KATRAN ve TÜY modern sanat bilgi ortamı

MondayMarch29th,2010

‘Bizim entelektüellerimiz özerkleşmedi’ - Hüsamettin Koçan

Kategori: Söyleşiler — KatranveTuy @ 02:53AM

‘Bizim entelektüellerimiz özerkleşmedi’

'Bizim entelektüellerimiz özerkleşmedi'

Okan Üniversitesi Güzel Sanatlar’ın dekanı Koçan, üniversitede bağımsız bir sanat üretim merkezi kurdu. Fotoğraf: Muhsin Akgün

Hüsamettin Koçan, gelenekle bağını kişisel öyküsü üzerinden kurgulayan bir sanatçı. Aynı zamanda sanat eğitimi konusunda ilklere imza atan devrimci bir isim. Okan Üniversitesi güzel sanatlar fakültesinin yeni dekanı olarak geçtiğimiz günlerde bir ilke daha imza attı: üniversitenin arazisine 1000 metrekarelik okul müfredatından bağımsız bir sanat üretimi şantiyesi kurdu. Şantiyede modadan mimarlığa çeşitli faaliyetler gerçekleşiyor. Koçan’ın gerçeğe dönüşen ütopyası ise doğduğu, kopup merkeze geldiği köyü Baksı’da inşa ettiği etnografya ve çağdaş sanat müzesi. Baksı, sergi salonunu Mayıs sonunda Ahu Antmen’in küratörlüğünü yaptığı zanaat ve sanatı hiyerarşi kurmadan bir araya getirdiği bir sergiyle açıyor. Mimari tasarımından sıvasına kadar Koçan’ın elinin değdiği, göz nuru müzesi Baksı, gelenekle olan dertlerimize derman olabilir mi? ‘Gelenek’ konuşmalarım Hüsamettin Koçan’la devam ediyor.

Gelenekle ilişkimizde bir sorun mu var? Ve bu sorun sizce neden kaynaklanıyor?

Gelenek kimleri ilgilendiriyor diye bakmak lazım. İnanç grupları gelenekle ilgilidir. Çünkü inanç gelenek gerektirir. Köken problemi olanlar gelenekle ilgilidir. Köken, hatırlamaya doğru insanları yönlendirir. Ticari olarak gelenekle ilgili olabiliyor insanlar. Entelektüel olarak gelenekle ilgili olanlar var bir de… (Gülüyor) Şimdi inanç ve köken grupları için geleneğin yenilenmesi söz konusu olamaz. Çünkü gelenek en kutsaldır. Türkiye’de aslında kültür siyaseti kuranlar, muhafazakar siyasi kadrolarımız geleneğin tekrar edilmesinin bize yeteceği düşüncesini taşırlar. Bu kadroların kültür politikaları yenilenme değil tekrar içerir.

Peki entelektüeller açısından bakarsak?

Bu grubun aslında bu daha önce saydığım grupla ilişki kurdukları zaman bir büyük zaafı vardı. Bunlar muhafazakardır, tutucudur derlerdi. Günümüzde sanıyorum bu değişti. Bizim entelektüeller de kendi içlerinde tasnif edildi. Bir grubu, geleneğin ticari ve muhafaza etme boyutunu keşfetti ve bunu da kullanmak istiyor. Bence bütün kafa karışıklığı oradan çıkıyor.

Siz gelenekten ne anlıyorsunuz?

Benim algıladığım ve entelektüelin algılaması gereken şey, süreklilik olgusudur. Bu süreklilik olgusu, şematizmi, taklidi barındırmaz. Oradaki gerçek meseleyi içselleştirmek, orayı bir hareket noktası olarak algılamak ve oradan yeni şeyler üretmek. Geleneği biz temalar bağlamında da algılayabiliyoruz, motif düzeyine de indirgiyoruz. Başka birisi teknik düzeyde algılayabilir.

Evet, zaten gelenek mi geleneksel sanat mı ona da karar vermek gerekiyor. Öte yandan gelenek eşittir İslami olan gibi bir hata da yapılıyor. Sizin öğrencilik dönemi tezinizin konusu halk resmiydi. Halk resmi koleksiyonunuz da vardır yıllardır… Halk resmi geleneği üzerine ne söylemek istersiniz?

Şimdi tabii Anadolu geleneği diye çok geniş bir gelenek var. Türk-İslam bunun içinde var ama gelenek dediğiniz zaman o kadar geniş bir alandan söz açıyorsunuz ki. Mesela Hitit’i nereye yerleştireceksiniz? Cemal Tollu, Hitit’le çok ilgili bir gelenekçi sanatçısıdır doğrusunu isterseniz. Bizans’ı, Roma’yı, eski Anadolu uygarlıklarını nereye yerleştireceksiniz geleneğin içinde o halde?

Hitit’in gerçek taşıyıcısı kimdir? Böyle birisi var mıdır? Geleneğin devamlılığını ya da sürekliliğini diyelim sağlayan kimdir? Sanatçılar mı? Hiç sanmıyorum…

Geleneğin taşıyıcısı bana göre coğrafyadır. Gerçek anlamda geleneği coğrafya, tarih taşır. Kültürün kendisi taşır. Biz bu sorgulamaları yapmadan kısa devre yapıyoruz. Bir gelenek parantezi açabiliyoruz ve herkesi belli bir şematizm içinde ve sadece İslam yapısı içinde algılayıp o algıyla gelenek dünyasını izah etmeye çalışıyoruz. Sorun burada başlıyor. Galiba ilk sorunun yanıtı bu…

Geleneğin kendisi hayata, bir sanatçının hayatına nasıl karışır? Karışmalı mıdır? Erol Akyavaş bu anlamda nasıl bir örnek? Kendinizi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ben isimler üzerinden gitmek istemiyorum. Genel bakmak, genel okumak istiyorum. Sanatçı, şöyle ya da böyle yapar. Sanatçıya yöntem önermeye kalkmak yanlıştır. Benim tartışmak istediğim şudur: tayin edici olanlar üzerinden gitmek. Türkiye’de kültür alanında birileri çıkıp gelenek budur diye herhangi bir saptama yaptıkları anda bunu tartışmamız gerekiyor. Bir, bunu kültür politikaları boyutunda tartışmak gerekiyor. İki, bunu örgütleyen, sergi düzenleyen, kitaplaştıran, tasnif etmeye kalkanları tartışmak gerekiyor. Türkiye’de eksiklik geleneğin tek boyutlu algılanması. O da İslam kökenli. Onun dışına çıkamıyor. Çıkamıyor çünkü bu saptamaları yapanların algısı bu kadar. Bunun dışına çıkmak daha büyük bir birikim gerektiriyor… Onun arkasında Halikarnas balıkçısının birikimleri olması gerekiyor.

