Atelier d’Anselm Kiefer à Barjac, Monumenta 2007.
Kiefer
http://www.monumenta.com/2007/index2.php?option=com_content&task=view&id=189&pop=1&page=0&Itemid=9
Kiefer
http://www.monumenta.com/2007/index2.php?option=com_content&task=view&id=189&pop=1&page=0&Itemid=9
Way to Rome, by Said Atabekov, 2007. Lambda print on dibond. Uzbekistan.
Geçen hafta 388 mimari proje ‘Beyrut Sanat ve Kültür Evi’( www.darbayrut.com) projesi için yarıştı. Lübnan Kültür Bakanlığı ve Oman Sultanlığı tarafından desteklenen bu projenin yarışma jürisinde Süha Özkan (İstanbul-Cenevre), Okvui Envezor (San Francisco), Izaskun Chinchilla Moreno (Madrid), YoMomoyo Kaijima (Atelier Bow Wow, Tokyo), Magda Husam AlDin Mostafa (Kahire), Said Bin Harith Al Brashidi (Oman Sultanlığı temsilcisi), bakanlıklar, mühendisler, mimarlar odası ve SOLIDERE temsilcileri yer alıyordu. Süha Özkan, jüri başkanlığını zarafetle yürüttü.
Beyrut’da iki şey ‘barış’ umudu yaratıyordu: Şam’da açılması planlanan Lübnan Büyükelçiliği ve kentin gerçek anlamda çok dinli, çok dilli, çok kültürlü demokrasisi. Sanat ve Kültür Evi, Solidere mahallesinin hemen kenarında Şii’lere ait olduğu söylenen bir mahallenin köşesinde yer alacak. Bütün amaç, genel olarak sert siyasal çatışmalara gebe olan, son iki kuşağın savaştan başka bir şey yaşamadığı Lübnan’da farklı kesimleri sanat ve kültür şemsiyesi altında yeni bir uzlaşma/anlaşma için bir araya getirmek ve gençlere rahat bir nefes alma alanı yaratmak. İçinde konser ve çok amaçlı gösteri salonları, 1000m2’lik bir esnek bir sergi mekânı, çeşitli yaratıcılık alanlarına hizmet edecek çalıştay salonlarının yer alacağı bu sanat ve kültür evinin 2012’de açılması planlanıyor.
Yarışma şöyle sonuçlandı: Alberto Catalano (İtalya, Birinci 75,000 $ ve binanın yapımı), Beatriz Ramo LÛpez de Angulo (Hollanda, İkinci 40,000 $) ‘Project Meganom’ (Rusya, Üçüncü 25,000 $.
Beyrut’da bu yarışma jürisi toplanırken, Arap dünyasında iki büyük etkinlik küresel çağdaş sanat seçkinlerini Dubai ve Sharjah’a çekiyordu. Kutluğ Ataman Dubai’de aldığı ödülle, Halil Altındere ve Ayşe Erkmen’in yapıtlarıyla biz de bu çekim alanında yer aldık. Ne ki Türkiye’nin zıvanadan çıkmış yerel seçim macerası ve ekonomik çöküntü, Ataman’ın bu kıvanç verici başarısının yeterince algılanmasını engelliyor.
Sanatın küresel güncelliğini oluşturan büyük resimde görülebilen düzen, Güney-Doğu Avrupa ve Ortadoğu arasında nüfusu ağırlıklı olarak Müslüman olan ülkelerde bir çağdaş sanatlar ve kültürler iletişim ve üretim ağının yavaş ama kararlı kuruluşudur. Şimdilik bu ağın başlangıç noktasında Saraybosna’daki Ars Aevi, merkezinde İstanbul çağdaş sanat kurumları (tabii eğer, bu iletişim ve üretim ağının gerektirdiği koşulları ve özellikleri benimserlerse) ve uzantı noktalarında Kahire, İskenderiye, Beyrut, Dubai yer alıyor.
Burada, Sovyet Modernizmi, Türkiye Modernizmi ve Ortadoğu’nun Kolonyalist Modernizminden bu yana sanat ve kültür alanındaki ikinci büyük değişimin başladığı söylenebilir. Postmodernizm bu bölgede, geleneğin ve Modernizmin tabularının kırılması ve ayrıntılı kimliklerin açığa çıkması olarak gerçekleşti ve Küreselleşmeye evrildi. Dijital teknolojilerle zenginleşen, ama aynı zamanda da istikrarsızlığın zaferini kutlayan görsel malzemenin tetiklediği bu açılımlar devletlerin kültür politikalarını zorluyor.
Koyu Müslüman ülkelerin bile açılımı kabul etme pozisyonuna geçmeleri bunun önemli bir göstergesi. Bu açılımın arkasında nereden bakarsanız, çağdaş sanat yapıtının büyük Avrupa-ABD eksenli piyasalardaki sarsılmaz değeri ve koleksiyoncu-sanat tüccarı (dealer) üçgeninden oluşan kişisel girişimler. AB kültür ve sanat fonları ve çokuluslu şirketlerin sponsorluk politikaları da bir itici güç olarak nitelendirilebilir. Bu nedenle sanat piyasasının petrol kapitalizminin merkezi Ortadoğu’ya odaklanması da şaşırtıcı değil; ekonomik kriz bir fren yaptırsa da bu artık başlamış bir süreç.
Sanatçılar bu piyasa sarmalı içinde bir direniş estetiği ile yola çıkıyor, ama sonuçta parasal kaynaklar kavşağında fonları veren AB vakıfları ve sponsorluk kurumu temsilcileri ve sanat piyasası aktörleri ile buluşmak zorunda kalıyorlar. Sanatçı tam da bu kavşakta değerlendiriliyor; direniş estetiğinin bu ikilemli ilişkideki değişkenleri ve ölçütleriyle…
Bu büyük resimde İstanbul sanat piyasası 1980’lerden günümüze yaptığı büyük yanlışlarla uluslar arası ol(a)mamayı başardı; bu bakımdan İstanbul, Londra’dan Dubai’ye uzanan bu piyasa zincirinde bir kopuk halka oluşturuyor. Geçen aylarda Sotheby’s bu kopuk halkayı kendi yöntemleriyle kapatma girişimi başlattı. Tam krizin patladığı günlerde, bir Post-Yuppi Türkiye’de resme yapılan yatırımı iyice abartarak ve bu arada sınırlarını ve bilgisini aşıp, sağa sola dirsek atarak ve büyük zaman dilimlerini ‘sanatsız’ olarak damgalayarak sahneye çıktı. Kötü bir performans, kandırıcı ve indirgemeci… Sotheby’s gibi ‘kibar’ bir müesseseye hiç yakışmadı! Ziyafet sofrasına bayat Kolonyalizm kırıntılarını dökmek gibi bir şey…
Burada birçok şey irkiltici:
Müzayede öncesinde, bilgili/bilinçli bir alış veriş yaptıklarına bile güvenemeyeceğimiz yerli /yabancı koleksiyoncuları, hem keskin tüccar pozisyonundan resme ‘mal’ deyip, hem de bir sanat uzmanı pozisyonuna geçerek yönlendirmek… Uluslararası koleksiyoncular ne biliyor ki, bu bölgelerdeki sanat hakkında? Londra’da hangi sanat kurumlarında Türkiye’li sanatçıların sergileri yapıldı ki, bilgi sahibi olsunlar? Nitekim yine bildiklerini aldılar: Zeid, Akayavaş, Orhon! Hepsinin yıllardır piyasası var zaten.
Hangi piyasayı hedefliyoruz?
Ama biz hangi piyasayı hedefliyoruz ki? Bu ‘öteki modernizm’ piyasasını mı? Yoksa günümüz sanatını ayağa kaldıracak güncel piyasayı mı? Bunu da Sotheby’e mi soracağız? Ama gülümseyerek izledik ki, sanat ortamından pek ses çıkmadı! Bunu hayra yorarsak, umursamadıkları için diyebiliriz. Şer’e yorarsak, çıkarlara dokunduğu için diyebiliriz.
Son günlerin bu resimleri şunu gösteriyor: Ortadoğu ülkeleri Türkiye’ye oranla daha kimlikli/kişilikli ve küresel alış-verişte daha karşılıklılığa dayanan bir ilişkide götürüyorlar işleri…
Bir çağdaş sanat merkezi için uluslararası yarışma açabiliyorlar ve fuarları küresel piyasayı hedefliyor! Artık, bizim çağdaş sanat merkezlerimiz ve fuarlarımızla kıyaslamayı size bırakıyorum.. .
BERAL
MADRA
Cultural Strategies for the Arab World (Global Art Forum 2009)
Art Dubai 2009
“Bana sanat nedir dersen, sanatçının ve toplumun bilinçaltıdır derim, böyle mahrem bir tarafı vardır sanatın… Sanatçının mahremiyetiyle, sanatın o özel alanıyla, sanatçının kimliğiyle, biricikliğiyle, orijinalliğiyle oynamaya çalışanlar, bence en çok katran ve tüye layık olan tiplerdir.” diyor “Katran ve Tüy” sergisinden sonra görüştüğümüz Yavuz Tanyeli. Her zaman muhalif duruşuyla ve politik tavrıyla tanıdığımız sanatçıyla bu kez farklı bir sohbete giriyor ve doğduğu şehir Trabzon’dan başlayıp, sanat hayatındaki önemli duraklarda bir süre mola veriyoruz. Sıra günümüze geldiğinde yine söyleyeceğini söyleyen Yavuz Tanyeli: “Günümüzde acil ihtiyaçlar söz konusu, yani sanatçı bir kavramı iki günde çözmeli, üç günde resmi yapmalı, dördüncü gün vermeli, sonra başka kavrama geçmeli. Oysa bunlar hep vakit alan şeylerdir, çalışmak lazım, okumak lazım, test etmek lazım…” diyor ve sanat ortamında kendisini rahatsız eden aymazlıklardan bahsediyor.
-Öncelikle yakın çevrenizden biraz bahsedecek olursak, ailenizde dayınız Orhan Peker gibi sanatla ilgilenen başka kimseler de var mıydı?
