büyük olmuştur resim tarihinde.

Yavuz Tanyeli`nin toplumsal göndermesi barizdir. Özellikle karşımızdaki bu son dört büyük tual, bize günümüzle ve toplumumuzla ilgili apaçık işaretler sunmaktadır.

Şimdi biraz bu işaretlere değinelim.

Resimlerden dışa fışkıran ağır kütleler içinden din göndermeli figürler göze çarpmakta. Cin ya da şeytan olgusu göze çarpmakta. Olağan gibi görünen, ama karanlık bir şeylerin döndüğünü bize sezdiren insan kümeleşmeleri göze çarpmakta. Bir cehennem ufkundan sivrilmekte şehrin minareleri kubbeleri ve damları. Dinin sözünü ettiği kıyamet görünmekte ufukta ve bazen de en ön planda (zaten alışılmış anlamdaki perspektif derinliğini söz konusu eden bir figüratif resimle karşı karşıyayız). Bu kıyamet, tam da din olgusunun politik-ideolojik söylemde ve toplumsal gerçeklikte gündeme yerleştiği bir an`da söz konusu olmakta.

Yavuz Tanyeli`nin kurduğu ilişki bariz: İktidar kötülüğü, tam da kimi dini metinlerin sözünü ettiği anlamda (kıyamet ve cehennem anlamında) dinin politik-ideolojik dışavurumuyla bütünleşmekte bugün. İnsanlara özgürlük bırakmaya , onları esir almış iktidar adamları din kuşanmış adamlar olarak karşımızda.

Ama sahici resmin iktidara bakışı, felsefi ya da daha geniş anlamda acı, tehlike, ölüm -kötülük güçleri- gösterilirken, bu belli estetik anlayışlarla gösterilmekte; ve resim, “demek istediği”nin olanaklı dilsel ifadelerini daima aşmaktadır; çizgilerle, renklerle genel bir izlenim, bir “hava”, seyirciyi içine alırcasına yayılmakta ve bu “hava” onu neredeyse canlandırabilmektedir… Resmin duyumsal nitelikleri, onun “demek isteyebileceği” anlamı gölgeleyebilmekte ya da bir kenara itebilmektedir -böylelikle salt resmin büyüsüne kapılmak olanaklı olmaktadır. Düşünceye bir çağrı özelliğini taşıyabilen resim, en temelinde duyumlara bir çağrıdır ve sessiz bir duyumsama sürecinde seyirciyi bir bakıma sarhoş edip, onu düşüncelerinden – belki de en acil olması gereken düşüncelerinden- uzaklaştırabilmektedir. Paradoks Şurada: “Dur!” diyen bir resim, kendi duyumsal çağrısında dur diyememektedir. Ama bu çağrıya bir sınırlama olanaklı değil mi?

Her sahici ressam gibi, Yavuz Tanyeli de bu paradoksun farkındadır. Şıklıkla beraber, resmin duyumsal “baş döndürme” olanaklarını (ki şıklıktan daha geniş olanaklardır.) “demek istediği”nin acilliği adına sınırlamasını bilip, bunları gereken dengede tutmak için çaba harcamaktadır.

Resmin cazibesini arttırmak elindeyken, bunu durdurmaktadır; cazibe kurulurken bozulmaktadır Yavuz Tanyeli`nin resimlerinde. Zor denge. Neredeyse kendine karşı bir tavır. “Hoş” denilemez Yavuz Tanyeli`nin yaptıklarına onun bütün yağlıboya bilgisine (bilincine) bağlı çekimlerine rağmen. Ayrıca, daha sakin resimlerinde gördüğümüz kompozisyon uyumunu bilinçli olarak bozmaktadır bu büyük resimlerde. Neredeyse boş alan bırakmamaktadır. Değişik boyutları ve değişik grupları birlikte kullanmaktadır (anlatıya yakın bir yöntem).

Kötülük güçlerinin günümüzdeki görüntülerine -gerçeğine- yönelen resminde, Yavuz Tanyeli hem bu güçlerin saldırgan özünü göstermekte hem de bunu yaparken bu güçlere kendi yollarıyla saldırmaktır. Böylece resmi, bir çarpışmanın resmidir ve bizi de bu çarpışmaya katmaktadır. Aynı şeyleri düşünüp düşünmediğimizi tam bilmeden, belki biz daha iyimserken, ama Yavuz Tanyeli`nin sanatında hiçbir ideolojinin değil, insani bir çığlığın ve kesin bir açık görürlüğün öne çıktığını sezerken.

Ahmet Soysal

Hoyrat ve Cesur…

Yavuz Tanyeli, notlarından, eskiz ve po­şadlanndan oluşan “Ene’l ayn” (Ben gö­züm) adını verdiği kitabının girişine şöyle bir not düşmüştü: “Bugüne kadar hiçbir ressamın izlemediği bir ‘yoldan’ figür çi­zebilir misin?” Kendine sorduğu bir soru muydu bu, yoksa bütün resamlara yöneltil­iniş bir sorgulama mı? Resim sanatımızda fi­gür kaynaklı bütün sanatçı çıkışlan, bugüne kadar resmin anakarası sayabileceğimiz bu tema çevresinde öbeklenirken, genellikle fi­gürlü entelektüel sanat akımlarının merceğin­den görmenin getirdiği biçimsel bir yaklaşıma bağlı kalmışlar, bir tür “ustalık” güdü­mü içinde olmuşlardır. Böyle bir güdüm, ka­yıt ve kural tanımayan, özgürlüğü bu bağ­lamda görmekten kaçınan eğilimlere ister is­temez yabancılaşmayı da beraberinde getir­miştir. Sonuçta “iyi” figür çizmenin koşul­lan bellidir: Onu doğacı anlamda kavramak ve yansıtmak kadar, belli ölçülerde biçim­bozma yöntemlerine göre şekillendirmek de, okulcu geleneğin kazandırdığı yeteneklerdir. Sanatçı, bu geleneğe sırtını döndüğünde va­racağı nokta, “otodidakt” ressamların ya da halk sanatçılannın yöneldiği “bakir” alan, yani kayıtların ve koşulların dışındaki ser­best bölge olacaktır. Bugüne kadar hiçbir res­samın izlemediği “yol”, bu “serbest bölge” içinde arandığında, karşımıza çıkacak figür konsepti, yerleşik figür ana örneklerinin de ötesine geçecektir.