Türk tarih tezi, resmi bir programla bağ kurmamız gereken geçmiş kültürleri işaret eder.

Hitit uygarlığı bunlardan biri. Cemal Tollu’nun da referans verdiği… Bugünkü geleneğin İslami olduğu algısında bu programın başka türlü devam ettiğini düşünüyorum. Bu kez işaret edilen Hitit değil, İslami kültür mü?

Atatürk’ün niyeti, uygar dünyanın biz Türk’lerin kökleri çok derinlere giden, çok köklü kültürleri kuran bir kökene sahip olduğunu göstermekti. Anadolu birikimimize sahip çıkmak meselesi. Eğer o birikime sahip çıkmadığınızı düşünürsek, bu toprakların sahibi olamayız, geçici olduğumuzu düşünürüz diyordu. Bu doğrudur ve bana göre bu toprak üstünde yaşayıp gelenek deyince sadece dinsel boyutu algılamak büyük eksikliktir. Sonuçta, geleneğin belli bir tarifesi yok. Belli bir siyasal güce ve akademiye övgü yapmaz, yapmak isteyenler tarafından alet edilir ama…

Gelenekle ilgili bir sergi yapanın ne gibi kriterleri olmalı?

Ben geleneğin şu kısmıyla ilgili olanı bir araya getirdim, demeli. O kadar. Gelenek büyük bir başlık. 1990’larda Mısırlı bir küratör Almanya’da sergi açtı, İslam ülkelerinde sanat diye… Beni davet etti. Ben gelmem çünkü Türkiye bir din devleti değil, dedim. Bizim sonra başka arkadaşlarımız İslam ülkelerinde modernlikler gibi sergiler açtılar. Burada meseleyi nereye koyduğunuza bağlı… Kendi tanımlarınızı belli tutarlıklar içinde koyarsanız olur. Gelenekten çağdaşlığa gibi büyük bir başlık attığınız andan itibaren büyük bir hesap vermeniz gerekir. Biz geleneği böyle algılıyoruz demeniz lazım.

Doğduğunuz köye inşa ettiğiniz Baksı Müzesi de gelenekle kurulan bir ilişkiden doğmuş bir müze bana kalırsa… Onun gelenekle kurduğu ilişkide emeğin çok belirleyici olduğunu düşünüyorum.

Emek sürdürülebilen bir şey sonuçta. Kadınlara da büyük bir vurgu yapıyor müze. Her şeyden önce onların emeğini değerlendiriyor. Geleneğin en büyük taşıyıcısının kadınlar olduğunu da düşünüyorum. Özellikle merkez dışında. El emeği olmadan ustalar olmadan gelenek devam edemezdi. Kapalı toplumlarda kadınlar geleneğin bir parçası, halı, kilim, saç örerler, elbise dikerler. Göz nuru olmadan olmaz bu iş. Biz de müzenin sergi binasının açılışını, zanaat ve sanatı yan yana getiren bir sergiyle yapıyoruz. Geleneğin el emeği kısmına saygı duyan, onun üzerinden adım atmaya çalışan bir grup sanatçıyla, oradaki bizim etnografik yapıyı buluşturduk.

Köylüler çağdaş sanatçının yaptığı işleri büyük bir hayranlıkla izliyorlar, sonra kendi işinin orada neden durduğuna akıl sır erdiremiyorlar. Ne kadar cömert. O, geçmişin hafızasını taşıyor. Çağdaş sanatçının yaptığı gibi yıkıp yeniden yapma meselesi yok. Onun sürdürebilme meselesi var. İşte mümkünse herhangi bir motif koyarak kendisini gelenekte var etmeye çalışıyor. Bugün geleneksel süreci ancak yenileyerek devam ettirebileceğimize göre, o zaman yenilenme eğrisinin farklı bir eğri olduğunu gelenekçilerin iyi bilmesi gerekir.

AYŞEGÜL SÖNMEZ

MondayMarch22nd,2010

Atelier d’Anselm Kiefer à Barjac, Monumenta 2007.

Kategori: Söyleşiler, videolar, fuarlar, görseller — Etiketler: — KatranveTuy @ 01:36AM

KieferAnselm Kiefer

Anselm Kiefer,

vue de tableaux en préparation pour la maison “Voyage au bout de la nuit”.

Atelier d’Anselm Kiefer à Barjac, Monumenta 2007.

© Ministère de la Culture et de la Communication. Photo Marc Domage.

http://www.monumenta.com/2007/index2.php?option=com_content&task=view&id=189&pop=1&page=0&Itemid=9

ThursdayJanuary28th,2010

Ömer Uluç (1931 - 2010)

Kategori: Söyleşiler, videolar, görseller — Etiketler: — KatranveTuy @ 05:38PM

fotograf Atila Cangır 1970

söyleşi :

eylül 2008 istanbul, hande özelsancak, yavuz tanyeli

SB fotograflar,Atila Cangır,2007,istanbul

Başlangıçta hayatı ve sanatı ne kadar ciddiye aldınız?

Birisi hayata atıldığında neler hissetiniz

demişler, o da ben atılmadım ki, arkadan

ittiler demiş.

İnsan itilince ciddiye alıyor, biliyorsunuz,

nereye düşüyorum acaba diye. İnsan hayata acı

çekerek geliyor.

Sizi ittiklerinde ne kadar ciddiye aldınız? Sanat hayatınıza başlarken bu günleri düşündünüzmü?

Aman iyi ki düşünmemişim. Bir ara bir şeyleri

ciddiye aldım ki resim yaptım. İnsan hiçbir

şeyi tam olarak ciddiye alamaz. Hiçbir şeyi tam

olarak alaya da alamaz. Cereyan ve aksi

cereyanlar arka arkaya gelirler. Depresif bazı

insanlarda bunlar hızla gelir. Biri gelir hemen

ardından öbürü. Ne kadar hızlanırsa vaziyet o

kadar karışır. Şiddetli gelenleri de senin kriz

geçirmene neden olur. Bir şeyi ciddiye almakla

almamak arasındaki sürenin biraz uzaması ve

bunların çok şiddetli hissedilmemesinin bir

faydası var. Bunun bir ayarı var, o ayarı

tutturabilirseniz işiniz iş. Van Gogh kulağını

kesti olmadı, sıktı kurşunu kafasına. Onun çok

aldığı kesin. Bizim de aramızda o kadar alanlar

olmuştur. Ciddiye aldığım için bu yaşlara

kadar uğraştım. Kimse balık tuttuğumu

sanmıyordur. Her gün ben balık tuttum desem ne

yaparsınız! Her gün resim yapmışız, sergiler

açmışız, bundan para kazanmışız. Ciddiye aldık.