Babam Halit Tanyeli edebiyatçıydı ve bir dönemin en iyi genç şairlerinden biriydi. Cavit Orhan Tütengil ile aynı dönemden mezundur. Babam üniversiteyi bitirdikten sonra edebiyat hocası olarak Trabzon’a tayin olmuş, orada annemle tanışmış ve evlenmişler. Babam edebiyatçı ve şair olmasının yanı sıra tiyatro seven bir kişiydi. Çalıştığı okullarda tiyatro konusuna çok ağırlık verirmiş ve Trabzon Lisesi’nde onun döneminde tiyatro etkinlikleri oldukça artmış. Annem Trabzonlu iyi bir ailenin çocuğuymuş (Bekaroğulları), dedemin Trabzon’da bir kitapçısı varmış. Kitab-ı Hamdi Efendi o dönemde Trabzon’daki tek kitapçı. Annemle babam Denizli’ye tayin olduklarında ben üç yaşındaydım Trabzon’u hatırlamasam da Denizli’yi hatırlıyorum. Babamın tayin olduğu Denizli Lisesi o zamanın çok meşhur okullarından, belki de hâlâ öyledir. O okuldan çok iyi yetişmiş kişiler,tıpçılar,devlet adamları çıktı. Denizli Lisesi’nde de babamın etkisiyle tiyatro çok gündeme gelmiş, Shakespeare oynarlarmış öğrencilerle. Babam öldü, ama o eski öğrencileri hâlâ anneme gelirler. Bir de 1953- 54 yıllarında Bedri Rahmi Eyüboğlu, Sabahattin Eyüboğlu gibi isimler o dönemlerdeki Anadolu harekâtı içinde sağa sola koştururken Denizli’de bize de gelirlermiş.
-Sanatınızın emekleme devrelerinden söz edecek olursanız sizi ilk olarak nelerin etkilediğinden bahsedebilir misiniz? Dayınız Orhan Peker’in sanat hayatınızda önemli bir yeri olmalı.
1955 yılında ailem İstanbul’a taşınıyor. Erenköy’de müstakil bir evde oturuyoruz, evin bahçesinde bir çeşme var, kil gibi bir toprakla sürekli oynadığımı hatırlıyorum. Bu evde anneannem ve dayım da bizimle birlikte kalıyor. Orhan’ın evin arka tarafında bir odası var. Orhan o sırada Akademi’de odanın her yeri resimlerle dolu, bazen o odaya girip çıkıyor, resimleri inceliyorum. Daha sonra İstanbul Kurtuluş İlkokulu geliyor. Arkadaşlarla okulu kırıp Nişantaşı’na gidiyor, şekercilere girip akide şekeri alıyoruz kendimize. Karatahtaya resimler yaptığımı hatırlıyorum ilkokulda, şimdi ismini unuttuğum bir çocuk daha vardı tahtaya resim yapan, onun deseni benden daha iyiydi, şimdi ne oldu merak ediyorum.Kurtuluştan Dolapdereye inen yokuşta,randevü evleri vardı çocuklar,aşağıya iniyoruz kapı önlerinde oturan yaşlı kadınlardan uçurtma alıyoruz,Kurtuluş son duraktan sonraki büyük arazide uçurtma döğüştürüyoruz,iplere jilet parçaları bağlıyoruz,ipi kopan uçurma,kuvvetli kuzey rüzgarları ile Kasımpaşaya doğru kaybolup gidiyor.gece uykuda ise henüz daha süpermen çizgi filmleri yok iken,kendimizi damların üstünde süzülen Harry Potter’lar gibi hayal ediyorduk,sene 1957.
7-8 ay da Işık Lisesi’nde okudum. Babam Ankara’ya tayin olunca oraya taşındık. 1960 yılında Orhan Ankara’ya geldi. İlkokul bittikten sonra Ankara’da TED kolejine hazırlığa girdim, oradaki imkânlar nedeniyle bende yine resim yapma arzusu canlandı. Orta birinci sınıfta bir desen çizmiştim hoca dedi ki “Derse girme; çünkü standardı bozuyorsun, sen güzel çiziyorsun, çocuklar çizemeyince olmuyor. Geçtin sınıfı.” Her hafta resim dersinde teneffüsteymiş gibi geziyordum. Daha sonra okulda sergiler açtım, ödüller aldım. Amerikan Kültür’deki sergilere ve Orhan’ın evine giderdim o zamanlar. Orhan’ın resimlerini beğeniyordum, ama tam olarak anlamıyordum, o da bana anlatmaz ‘bekle ve anla’ stilini uygulardı. 12 yaşımdayken bir çok Van Gogh resmini kopyaladım mesela. Etrafımdaki herkes benim bu yönümü biliyordu, mahalle arkadaşlarım bir resim yapılacağı zaman gel bunu çiz” falan derlerdi.Lisede harçlık için meşhur müzisyenlerin posterlerini yapmaya başladım, böylece sürekli resimle iç içeydim.Yaşım 16,17.
1968 yılında ise 18 yaşındaydım. Beatles’ın ilk plağı çıktığı zaman elimdeki Tom Jones plaklarını satıp Beatles’ın plağını aldım ve derhal 1968’e kitlendim; ya devrimci olacaktım ya da hipi.O zaman Kızıl Dany gençti,Deniz Gezmiş yaşıyordu Led Zeppelin kıyameti koparıyor,Jimi Hendrix büyü yapıyordu,James Bond küresel takılıyor,Sartre Parisi sallıyordu,Francis Bacon boyuyordu,Joseph Koudelka Prag İşgalinin fotoğraflarını çekmiş,Amerikalılar Vietnamı kıyma makinasından geçiriyorlardı.
Başbakan tabiiki Demireldi (tam 40 yıl).Andy Warhol Campbell çorba konservesini yapmıştı.Dünya ilk defa pozitif anlamda bu kadar karışmıştı.Bir inanç ve umut meselesi vardı o işin içinde,temiz bir idealizm.Ve de hakikaten öyle takıldım,kendini bulmak için herşeyi yapabilecek bir genç gibi. Komünlerde yaşadım,bulaşıkçılık yaptım,inşaatlarda yattım,eve çıplak ayakla döndüm,dünyaya hayranlıkla baktım,hayatı sevmem ve yorumlamam gerektiğini anladım.Kadere bak şimdide birilerini katran döküp tüye bulamak zorunda kalıyorum,ama bu benim suçum değil.
Benim şansım Ankara’da olmamdı. Deniz Gezmiş, ODTÜ’de Komer’in arabasını yaktığı zaman ve birileri aracın plakasını hatıra olarak saklarken ben ODTÜ de kalıyordum. Hem spor hem hipilik hem politika,bir şekilde harmanlandı bunlar. Üniversiteye İstanbul’a gelince sol gruplarla arkadaş olacaktım. 1970’ler boyunca dünya kadar arkadaşım öldürüldü, kaç tane cenazeye gittik?Resimdeki bireysellik meselesi Orhan Peker’in öğrencisi olduğum için köklü oldu benim için.Yves Klein mavisini küçük yaşta gördüm.Kokoshka’yı tanıdım,cebimde Tapies,Soutine,Rembradt kitaplarıyla dolaştım,hapisteki arkadaşlarımın çektirdikleri fotoğrafları,kurşun kalemle büyüttüm sonra dünyaya dünya dışından bakmayı denedim,sonuçlarını şimdi alıyorum biraz biraz,ve başımıza gökten bir bomba düştü,ve yukardan aşağıya kancalar inmeye başladı,örümcek ağı gibi yaklaşanı yakaladı.12 Eylül’ün bir tarafı herkesin birbirini sorguladığı bir dönemdir,bu gerekiyordu,keşke toplum kendi akışına bırakılsaydı.Şimdide herkes kendini sorguluyor,ama faşizmi sorgulamak pek kalmadı,belkide faşizmin,kapitalizmin olmazsa olmazı olduğunu anladı toplumumuz vede kaybedecek bir sürü ıvır zıvır şeyleri var artık. 12 eylül duman etti ortalığı tabii, parçaladı hepimizi, ruhlarımızı, bedenlerimizi,ama o kaybetti,ben hala resim yapıyorum,onlarla ise koca toplum dalga geçiyor,katran ve tüye buluyoruz emekli generalleri.
-Peki, Orhan Peker size ne gibi bir öğretim metodu uyguladı?
Bana sürekli ödev veriyordu, yapıp götürürsün, bir şey demez, adamı sinir eder, sonra bir daha gidersin “Baktın mı?” dersin “Aaa ben onun üzerine resim yaptım, tuvalim bitmişti” der daha da sinir olursun. Ama şimdi anlıyorum ki bütün bunlar bilinçli bir şekilde uyguladığı bir öğretiymiş. Üniversiteye gireceğim dediğimde bana “Desen çalış.” dedi. 300 tane desen çizdim ve ona götürdüm, oturdu yanına da bir çöp kovası aldı, 300 desene bir bir baktı ve hepsini çöp kovasına koydu, sonra bir tanesini çıkardı, ortadan ikiye yırttı, yarısını yine çöp kovasına attı, yarısını da önüme koydu “Bu iyi.” dedi. Yani 299,5 tane desenimi çöpe attı, yarımına iyi dedi. Çok bozulmuştum, küstüm bir süre yanına gitmedim. Sonradan anlıyorum ki hakikaten bu işi yapacaksan iyi olan oydu, ama keşke atmasaydı, bugün bir hatıra olabilirdi; çünkü akademik açıdan iyi olmayabilirlerdi ama çok özgürce yaptığım bana ait şeylerdi. O da tabii hoca gibi davrandı.
-Akademi’de resim bölümünü seçmeyişinizin sebebini merak ediyorum gerçekten de; çünkü resimle bu kadar haşır neşirsiniz ve resim bölümünde okumuyorsunuz. Bunun sebebi neydi tam olarak?
Çünkü Orhan ile çalışmıştım ve yağlıboya konusunda belli bir yere gelmiştim, dolayısıyla Adnan Çoker ve Özdemir Altan ile anlaşmama imkân yoktu. “O stili beğenmiyorum, bu davranış hoşuma gitmiyor, onun hocalığını beğenmiyorum.” şeklinde kendi kararlarımı vermiştim o zamanlar. Kendimi de biliyordum, takışırım, uyumsuzluk çıkar, resmimi yapamam, okuyamam, sinirlerim bozulur diye düşündüm. Eee onlar da hocaydı sonuçta, hocalarla mı uğraşacaktım, resim mi yapacaktım? En iyisi grafik okuyayım dedim.Orhan’da “Grafik oku.” dedi. “Akıllı olalım, saçmalamayalım, onlarla anlaşamazsın, bir çizgin oluşmaya başladı, yazık olur sana, harcarlar seni.” dedi. Hakikaten de öyle bütün Akademi’de başarı oranı yüzde birdir, bir öğrenci sanatçı olursa, o hocalar memnun oluyormuş. Böyle bir gaddarlık olamaz!Nasıl sanat okutulacağına YÖk’mü karar verecek?Türkiyenin özgün sanat çizgisini ihtiyarlamış yorulmuş,yaptıkları bilinen hocalarmı şahlandıracak?Bence öğrenciler hocalarının söylediklerine değil,yaptıklarına bakmalılar,gerçekleri hemen anlarlar.