içimizdeki saklı isyan

Bir süredir Yavuz Tanyeli’nin, büyük bo­yutlu resimleriyle yapmak istediği budur ka­nımca. Ne var ki onun boya kullanımından kompozisyon düzenine varıncaya kadar, hantal görünüşlü figürler aracılığıy­la kendine mal etmeye çalış­tığı öznel disiplin, resim sa­natının özellikle 1900′lü yılların başlarından bu ya­na geliştirdiği ve giderek uluslararası bir kabul gören dışavurumcu akımla da gö­rece bir bağlantıyı yansıt­tığından, yalıtılmış bir tarz da değildir. Ama bu bağlantıya, gene de etkilenme bazında oluşmuş bir ilişki açısından yaklaşmamak doğru olur. Yavuz Tanyeli ‘nin hoyrat ve cesur fırça tuşlarıyla kurduğu figürler kadar, onların içinde yer aldıkları çevre de bize yabancı değil: Biz, onun resimlerdeki insanlar gibi, onların yaşadıkları çevreyi de bilmekteyiz. Tanyeli ‘nin resimleri karşısında yabancılık duymak yerine, onları bizim yaşantı .dünyamızın belgeleri olarak görmemizin nedeni belki de budur. Ya da biz, bu re­simlerin dur-durak bil­mez, “vahşi” görüntü­sünde, içimizdeki saklı isyanın göstergelerini bul­maktayız.

Ne olursa olsun, göz ardı edilmeyecek olan şey, bizim insanımızın, bir yerlerden gelerek bu resimlerin içinde kendi temsiliyet portresiyle özdeşleşmenin bir yolunu bulmuş olmasıdır.

Yeni çalışmalar arasında, Tanyeli’nin öte­den beri ikinci bir uğraşı alanı olarak benimsediği bronz döküm iki heykeli ve Beykoz’daki fabrikada yaptığı cam işleri yer alıyor. Bunlar, görsellik olgusunu malzeme temeli üzerinde değerlendirmeye özel bir itina gös­teren sanatçının yeni ürünleridir. Bronz heykellerin, primitif uygarlıklara özgü bir tasarım modeliyle kan bağı içinde bulunması şa­şırtıcı bir şey değil. Cam etütler için de aynı şeyler söylenebilir. Resimleri gibi, bu tür iş­leri de kadim kültürlerin gizemli inanç küt­leriyle yakından ilgilidir. Daha doğrusu Ya­vuz Tanyeli, kendi sanatının esin kaynakla­nnı, gizem kapılannda aramanın getirdiği u yarıcı unsurlara vurgu yapmaktan fazlasıy­la hoşlandığı için, her çalışmasında bu unsur­lar doğaldır ki öne çıkarmaktadır.

ilginç gördermeler

Değinmemiz gereken bir başka nokta, ay­nı beden üzerindeki farklı yönlere bakan bir­kaç insan başının işlendiği resimlerin, ilkel kültürlerdeki eşzamanlılığı anımsatan bir tas­vir geleneğine yaptığı ilginç göndermedir. Yavuz Tanyeli’nin her cepheden ayrı bir al­gıya yol açan heykellerinde de zaman zaman uyguladığı bu yöntem, düşünsel içerikli çağrışımlara zemin hazırlamaktadır.

Yeni resimlerinde, “her şeyin başı” dedi­ği ışık, Bodrum gibi ışığı yoğun bir ortamda çalışmanın doğal sonucu olarak, daha önce­ki resimlerine oranla boyanın yapısına bu kez  büyük oranda kanşmakta, kompozisyonlara işlek bir uyum sağlamaktadır.

Yavuz Tanyeli ‘nin kullandığı teknik göz önüne alındığında, ustası olarak nitelendirdiği Orhan Peker ile dirsek teması içinde bu­lunduğu kuşku götürmez. Ama söz konusu olan, sadece dirsek teması ve ustasını iyi sap­tamanın getirdiği bilinçli seçimdir. Ondan ötesi ise sanatçının kendi yorumuna dayanan biçim ağırlıklı yaklaşımıyla ilgilidir.