Ama daha da ciddiye alırsan kabaca önüne iki

yol çıkıyor. Zeki bir adamsan zaten öbür yola

gidersin. İlk yol megalomani ve övünmek.

Profesör olmak gibi. Bir yere profesör oldun mu

ciddinin de ciddisi olmak zorundasın. Bunun

mesleki deformasyonu da var. Akademiye her

gün şakalar yaparak falan gidemezsin. Sanatçı o

dünyanın içine girince ciddileşir, sıkıcı olur,

sıkıcı olunca da kötü sanat yapar. Bir de

ciddiye almanın ben neredeyim, ne yapıyorum, bu

iyi bir şey mi, değil mi, ben vasat bir adamım

da beni bir şey mi sanıyorlar, o bana şunu

söyledi, ben bunların hiçbirine aldırış

etmeyeyim, bildiğim yoldan mı gideyim gibi

gayet dertli ve trajik bir sanatçı olmaya doğru

yolu var. Ona girersen, Yunan’ın trajik

kahramanlarının tanrılarla savaştığı gibi, sen

de öyle savaşır ve mağlub olursun. Van Gogh

trajedisi böyle doğar. Ciddiye almanın iki

şekli. Bir de bizim gibi adamlar var. Ben tabii

ki birinci yola hiç gitmedim. Profesörlük,

hocalık gibi. Trajik bir şeye de gitmedim ama

onun civarından geçtim, geldim, döndüm. Benim

mizah yeteneğim çok dengeledi.

Resminizin içindeki imgelere bir anti-figür diye bilir miyiz? Eğer öyleyse bu başkaldırıyı, yine yukarı doğru gelişen ters bir piramide benzetebilir miyiz?

Figürün piramidin tepesi olması Rönesans

olayıdır. Daha doğrusu Yunanlıdan gelir. Artık

perspektif ve anatominin özellikle Rönesans’ta

çok gelişmesi figürü çok ortaya çıkarmıştır ve

figür yüceltilmiştir. Çirkin figür bile

yüceltilmiştir. Çok yüklüdür. Michelangelo

parmağıyla tanrıyı canlandırır. Artık orada bay

art var.

Yani sanatın en yüksek noktası. Orada önemli

olan mükemmelliktir. Koca koca müthiş figürler

ya da küçük figürler. Adam dünyanın merkezine

oturmuş, oradan dünyayı çiziyor gibi. Bu benim

sanat anlayışıma çok karşı bir şey. Ben tabii

ki merkezin etrafında, merkez kaç kuvvetiyle

dönen, düşmeyen, daha agresif, çarpık, çurpuk

figürleri seven bir adamım. Onlar diyorlar ki,

‘elimizde bir takım aletler var; perspektif,

anatomi gibi. Böyle bir takım şeylerle dünyayı

ele geçirmek istiyoruz’. Fakat bunun bir

macerası, heyecanı yok tabii. Bana her zaman,

bir karambol ya da karışıklık içinde figürü

andıran şeylerin belirmesi heyecan verdi. Ben

son derece figüratifim. Rönesans’tan

hoşlanmayacak kadar figüratifim. Bizim ülkede

dövünüyorlar, ‘biz Rönesanslı olamadık,

hiçbir şey yapamıyoruz’ diye. Sanki Rönesanslı

olsalar bir şey yapacaklardı! Çok kere,

eskiden beri, olmamasının avantaj olduğunu

söyledim. Bakın, dedim, Çinliler ağlamıyorlar

ve neler yapıyorlar. Bugün çağdaş Çin sanatı

her yeri sardı ve işleri çok yüksek fiyatlara

satılıyorlar. Pazarları falan var. Peki bu

adamlar Rönesans’ta yok, hadi bakalım!

Hindistan’ın da Rönesans’ı yok. Demek istiyorum

ki bir ülke Rönesans’ı mesele yapmazsa, bunu

bir avantaj olarak görmemeleri olacak gibi

değil.

Çok büyük bir zekasızlık olarak görüyorum

bunu. Yalnız lekeciler, bazı modern sanatçılar,

değişik figürlerde onları aramıştır. Yerlerdeki

yağ lekelerinden, duvarlardaki çizgilerden. Her

türlü leke bir figür çağrışımı yapabilir.

Onlara ilaveten bir şey daha yapıyorum ve fark

atıyorum sanıyorum bazı anti-figür

taraftarlarına; ben o figürün gözlerini

buluyorum ve oraya göz koyuyorum . Nereye

koyarsanız gözler canlandırır. Bu gözleri bir

büyücü gibi koyuyorum ve canlandırıyorum.

Artık küresel sanattan bahsediliyor. Küresel sanat okyanusunda yüzerken neden yalnız hareket ettiniz? İyi bir partner bulamadınız mı yada neden?

Robert Koleji’nin mühendislik kısmına giderken

resim de yapıyordum ve resim ciddileşmeye

başladı. Ben hop diye resme atlamadım, itildim

diyorum ya başından beri. Asmalı Mescit’te

‘Tavan Arası Grubu’ diye bir grup kurduk. Tavan

Arası Grubu mektepli olmayan, otodidakt

ressamların grubuydu ve bir iki sergi açtık. O

sırada bir takım insanlar bizi biraz kullandı,

saldırmak istedikleri kişilere karşı. Akademiye

karşıydık. Ben ciddi karşıydım, o zaman dahi.

Ressam olmayanlar da vardı orada. Atıf Yılmaz

mesela. O da resim yapıyordu. Böyle tuhaf

bir gruptuk. Bundan sonra böyle bir şeye

ihtiyaç duymadım. Ama bir sürü arkadaşım oldu.

Hala da var.

İstanbul’un yepyeni bir sürece girdiğini hep birlikte görüyoruz. Sizce bu olanlar normal mi yoksa oldu bittiye mi geliyor?

Bundan dört, beş sene önce resim sanatı bitti

diye bir şeyler söylüyorlardı. Öyle bir şeyin

olmadığı bugün görüldü. Bir takım sözde

küratörler kalktılar, resim sanatı zombidir,

öldü bitti, dediler. Ben Vasıf Kortun’a bununla

ilgili kaç kere cevap verdim. Şimdi hiç sesini

çıkartmıyor. Öyle bir şey olmaz, hiçbir zaman

da olmadı. Enstelasyona, videoya, heykele

karşıyım diyen yok zaten. Dışarıda da yok.

Burada kendilerine göre bir takım şeyler

uyduruyorlar.

Yılda 3000’e yakın resim-heykel mezunu veriliyor. Sizce bu gençler ilerleyebilmek için ne yapmalı?