Sonra Orhan hastalandı, hep ben ilgilendim, insan üzülüyor ustasını, sevdiği bir insanı öyle görünce. Öldüğü zaman sorunlar çıktı, eşi mirası tam açmadı, mahkemelerle uğraştım, ölümünden 10 yıl sonra resimleri alabildim. Resimler rutubette zarar görmüş, bir sürü üzücü olay oldu. Ayrıca bir Orhan Peker sergisi açılıyor, sahte resimler var, görünce dayanamıyorum, bunu bir görev addediyorum ve o adamlarla boğuşuyorum. Bu sefer benim aram onlarla açılıyor, kendi işlerimi yapamıyorum buna benzer olaylar. Büyük başın büyük derdi olur, Orhan da büyük sanatçı, dedikodular çıkıyor vs. Bir kitabını bile yapamadım. Orhan Peker’in resimlerine sahip hiç kimse onun resmini kapının önüne bile çıkarttırmaz, değil fotoğrafını çektirtmek. Benden sonra da birinin bunu yapması çok zor.Ustamın Orhan olmasının avantajını görmedim diyebilirim,piyasada. Gençken bir müddet “Yaptığın resim Orhan’a benziyor.” dediler. Hâlbuki alakası yok. Orhan Batılı anlamda teknik olarak mükemmel bir ressamdır, yani bir ressama kusursuz demek zordur özellikle bizim ülkemizde, ama Orhan neredeyse kusursuzdur. Üstün bir yeteneği, müthiş bir desen ve algı kapasitesi var. Çok iyi yetişmiş biri Alman Lisesi mezunu, Avrupa’yı biliyor vs. İstanbul’u bırakıp Ankara’ya gitmesinin nedeni İstanbul’un bir çeşit kültür lümpenliğine doğru kaymasıydı. Onlar laik, cumhuriyetçi, Atatürkçü, solcu insanlardı… İdealist biri olduğu için orada çalıştı. Anadolu’yu hissetmek için orada yaşamayı seçti, o yüzden de çatır çatır Aşık Veyseller, atlar yapabildi. İstanbullu bir sanatçı değil Aşık Veysel’in resmini yapmak bunu aklına bile getirmez.İstanbul Anadolu’nun her zaman dışındadır.
Ben ise bir 1968 liyim bir sanatçı olarak,politik 68 ile yaşım ve ideallerim tutsa bile,kafam tutmaz,hareket alanlarımız değişik,ben bütün düşünce ve duygularımı kültür ve sanattan geçirerek dışa vururum.Dünyaya entegre olmaya çalışırım,kültürel açıdanda kökten idealist davranmaya çalışırım,farklı ve yeni bir şey çıkarabilmek,unutulmuş eksikleride kapatmaya çalışarak,bu açıdan bakarsak bütüm resimlerimin bir bir hesabını verebilirim.Bu yüzden büyük boyutlu kompozisyonlar boyamaya çalışırım.Bu iş sırayla olur,ulusal faşizmin resmini yaptım,dini faşizmin resminide yaptım,şimdide küresel faşizmin resmini yapmaya başladım,fakat bu kavram öyle kolay değil,zaman alacak gibi.Bilirsiniz Faşizm sürekli kılık değiştirir,tebdil gezer..
-“Konularım hep hayati önem taşıyan olaylarla ilgili” diyorsunuz, öğrencilik döneminizde ve sonrasında ‘hayati önem taşıyan olaylar’ nelerdi sizin için?
Benim için lise yıllarımda en önemli şey o zamanki gençlerin çoğunda da olduğu gibi “Ne kadar insan olabiliyoruz, ne kadar kendimizi geliştirebiliyoruz, dünyayla kıyaslandığında bizim bulunduğumuz kültürel pozisyon neresi” gibi sorulardı. Bunu merak ediyorduk, dinlediğimiz müzikten, giydiğimiz kıyafete kadar hepsi bunu yansıtıyordu.Okuldayken talebe gibi değil de, bir sanatçı gibi hareket ediyordum. Hiçbir zaman da sorunum çıkmadı. Hocalarımla konuştum “Benim yolum ayrı, reklam falan yapmayacağım, resim bölümü bana uymadığı için buradayım. Ödevimi de yaparım, ama benimle uğraşmayın.” dedim. Benim ressam olacağımı herkes biliyordu zaten. Okula güzel işler de yapıyordum, hiç kalmadan bitirdim okulu, halbuki 3 senelik liseyi 7 sene de bitirmiştim.
İyice resme dönünce kültür ve sanat hem idealizmle, hem politikayla, hem de insan davranışıyla bütünleşti. Yani “Benim sanatım nasıl olacak? Benim şahsi davranışım ne olacak ve ideallerimi hangi yönde geliştireceğim?”gibi sorular.Seçme şansımız yoktu,düşünün Demokrat Parti dönemimde doğmuşum,1960 ihtilal,1971 12 Mart ihtilal,12 eylül 1980 ihtilal,Özal,Erbakan,Tansu Çiller,tekrar Demirel,AKP,Küreselcilik,AB,Ergenekon vs.Şimdide Türkiyedeki kültür oligarşisini,oligarklarını ne yapacağız onunla uğraşıyorum.En tepeden en alta,vakıfların,mezatların,galerilerin,ve çok sayıda sanatçıların davranışlarının sistemle uyum içinde olduğunu gördüm.bu uyumun anlamı sistemin sanatı satın alma davranışını içselleştirmek gibi görünüyor,güzel sanatların güzel sanatçıları,her tarafta..
-12 Eylül’ün yaşandığı bu dönemde sanatçılar genellikle yurt dışına gidiyor aslında.
Ben gitmedim,.Şansım varmış ki başıma bir şey gelmedi. Her an alınabilirdim, başıma bir şey gelebilirdi. Jandarma çevirip kimlik sorduğunda doğum yerimde Trabzon yazdığı için beni bırakırlardı. Diyarbakır yazsa yandın. Daha sonra 1987’de “Günümüz Sanatçıları” yarışmasına bir resim verdim. Özal dönemi tam patlamıştı, Lale Devri yaşanıyordu yani. Bu yarışmada da birincilik ödülü alınca, iki önemli yarışma iki ödül, bunun bir etkisi oldu sanıyorum. O dönemin en iyi galerisi Urart’tan teklif geldi, o zaman Beral Madra galerinin danışmanıydı. Ödülü benim almamdan çok memnun olmuştu, Gösteri Dergisi’ndeydi sanırım, benim hakkımda inanılmaz pozitif bir yazı yazmıştı, beni göklere çıkarıyordu . Daha sonra yıllarca Urart ile çalıştım.Urart o dönemin en iyi galerisiydi,bu günün iyi sanatçıları hep oradan çıktı.
-Çok büyük hırslarınız yok sanırım iki ödül size kâfi gelmiş, özel bir üniversiteden teklif geldiğinde reddetmişsiniz…
Hayır, ben bilinçli bir ressamım. Ne yaparsam resim yapamam, ne yaparsam resim yaparım, bunları biliyorum. Benim tek amacım resim yapmamı engelleyecek işlere girmemem. Öğretim üyeliğine de saygı duyuyorum, ama o yüzde bir oranını görünce saygım azalıyor. Öğretim üyesi birçok arkadaşım var, yeterince çalışamıyorlar. Vakit meselesi bu, benim gecem gündüzüm sadece resimle alakalı,özellikle gecelerim. Bu iş iyiki böyle !
-Mezuniyetinizden sonraki süreçte,12 Eylül’ün yaşanmasıyla başlıyan siyasi çalkalanmalar sanatınıza nasıl yansıdı?
O siyasi dönemde aşırı gergin bir ortam oldu, ölümler vs. Sinemayla ilgilendim. O dönemde Muzaffer Özdemir ile birlikte (Nuri Bilge Ceylan’ın Mayıs Sıkıntısı filmiyle Cannes Film Festivali’nde ödül alan oyuncu) bütün 1 Mayısları, bütün boykotları, bütün işgalleri çektik. Çünkü her yere girip çıkabiliyorduk ve herkes bizi tanıyordu yani her fraksiyonla arkadaştık. Maocu da bizi seviyordu, Dev Genç’te seviyordu. Sonra 12 Eylül İhtilali oldu.Böyle büyük bir rezaleti sanatçı olarak görmezden gelmek imkansızdı,devlet memuruda olmadığım için derhal sanatsal direnişime başladım.12 Eylül zamanında Vakko yarışmalar yapıyordu, ilk yarışmada Neş’e Erdok birinci olmuştu. Benim de katıldığım ‘Ankara’ konulu yarışmada birincilik ödülünü, paylaştırdılar,tabiiki para ödülünüde,bu şekilde,aynı miktar paraya iki resim almış oldular. Resimde paşalar, Kenan Evren ve Özal vardı. Ankara’daki oligarşi, yargıçlar, askeri baskı ve silahların olduğu bu resimde etlerin olduğu mezbaha gibi bir yer sembolik anlamlar taşıyordu.
Daha sonra Levent Çalıkoğlu “Apokalips” diye bir sergi yapmıştı ve sergiye o resmi de almıştı. Resim şu anda Vakko’nun Merter’deki fabrika binasında, galeri de duruyor.
Kasaplar,etler,çengeller,kazığa geçmiş kafalar,gerilmiş kurt postları,hep cunta döneminde ve sonrasında yapıldı.Özal döneminde laleler,benim kuşağımı simgeleyen resim canavarlarını boyadım,sonra doğu imgeleri görünmeye başladı,1993 yılında ise bu gün yaşadığımız ortamı işaret eden çok büyük ebat ‘yecüc mecüc’ tabloları çıkmaya başladı,oysa Erbakan daha başbakan bile olmamıştı,fakat olay ayan beyan ortadaydı.Sonra bunlardan sıkıldım,otobiyografik resimler yapmaya başladım,resim canavarları,boğaz peyzajları,Yavuzun yeri,laleler,zamanla ilgili resimler,müzisyenler,heykel canavarları,tahta ve mermer yontular,bronz büstler,cam rölyefler hep bu dönemde çıktı.İkide büyük anıt,birisi Bodrumdaki bronz dalgıç anıtı,diğeride Turgutreisteki Ege anıtı.