Kaya Özsezgin

Cumhuriyet Gazetesi

21 Mart 2006

Deneme

Bir deneme yapayım dedim kendi kendime, kataloğun yazısını kendim yazayım… Bu sergide kendimi serbest bıraktım. Hayatın ve çalışmanın temposu bu sergiyi oluşturdu. Gümüşlükte yaşam güzeldir. İnsanı rahatlatır, hiç bir şeyin olmasa bile, moralin iyidir. Kalbim kırık olabilir. Toplumun büyük bölümüne küsmüş olabilirim, fakat yine de resim yaparken dürüst olmaya çalışırım, inandığım pentür anlayışı, boyanın hamuru, fırçanın enerjisini, bedenin gücünü tuvale vururum. Eğer yeterince sakinsen, çok derinlere inebilirsin veya yükselebilirsin. Tabii dönebileceğin kadar uzağa. Yoksa orada kalırsın. O da olabilir, kendi kararın… Birkaç tane kendi portrem çıktı. başımın arkasındaki kel, plastik bir çıkış başlattı. Figürün elinde görülen kırık kalp de hikayeyi bitirdi. Kırık kalbini elinde tutan adam. Yaz boyunca bütün dünya İsrail’in yediği haltları izledik, buna cevap büyük bir resim yaptım, biraz karmaşık bir resim. Adı ‘dünyanın ortası’. Artık birer Yavuz klasiği olan cazcılar serisinden sağlam yorumlar çıktı. Hele üç dört tanesi çok güzel. ‘enel ayn’ kitabında ne yapmalı konusunda düştüğüm notlardan biri ‘koskoca moderni’ kendine doğru eğeceksin, idi. Eğer postmodernin pastahanesinde takılmak istemiyorsan, mecburen, boyanın sihirli dünyasına doğru gideceksin demektir. Ya boya denizine atlar ve ömür boyu yüzersin, ya da kıyıda dolaşırsın. Benim garipsediğim konu bütün sanatçıların grek estetiğine ve sonrasına olan merakı. Oysa bu sanat tarihinin tamamiyle provakasyon ve manüpilasyondan ibaret olduğunu biliyoruz. Yani dönüştürme. Var olan bir kavramı alıp ona kendi ruhunu üflemek, güneşli bir günde sokakta ya gölgelere ya da ışığa bakarak yürümek gibi. İki kavram asla kavuşamaz. Burada önemli olan nerelere basmak istemediğimizdir. Dönüşmüş haline mi bakacağız, orijinal haline mi? Orijinal de başka bir dönüşmüş değil mi? Genel trend son yıllarda Amerika’ya ve Almanya’ya bakmaktır. Aslında hep böyle olmuştur. Akademik olmayan ressamlardan yeni bir şey belki çıkabilir. Çıkması da gerekir, fakat yeninin arandığı alan buna elverişli değil. Dışarıda aranıyor, halbuki içeride aranması gerek. Anadolu uygarlıklarını geleceğin oluşacağı zemin olarak görmek gerekiyor. Arkaik ruhu ve kendinizi anlamak için iyi bir toprak. Kabullenmekte zorlandığımız toplumsal kimliğimiz. Özellikle laik baskının sanatçılar üzerinde ki, galericiler ve eğitimciler vasıtasıyla uyguladığı aşağılama eylemleri genç sanatçıları korkutuyor, onların kendilerini birer seçkin elit, toplumun üstünde birer misyoner, özel, hissetmelerini zorluyor. Genç okula girdiği andan itibaren kendini farklı, ona anlatılan kimlikler gibi zannediyor. Otuzbeşlere kadar bu yanılgı sürüyor. Sonrası kişiye kalmış. Formlar yassı ve bozuk, renkler canlı ama kirli. Tuşeler birbirinin üzerinden kayıyor. Alanlar birbirine sağlam tutunuyor. Arabesk form ve anlamlar uygun yerden vokal yapıyor. Çağrışımlar hüzünlü ama iyimser. Birden değişiyor.sakin bir bölgenin hemen yanında kaotik bir ortam olabiliyor.resim adeta çelişkilerle örülüyor.tabakalar halinde yapıldığı için ön ve arka planların netlik ayarı farklı oluyor.resmi dikey ve yatay incelediğin zaman tualin içindeki bir görünüyor,bir görünmüyor.imgeler yanındaki ile hem barışık hem çelişik.mesela bir çiçeğin yanında bir amerikan bayrağı olabilir.özellikle portrelerde, bir çeşit fırça soloları beliriyor.bir çeşit söz.sonra bu sözler rüzgarlara,öfkeye,okşamaya maruz kalıyor.akıl ile duygunun,koşuştuğu bir alan.her resim ya bitiyor ya bitmeye çok yakın bırakılıyor.bırakmanında bir adabı var,yeri gelince. Henüz bitiremediğim bir resmin atmosferini anlatmaya çalıştım. Ressamdan yazar bu kadar olur.

Yavuz Tanyeli - Ekim 2006 Gümüşlük / Bodrum

SaturdaySeptember13th,2008

asmıyalım’da besliyelim’mi

Kategori: yavuz tanyeli, sergiler — Etiketler: , , , , — KatranveTuy @ 01:59AM

Kenan Evren 3 Ekim 1984′de yaptığı Muş gezisi sırasındaki konuşmada şunları söylemiştir:

“Şimdi ben, bunu yakaladıktan sonra mahkemeye

vereceğim ve ondan sonra da idam

etmeyeceğim,ömür boyu ona bakacağım. Bu vatan

için kanını akıtan, bu Mehmetçiklere silah

çeken o haini ben senelerce besleyeceğim.

Buna siz razı olurmusunuz?”

yavuz tanyeli’nin 1982 vakko büyük resim yarışmasında,birincilik ödülü aldığı ankara konulu resmin yıllar sonra sanatçı tarafından yapılmış bir yorumu.(orijinalı vakko merter fabrika binasında bulunmaktadır),o yıllarda cumhurbaşkanı kenan evren,demokrasiye geri dönüş,çalışmalarını başlatmış,uygun görülen,lider turgut özal bulunmuş,anavatan partisi,kuruluşuna,ihsan doğramacı yök’ü oluşturmaya başlamıştı,sanatçı bu yeni oluşumu,incelemiş ve ankara konulu (280×180) resimde sadece darbecilerin,davranışını değil,yakın gelecekte oluşacak olan yeni ülke düzenini’de işaret etmiştir.

DÜZEN  GERÇEKLEŞTİ

Turuncu Karşı Devrim

2010 yılı, İstanbul, B tipi dünya kültür başkenti seçildi. Bunu bekliyordum, çevreme söylüyordum. Bu kararın sebebini merak ediyordum. Cevabı bulmak zor olmadı. Tüm geri bıraktırılmış ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de uygulanan ‘hızlandırılmış’ kapitalizm bütün yaşam alanlarını, bankaları, madenleri, ticaret kanunlarını, tıbbı, sanayiyi, eğitimi, borsayı, piyasayı vs. ele geçirdikten sonra, kültürü de yutmaya çalışacaktı. Müziği, sinemayı, eğlencelik sanatları içeren popüler kültür alanını yutmak kolaydı. Fakat sıra sanata gelince işler biraz zorlaştı. Türkiye’de müze bile yoktu. Teşvikiye Camii civarında birçok evde yapılan görüşmelerle, önce dernek, vakıf derken, bir bie-nal, arkasından Feshane’de Nejat Eczacıbaşı Müzesi, ardından bir bienal daha, bir daha. Sanatçılar bu olaylara katıldıkça bir heyecan bir telaş. Nişantaşı piyasası şahlandı. Herkesin cebi para dolu. Resimler satılıyor, resimler alınıyor. Yarışmalar açılıyor. Ödüller veriliyor. Yeni bankalar açılıyor, koleksiyonlar alınıyor. Para dönüyor. Piyasa kanlanıyor! Yavaş yavaş sivil toplum örgütleri adı altında, sermaye örgütleri kuruluyor. Devlete yeni programlar yükleniyor. Bu holding vakıfları, AB ve ABD ile TC arasındaki ilişkiyi organize ediyor, küratörler eliyle İstanbul’a bir imaj biçiliyor. Farklı hareket eden büyük kurumlar Aksanat, Platform, Garanti, Eczacıbaşı tek bir üst başlık altında toplanıyor ve görev dağılımı yapılıyor, kadrolar yetiştiriliyor. Bu kadrolara üniversite hocalıkları veriliyor. TV, gazeteler, dergiler, bu guruba ait olduğu için, reklam bombardımanı yapılıyor. Ortam geriliyor. İkilik yaratılıyor. Kavramsalcılar ressamları, ressamlar kavramsalcıları sevmiyor. Kavramsalcılar anında sisteme entegre oluyorlar, ressamlar demode marjinaller durumuna düşüyorlar.