Mezun olmasınlar. Bıraksınlar bence. Hiçbir

faydası yok. Ama derseniz ki milletimizin sanat

ihtiyacı var, o zaman kalsınlar. New York’ta

yaşadığım yıllarda bir takım genç sanatçıların

atölyelerine giderdim. Çok acıklı bir karı

kocayı hatırlıyorum. Kaç tane devasa resimler

yaparlardı ama hiç biri satılmazdı, onları

göstermek imkansızdı. Aradan zaman geçti,

aradım onları. Ayrılmışlardı ve başka işlerle

uğraşıyorlardı. Sadece Türkiye’de değil dünyada

bir sürü akademi mezunu var. Çoğu başka işlere

girmişlerdir muhakkak. Çizmek, sanat, insana

başka bakış açısı verir tabii ama illa bir şey

olacak anlamına gelmez. Eninde sonunda ben

bunun faydalı olduğu kanısındayım. Çünkü

satamayacakları ya da bu işten yorulmuş

olmaları, onların illa kötü oldukları anlamına

gelmiyor.

Zaten ünlü olanların hepsi o kuşağın en iyileri

de değil. Bunların hepsi ayrı ayrı durumlar.

Kazananlar mı iyi, kaybedenler mi! Onların

arasındaki durum pek açık değil. Bu kadar

karambolün içinde Türkiye’de bir sürü akademi

mezunu bulunması enteresan. Bir sürü üniversite

mezunu olması enteresan. Sonra bir ihtilal

yapıyorlar, ya iktidarı ele geçiriyorlar ya

hapse giriyorlar ya da evlerin de oturuyorlar.

Ama resim okumuş oluyorlar. Eğitim meselesi.

Terbiyelenme durumu. Herkes bir şey olacak diye

bir şey yok. Öyle bir adalet yok.

Büyük projeler için İstanbul’a gelen büyük küratörler buraya ne kadar içerden bakabiliyor? Bildiklerini mi yapıyorlar, birer kültür misyoneri gibi mi davranıyorlar?

Öncelikle bakamıyorlar. Burayı önceden

bilmiyorsa, tarihiyle önceden ilgilenmemişse,

İslam sanatını, buranın Doğu Roma olduğunu

bilmiyorlarsa bakamazlar. Onlara rehberlik eden

Türk vakıflar ve uzmanlara ne kadar

güvenebilirler? Henüz tartışılmıyor ama bir gün

çok tartışılmaya başlanılacak bir konu.

İstanbul 2010 Kültür Başkenti projesi sonrasında, İstanbul nasıl bir hal alır sizce? Sanatçıların yetenek ve davranışlarıyla şehrin tutumu ve davranışı arasında bir yakınlaşma mı olur, uzaklaşma mı?

2010’da İstanbul’un kültür başkenti olacağını

hep duyuyoruz. Ama tam olarak ne olduğunu

bilmiyorum.

Bilmeniz ya da size bildirilmesi gerekmez miydi?

Gerekir diye düşünüyorum ama öyle bir bilgi

yoksa, kimin ne yaptığını bilmiyorsak…

Türkiye’de şöyle bir şey var, bütün arkada

kalmışlığına rağmen buradaki insanlar bazı

işlerden çok para çıkarmayı yahut bu şekilde

ismini ortada gezdirmeyi biliyorlar. Öyle bir

şey olduğu zaman bunun adayları hemen çıkıyor

piyasaya. Orası burası toplanıyorlar,

buluşuyorlar, konuşuyorlar ve kendilerine göre

bir takım şeyler yapıyorlar. Sonra biz kulaktan

bir şeyler duyuyoruz. Basında da gayet şematik,

küçük formüller şeklinde hep müthiş şeyler

olduğunu görüyoruz, fakat, ne olacağı konusunda

açıklamalar yok. Mesela önemli birisi

kalksa, dışarıdan buraya gelse, kendi alanında

faydası olabilecek bir çevreye girse, onu

getirenler hemen onu bir köşeye kapatırlar.

Onlar o adamı boğarlar sanki, kimseyle

görüştürmezler o adam uçağa biner gider. Onu

ilk geldiği gün karşılayan kimse yine onunla

geri döner. Böyle bir ülke burası. Burada

insanların birbirine saygısı yok ki. Bireyci

mi, değil mi, egoist mi, nedir bu milletin öz

ahlakı biz daha öğrenemedik yani. Her gün

namustan bahsederiz, en büyük hırsızlar buradan

çıkar.

Gizli kameralar önünde kendi bankasını soyan,

hortumlayan adamı biz burada gördük. Başbakan

dünyanın en saçma kişisi. Muhalefet desen…

En iyi şeyleri diliyorum. İnşallah 2010

muvaffak olur.

Hepimizin temennisi bu.

Bak öyle diyoruz ama ressamları çağırıp soran

var mı?

Gençlere verebileceğiniz öneriler var mı?

Bir an evvel bıraksınlar.

Ne diyeyim !!

( deyince, hande ‘neyi?’ sorusunu sormadı, ömer’de o zaman, ‘beceremedikleri herşeyi’, cevabını vermedi.)

Zavallı sanatçının sırtından…

Koleksiyonerin profili çeşitleniyor, yenileniyor. Bu iyi bir şey. Türk sanatseveri etkilenmeye çok açık. Bu etkilenme, medyadan ya da kulaktan ağıza şeklinde şeklinde gerçekleşiyor. Bir sergiden insanların beğenerek çıkması ve şehre dağılıp anlatması da önemli bir şey. En önemlisi medya. Medyadaki insanlar iyi yazılar yazabiliyorsa önemli şeyler oluyor.

Koleksiyoner daha çok isime bakarak sanat alıyor. Tabii, ticari bir amaç da güdüyor. Kimse para kaybetmek istemez. ‘Benim olsun, sonra satayım’ mantığı vardır. Bugünün koleksiyoneri bilinçsiz. Türkiye’de her şey mükemmel de koleksiyoneri mi değil! Koleksiyonerlik bir moda işidir. Bir akım moda olur, onu alırlar. Mezat işi bir modadır. Mesela benim işlerim en tepedeydi. Neden, bilmiyorum. Sonuçta koleksiyoner modaya bağlıdır. Çünkü koleksiyoner ona buna gösterir, devam ediyorlarsa, siz tutuyorsunuz demektir. Bunlar birkaç ayak; galeri, yazar, medya, alıcı ve koleksiyoner. Müze bunların bir büyüğü. Ama bazen müze çok kurumsallaşır ve müzsibet bir şey olur. Bir müzenin faydası olacağına zararı olabilir. Kurumun bir faydası olduğuna inanmıyorum. Sanatçı, kulaklarını havaya dikmiş, gözlerini etrafta gezdiren bir mahluk. Sanatçı, her durumda masumdur ama koleksiyoner değildir. Böyle dediğin zaman, bence katiller de biraz masumdur. Suçu karalayan bir adam değilim.