İstanbul Beykozdaki atölyemde 1985-1995 arası on sene çalıştım,daha sonra ışıkla ilgili takıntılarım,sorularım oluşmaya başladı,Akdenize sert ışıklı bir bölgeye yerleşmeye karar verdim.Gümüşlüğe yakın bir köy olan Peksimet köye yerleştim.Doğayı içinde yaşıyarak tanımaya başladım,engerek yılanlarını öldürmemeyi,ağaç budamayı,gece karanlıkta ışıksız yürümeyi,duyduğum seslerden,bahçede gezenin hayvanmı insanmı olduğunu anlamayı vs.Yaşadığım doğayı içeren büyük bir sergi yaptım Yapı Kredide,Beyoğlunda.Kamu oyu benim gibi bir kent canavarının doğa resimleri boyamasından pekte hoşlanmamıştı o dönemde.5 sene çalışarak bir defter hazırladım,’Enel Ayn’.Sonradan tıpkı basım olarak basıldı,çok sevildi.Hep büyük resimler yapıyordum,çok küçükler yapmak istedim,70-80 resim hazırladım,o da basıldı ‘Madde ve Karanlık’ adıyla Teşvikiye Sanat Galerisi tarafından.
-“Anadolu uygarlıklarını geleceğin oluşacağı zemin olarak görmek gerekiyor” diyorsunuz ve bizim genellikle Batı’ya baktığımızdan söz ediyorsunuz. Bu zemin sizin resimlerinizde nasıl bir yer buluyor?
Eğer bölgeye ait orijinal bir sanat tarzı çıkarılmak isteniyorsa bunun da bir çalışma yöntemi var. Bugün dünya sanatında küresel olarak kabul edilen süreç önce Grekle başladı. Bunun daha da öncesi var, ama arkeoloji olarak var sayılıyor, hâlbuki bal gibi sanat. Aslında arkeolojik sanat ama Grek arkeolojik olmayan sanatın başlangıcı kabul ediliyor yani İtalya ve Rönesans, oradan İspanya, Fransa modern zamanlar oradan da Amerika ve geri dönüş Almanya, bütün dünya post modern. En önemlisi görsel dil, bugün bir İngiliz ressam çok başarılı resim yapıyor diyelim; fakat adamın kullandığı görsel dil Grek estetiği. O alfabeyi kullandığı için bu sanatçıyı sorgulayabiliriz “Sen o alfabeyi kullanarak nasıl yeni bir şey yapabilirsin?”. Konuların yeni olabilir, görüntüler çağdaş olabilir, renklerin, malzemelerin her şey yeni olabilir ama figür tasarımındaki ölçüler Leonardo’nun Vitruvius Adamı gibiyse ortada yeni bir şey yoktur, sadece yeni bir yorum vardır,diyebiliriz.Eğer yeni bir şey yapmak istiyorsan önce ölçüleri değiştirmek lazım. Hitit’in ölçüsüyle Pers’in ölçüsü çok farklı, Mısır’ınki de çok farklı. Bu müzikteki dokuzlu gam yerine, beşli gam kullanılması gibi, dokuzlu gama göre yapılmış gitarla çaldığın melodiyi beşli gama göre yapılmış bağlamayla çalamıyorsun. Diller farklı, ölçüler farklı dolayısıyla ortaya farklı bir sanat çıkıyor. Grek ölçüleri Latince gibi, hâlâ o ana alfabe kullanılıyor. Modern sanatçılar tarafından günümüzde hâlâ bu ölçüler kullanılıyor. Evet, yaptıkları davranış dönem olarak yenidir, ama lügat ve ölçü olarak asla yeni değildir. Gerçek yeniliğin ve orijinal olmanın kriterini bu ölçülerin değişmesine bağlıyorum. O yüzden de ben Grek ve ötesine bakmaktansa, Grek öncesine bakmayı tercih ediyorum; çünkü orada çok değişik seçenekler ve ölçüler var.Bu anlatmaya çalıştığım davranışı Meksikalılar,Çinliler,Japonlar gösterdi,bugün onların açtığı sergilere bakınca,sanatçı Çinlimi,Japonmu hemen belli oluyor.
1986 tarihinde Ankara da bir atölye tuttum,aynı dönemde Urart ta sergim vardı.Anadolu uygarlıkları müzesine gittim müdürle konuştum,ben günde üç kere buraya geleceğim benden bilet istemeyin dedim,peki dediler.Hergün müzeyi gezdim,binlerce eseri göre göre elemeye başladım,akşamlarıda atölyede boyuyordum,zamanla baktığım eserlerin sayısı azalmaya başladı,iki ay sonra alt kata inip küçük bir mermer büste,sonra yukarı çıkıp,Hititlerin,boğalı sütün altlıklarına rölyeflerine bakar oldum.bu seçimler resimlerime girdi,ve sanırım bir portreyi ayarında deforme etmeyi Hititlerden öğrendim.Önemli olan Grek in tutucu kalıplarından kurtulmaktı,eğer bugün bir Yavuz Tanyeli figürü varsa,bu şekilde oluşmaya başladı.Hititlerden koskoca Modern sanatı nasıl bozacağımı öğrendim. Yeni birşey yapabilmek için önce eski şeyden kurtulmak lazım öyle değilmi?İşin ilginç yanı yeniyi bozmak için eskiyi kullanıyorsun ortaya daha yeni birşey çıkıyor,geleceğe dönüş gibi,heyecanlı ve zevkli bir macera.
-Bahsettiğiniz bu Grek ölçülerinden sıyrılmayı başaran sanatçılar kimler size göre?
Özellikle akademik olmayan tipler.Bilerek veya bilmiyerek yapan çok var.Yabancılardan, Michelangelo,Rembrandt,Goya,El Greco,Van Gogh,Cezanne,Francis Bacon, o da bahsettiğim gibi başlamış, ama asla öyle bitirmedi, çok güzel kurtardı paçayı, üstelik bir Doğu sorunu olmamasına rağmen, Lucien Freud’un mükemmel bir desen ve boya anlayışı var, dünyaya ve insana o kadar kendi gözleriyle bakıyor ki Grek falan kalmamış onda da,Kiefer,İmmendorf bizde ise Cihat Burak, Orhan Peker,Yüksel Artslan,Ömer Uluç,gibi isimler var.
-Konuşmalarınızda ve yazılarınızda kavramsal sanat yapanlarla ressamları ayırıyorsunuz, bu ayrımın temelinde yatan sebepler nelerdir ve bu konuda gerek Türkiye’de gerek dünyada bir handikap yaşanıyor mu sizce?
Evet. Resim boyayla yapılan bir illüzyondur, bir görüntüdür. Boyayla yapılan! Ama çağdaş sanatta diğer malzemelerle yapılan görüntüler de devreye girdiği için ikisini aynı kefeye koyamayız; çünkü malzemesi farklı, düşünme sistemi farklı, uygulaması farklı ve sonuçları farklıdır. Benim çağdaş sanatı aşağılama gibi bir düşüncem yok. Bir sanatçı hangi malzemeyle uğraşırsa uğraşsın, o malzemeyle belli bir enerji üretmek mecburiyetindedir. Mesela tuval resminde yağlıboya ile resim yapıyorsan, sen sürersin o geri verir, sen sürersin o geri verir, boyayı sürdüğünde ya olur ya olmaz, olmazsa bir daha denersin ve ortaya belli bir enerji, belli bir ısı çıkar. Bu ısıdan ortaya çıkan şey sanattır, belli bir hararet oluşmadan su kaynamaz. Sanatı buhar, tuval ve malzemeyi su, sanatçıyı da ateş olarak düşünürsek, ateşi o kadar yakman lazım ki o malzeme kaynasın, kaynadıktan sonra da buharlaşmaya başlasın ki, sanat işte o buhardır. Bana göre bu kural değişmez, sanat eserlerinde eğer bu mantık yoksa o zaman eksik bir şey var gibi geliyor bana. Sanatçı tartışılmaz, yüzde yüz garantili, elini sürdüğü yerde bıraktığı iz bir sanat yapıtıdır mantığı var, bu güncel düşüncenin içinde. Sanatçı sığ sularda mı yüzüyor, denizin dibine mi dalıyor bu belli değil. Bana göre öyle değildir, sanat eseri bu kadar kuru ve tek atışlık nesne değildir. Mesela genç bir arkadaş bu olaya ‘erken boşalma’ dedi, evet erken boşalabilirsin ama bu karşı tarafı tatmin etmez. Benim için en büyük onur yıllar boyu aynı resmime bakan ve hâlâ bakmaya devam eden kişilerin bana bunu söylemesidir.
-Malzemeden bahsettiniz. Yağlıboyaya bu kadar bağlı oluşunuzun sebebi nedir, “Yağlıboyanın simyası, kimyası vardır. Akrilik sürdüğün gibi kalır ölüdür” diyorsunuz, sizce kullanılan malzeme önemli midir bir sanatçı için?
Bence çok önemlidir,bir tepsiye bal döktüğünüzü düşünün,sonrada bir dal parçası ile üzerine desen çizmeye çalışın,siz çizersiniz bal oraları tekrar kapatır,tekrar çizersiniz bal tekrar kapatır,bu süreci kontrol etmek ve sonunda baldan daha hızlı davranmak durumundasınız ki resmi bitirin,yağlı boya işte böyle bir şeydir,bir mücadele,bir macera.Ama günümüzde acil ihtiyaçlar söz konusu, yani sanatçı bir kavramı iki günde çözmeli, üç günde resmi yapmalı, dördüncü gün vermeli, sonra başka kavrama geçmeli.Talebe göre sanat,buna ben Domestik sanat diyorum.Sipariş sanatta diyebiliriz.
-Müzayedelerde son birkaç yıldır gördüğümüz çağdaş Türk sanatına olan ilgi sonunda yabancı finans devlerinin de ilgisini Türkiye’ye çekti. Bu ilgi Türkiye’de bazı kesimlerce mutlulukla karşılanırken, bazı kesimlerde de tepki ve bekleyip sonunu görme yönünde oldu. Bu konuda sizin düşünceleriniz neler?