Sıra, artık ortaya çıkmaya geliyor. Vitrindeki kitapların, Beyoğlu’nda oynayan filmlerin çoğu bu konulardan söz ediyor. Yahudilik, Katolik ve Evangelist, mısır ve metal karışımı gotik bir karma, estetik alana egemen oluyor, formun fragmanları, ortalığı kaplıyor. Suret, asıl olanı susturuyor. Ardından içerik parçalanıyor, sözcüklerin anlamları ters çevrilmeye başlıyor. Kavramlar birleştirilip yeni açımlar yaratılıyor ve adına ‘şiirsel adalet’ diyor; herkes susuyor. 2. Cumhuriyetçiler bu duruma bayılıyorlar. Güncelleşme adına işin sonunu düşünmeden oyuna katılıyorlar. Hiçbirisini hiçbir sergide göremiyoruz.

Kral Davud, Bieanellerde

Sanat yavaş yavaş hiçkimsenin göremediği birileri tarafından adeta oriondan (insanların uzaydan geldiğine inanan ezoterik masonik elit gurup) yönetilen bir hizmet sektörüne dönüşüyor. Popüler kültürle aynı paydayı paylaşıyor. Bu yüzden çizgi romanlarda Supermen, Batman uçuşurken, en yüksek sanat organizasyonları olan bienallerde Kral Da-vud boy gösteriyor.

Binlerce yıldır mısır sütunları, yılanlı sütunlar, pagan atları, medusa başları, kiliseler, Bizans, olan bir bölgeye, ne heykeli konulmasını bekliyordunuz? Tabii Kral Davud İsra-iloğullarının lideri, kralı. Fakat yerine koyulurken neden devrildi ve parçalandı, belki İsa mesih, bir rüzgar estirmiştir, bilemiyorum. Doğal olarak sanat yapan moderndir, teorilere takılan modernist. Espri kelimenin sonundaki ist takısında yatıyor. Yaparak düşünen ve yapmayarak düşünen… Düşünmenin görsel serüveni ve düşünmenin sözel serüveni, olay aslında bir mumya filmine benziyor, dirilen ölüm işini iyi biliyor, sermayesi ve gücü var. Beslenmesi gerek. Fakat son sahnede balonla kaçarken, tapınağın tepesinden en büyük elması kapmak, mumyayı tekrar dirilmeye mahkûm eder ve ikinci film çekilir.

İşte bu elmas yerinden çalınıp İngiltere’de bir müzeye konulunca anlamı aynı kalsa bile işlevi değişiyor. Kutsal ve toplumu ilgilendiren bir yönetici durumundan, seyredilen ve tarif edilen bir nesne durumuna dönüşüyor. Yani bilgiye dönüşüyor, biriktiriliyor. Sonra kurgulanıyor. Türkiye’deki en tanınan örnek, Orhan Pamuk, kurgu romancı. Ulusal motifler kullanarak küresel konuşabilen edebiyat dehası. Bir çeşit gerçekbozuculuk. Bu birikimle oynamak çok kolay,sanatla edebiyat arsındaki fark bu olsa gerek.

Sanatın Ucuz Olması Lazım ki…

İki kuşak sonra orijin unutulur. Belgelenmek var olmak değil yok olmak anlamına gelir. Her türlü belge ve bilgi sanal ortama geçer, yaşam hafifleşir, konformizm topluma egemen olur. Konfor gasp edilen emektir! Artık herkesin kaybedecek bir şeyleri vardır ve sürekli kaybetmekten korkacakları yeni şeyler arzu etmektedirler. Parayı harcarken kazanmaları gerekiyor. Yani sanatın ucuz olması lazım. Piyasa böyle. Turuncu kapitalizm sürüyor.

Aforozdan Alegoriyle Kurtulmak

Memleket battıkça dışardan para ister, para geldikçe pop yerleşir, herkesinde bir fiyatı vardır, veya bir yorulma noktası. Süreç tamamlandığı zaman, ülkenin sanatçıları, akılları karışmış, artisan yetenekleri körelmiş, çoğu sanal malzemeye yönelmiş, baştan aşağı emek olan sanatı, artistik bir dokunuş olarak tarifeden, boyayı tanımayan, pop ve çizgi romandan beslenen, sanatçının soruları ilk soran kişi olması gerektiğini bilmeden yaşayan, şehirlerin içinde koşuşturan kişilere dönüşürler.

Bu arada işini ayarlayan, lüks araçlar satın alıp şoförler tutar, Şişli’de bir apartman, indirimli toplu alışverişler, ev, araba takasları… Önemli olan bazı konulara hiç dokunmamaktır. Osmanlı’dan iyi iş çıkar, bu toplumdan iyi resim çıkar, bu toplum mezatları sever gösterişi sever bu toplum geçmişini sever, birisini sevdimi sever, ona göre arkadaşlar bu işte para var. Çok sayıda sanatçı bu karmaşık mirası derinlemesine incelemeden, adeta bir montaj yaparak iyi para kazanır.

Her zaman işe yarar, kaliteli sanatçılar işin kaymağını götürürler, aforoz edilmekten alegori yaparak kurtulurlar. Önemli olan gerçek sivil toplum kurumlarını işletmemektir. Örneğin PSD… Kurulduğundan beri üç kişinin top sahası oldu. Ruhsuz bir kurum. Önemli olan ruhsuzluğu geliştirmektir, sıradanlaş-tırmaktır… Önemli olan değişimdir, önce biçimsel sonra ruhsal. Sonrada para kazanmak ve çoktan hakettiği havalı hayatı yaşamaktır.