Koleksiyonerin suçu, zavalli sanatçının sırtından bir şeye sahip olmak. ‘Ben bunu aldım, astım’ demesi, sahip olma, gösterme duygusu… koleksiyoner, sanat eserini ucuza almak istiyor. Müzayedeye giriyor, dedikoduları dinliyor, küçük lobilere giriyor, ayakçılarla kulağını dışarıya uzatıyor. Bu dedikolduları koz olarak kullanıyor.  Benden birisi iş alırken, ‘sizin buna benzer bir resminiz müzayedede satılmamış’ diyor. Satılır, satılmaz. Ben zaten bunlardan bir şey çıkacağını bilseydim kırk yıl yurtdışında yaşamazdım. Suç, bir anlamda koleksiyonerde. Çünkü cahil ve bilinçsiz. Koleksiyoner cahil, ressamların büyük bir kısmı cahil. Mesela orijinal Picasso görmemiş. Galericisi cahil. Ne bekleniyor? Fiyatlar hangi ülkede bu kadar az! En yüksek satan 100 bin euro. Ben bu fiyata sattım. Erol Akyavaş çok kültürlü ve iyi bir ressamdı, en yüksek fiyatı, 250-300 bin euro.

Ortada bir suç meselesi varsa, en kabahatli galerici, çünkü, bu işi en iyi bilmesi gereken o. sonra ustalaşmış ve kurnazlaşmış koleksiyoner tipi, sonra da onlarla oynayan ressam. Bütün koleksiyoner, galerici ve ressamlar için aynı şeyi söylersek büyük haksızlık etmiş oluruz tabii, bu işi çok iyi yapanlar var.

ÖMER ULUÇ,,

Ömer Uluç Son Yolculuğuna Uğurlanıyor

Ömer’in arkadaşları , ( hayalet 1998 )

CİNLERİN RESSAMI: ÖMER ULUÇ,

ÖLÇÜYÜ REDDEDEN RESİM

Türk çağdaş sanatının kendine özgü ressamıydı Ömer Uluç. Türk sanatına olduğu kadar abartısız dünya çağdaş sanatına, bu sanatın görsel plastik dil ve anlatımına da en başta ‘yenilik’ getirmiş, giderek bu yeniliği özgün bir üslup realitesinden ‘bakış felsefesi’ne kadar genişletmişti. Bakış felsefesi, bakış realitesi… Günümüz dünyasının çağdaş açılımı aslında. Aklın görselliğe indiği ve görselliğin vitrin boyutunda düzenlenip, insan ruhunu esir alıp, onu ‘kutsal tüketici’ olarak değerlendirdiği çağımızda; mühendislik, yani bir akıl ve ölçü eğitiminden gelen bir sanatçı olarak Ömer Uluç, bunda isyanın da adı olarak beliriyordu. Resimleri ölçüyü reddetme üzerine de kuruludur onun. Mühendislik bir ölçü vermişti ve bunun ceremesini de dünya ölçeğinde bir yaşamsal ve mesleksel tecrübe olarak yaşamıştı sanatçı. Resimde akademik dilin ölçü ile sınırlandırılan boyutuna karşı olması, özgür bir alan yaratmasıyla ilgili algılamaydı. Alabildiğince bu dile, bu dilin sınırsızlığına inanarak, sığındı. O dil de onu yalnız bırakmadı, sonuna kadar yanında oldu. Samimi bir varoluşun kapısı haline geldi onun için. Sonuç olarak bu dil aklı aşan bir görsel-düşünsel estetiğe taşındı. Mühendis kökenli bir ressamın aklı aşması ancak ironik bir dille olabilirdi ki, Ömer Uluç da böyle yaptı.. Bunu ne boyutta gerçekleştirdiğini kendi de bütün boyutlarıyla bilmiyordu aslında. Bu yönüyle kendi resmine, resimsel bakış açısına getirdiği yaklaşım da ironikti onun. Aslında bunu yakın çevresinde bulunanlar bile algılayamadı. Şen kahkahalar patlatan bir çocuk olarak baktılar ona. Yoksa, hayatı ironiyle kavrayan bir Ömer Hayyam olduğunu anlayamadı çoğu… RESMİN ÖMER HAYYAM’I GÖÇTÜ İronik bakışı, cinler, periler dünyası, bohem tutumu ve entelektüel derinliğiyle Ömer Uluç, büyük bilge Ömer Hayyam gibi; kendi çağının ötesinde bir arayışın içine girmişti. Bu arayışın kodlarını nasıl Ömer Hayyam zamanında ancak sınırlı sayıda kişi idrak edebildiyse; ressam Ömer Uluç resmi ve resme taşıdığı değerler, yaşamında gerçekleştirdiği realiteler toplamında da Uluç’u çağı ve çevresi bütün boyutlarıyla kavrayamadı, anlayamadı.. Onun kabul edilmiş değerler üstü bir gerçekliğin insanı olduğunu çoğu kişi kavramak da istemedi. Cinlere, perilere yönelmesi; bildik biçim dünyası ve o dünyanın sınırlarıyla hayatı algılayan boyutuna hep tedirgin bir bakış kültürü ve plastik perspektifle bakması; onun çok boyutlu bir dünya algılaması, en önemlisi de yaşadığı çağdan memnun olmaması; gerçekte ü de batı felsefesi, sistemi ve estetiğine güvenmeyen tutumuyla da ilgiliydi. Onun için doğuya yöneldi Ömer Uluç. Hem düşünsel boyutta ve hem de estetik boyutta. Ömer Hayyam’la kıyaslamam boşuna değil. Çünkü adıyla özdeş Hayyam onun için bir çıkış güzergâhıydı da aynı zamanda. Ama bir farkla ki, Ömer Hayyam İslam kültürü içinde, onun değerleriyle yetişmiş, o değerleri skolastik boyutta algılayan ve yaşayan insanlara ve düşüncelere karşı protest bir eylem ortaya koymuş biriydi. Oysa Ömer Uluç’un böyle bir şansı hiç olmadı. Bilakis o batı terbiyesi ve kültürü aldı. O kültürün ve mesleğin icaplarını yerine getirdi. Sonra da içinde bir yaratma heyecanı olarak duran resme yöneldi. O resmin kulvarında özgün bir dil oluşturmak, o dil içinde ruhundaki kıskacı açmak, özgür kalmak; aldığı eğitime ve sisteme doğuya yönelerek isyan etmek istiyordu. Bunu da bir parça başardı Ömer Uluç. İşte olabildiği kadar resmin Ömer Hayyam’ı olarak. Sonuç olarak, Ömer Uluç resmiyle özgün bir dil oluşturdu, yarattı. Bu dil ve dilin içeriğinden gerçek protest bir yapı, giderek kendisini memnun eden bir ruh huzuru yaratıp yaratmadığı hep bir soru işareti olarak kalacaktır. Gerçek Ömer Hayyam olup olmadığı da.. Aslında bu sadece Ömer Uluç’la ilgili bir soru da değildir. Bütün Türk sanatçılarıyla ilgili bir sorunsaldır. Tanzimat’tan beri süregelen; bir kişilik, kültür, bilinç ve algı sorunudur. Ömer Uluç bunu estetiğiyle bir parça aştı. Hiç değilse bir arayış estetiği ortaya koyarak yaptı. Darısı diğer sanatçıların başına…