Bence bize, 80 kuşağına ayıp ettiler. Alican Bey 80 kuşağında bir şey olmadığı için almadıklarına dair bir açıklama yaptı, hâlbuki kendisi New York’dan geldi ve yaşı da daha 30’ların başında. Kendisinin Türk sanatı hakkında derinlemesine bilgi sahibi olması mümkün değil. Hele hele bizim dönemleri bilmesi hiç mümkün değil. Popüler olanları ve medyada olanları, post modern olanları bilebilir. Bir de buraya geldiğinde bazı kişilere sormuş olabilir o kişiler de yine popüler olanlardır. Özellikle 80 kuşağını almadığı için de birileri ona “Kayda değer bir şey yok” şeklinde danışmanlık yapmış olabilir. Kendisine eğer böyle denilmişse bunu diyenlerin kim olduğu bellidir; çünkü hep aynı şeyi söylüyorlar zaten. Bu mantıkla bakınca tıkır tıkır iki üç tane isim çıkıyor karşımıza.Malım isimler.Bu fikir kendisinin de aklına yatmış ki bizi almamış, Alican bey oturup araştıramayacağına, o kuşağın resimlerini bir bir göremeyeceğine göre birilerine danışıyor tabii. Senin bütün hayatın danışmanın iki dudağı arasında.Bir misyoner olduğunu heryerde söyliyen Nahit Kabakçı’nın eski danışmanına göre ben iyi bir ressamdım, Nahit Kabakçı benden resim alıyordu, ama şimdi danışmanı değişti, yeni danışmana göre ben kötü bir ressamım. Nahit bey bunca zaman benden aldığı resimleri mezatlarda bir bir ve çok ucuz fiatlara elden çıkarıyor adeta resimlerden biran önce kurtulmak istercesine ve bunu yaparken sanatçının piyasası nasıl etkilenir fiatı düşermi bunu düşünmüyor,Alman bir danışmanın umarsızlığı bakın bizlere nasıl zarar veriyor. bu izafi durum, tamamen danışmana,yapılan plana ait bir sübjektif ve spekülatif yanılgılar silsilesi,yani Nahit bey yeni bir danışmana dönerse şimdikinin aldırdığı resimleri satacak, tekrar zarar edecek,bir yap boz mantığı var bu süreçte,halbuki Nahit Kabakçı sanata inanmış,gönül ve çok para koymuş bir koleksiyoner,çelişkide bu zaten..
Oysa sanatçı resmini yaparken hem psikolojik hem sübjektif,hem objektif,hem toplumsal,hem ulusal,hem küresel,hem politik hemde tarihsel davranır,geniş düşünür,resmini bunlardan damıtır,bu kavramları iyi kotaran,problemleri çözebilen sanatçılar iyi sanatçılardır,hangi sanatçı kaç problemi başarı ile çözüyor,vardığı sonuç ne kadar çağdaş,bunu analiz etmeyi öğrenmemiz şart.Bir örnek verip çalışmaya başlıyabiliriz,Burhan Doğançayın yükselişi usta çözücü olduğu içinmi yoksa sanatın yöneticilerinin planladığı bir proje,para kazandıran bir proje olduğu içinmi sürüyor.Halbuki Doğançay eski kuşak sanatçısı olarak uzun yıllardır yeni birşey yapmıyor,bu bir çelişki değilmi?
Danışmanların ve yöneticilerin kriterleri nedir,bizde bunları bilmek isteriz,açıklarlarsa eğer,tartışma imkanı doğar.
-Satışlarda bu kadar değişimler yaşanırken, fiyatlar artarken sanat galerilerine giden izleyici sayısının düşmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Galeriye gitmek demek sanatçıyla baş başa kalmak demektir. Sanatçı orada olmasa bile eserlerine elini sürebilir, sanatçının eline değiyormuş gibi bir duygu yaşayabilirsin.Artık insanların öyle bir ihtiyaçları yok demek ki.Zaten üst sınıfımız alış verişi başkalarına göstererek yapmayı sevdiği için,bundan özel bir haz duyduğu için,mezatlara yöneldi.
Ben 1999’da Yapı Kredi’de çok büyük bir sergi açmıştım, 77 tane resmim vardı bu sergide. Merak ettim kapıda oturdum ve izleyici içeri girdiği zaman kronometre tuttum. Sergi 40 saniye ile 4 dakika arası geziliyordu. Evet, Cumartesi günü 1,000 kişi izliyordu sergiyi, bu da beni çok mutlu etmişti, ama kronometreyi tutunca… Her gün bunu yaptım. Hâlbuki üç senede hazırlamıştım o sergiyi.
-Galeri 44 A’da açtığınız son serginiz “Katran ve Tüy” adını taşıyordu, katran ve tüy genellikle vahşi batıda karşımıza çıkan bir tür suçluları cezalandırma yöntemi, bunu zamanında Red Kit’te de okuduk, bazı filmlerde ve dizilerde de seyrettik. Gerek serginizde, gerek web sitenizde Katran ve Tüy ismini kullanmanızın sizin için anlamı ne?
Hile yapanlardan bıktım. Bu hilenin ardı arkası gelmiyor, hile yapmaya bir başlayan tekrar yapmaya devam ediyor. Şunu çok iyi biliyorum ki, hayatın her alanı çok kıymetlidir. Her meslek çok kıymetlidir, bir meslek çok kıymetli diğeri daha az olamaz, ama kültür ve sanatta eğer hile ve spekülasyon vs. yapılırsa bu daha fazla hayati önem taşır; çünkü bana göre sanat hem onu yapan kişinin hem de toplumun bilinçaltıdır. Bana sanat nedir dersen, sanatçının ve toplumun bilinçaltıdır derim, böyle mahrem bir tarafı vardır sanatın. “Bedenimi alabilirsin ama ruhumu asla!” sözünü düşünürsek, sanat gerçekten bir toplumun ruhudur, oraya da müdahale edilip, ona da zarar verilmeye çalışılırsa, artık her şeye zarar verilmiş, sıra ruha gelmiş demektir. O zaman artık işin suyu çıkmıştır, bu işi yapanlar sanatçının ve kültürün düşmanı demektir. Dolayısıyla sanatçının mahremiyetiyle, sanatın o özel alanıyla, sanatçının kimliği, biricikliğiyle, orijinalliğiyle oynamaya çalışanlar, bence en çok katran ve tüye layık olan tiplerdir. Bizim de zaten yapabileceğimiz bir şey yok, muazzam bir organizasyon kurup, mezatçı bir suç işliyorsa alternatif bir mezat şirketi kurmak, galerici suç işliyorsa alternatif bir galeri kurmak mümkün olmadığına göre mecazi anlamda onları katran ve tüye bulayıp “Hadi buradan gidin!” demekten başka yapabileceğimiz Bir şey yok,yada tüm sanatçılar birleşip haklarını koruyacaklar,buda neredeyse imkansız. Uzlaşmak mümkün değil; çünkü asla uzlaşmıyorlar, konuşmak mümkün değil; çünkü asla ortada görünmüyorlar. Tek hareket alanları para. Sen bir sanat yapıyorsun, sergi açıyorsun, karşılığında yazı yazılmıyor, fikir beyan edilmiyor, müşteri veya ilgili kişi seninle bir şey konuşmuyor. Direkt kapıdan girip o resimlerin bir tanesine iki dakika dahi bakmadan çıkıyor. “Kaç para bu resim? %60 indirim yapar mısın?” gibi konuşmalar oluyor. Bunlar çok lümpen şeyler. Sanatın yapılmasının kriterleri biraz değişmiş olsa bile, sanat o kadar lümpenleşmedi, ama sanatın dağıtımı, alınıp satılması gibi konular inanılmaz lümpen ve etiksiz davranışlar haline dönüştü.
Mezatlarda başımıza gelenleri biliyorsunuz. Bunlar çok sıkıntı verici, kendimizi sürekli tacize uğramış gibi hissediyoruz. Sergimin afişinde bir silindir şapka vardı, silindir şapkanın anlamı bellidir, protokol, üst yönetim, elit yönetim, geçmişten gelen tarikatvari klikler vs. ben de silindir şapkayı katran ve tüye buladım. Bunu Teşvikiye’de yapmamın nedeni ise Teşvikiye’nin bir mahalle olarak kimliği ve kültür sanattaki yöneticilerin bulunduğu yer olması, böyle bir gönderme de olabilir.Nişantaşı ve Teşvikiyenin sorunu,üst sınıfın,mahallesi olması.Galerilerde zaman içinde bu sınıfa servis eder duruma girdiler.Şimdi ise üst sınıfın kendisi sanat ticareti yapmaya başladı,yani alanda kendisi, satanda kendisi.bir kısır döngü oluştu,bu kısır döngü bu üst sınıfa çok para kazandırıyor,bu yüzdende düzeni bozmıyacak,oluşmuş çarkı kabul eden sanatçıların şansı fazla.İçeriksizlik,allegorik tekrarcılık (ezbercilik)algılanması ve satışı kolay olduğu için tercih ediliyor.Dikkat edin prim yapan sanatçıların çoğu problemsiz domestik sanat yapan kişiler.İstanbulda yaşıyan sanatçıların çoğu Nişantaşına gitmez bile,oradaki uygulamayı herkes biliyor ve eleştiriyor,bu ortamın bir üst sınıf kaprisi,egosantrizmi olduğunu,amacın ise para olduğunu,üslubun ise spekülatif ve hileli olduğunun herkes farkında.Bence çok yakında İstanbulun diğer bölgelerindeki,yenilikçi galeriler,insiyatifler Nişantaşını işgal edecekler,çünkü artık ortam dayanılmaz bir hal aldı.Grafiticiler neden Cihangiri Tarlabaşını boyuyorlarda Nişantaşını boyamıyorlar anlıyamıyorum.Kaleyi dışardan fetih edemezsinki,içeriye girmen lazım.Bir avuç galerici,birkaç mezatçı,20-30 zengin işadamının kendi tabirleriyle,sanatı yönetenlerin,bu saltanatı bence sorgulanmalı bu ülkenin sanatına faydamı zararmı getiriyor,açığa kavuşturmalı.
-İnsanların ilgisizliğinden şikâyet ettiniz, serginizde vermeye çalıştığınız mesaj hedefine ulaştı mı sizce?