Bu oligarşik yapılanmayı yeterince deşifre edersek, gidişatı kavrıyabiliriz. İKSV’nin sitesini okursanız geleceğe yönelik planları anlayabilirsiniz. Yerelliğe doğru gitmeliyiz diyor kürator Hou Hanru. Bu sokak ta bire bir küresel propaganda anlamına geliyor. Sabit sergilere yer verilmeyecek yerel her şey kullanılarak tüketilecek, sanat yapıtı devreden çıkacak dolayısıyla resim, heykel gibi tehlikeli şeyler devreden çıkacak, ve de onları yapanlar… Bir temizlik operasyonu.yerel deyince her etnik guruptan örnekler tüketilecek, bu şekilde, boştagezer genç sanatçılar yok edilecek. Herkes herkesin yaptığını yapacak, düşüncenin görsel hali ortadan kalkacak düşüncenin kurgusal hali egemen olacak, mekanik bir tasarım anlayışı ortalığı kaplayacak, tin kaybolacak medya ile cilalanan elit züppelik yayılacak, tın tın bir dönem başlayacak. İşte İKSV’nin öngörüsü bu… Tinsiz sanatçılar…

Hem Çok Komik Hem Satanik

Şimdi sıra karakteri zaten bozuk olan sanat camiasını birbirine düşürmekte. Bunu yapacak içerden birisi, bir ressam veya bir galerici, bir sözcü gerekiyordu, kendi sorunları nedeniyle zaten konuşacaktı, ve konuştu. Türkiye’deki sanatı kötülemek… Bunu da sanatçılar üzerinden yapmak. Zekâlarına hayranım, böylece, yeni kuşakların ayaklarının altındaki toprak çekilecek, elektrikle beslenen popun oluşturduğu sanal bir zemine basmaları sağlanacak. Bir var olacaklar bir yok olacaklar istenildiği zaman… Elektrik. Hem çok komik hem de satanik.

Yavuz Tanyeli

gh

büyük digital humanizma - katran ve tüy


köktenoryantalist bir anlayıştan yerkürenin bütününe dağılan telepatik emir,(günümüzde digital) o kadar güçlüdür ki içine girdiğin an yükselmen kaçınılmazdır.yükseldikçe güçlenir,güçlendikçe yükselirsin.bunu da ancak durduğun zaman anlarsın (eğer durursan veya durdurulursan).çevreni ancak durduğun zaman görürsün.iyi sanat dem (günceli aşmak) le yapılır.bütünü kavramaya çalışır.ancak o zaman önerilen estetikleri kavrarsın,ancak o zaman hayır diyebilirsin(istersen)..hareketsiz kalmayı,süzülüp yaratmayı,sanatçılar becerebilir belki,binlerce yıllık önermenin etkisi altına girmezlerse,orijinal cevap peşine düşerlerse,biraz şansları olabilir,kendilerini tanımak ve iyi birşeyler yapabilmek için.

otoriter(monarşi,faşizm),mirasyediler,tamda onların yaşadığı çağda,birdenbire ortaya çıkan,yapılan herşeyden kar etme anlayışını,kavradılar(tam fırsatıydı).

peşinden koştular,savaşlardan,kağıt üstünde oynanan kalem kaydırmalarından,vergilerden,ganimetlerden,artı değerden, miras yoluyla,ele geçmiş paraları,başka kıtalara kaçırmaktan tutunda,dünya tarihinin plastik kayıtları olan pahasız heykelleri eritip,üzerine anlamını bile bilmedikleri işaretleri,kendi profilden portrelerini,bastırıp,gelecekte torunları bozdurup,organize olsun diye,kasalarda sakladılar,çalınır korkusu ile..torunlarıda bula bula petrol buldular,kan gövdeyi götürdü,hala götürüyor,götürecek.obama bir amerikalı,onun asli görevi,dünya küreselleşirken,amerikayı bir ulus olarak ayakta tutmak,denizlerin ortasındaki,üstünde kadillak’ların gezdiği ada’yı,altın çağ‘a taşımak.

temel prensip,korumak,çoğaltmak olduğu için,hareket gerekti,‘her yöne hareket’,doğuya doğru gelen harekete,aydınlar oryantalizm der,askerler işgal,hükümetler kalkınma,iş adamları sermaye,halk da enflasyon.bu oturmuş parasal düzeni izliyen ve tüketen,toplumların bu hızı yakalamaları olanaksız,bir otobüs şoförünün,jet uçağını kullanabileceğini düşünmesi kadar saçma bir şey,yapılabilecek hiç birşey yok,paylaşmayı yeniden düzenlemeye çalışmak dışında

sanırım,birbirine yakın bölgeler,kültürler arası,zamanda,oryantalizm görülüyor.fakat birbirine uzak bölgeler ve kültürler,bu gibi entellektüel davranışlar içine girmiyorlar (kissingerin sözünü ettiği,nasyonal amerikan perspektifi). saldırıyorlar,savaşıyorlar ezip,dağıtıp bırakıyorlar.şimdi obamanın temsil ettiği yumuşak küreselleşme anlayışında,sadece tecavüz,daha kibarca yapılacak,dünyayada durumdan zevk almayı öğrenmek kalacak.

her iki haldede kaybeden aynı taraf oluyor,bu taraf..kimsenin kimseden birşey istediği yok,her ne kadar hz.isa ,tapınakta,dilenmenin temel ilkelerini kavrıyamasada!, bir öğreti olduğunu,bu gün artık çoluk çocuk biliyor,ve de ayıp olmadığını(imf,soroz,eu,marshall yardımı,vs,)oysa bu ülkede,istanbulda,bir süreklilik içinde,her türlü sanatı,yapacak sanatçı,işletmeci ve sermayede var,fakat,bu beraberlik oluşturulmuyor,rekabet yoluyla kurumsal egolar tatmin edilmeye ve kar edilmeye çalışılıyor.ve tabii sanatçılarada bu kaprise uyma zorunluluğu düşüyor.

kapris başladımı bitmek bilmez,örneğin bir ressam resim yapmanın dışında şunlarla uğraşmak zorundadır:resim yapacak atölyeyi tutacak,parayı,bulacak kişi ve müşterileri ayarlıyacak bir çevre ile irtibata geçmek için,istanbulda sürekli hareket edecek,parayı bulacak,akraba veya dostları varsa ikna,edecek enerjiyi,sağlıyacak olan konsantrasyonu,biriktireceği,bir park veya sakin bir köşe,yaşadığı ve gezindiği ortamlara göre değişebilir..günceli yakalamak için okuması gereken kitapları,taksitle alabileceği,bir yayınevinin satış temsilcileri ile,tanışıp anlaşmak,mevcut sanatçı gururunu çiğnemeyi öğrenmek için,ucuz içki içip egosunu paçavraya çevirebilecek,kıdemli desperadosları bulup,başına gelebilecek her türlü rezilliği kabullenmeyi sineye çekebilmenin eğitimine,uzun süreler boyunca katlanmak.bu gibi ve diğer mesleki sorunlarıda başarı ile aştığı takdirde şansıda iyi giderse,bir galeri ile anlaşıp,galerinin her türlü koşulunu kabul etme kaydı ile sergi açmak için kendisine tahsis edilen süreyi beklemek bu arada olması gereken noktaya asla ulaşamıyacak olan galeri sahibinin fikirlerini değiştirebilmek için harcıyacağı sinirini toparlamak ya tekrar içki parası bulmak yada bir tanıdık vasıtası ile yatıştırıcı ilaçlar edinip,çektiği baş ağrısı ve uykusuzluk sorunlarını ortadan kaldırmak zorundadır.bu süreç günler aylar yıllar boyunca sürer gider,devamını yazmaya gerek yok çünkü,tanıdığım,neredeyse tüm sanatçılar,benzer bir kaderi paylaşıyorlar ve herşeye rağmen,mucizevi bir şekilde çalışmaya(iyi,kötü)devam ediyorlar,benimde bu yüzden tümüne saygım çok büyük ve tabii kendimede,bizi hayatta,ayakta tutan bu saygı ve tutku olsa gerek..