Ümit Gezgin

Ömer Uluç Hakkında

ömer uluç’un kadınları

Geçtiğimiz Ocak ayında (2010) yitirdiğimiz Ömer Uluç’un 25 eserinin reprodüksiyonları “Ömer Uluç’un Kadınları” adlı sunumla Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi koridorlarına taşındı. Ömer Uluç’un 1979, 1984, 1987 ve 2007 yıllarında Ankara’da açtığı çeşitli sergilerdeki eserlerinin reprodüksiyonlarından oluşan sunum, İlef Öğretim Görevlisi Atila Cangır’a ait reprodüksiyon arşivinden seçildi ve üniversitenin basımevinde hazırlandı. 28 Ocak 2010 tarihinde kaybettiğimiz sanatçı Ömer Uluç’un eşi Vivet Kanetti Uluç’un izniyle İlef’in koridorlarında Uluç’u yaşatmayı amaçlayan sunum, sanatçının “Ölümün olduğu yerde ben yokum. / Benim olduğum yerde ölüm yok.” sözlerini de haklı çıkarıyor.

MondayNovember23rd,2009

What does it mean to be a revolutionary today? Slavoj Zizek

Kategori: Söyleşiler, videolar, makaleler — KatranveTuy @ 12:49AM

Gerçek sosyalizme bir şans daha - Slavoj Zizek - 9 Kasım 2009

Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla başlayan süreçte komünist rejimleri protesto eden insanların çoğu kapitalizm değil, ‘insani yüze sahip sosyalizm’ istiyordu. Protestolara rehberlik eden idealler büyük oranda muktedir sosyalist ideolojiden alınmıştı. Belki de bu yaklaşım ikinci bir şansı hak ediyor.

Bugün Berlin Duvarı’nın yıkılmasının 20. yıldönümü. Geriye dönüp bakıldığında, herkes o gün başlayan olayların mucizevi niteliğini vurguluyor: Gerçeğe dönüşmüş görünen bir hayaldi bu, Komünist rejimler iskambil kağıtları misali çökmüştü ve dünya birkaç ay önce söyleseniz kimsenin inanmayacağı bir şekilde, aniden değişmişti. Polonya’da Lech Walesa’nın devlet başkanı seçileceği özgür seçimlerin yapılacağını kim hayal edebilirdi ki?

Fakat kadife devrimlerin sisi yeni demokratik-kapitalist gerçeklikle dağılıp gittiğinde, kaçınılmaz bir düş kırıklığına uğrayan insanların tepkisi, ‘eski güzel’ Komünist günlere yönelik bir nostaljide, sağcı, milliyetçi popülizmde ve geç bir dönemde tekrar dirilen anti-Komünist paranoyada tezahürünü buldu.

Anti-komünistlerin kafası karışık

İlk iki tepkiyi anlamak zor değil. On yıllar önce “Ölüm kızıldan iyidir!” diye bağıran o sağcıların şimdi sık sık “Hamburger yemektense kızıl iyidir!” diye homurdandığı duyuluyor. Fakat Komünist nostalji çok da ciddiye alınmamalı: Gri sosyalist gerçekçiliğe hakiki dönüş arzusunun ifadesi falan değil bu. Daha ziyade, bir tür yas ve geçmişten usulca arınma söz konusu. Sağcı popülizmin yükselişiyse Doğu Avrupa’ya mahsus bir durum değil, küreselleşmenin anaforuna yakalanmış bütün ülkelerin ortak özelliği.

Çok daha ilginç olanı, Macaristan’dan Slovenya’ya dek, anti-Komünizm’in son dönemde canlanması. 2006’da Sosyalist Parti iktidarına karşı protestolar Macaristan’ı haftalarca felç etti. Protestocular ekonomik krizi Komünist parti ardıllarının iktidarına bağlıyordu. Demokratik seçimle başa gelmesine karşın hükümetin meşruiyetini reddediyorlardı. Polis asayişi sağlamak için devreye girdiğinde, Sovyet ordusunun 1956’daki anti-Komünist ayaklanmayı bastırmasıyla kıyaslamalar yapıldı.

Bu yeni anti-Komünist korku simgelerin bile peşine düşüyor. Haziran 2008’de Litvanya orak-çekiç gibi Komünist imajların açıkça sergilenmesini ve Sovyet marşının çalınmasını yasaklayan bir yasa kabul etti. Nisan 2009’da Polonya hükümeti totaliter propaganda yasağının Komünist kitaplar, giysiler ve diğer nesneleri kapsayacak şekilde genişletilmesini önerdi: Buna göre, Che Guevara tişörtü giyen biri bile tutuklanabilirdi.

Haliyle Slovenya’da da popülist sağ, solu çoğunlukla eski Komünist rejimin ‘devamcısı güç’ olarak ayıplıyor. Böyle boğucu bir atmosferde, yeni sorunlar ve meydan okumalar eski mücadelelerin bir tekrarına indirgeniyor. Öyle ki (bazen Polonya’da ve Slovenya’da ortaya çıktığı haliyle) eşcinsel haklarını ve yasal kürtajı savunmanın ulusun moralini bozmayı amaçlayan karanlık bir Komünist komplonun parçası olduğu şeklinde saçma iddialar bile ortaya atılıyor.

Anti-Komünizm’deki bu diriliş gücünü nereden alıyor? Gençlerin birçoğunun Komünist dönemi hatırlamasının bile söz konusu olmadığı ülkelerde eski hayaletler niye hortlatıldı? Yeni anti-Komünizm buna basit bir cevap sunuyor: “Kapitalizm sosyalizmden gerçekten çok daha iyiyse, hayatlarımız niye hâlâ bu kadar sefil?” Birçoklarına göre bunun sebebi gerçekten kapitalizm dahilinde olmamamız: Gerçek bir demokrasiye hâlâ sahip değiliz, sadece onun yanıltıcı bir maskesine sahibiz, iktidarın ipleri hâlâ aynı karanlık güçlerin elinde, eski komünistlerden oluşan dar bir çevre yeni sahipler ve yöneticiler kisvesi altında varlığını sürdürüyor.