Bilen biliyor; fakat bunlar o kadar ukala ve şımarık bir hal aldılar ki, bu şımarıklık onların düşünce sistemini bozdu aslında. Hiç kimse hiç bir şeye önem vermeme eğilimi içindeler, dolayısıyla önem vermedikleri bir konuyu düşünmemeleri, yok saymaları birkaç defa tekrarladığında, bu bir alışkanlık haline geliyor ve bakıyorsun ki adam 15 yıldır hiçbir şeyi düşünmemiş meğer. Bu da kendi yapılarını iğdiş etmiş küçültmüş oluyor, çok akıllı gibi duruyorlar, ama aslında öyle olmadıklarını düşünüyorum. Ellerinde sadece bir kuvvet var, o da para, paranın kuralına göre oynuyorlar. “Otur şu resmi bana anlat.” desen cevap veremez, ama “Evimde şu var, bu var.” diye övünür. Koleksiyonerlerin davranışlarında çelişkiler görüyorum, mesela “Siz koleksiyoncu değil, toplayıcısınız.” diye tartıştığım çok oldu. Çünkü ucuz alıyorlar, her sanatı alıyorlar… Örneğin Mehmet Güleryüz’ün resmi ile Bedri Baykam’ın resmi birbirinden çok farklıdır. Bu şahıs ikisinden de alıyor, tamam alabilir ama ikisini karşılıklı asıyor. Neden olabilir bu? Anlamak kavramak için olabilir belki ama eğer gerçekten bir çizgisi olsaydı, ikisinden birine karar verirdi. Mavi Jeans’in sahibi Elif Akarlılar yıllarca benim en büyük resimlerimi almıştı ve başka kimseden de resim almamıştı, sadece bir adet Ömer Uluç varmış evinde. Bu doğru mu yanlış mı, ayrı bir konu ama bu bir kararlılıktır. Bir ressama karar vermiş, ben onu takip edeceğim demiş, onun en iyi parçalarını ben alacağım demiş ve bunu uygulamış yıllar boyu. Bu koleksiyoncu tipi bugüne pek uymuyor.Şimdi uygulanan yöntem şöyle: ortada bir havuz var,bu havuzun içinde seçilmiş sanatçılar var,sayıları 10′u geçmez.Bu sanatçıların eserleri bir süredir hesaplı fiatlarla toplanmış,biriktirilmiş.Makul bir süre sonra fiatları yükseltilmeye başlıyor,mezatlarda satılmış gibi bile gösteriliyor,oysa bayrakları içerden kaldırıyorlar.Bu sanatçılar 40 bin tl den yukarı çıkartılan sanatçılar.Zaten elde bol sayıda resim var.Birde dışardaki halka var,bu halka kalabalık,çoğu sanatçı burada tutuluyor,bir çeşit güvenlik önlemi,ortadaki havuzu korumak için,dış halkadaki sanatçıların fiatları 40 bin tl yi geçirttirilmiyor,eğer sanatçının fiatları artma eğilimine girerse,o sanatçıya ait küçük ve ucuz parçalar öne sürülerek piyasa doyuruluyor,fiatlar baskı altında tutuluyor,ve fiatlar düştü diye anons ediliyor.Bazen, koleksiyoncular resimleri aldıkları fiattan daha ucuza satıyorlar,ama diğerlerinden yaptıkları kar onların açıklarını defalarca geçiyor.Olaya manüplatif yaklaşıyorlar ve spekülatif kazançlar elde ediyorlar.
Sanat galericileri derneği bu konuda hiçbir önlem almıyor oysa onlarda bu işten büyük zarar görüyor.PSD duruma hukuki bir müdahelede bulunmuyor.Zaten Sanatın büyük tüccarları,toptancıları,bunu kendileride açıklıyorlar,Türkiyede Sanatı Biz Yönetiyoruz diyorlar açık açık,müzayedeler aracılığıyla.Şimdi size soruyorum,bu olanların sanatla ne ilgisi var?Ne kadar sürecek?
-Az önce bahsettiğiniz Domestik sanat adını verdiğiniz konuyu biraz daha açarmısınız?Alıcı galerici ve sanatçı üçgeninde nasıl şekilleniyor ‘talebe göre sanat’ diye sözettiğiniz bu konu?
Her malın bir alıcısı vardır,çıtayı nereye koyduğunuza bağlı,geçmişi reddedip yeni veya yeni gibi görünenin peşine düşerseniz Ömer Koç bilerek hareket eden bir koleksiyoncu,fakat evdeki hesap çarşıya uymıyabilir.Dışarıya hayranlık duyup ben misyonerim derseniz,koleksiyonunuzu buna göre yabancı danışmanlarla organize ederseniz sanatçıları birer piyon gibi gören,Nahit Kabakçı iyi bir örnek.Toptan resim alıp karlı iş yapmaya çalışırsanız,özellikle mezatların çevresinde toparlanmış çok sayıda tırnak içinde koleksiyoncu var,aynı çevre içindeki sanat galerileri,birbirini kollayıp,aradan pay kapmaya çalışıyorlar,bu yüzden büyük indirimler taksitler yapıyorlar,sonrada mezatlara danışmanlık ve hizmet sektörü haline geliyorlar.Herkes para peşinde,ressamların yüzde doksanı terkedilmişlik,gerçeğini istemeye istemeye kabulleniyorlar,iyi sanat hızla ortadan çekiliyor,geriye tavşanın suyunun suyu kalıyor.İşte bu suya domestik sanat denir.
Ömer Uluç’un deyimiyle Zavallı Ressamlar..
Ozlem Inay - Yavuz Tanyeli
Ângela Ferreira 高鼻子 gāo bízi :Mentalklinik AA Bronson Abby Manock Absalon Adam Chapman Adam McEwen Adel Abidin Ad Reinhardt Adriana Cavarero Adrian Kondratowicz Aernout Mik AES+F Ahlam Shibli Ahmet Ögüt Akram ZaatariAlan Kane Alberto Giacometti Alec Soth Aleksander Komarov Aleksandra Mir Alexander-J. Kraut Alexander PonomarevAlexander Taylor Alexander Vaindorf Alexandra Bachzetsis Alexandre Bianchini Alfredo Häberli Alfredo Jaar Alice MünchAllie Bogle Allora & Calzadilla Amanda Levete Ana Linnemann André Avelãs Andrée Korpys & Markus Löffler André MaroseAndreas Fogarasi Andreas Gursky Andreas Hagenbach Andreas Hofer Andreas Schulze Andreas Zybach Andrea Zittel Andrew Mowbray Andrew Schneider Andrey Bartenev Andy Warhol Angela Bulloch Angela Detanico Angela Dwyer Anila Rubiku Anish Kapoor Anna Lindgren Anne-Mie Van Kerckhoven Anri Sala Anselm Kiefer Anselm Reyle Ant HamptonAnthony Auerbach Anthony McCall Antoine Zgraggen Anton Henning Antonio Briceno Anton Stankowski Apichatpong Weerasethakul Ariane Epars Armando Andrade-Tudela Armen Eloyan Armin Linke Arseny Mescheryakov Artists Anonymous Arundhati Roy Astrid Svangren Attila Csörgő Axel Geis Axel Roch Ayse Erkmen Børre Sæthre Baltazar TorresBanks Violette Banksy Barbara Visser Barnett Newman Beatrice Jugert Beat Streuli Beat Zoderer Ben Hagari Benjamin Bergmann Ben White Bernardi Roig Bernd Ribbeck Bernhard Leitner Bernhard Luginbühl Bernhard Martin Bertram VandreikeBethan Huws Beth Campbell Bharti Kher Bill Viola Birol Demir Björn Dahlem Blue Noses Bosse Sudenburg Bradley Castellanos Brian Alfred Brian Bixby Brian Burkhardt Brian Caiazza Brian Conley Brigitte Kowanz Bruce Nauman Bruce Wilhelm C.E.B. Reas Cai Guo Qiang Camilla Low Candida TV Carl Ettensperger Carlos Amorales Carlo Zanni Carol Riot Kane Carsten Höller Carsten Nicolai Cary Leibowitz Cassandra C. Jones Catalina Ossa Caterine Val Ceal FloyerCerith Wyn Evans Chad Oppenheim Charles Lim Yi Yong Charles Sandison Charlie Koolhaas Charlotte von der LanckenChen Zhen Chiara Dynys Chris Borowski Christian Boltanski Christiane Schuberth Christian Jankowski Christian Labonte Christian Philipp Müller Christina McPhee Christina Oiticica Christine Hill Christine Tarkowski Christine WürmellChristoph Büchel Christopher Williams Christopher Wool Christoph Schmidberger Clare Goodwin Claude Lévêque Claudia & Julia Müller Claudia Wieser Claus Föttinger Claus Richter Clayton Dean Smith Clegg & GuttmannCommonwealth Cosima von Bonin Crystel Ceresa Cy Twombly Damien Hirst Damon McCarthy Dan Flavin Dan Graham Danh Vo Daniel Buren Daniel Domig Daniel Glaser Daniel Milewski Daniel Pettrow Daniel Richter Daniel Rozin Daniel Sabranski Daniel von Sturmer Dan Oki Dan Perjovschi Darryl Pottorf Dash Snow David Adjaye David Altmejd David Bestué and Marc Vives David Claerbout Davide Balliano David Ellis David Fried David Hatcher David LaChapelle David Scher David Shrigley David Weinstein Dayanita Singh Dean Baldwin Deborah Grant Diango Hernandez Didier Fiuza Faustino Dinh Q. Lê Do Ho Suh Dominique Gonzalez-Foerster Doug Aitken Douglas Gordon Eddo Stern Edit Oderbolz Ed Rath Ed TempletonEdward Lipski Edward Steichen Eileen Simpson Eleni Christodoulou Elger Esser Elisabetta Benassi Elizabeth Peyton Eliza Naranjo Morse Ellen Gronemeyer Elliott Earls Ellsworth Kelly Eloy Feria Emre Hüner Enoc Perez Enrico David Enrique RiveraErhard Hössle Erica Eyres Eric Duyckaerts Eric Schmalenberger Eric Singer Erik S. Guzman Erik van Lieshout Ernesto NetoErwin Wurm Etoy Ettore Sottsass Eva & Adele Eva Aeppli Evan Collier Eyal Sivan Fabien Giraud Fabrice Gygi Fabrice HyberFabrics Interseason Falke Pisano Farhad Moshiri Feast Federico Donelli Felix Gonzalez-Torres Felix Partz Fergus FeehilyFernando & Humberto Campana Fernando Botero Fernando Sanchez Castillo Fletcher Benton Flo Ortkrass Florian Slotawa Folke Köbberling Frédéric Eyl Françoise Vincent François Morellet Frances Scholz Francis Alys Francis Hunger Frank Nitsche Frank Stella Franz Ackermann Franz Erhard Walter Franz West Friedrich Kunath FrontFuture Systems Günther Förg G.H. Hovagimyan G.R.A.M. Gabriele di Matteo Gabriel Orozco Gary HillGeneral Idea George Bures Miller George Nelson George Osodi Georges Maciunas Gerhard Richter Gianni Moretti Gilbert & George Gino De Dominicis Goran Petercol Gordon Cheung Gordon Matta-Clark Goshka Macuga Graham