işte,bu oluşmuş ortamdır iki yüzlü olan,(belki yarını düşünmek ama öbürgünü asla,”mürailik )”,toplumsal huy haline gelen,öğretilen,ezberletilen,örgütlenen, yaptırılan ..

ortada bir şuç yok,herşey yasal,stk lar yeterlidir,yetkilidir,

( unutulmaması gereken kültür ve sanat alanındaki sivil toplum kuruluşlarının çoğu holding vakıflarıdır) ve devlet de yanınızdadır,yapılanma şemasını iyi kurarsanız,bütün yollar açıktır. (beral madra bir yazısında diyorki ,küresel kapitalizm bağlamında yeniden yapılanma sürecinde sanat kurumları özel sektöre iyice bağımlı oldu. Piyasanın sanat kurumlarına, bienallere, galerilere, küratörlere uyguladığı denetim ve yönlendirmenin dozu kaçmış durumda.(İKSV ) AB ve ABD başkentlerindeki kültür odakları kolonyalist alışkanlıklarında direniyor. Bu kusurlar uluslararası sanat etkinliklerine yansıyor. Örneğin, AB açılımlar sağlamak üzere ‘piyasasız’ ülkelere doğru hamle yapıyor ve bu ülkelerin sanat ortamlarına ‘esin aktarıcı kaynaklar’ olarak zaman zaman müdahele edebiliyor.radikal 25 kasım 2005)

Bu oligarşik yapılanmayı yeterince deşifre edersek, gidişatı kavrıyabiliriz..

Yerelliğe doğru gitmeliyiz diyor herkes sanki ağız birliği etmiş gibi bütün türk kültür ve sanat vakıfları,onların üyesi oldukları avrupa birliği vakıfları,prens claus vakfı,aica,power of culture,george walker bush vakıfları,hepsi birden aynı şeyi söylüyorlar yerelliğe doğru gidiyoruz,doğru,burası(türkiye) tamda yerelliğin toplandığı merkez,türkler kürtler lazlar araplar ermeniler yahudiler rumlar arnavutlar çerkezler kafkaslar, ruslar,bulgarlar,hepsininde kültürleri, var hepsinin kendine göre sözleri var.

ozaman neden sadece ateş hava toprak su,,neden,bu tepeden inme kadim kavram ve (bilimsel gibi görünen) dini çağrışım?

ECOC‘un 2004 raporlarına göre bu program küresel kültür ofisleri politikalarını önceden belirlenmiş avrupa birliği protokolu.bu gün 2010 sitelerinde vurgulanan ‘ateş hava toprak su’ bütünüyle eğitim amaçlı bir konu.(essen ve pecs te herhangi bir konu yok) bu konuyu bizim toplumumuz bilmiyor.batı felsefesinin orijinleri,kendinden öncekileri hala araştırırken türk sanatçıların çoğu,louvre’daki piramidin ezoterik anlamını farketmiyor.ateşi ateş yakmak,eğlence,suyu yaşamın oluştuğu ortam,çevresel bir element olarak ele alırlarsa işin içinden çıkamazlar.

bunu avrupa birliği bilmiyormu,biliyor,programı onlar yapmıştı .o zaman bu büyük şölenin başka bir anlamı var sanatı şahlandıramıyacağına göre,

bu bir eğitim programı,olmalı bu,programın şifreleri ateş,hava ,toprak su.aslında,altın,gümüş,kurşun,cıva,(en iyi ve güncel örnek anself kiefer) olmalıydı,fakat bu dört metalik elemente türkiye henüz hazır değil (kavramsal sanatçılarda buna dahil ,çünkü neredeyse tümü güncel sanatçı yani amerikan önermesini vurguluyorlar,(amerikan kültürünün davranışı yatay gelişir),ezbercidir.amerikalı sanatçılar yeteneksiz olduğundan değil,aşırı derecede,sistemin labirentine,düştüklerinden ve yeryüzünde,nereye basacaklarını bilmediklerinden,veya oralara giremediklerinden.ingilizce konuşan bir dünyada,sorulara muhatap olacak,ve tatmin edici politik ve estetik cevaplar veremedikleri sürece,sosyal tarihleri çok uzun olan toplumları ikna edemiyecekler.

cumhuriyetin batılılaşma,programlarında hasan ali yücelin yayınladığı kitaplar olmazsa olmaz klasikleriydi aralarında tek tük gizli içerikler olsa bile (yeni atlantis f.b.,,son günlerde ertuğrul özkökün dilinden düşmüyor!!) 1930lu yıllardan bu güne,türk toplumu okudu,sol yayınlar ortadan kayboldu popüler edebiyat vitrinleri kapladı,kültürün bir bütün olduğunu düşünürsek,şimdiki durum ortaya çıktı,önce sessizce piyasaya sürülen tek tük ezoterik kitaplar,sonra bilim kurgu türünde romanlar,beyoğlundaki sekiz sinemadan beşinde,konuyla ilgili filmler,leonardonun şifresi,harry potter,diğerleri.yüksek sanatta,bienalin yetiştirmeye başlatıp ortada bıraktığı( çünkü uygulanan bir program vardı,ve vasıf kortuna göre işlevini tamamladı),4(20 yılda 4 kuşak eder) kuşak,şimdi yorgun ve gündemi kaçırmış görünüyor 2010 kültür başkenti seçimi ve politikası ile zirveye ulaşan,tüm istanbulluları eğlenceli sanata,alıştıran anlayış gelişti.bu durumu farkedip aşmaya çalışan insiyatif ve sanatçılar, ise olayın göndermesini tamda kavrıyamadan para için gerekçesiyle,proje sunup reddedildiler.