Aslında değişen hiçbir şey yok, öyleyse yeni bir temizlenmeye ihtiyacımız var, devrimin tekrarlanması gerekiyor…

Bu geç dönem anti- Komünistlerinin idrak edemediği şey şu: Toplumlarına dair ortaya koydukları imaj, geleneksel solun en çok suistimal edilen kapitalizm imajına çok yakın: Yani resmi demokrasinin, zengin bir azınlığın hükümdarlığını gizlemekten ibaret olduğu bir toplum. Diğer bir deyişle, yeni doğan anti-Komünistler, saptırılmış sahte-kapitalizm diye lanetledikleri şeyin kapitalizmin ta kendisi olduğunu anlamıyor.

Şu da öne sürülebilir: Komünist rejimler çöktüğünde, hayal kırıklığı içindeki eski Komünistler yeni kapitalist ekonomiyi yürütmek bakımından popülist muhaliflerinden fiilen daha avantajlı konumdaydı. Anti-Komünist protestoların kahramanları yeni bir adalet, dürüstlük ve dayanışma toplumu hayallerine iyice dalarken, eski komünistler kendilerini yeni kapitalist kurallara ve piyasa etkinliğinin, bütün o eski ve yeni kirli oyunları ve yolsuzluğu da içeren acımasız yeni dünyasına soğukkanlılıkla uyarlayabildi. Komünistlerin iktidarı ellerinde tutarken kapitalizmin patlamasına izin verdiği bu ülkelerde bir başka büyük maraz daha ortaya çıkıyor: Batılı liberal kapitalistlerden daha kapitalist bir izlenim veriyorlar. Çılgın bir çifte tersine dönüş çerçevesinde kapitalizm komünizmi yendi ama bu zafer için ödenen bedel şu: Komünistler şimdi kapitalizmi kendi sahasında dövüyor.

Ya Çin kapitalizmi daha kârlıysa?

Günümüz Çin’inin bu kadar çapraşık olmasının sebebi de bu: Kapitalizm daima demokrasiyle kopmaz bir bağ içinde görüldü ve Halk Cumhuriyeti’nde kapitalizmin patlamasıyla karşı karşıya kalan birçok yorumcu hâlâ siyasi demokrasinin kendisini gerçekleştirmesinin kaçınılmaz olduğunu sanıyor. Peki ya bu otoriter kapitalizm türünün bizim liberal kapitalizmimizden daha etkili, daha kârlı olduğu kanıtlanırsa? Demokrasinin artık kalkınmanın zaruri ve doğal bileşeni olmadığı, tam tersine, ayak bağı olduğu görülürse? Eğer durum buysa, o zaman komünizm sonrası ülkelerde kapitalizme yönelik düş kırıklığını, gerçekçi bir kapitalizm imajına sahip olmayan halkın ‘olgunlaşmamış’ beklentilerinin basit bir işareti sayıp görmezden gelmemek gerekiyordur belki de.

Doğu Avrupa’da komünist rejimleri protesto eden insanların büyük çoğunluğu kapitalizm falan istemiyordu. Hayatlarını devlet kontrolü dışında yaşama, bir araya gelme ve istedikleri gibi konuşma özgürlüğü istediler; ilkel ideolojik beyin yıkamadan ve kendilerini adam yerine koymayan hakim riyakârlıktan kurtulmuş sade ve dürüst birer hayat istediler.

Birçok yorumcunun da gözlemlediği gibi, protestolara rehberlik eden idealler büyük oranda bizzat muktedir sosyalist ideolojiden alınmıştı - insanlar, en yerinde tarifi ‘insani yüze sahip bir sosyalizm’ olabilecek bir şey istediler. Belki de bu yaklaşım bir ikinci şansı hak ediyordur.

Yeni Kravçenkolara ihtiyaç var…

Bu akla Sovyet mühendisi Victor Kravçenko’yu getiriyor. 1944’te bir ticaret heyetiyle gittiği Washington’da iltica eden Kravçenko, sonraları ‘Özgürlüğü Seçtim’ adlı çok satan bir hatırat yazdı. Stalinizm’in dehşetine dair ilk elden tanıklıkları, kolektivizasyonun uygulanmasına bizzat yardım ettiği 1930’ların başındaki (Kravçenko o yıllarda sistemin hâlâ gerçek bir inananıydı) Ukrayna’daki kitlesel açlığın ayrıntılı bir anlatımını da içeriyordu. Birçok insanın Kravçenko hakkında bildikleri 1949’da sona eriyor. Kravçenko o yıl Fransa’da yayımlanan komünist gazete Les Lettres Françaises’e iftira davası açtı. Gazete, Sovyet mühendisin bir ayyaş olduğunu, karısını dövdüğünü ve hatıratının Amerikan ajanlarının propaganda çalışması olduğunu iddia etmişti. Paris’teki mahkemede Sovyet generalleri ve Rus köylüler, Kravçenko’nun anlattıklarının gerçek olduğuna dair tanıklık ettiler. Dava kişisel bir mesele olmaktan çıkıp büyüdü ve Stalinist sisteme yönelik çarpıcı bir suçlamaya dönüştü.

Fakat davayı kazanmasının hemen sonrasında Kravçenko Joseph McCarthy’nin cadı avlarına karşı ateşli biçimde sesini yükseltecek cesareti gösterdi. “Şuna tüm kalbimle inanıyorum ki, komünistlere ve onların örgütlerine karşı mücadelede komünistlerin kullandığı yöntemlere ve tarzlara başvuramayız, başvurmamalıyız” diye yazıyordu Kravçenko. Amerikalılara uyarısı şuydu: Stalinizm’le bu şekilde mücadele etmek, karşıtını taklit etmeye başlama tehlikesini barındırıyordu.

Sıfırdan başlamak gerek

Kravçenko Batı’daki adaletsizliklere de gittikçe daha fazla kafayı takar oldu ve ‘Özgürlüğü Seçtim’in devamını yazdı. Bu kitabın adı dikkat çekiciydi: ‘Adaleti Seçtim’. Kendisini kolektivizasyonun daha az patlayıcı biçimlerini bulmaya adadı. Bu amaçla gittiği Bolivya’da bütün parasını yoksul çiftçileri örgütleme çabasıyla harcadı. Başarılı olamayınca inzivaya çekildi ve 1966’da New York’ta intihar etti.