Harwood Greg Lynn Gregor Hildebrandt Guerra de la Paz Guido van der Werve Guillermo Calzadilla Guillermo Kuitca Gunnar GreenGus Powell Gustav Metzger Guy Sherwin Hagel Halina Jaworski Hannes Hoelzl Hans Christian Schink Hans Holbein the Younger Hans op de Beeck Harold de Bree Harun Farocki HC Berg Heide Hatry Heide Hinrichs Heimo Zobernig Heinz Sandoza Hella Jongerius Henning Bohl Henrik Olesen Henri Matisse Herbert Brandl Hernan Bas Herzog & de MeuronHiroshi Fuji Hiroyuki Matsukage Hrafnkell Birgisson huber.huber Hung Chi Peng Ian Burns Ian Monroe Ibon Aranberri Imi Knoebel Irena Juzova Isaac Julien Isa Genzken Jörgen Svensson Jacob Dahlgren Jacques Donguy Jaime VallaureJames Lee Byars James Rosenquist James Turrell Jan de Cock Jane South Janet Cardiff Jan Kotik Jan Mancuska Jannis KounellisJan Timme Jared Lindsay Clark Jared Pankin Jared Tarbell Jason Douglas Griffin Jasper Johns Jay Osgerby Jeanine WoollardJean Prouvé Jean Tinguely Jeff-Soto Jeff Elrod Jeff Koons Jeff McMillan Jeff Mills Jeff Wall Jen DeNike Jennifer Allora Jennifer Steinkamp Jenny Holzer Jenny Michel & Micha Hoepfe Jeongmoon Choi Jeppe Hein Jeremiah Clancy Jeremy Deller Jeroen Jacobs Jerszy Seymour Jesús Fafael Soto Jim Drain Jimmy Baker Jimmy Robert Jim Wright Joachim Koester Joan Fontcuberta Joe Amrhein Joe Colombo Johannes Grenzfurthner Johan Tahon John Bankston John Bock John Gregorio John McCracken John Stezaker John Waters Jonathan Horowitz Jonathan Lasker Jonathan Meese Jonathan Schipper Jongbum Choi Jon Kessler Jorge Otero Pailos Jorge Pardo Jorge Zontal Jori HulkonnenJorinde Voigt José Damasceno José Luis Guerín Jose-Maria Alcover Joseph Beuys Josephine Meckseper Joshua Callaghan Judith Hopf Jules de Balincourt Julia Chiang Julia Horstmann Julia Lohmann Julia Milner Julian Hönig Julien Rouvroy Jurgen Bey Jurgen Mayer H Jussi Ängeslevä Justin Beal Justin Lieberman Jutta Koether Kai Althoff Kalup Linzy Karim Rashid Karin Hueber Karl Bohrmann Karl Holmqvist Karsten Konrad Katharina Grosse Katharina JahnkeKathrin Haaßengier Katja Sävström Katrin Korfmann Kazuyo Sejima Keep Adding Keith Sonnier Keith Tyson Kendell GeersKenneth Noland Ken Price Kent Henricksen Kerstin Drechsel Klaus Weber Kolkoz Konstantin Grcic Korpys/LöfflerKrzysztof Zielinski Kyle Field Lara Favaretto Larry Bell Lars from Trier Lars Ramberg Latifa Echakhch Laura Ford Laurence Weiner Laurent Ajina Laurent Grasso Laurie Anderson Lawrence Weiner Leander Herzog Leandro Erlich Le CorbusierLee Bul Lee Wells Leone Contini Bonacossi Leslie Deere Leslie Hewitt Lia Liam Gillick Libby Black Li Dafang Lisa Kirk Lisa Tan Lizza May David Loris Cecchini Lorna Simpson Los Torreznos Louise Bourgeois Lovett / Codagnone Luca Trevisani Luc Aubort Luchezar Boyadjiev Luigi Colani Luigi Ontani Luigi Serafini Luis Jacob Lutz/GuggisbergM-City Maaria Wirkkala Maarten Baas Madelon Vriesendorp Magdalena Abakanowicz Magdalena KunzMagdalena von Rudy Mamiko Otsubo Mandla Reuter Manuel Ocampo Manuel Vilariño Marcel Kühne Marcel van Eeden Marc LeeMarc Newson Marcus Coates Marcus Knupp Margret H. Blöndal Maria Jose Arjona Mario Asef Marius Watz Mark BradfordMark Dion Mark Divo Mark Golamco Mark Handforth Mark Harasimovicz Mark Holmes Mark Rothko Mark Thompson Markus Leitsch Markus Oehlen Martí Anson Martha Parsey Martina Gmür Martin Behr Martin Kaltwasser Martin Kippenberger Martino Gamper Martin Stiefel Martin Wöhrl Martin Walde Mary Heilmann Mary Younakof Masao Okabe Matali Crasset Mateo Tannatt Mathieu Mercier Matsuko Yokokoji Matt Bakkom Matteo Gonet Matt FreedmanMatthew Day Jackson Matthew Green Matthew Ritchie Matthias Weischer Matt Leines Matt Mullican Matt Stokes Maurizio Cattelan Maurizio Nannuci Mauro Ceolin Max Lamb Mehi Yang Mel Bochner Meuser Michaela Meise Michael ArcegaMichael Beutler Michael Cline Michael Elmgreen & Ingar Dragset Michael Günzburger Michael Hakimi Michael Kalki Michael Lin Michael Müller Michael Portnoy Michael Snow Michael Stuetz Michal Budny Michel AuderMichele Pred Michel Verjux Mickalene Thomas Micol Assaël Mika Rottenberg Mike + Doug Starn Mike Cloud Mike KelleyMike Meiré Mike Peter Smith Miks Mitrevics Miltos Manetas Minerva Cuevas Miriam Cahn Miroslav Tichy Miroslaw BalkaMladen Dolar Mogens Jacobsen Moises Saman Momus Mona Hatoum Monica Bonvicini Monica Ursina Jäger Monika Sosnowska monochrom Morris Lewis Mrdjan Bajic Muntean / Rosenblum Nadine Robinson Nam June Paik Nancy Spero Naoto Fukasawa Nari Ward Natalie Djurberg Nathalie Djurberg Nathan Carter Natsuyuki Nakanishi Navin June NorlingNedko Solakov Neha Choksi Nick Currie Nick Mangan Nick Waplington Nicole Schmölzer Nico Vascellari Niki de Saint PhalleNikko-Sedgwick Nik Nowak Nikolaus Hirsch Nina Canell Nina Weber Noah MacDonald Noam Gonick Nobuyoshi Araki Nora Naranjo Morse Nora Schultz Norman McLaren Not Vital Olaf Breuning Olaf Nicolai Olafur Eliasson Olaf Val Olga Adelantado Oliver Ross Olivier Mosset Omer Fast Orit Raff Os Gemeos Oskar Schlemmer Palermo Pamela Rosenkranz Paola Pivi Pascale Marthine Tayou Pascal Häusermann Pascal Rousson Patricia Jegher Patrick Meagher Paul Graham Paul McCarthy Paul Pagk Paul Thek Pawel Althamer Peter Doig Peter Fischli / David Weiss Peter Friedl Peter Kreidler Peter Weibel Peter Zumthor Pfelder Pharrell Williams Philippe Parreno Philippe Rahm Piero del Bondio Piero Golia Piero Lissoni Pierre Ardouvin Pierrick Sorin Pieter Hugo Pietro Roccasalva Piratbyrån Plamen Dejanoff Rachel Goodyear Rachel Khedoori Rachel Mason Rafael Lain Rafael Lamata Ragnar Kjartansson Rainer Mang Randall Stoltzfus Random International Raphaele Shirley Raphael Neal Raphael Siboni Rasmus Bjorn Raul Ortega Ayala Ravikumar Kashi Raymond Pettibon Rebecca Horn Rebecca Lennon Reena Spaulings Regine Müller-Waldeck Remy Markowitsch René Burri Renée Green Rianne Makkink Ria Pacquée Ricarda Denzer Ricardo Jacinto Ricardo Valentim Richard Artschwager Richard HadenRichard Hoglund Richard Hutten Richard Long Richard Wright Rirkrit Tiravanija Robert Bechtle Robert Gober Robert Indiana Robert Kusmirowski Roberto Capucci Robert Rauschenberg Rodney Graham Rodney Swanstrom Roee RosenRoman Ondák Roman Signer Ronan & Erwan Bouroullec Ron Arad Roni Horn Ron Kleemann Rose B. SimpsonRoss Lovegrove Roxy Paine Roy Lichtenstein Rubén Ramos Balsa Rui Toscano Rune Olsen Ryan Geiger Ryoji Ikeda Ryue Nishizawa Saadi Yousef Sabina Baumann Sabine Hornig SANAA Sandra Vasquez de la Horra Sarah Morris Sarah Oppenheimer Scott Hug Scott King Scott Lyall Scott Snibbe Sebastian E Sebastian Summa Sencer Vardarman SEOShaheen Merali Shahryar Nashat Shana Lutker Shannon Wright Shara Hughes Shilpa Gupta Shin Azumi Shinique Amie SmithShinique Smith Shirana Shahbazi Sigmar Polke Simona Brinkmann Simon Dybbroe Møller Simone Zaugg Simon Henwood Simon Ingram Sirous Namazi Sislej Xhafa Sofia Lagerkvist son:DA Sophie Calle Soun Hong Stéfane Perraud Stan Douglas Stefan BanzStefan Kürten Stefan Kern Stefan Thater Stella Hamberg Stephan Balkenhol Stephen Prina Stephen Willats Sterling RubySteven Shearer Studer / van den Berg Studio Azzurro Surdashan Shetty Susan Giles Susanna Kraus Swantje Hielscher Sylvie Fleury Sylvie Rodriguez T.J. Wilcox Tabaimo Tacita Dean Takashi Murakami Tal R Tara Donovan Tatiana Trouvé Tatjana Bergius Tatjana Doll Tatjana Gerhard Tatsumi Orimoto Tavares Strachan Terence Koh Teresa Margolles TeufelsgroupThea Djordjadze The Krasnals Theverymany Thomas Campbell Thomas Demand Thomas Flechtner Thomas KapielskiThomas Lehnerer Thomas Schütte Thom Merrick Thorsten Knaub Tim Lewis Timo Kahlen Timothy Hull Timothy Tompkins Tim Spelios Tim Tate Tjorg Douglas Beer Tobias Rehberger Tomas Saraceno Tom Blackwell Tom Burr Tony CraggTony Oursler Toril Goksøyr & Camilla Martens Torsten Krüger Tracey Emin Trenton Doyle Hancock Tsang Kin Wah Tue Greenfort Ueli Etter Ugo Rondinone Ulrich Gebert Ursula Palla Véronique Bacchetta Valentin Carron Valie Export Ves PittsVinca Petersen Vincent & Feria Vincent Geyskens Vincent Tavenne Vincent van Gogh Vito Acconci Vuc Cosic Wael ShawkyWalter Moroder Wardell Milan Werner Bunz Werner Kraus Wilhelm Sasnal Willem Boshoff William Metcalf Willie Doherty Will Ryman Wim Delvoye Wolfgang Laib Xavier Noiret Thomé Yasemin Baydar Ying Gao Yona Friedman Yoon Lee Yoshitomo Nara Yuji Takeoka Yves Klein Zachary Clement Zaha Hadid Zbigniew Rogalski Zdenek Sykora Zhang HuanZiga Kariz Zilla Leutenegger Zilvinas Kempinas Zoe Leonard
Venedik Bienali’nde İtalyan pavyonunda Bertozzi e Casoni’nin işi ilgi çekiyor.