işte tam bu noktada ülkenin tüm sanatçılarını meşgul edecek,iş güç arasında herkesin atladığı,aydınların küçümsediği, bir kavram ortaya çıktı.

ezoterizm,insanlığın masalsı(ama gerçek) tarihi.bu konuyu kavramaya çalışan herkes bir süre,zorlanacak,bu tarihin neredeyse bütünü sembollerden oluştuğu için,okumak,hiyeroglifleri öğrenmek kadar zor olacak. sonra,aslında kültürün neredeyse bütününün buradan işlendiğini farkedecek,çocuklarının evde bilgisayarda oynadığı oyunların,bağımlısı olduğu,oyunların,çizgi filmlerin tümünün,ateş hava toprak su olduğunu kavrıyacak.pedagoglar,basit çözümlerle çocukları kurtarmaya çalışacak,(beyoğlunda,kamusal alanlarda çocukları dikkatle izleyin,hepsi çıldırmış gibi)fakat artık çok geç olacak kültürün dünyayı değiştirme işlevi ortadan kalkacak, sadece dünyayı değiştirenlerin istediği koşullarda sanat yapılabilecek,kurulan,ağın içinde olup uluslararası etkinliklerde onaylanmıyan sanatçılar sanat tarihine giremezler (art today),buda ezik,umutsuz,kısa menzilli bir sanat yaratır.

zaten resmi vurgu istanbulu geleceğe hazırlamak,bir kültür köprüsü olarak görülen koca şehri alelacele yıkıp yeniden yapmak neredeyse,(birde depremden sonra düşünün).

(hedef kitle ve fikir sadece istanbul),ECOC‘un raporunda açıkça yazılan ,avrupanın doğusuyla bütünleşmesinde köprü görevi yapacak.istanbul’dan sonra doğudaki en ilginç ve yakın merkez tahran olmalı,oraya gidip yerleşmek avrupalılara büyük bir olasılıkla pekde cazip gelmez ,zaten perslerle sorunları çok eskilere dayanıyor (amerikalıların hiç şansı yok). o zaman bu köprü masalı inandırıcı olmuyor.avrupa birliği,bizim toplum için,medeniyetle barışma,bir çeşit batılılaşma garantisi,olarak değerlendiriliyor,hem doğru hem yanlış,günümüzde zaten bütün dünya medeni,herkesin cep telefonu var,herkesin otomobili var,herkes bankaya gidiyor,herkes televizyon seyrediyor,birtek şeyi dikkatle korumak gerekiyor bu durumda,kültür ve sanatı..çünkü sanat, sanatçının,toplumun mahremiyetidir bir anlamda.tarihi,ve geleceği ile sanat bir toplumun,bilinçaltıdır,neyse odur,medenileştirilemez veya yabanileştirilemez,yoksa orijinalliği kaybolur.

esas amaç konuşlanmak ve beslenmek.tanıdığımız avrupalı geçip gitmez,güvenliğini sağlar ve kalır,zaten içinde kalmıştı(TC).peki o zaman ne olur? ,mesela,karaköy limanı ve çevresi satılır,istanbul moderne oradan gitmek düşer.sanatın gösterileceği büyük mekanlar satılır,merkez pahalılaşır sanatçılar köşede bucakta çalışmak zorunda kalırlar.merkez kaybedildiği için banliyölere göç başlar,her banliyö her türlü konfora ve merkez olanağına sahip olduğu için(marketler sinemalar salonlar vs) zamanla şehir yüzlerce banliyöden oluşmuş bir koloni haline dönüşür,belediyelerin rekabeti,partilileşme ve dini inançlarında biçimlendirdiği yaşam tarzı,orada yaşıyan sanatçıların izlenmemesine hatta dışlanmasına neden olur,merkez artık işgale uğradığından,aynı filim tekrar tekrar yaşanır yıllar geçse,kuşaklar değişse bile,düzen aynı kalır sanki dünmüş gibi,insanlar yaşlanır,ölür gider,işte kent sanatçısı olmak biraz buna benziyor.

uzaklık arttıkça iletişim kopar.sanatçıların çevreye olan sevgisi ve sahiplenme dürtüsü ilgi alanlarını değiştirir.merkezi izliyemez olurlar,bir anlamda şehirden kovulmuş olurlar,küçük ataklar yaparlar,geldikleri şehirlere dönemezler,tad alamazlar,arada kalırlar,izlenmiyeceklerini bildikleri için zamanla,bölgesel çabalar gösterselerde,çevrelerindeki toplum daha yavaş ilerlediği için,sorun çıkar.

büyük kopma o zaman yaşanır,sanatçı kuşakları arasında ilişki kalmaz ve bir önceki çöker,tarihe karışır,bir sonraki ise hafızasını,geçmişini kaybeder. işte dört element’in istanbula getireceği en vahim durum bu.

ikinci şey ise,istanbulun bu yeni ve yarış havasındaki yapılanması,ortaya bir labirent çıkarır,kenti türkiyeden koparır,gittikçe ağırlaşan kent kendi içinde şişmeye başlar,hız artar,gidilen mesafe azalır.halbuki türkiye bir bütün olarak kalkınacaktı hani (tüm partiler,hükümetler,sağcılar solcular laikler islamcılar bunu söylemişlerdi?)..

istanbulu en hevesli bir şekilde izmir izliyor.izmirdeki sanat ve kültür kurumlaşmaları 1980 lerde başladığı için orasının henüz zamanı var,hemde çevresi güzel,bir üniversite kenti çok sayıda sanatçı adayı var,çocukların kendilerine zemin hazırlamaları lazım.bunu bir tek kendileri yapabilirler,hiç kimseden yardım alamazlar,elit izmir,yaratıcılığın güzel kentini karıştırmasını istemez,bağımsız sanatı bir çeşit anarşi olarak görür,vakıflar kurarak,tedbir alır,küresel taklitçiliğin bir parçası olabilmek için,para akıtır.(bekliyelim görelim).

ankaraya gelince,yavaşça ve yumuşakça girilmeli ve sadece saygılı davranılmalı,iyi geçinmeli,zira başkentin ruhu asla hükümet etmekten,sanata kaydırılamaz kaydırılmamalı ,bir eğitim ve yönetim kentini fazla çomaklamamak gerek(ters tepebilir),ters derken şunu demek istiyorum,ankaranın karşısına,sürekli özlem ve kompleks duyduğu,istanbul,sert bir şekilde dikilirse,ankara buna hızlı ve içeriksiz bir cevap verecektir,ayrıca teknik ve ustalık olarak,1970′lerden beri zayıf kaldığı için,bozkırda yapılmaya çalışılan sanat,genç bir öğrencinin,konkurlara hazırlanırken,düştüğü,duygu ve acelecilikten nasibini alacaktır.1960′lardaki,idealizm,1970′lerdeki,özgürlük anlayışı (hipiler),1980′lerdeki cunta korkusu ile,bir daha gelmemek üzere yok edilmiştir.ankaranın bu bilinçaltı korkusunu yenmesi yüksek sanatçılar yetiştirmesi,biraz zor görünüyor.

sanatçılar şaşıracaklar,bir futbol maçının giriş turnikesinde sıkışır gibi sergi alanı,galeri,bar,kapılarında birikecekler,mekan sahiplerinin,bu izdiham karşısında tavırları değişecek,şımaracaklar,kabaracaklar (zaten alt tarafı bir yılda 7-8 sergi açabilirler),para kazandırabilecek olanları seçecekler,moda olanı) o zaman fuarlara(çok pahalı) yönelecekler fakat sonra fuarların,galerilerin dergilerin alt kademe tarafından yönetildiğini anlıyacaklar,,görmezden gelinecekler,üzülecekler,sinirlenecekler dengeleri bozulacak . önerilen maaşları kabul edecekler,ankaradaki sanatçıların çoğu nasıl devlet memuru ise,istanbuldaki sanatçılarda özel sektör memuru olacaklar.bu sefer sanatçılar kendilerine karşı iki yüzlü davranmaya başlıyacaklar,buna mecbur kalacaklar. herkes herkesin yaptığını yapacak,trendler oluşacak(bir avuç boyayla oynıyan ressam dışında), düşüncenin görsel ve sezgisel hali ortadan kalkacak düşüncenin kurgusal hali egemen olacak,digital,mekanik,bir tasarım anlayışı ortalığı kaplayacak (kes yapıştır,photoshop,print) bir kuşak bundan sonuç alamayınca ikinci kuşak ya sisteme entegre olacak yada anarşizme kayacak (çoktan başladı) anarşizmin kökenleri ve sembolleride aynı ezoterik anlayıştan geldiği için bir şey farketmiyecek konvoy yoluna devam edecek,yarılma,yırtılma artacak,elitizm yayılacak,oysa elit olabilmek için ya aileden yada uygun olmak gerekiyor,standart düşük olduğu için, sanatta ırk,sınıf ayrımı başlıyacak.bir taraf stabil olacak,diğer taraf,ona uymaya çalışacak,medyacıların halk bunu istiyor dediği gibi,koleksiyoncular bunu istiyor anlayışı yayılacak.müzeler dolacak,koleksiyonlar değer kaybedecek,literatürün çoğu türkçeye çevrilmediği için( belki bilerek çevrilmiyor) tartışmalar,ya tek taraflı yada öylesine yapılacak (manifestoları kaç sanatçı biliyor?),anlaşma sağlanamıyacak,tüm galeriler birbirleriyle rekabete girecek,yurt dışından değeri belli olmıyan sanatçıları getirecekler,yurt dışına önemli sanatçıları götüremiyecekler,ülkenin sanatı batıda,gösterilemiyecek (belkide değmez bulunuyor),veya programsız,bireysel,düzensiz bir şekilde gösterilecek.almanların,yaptığı operasyonu düşünün,kiefer’i louvre’a soktu.bu konunun ulusalcılıkla,küreselcilikle,eu ile bir alakası yok,bu birleşme her ülkenin uygulaması gereken,bir davranıştır.bir an önce yapılsa çok iyi olur…

geçenlerde iksv’nin düzenlediği bir konferans vardı,konferansın konusu iksv ifadesiyle şuydu: Konferans, kültürün festivalleştirilmesi, özel girişimciler ve kentsel planlamacılar tarafından sanatın ve kültürün araçsallaştırılması, sanat, siyaset ve ekonomi arasındaki sıcak ilişki gibi küresel eğilimlerin yanı sıra hem sanat kurumları hem de sanatsal pratikler açısından “işlev” ve “başarı”nın ne olduğu konusuna da değinecek.kültürün festivalleştirilmesi kendini açıkça ifade eden bir tarif,gizli birşey yok,sanatçının sorusu ise,bu tarif,sanatın tarifine uyuyormu yok uymuyorsa ne demek?ikinci konu kültürün araçsallaştırılması,buradaki soru ise (nasıl yani)?ve yukardaki, oluşmuş yeni koşullarla nasıl hangi işlev(küresel yöntem) kullanılırsa,başarılı olunur?(ne konuda) açıkça görülüyorki,zaten,ülke sanatı(bu ülkede yetişmiş sanatçılar) diye birşey düşünülmüyor,planlanmıyor,bir milli takım oluşturulmuyor,tersine küresel bir takım oluşturulmaya çalışılıyor,ne varki küresellik kendini anlamak ve aşmaktan geliyor,batının herşeyden önce ‘orijinal’ beklediği,orijinalin ne olduğu tartışılmıyor,medyatik ve plastik sanatların,birbirine karıştığı bu dönemde ayıklama,tasnif yapılmıyor,bu işle uğraşacak stk lar kurulmuyor (atölye gezenler vakfı olabilir mesela),,koskoca bir hangar bulunup,sanatçılar içine doldurulmuyor,ve çekip gidilmiyor.bunlar zor işler değil,eğer,yapanlar,yeterince idealist, hırslarını yeterince yenmiş olurlarsa,ve de tarafsız..

görüldüğü gibi sürekli hile yapılıyor,

bu şapka küçük (hile yapan kim ?)

sistemin akışına uydurulmuş,ortaklıklar kuruluyor,gerekirse,ufak bir gazete haberiyle,karşı taraf,susturuluyor veya,pasifize ediliyor,gündemdeki program mutlaka uygulanıyor.

önce yeni bir dönem başlayacak,(yada başladı),sonra yeni bir çağ,sınıflar arasında uçurumlar olan,sömürüyü otomatiğe bağlamış ve freni tutmıyan,tutturulmıyan,bir düzen,

tüm bilgileri ve duyguları korunaklı tapınaklarda saklıyan,büyük digital humanizma,en büyük tehdit bu..

bizde ööyle izliyoruz, yada yüzümüze bir maske daha takıyoruz,ekmek yemek ve gururlanmak için. yavuz tanyeli

xx

WordPress üzerine kurulmuştur.