FOTOĞRAF: AFP
Geçen yazımda, Türkiye’de çağdaş/güncel sanatla ilgili resmi kültür politikasını irdeleyen ve bütün sanat alanlarını ilgilendiren birçok yapısal soru sormuştum. Şimdi, Venedik’teyim, 53. Bienal’de Orta Asya Pavyonu’nu hazırlarken İtalya örneğiyle kaldığım yerden sürdürmek istiyorum, irdelemeyi…
İtalya devlet ve yerel yönetim kültür politikalarının, ve kamuoyunun tartışmasız odaklandığı geleneksel sanatlar, antik ve klasik müze ağı açısından Türkiye ile benzerlikler gösterir; müzelerin yeterince güncelleşmemiş olması açısından da, en önemli etkinliğin bienal olması açısından da… Ya da, İtalyanların da hep söylediği gibi, devletin çağdaş/güncel kültüre uzaklığı açısından da…
İtalya’nın vergi sistemi koleksiyoncuları ve yabancı yatırımcıları zorluyor; çağdaş sanat piyasası güçlü değil; sanatçıların yapıtları AB’nin büyük sanat merkezlerinde yeterince temsil edilmiyor ve büyük sanat piyasasında tanıtımları zayıf… Ne ki, İtalya çağdaş sanatının ana kaynağını kurumsal yapılar değil, sanatçılar ve sanat uzmanları oluşturuyor. Arte Povera’cılar, Transavanguardia’cılar 70’lerden günümüze etkilerini koruyor. Michelangelo Pistoletto Lovedifference adlı bir vakıf kurdu ve çeşitli kurumlar ve sanatçı gruplarıyla ortak kamusal alan projeleri yapıyor ve genş kitlenin çağdaş sanatla karşılaşmasını sağlıyor; şimdilerde Akdeniz Kültür Palamentosu adlı bir projeye başladı. Türkiye bu projeye katılacak. Germano Celant, Achile Bonito Oliva, Bruno Cora son 40 yılın sanat kıstaslarını belirlediler; bu etkileri sürüyor. Torino müzesi küratörü Carolyn Christov Bakargiev, 2008’de 180 sanatçılı Sydney Bienali’ni yaptı, 2012’de de Documenta Kassel’i yapacak…
Bireysel başarılar açısından durum böyle, ama kurumlar açısından İtalya’nın AB ölçeğinde çağdaş sanat alanında çok iyi bir örnek olduğu söylenemez. Almanya, Avusturya, İsviçre gibi komşularıyla rekabet edebilmesi için yapılanmasını hızlandırmak zorunda olduğunun bilincinde 1990’ların başından bu yana. Ülke çapında bir çağdaş/güncel sanat ağının kurulabilmesi için yerel yönetimlerin özel sektörle yaptığı akılcı işbirlikleri iyi sonuçlar verdi. Çağdaş sanatın önemli bir ekonomik olgu olduğu ancak anlaşılıyor ve büyük yatırımlar gerçekleşiyor: Bologna’da Mambo, Milano’da Hangar Bicocca (dev yerleştirmeler için bir hangar), Turin’de 90’lı yıllarda kurulan ve içinde 300 parçalık değerli bir koleksiyon olan Castello di Rivoli (yılda 100 bin kişi ziyaret ediyor), Venedik’te François Pinault’un koleksiyonuna verilen Palazzo Grassi, Pinault şimdilerde gümrük binalarını da çağdaş sanat müzesine dönüştürüyor (Punta della Dogana), Prada Vakfı da Milano’nun güneyinde bir sergi binasını Rem Koolhaas’a yaptırıyor, Prato’da Luigi Pecci Çağdaş Sanat Müzesi (ilk örnek)… Roma’da Zaha Hadid’in mimarisini yaptığı MAXXI’nin inşaatı sürüyor. Napoli’de de yeni kurulan çağdaş sanat müzesi MADRE ve Regio Emilia bölgesinde Maramotti ailesinin koleksiyonunu içeren bir müze var. Gagosian da Roma’da büyük bir galeri açtı; sanat piyasası zayıf olmasına karşın…
Bunların yapısına bakıldığında, hepsinin arkasında güçlü aileler, vakıflar ve mesenler var; yani ortaçağdan günümüze süren gelenek… Bu özel girişimcilerin kurumları nasıl işletiliyor? Türkiye’deki örneklere pek benzemiyor, doğrusu! Yönetim kurullarında işin sahipleriyle birlikte uluslararası çağdaş sanat iletişim ağının tanınmış uzmanları oturuyor; burada, işin sahiplerinin değil, uluslararası uzmanların temsil ettikleri kıstaslar geçerli oluyor. Yönetim kurulu merkezin işletmecisini ve küratörünü üç-beş yıllık anlaşma ile seçiyor; ikisi de kendi ekibini kuruyor. Bu ekiplerde çeşitli AB ülkelerinden uzmanlar yer alıyor; kimse, “Merkezimizi neden yabancı uzman yönetiyor” demiyor.
AB kültür sanayi ölçeğinde sorunları olan İtalya ile karşılaştırıldığında bile Türkiye’nin kültür sanayinin ne durumda olduğu konusunda gerçekçi olmak gerekiyor: Sistemin ve gündemin gerisindeyiz… AB ülkelerinde düzenlene gelen Türk haftalarıyla bu iş artık yürüyemeyeceği çok açık; bu işlere harcanan para boşa gidiyor!
Güçlü kültür politikaları ve sistemleri olan Batı ve Kuzey AB ülkelerini bir kenara koyduk, İspanya ve İtalya gibi büyük Akdeniz ülkesi olan Türkiye’nin, en azından bu ülkelerdeki kültür sanayi düzeyine gelmesi için programımız var mı?
Kültür ve Dışişleri bakanlıklarının bu ülkelerdeki temsilciliklerinde Türkiye’yi bu düzeye getirmek için kültür/sanat işbirlikleri sağlayacak uzman çalışıyor mu?
2000’lerin başından günümüze birçok üniversite, gerçekleri gören öğretim üyelerinin çabalarıyla sanat yönetimi, kültür yönetimi gibi bölümler ve programlar açtı. 10 yıldır bu eğitimi alan ve Türkiye’nin kültür sanayinin uzmanlaşmasını sağlayacak gençler var. Doktoralarını bile yapan bu gençlerin çoğunun İstanbul’da iş bulamayıp AB ve ABD’de iş aradıklarını biliyoruz. Bu gençlerin bu yurtdışı temsilciliklerde istihdam edilmesi konusunda ne düşünülüyor?
AB’ye girme sürecinde kültür piyasasının bir sektör oluşturması gibi bir gerçekle karşı karşıyadır Türkiye… İş, iş güvencesi, vergi yasaları, telifler, desteklemeler, proje havuzları ve ‘güzel sanatlar’ galerilerinden vazgeçip, yeni sistem çağdaş sanat merkezlerinin kurulması açısından köklü bir değişime gereksinim var. Bunların AB uyum yasalarına göre değiştirilmesi ve güncelleştirilmesi gerekiyor. Bu çalışmayı yapan bir uzman birim var mı, bakanlıklarda?
Söz konusu Akdeniz ülkelerinde çok önemli büyük etkinlikler, fuarlar ve festivaller yapılıyor; Türkiye’deki yaratıcı insanların bu etkinliklere katılma olanağı nedir? Bu sorunun yanıtını biliyoruz: Yok gibi! Üstelik de bu olanak, işin uzmanı olmayan bürokratların, diplomatların ve geri kalmış resmi kültür politikasına hizmet eden kurumların tekelinde… Bu yaratıcı insanların önünü açmak için Kültür ve Dışişleri Bakanlıkları bir çalışma yapıyor mu? Ya da yapmayı düşünüyor mu?
Kültür ve Dışişleri Bakanlıkları, şu anda yurtdışında, kendi olanaklarıyla buldukları uluslararası burslarla, desteklerle yaşayan ve çalışan yaratıcı gençler için herhangi bir destekleme fonu yaratmayı düşünüyor mu? Bu gençlerin içine girebildikleri mesleki iletişim ağının ve kültür piyasası olanaklarının Türkiye’de de temellenmesi için bir girişim var mı?
Geçen ay Orhan Pamuk, Venediklilere iki buçuk saatlik edebiyat ziyafeti verdi; Türkiye Pavyonu Arsenale’de kurulan prefabrik sanat mekanı ve Banu Cennetoğlu ve Ahmet Öğüt’ün ideolojik referansları güçlü işleri dikkati çekiyor.
Bireyler ve özel girişimler, devlet politikalarının önüne geçmeli; ancak onların yarattığı kültür birikimi ve üretiminin devlet kaynaklarından beslenmesi de bir hak olarak benimsenmeli.
BERAL MADRA