Bu noktaya nasıl geldik? 20. yüzyıl komünizmiyle kandırılan ve 21. yüzyıl kapitalizmiyle hayal kırıklığına uğrayan insanlar olarak, sadece yeni Kravçenkolar çıkmasını ve onların daha mutlu akıbetleri olmasını umut edebiliriz. Adalet arayışında sıfırdan başlamak zorunda kalacaklar. Kendi ideolojilerini icad etmek zorunda kalacaklar. Tehlikeli ütopyacılar denilerek lanetlenecekler, fakat geri kalanımızı hükmü altında tutan ütopyacı hayalden tek başlarına uyanmış olacaklar.

(Londra Birkbeck Beşeri Bilimler Enstitüsü’nün uluslararası direktörü, düşünür,)

Slavoj Zizek

FridayNovember13th,2009

Slavoj Zizek - love

Kategori: Söyleşiler, videolar — KatranveTuy @ 01:55AM

TuesdayNovember10th,2009

Slavoj Zizek Rules, Race and Mel Gibson

Kategori: Söyleşiler, videolar — Etiketler: , — KatranveTuy @ 05:38PM

Slavoj Zizek Rules, Race and Mel Gibson 1/8
Slavoj Zizek Rules, Race and Mel Gibson 2/8
Slavoj Zizek Rules, Race and Mel Gibson 3/8

Slavoj Zizek Rules, Race and Mel Gibson 4/8

Slavoj Zizek Rules, Race and Mel Gibson 5/8

Slavoj Zizek Rules, Race and Mel Gibson 6/8

Slavoj Zizek Rules, Race and Mel Gibson 7/8

Slavoj Zizek Rules Race and Mel Gibson 2006 8/8

MondayNovember 9th,2009

Slavoj Žižek on toilets and ideology

Kategori: Söyleşiler, videolar — Etiketler: , , — KatranveTuy @ 11:27PM

kardelen fincancı

zizek

SaturdayOctober31st,2009

Roda Viva - Slavoj Zizek - Exibido em 02/02/09 - video

Kategori: Söyleşiler, videolar — Etiketler: , — KatranveTuy @ 11:59PM

SundayOctober25th,2009

Slavoj Žižek- Ecology: A New Opium of the Masses - video

Kategori: Söyleşiler, videolar — Etiketler: , — KatranveTuy @ 02:50AM

Slavoj Žižek- Ecology: A New Opium of the Masses

A Lacanian Ink Event- Jack Tilton Gallery, NYC- 12/07

Part I

Part II

Part III

Part IV

Part V

Part VI

Part VII

Part VIII

SaturdayOctober24th,2009

Slavoj Žižek- The Euthanasia of Tolerant Reason - video

Kategori: Söyleşiler, videolar — Etiketler: , — KatranveTuy @ 10:53PM

A Lacanian Ink Event – Tilton Gallery, NYC – 05/06

Slavoj Žižek

Vikipedi, özgür ansiklopedi

Batı felsefesi

20. yüzyıl felsefesi 21. yüzyıl felsefesi

SlavojZizekOxfordAmnestyLecture20040128 KaihsuTai adjustedHephaestos.

Adı     Slavoj Žižek

Doğumu     21 Mart, 1949 Ljubljana, Slovenya, Yugoslavya

Okul/gelenek     Postmodern felsefe, post-marksizm

Etkilendikleri     Georg Wilhelm Friedrich Hegel, Jacques Lacan, Karl Marx, Sigmund Freud, Immanuel Kant, Soren Kierkegaard, Blaise Pascal, Martin Heidegger, Theodor Adorno, Friedrich Schelling, Josef Stalin

Slavoj Žižek (Okunuşu: Slavoy Jijek) (d. 21 Mart 1949 Ljubljana, Slovenya) Sloven Marksist sosyolog, filozof ve kültür eleştirmeni.

Ljubljana, Slovenya’da (o tarihte Yugoslavya’nın bir bölümüydü) doğdu. Felsefe doktorasını Ljubljana’da aldı ve Paris Üniversitesi’nde Psikanaliz eğitimi gördü. Batı ülkeleri tarafından saygı görmesinden ötürü sosyalist Yugoslavya’da fazla baskıya maruz kalmadığını belirtmektedir. 1990 yılında Slovenya Cumhuriyeti Başkanlığı için Slovenya Liberal Demokrat Partisi’nin adayıydı.

Žižek popüler kültürün yeniden okunmasında Jacques Lacan’ın çalışmalarını kullanmasıyla ünlüdür. Şu konuları da içeren sayısız konuda yazmaktadır; ideoloji, köktendincilik, hoşgörü, politik doğruluk, küreselleşme, öznellik, insan hakları, Lenin, mit, internet, postmodernizm, çok kültürlülük, post-marksizm, David Lynch ve Alfred Hitchcock. Düşünürün sevdiği ve önerdiği filmler Hero’dan Korkunç Ivan’a kadar çeşitlilik göstermektedir. Çağdaş felsefenin görmezden gelinemeyecek önemli bir ismidir.

Hayatı

Žižek Sosyoloji Enstitüsü, Ljubljana Üniversitesi, Slovenya’da uzman araştırmacı olarak görev yapmaktadır. Aynı zamanda, burada sıralanan üniversitelerin yanı sıra başka üniversitelerde de misafir profesör olarak ders vermektedir: The University of Chicago, Columbia, London Consortium, Princeton, The New School, The European Graduate School, The University of Minnesota, The University of California, Irvine and The University of Michigan. Bugünlerde Birkbeck Institute for the Humanities Birkbeck, Londra Universitesi’nde uluslararası yönetici olarak çalışmaktadır.

Žižek 2004 yılında 26 yaşındaki Arjantinli model Analia Hounie ile ikinci evliliğini yaptı, daha önce Renata Salecl ile evliydi.

Žižek mesleğinin başlangıcında 1970′lerin Yugoslavya’sının politik ortamında engellendi. 1975′te master tezinin siyasi açıdan şüpheli görülmesinden sonra Ljubljana Üniversitesi’nde bir yer sahibi olması önlendi. Takip eden yıllarda Yugoslavya Ordusu’nda görev aldı ve sonunda Jacques Lacan’ın psikonalitik teorisine dönük kuramsal odaklanmaları olan bir grup Slovenyalı bilgin ile yakınlaştı.

Žižek’in büyük bir sosyal kuramcı olarak uluslararası tanınması 1989′da İngilizce basılan ilk kitabı The Sublime Object of Ideology’ye kadar sürdü. Žižek’in en dünya çapında en çok tartışılan kitabı The Ticklish Subject (1999), onu açıkça dekonstrüksiyonizmcilerin, Heideggercilerin, Habermascıların, bilişsel işlemlerle uğraşan bilimadamlarının, feministler in ve Žižek’in New Age “obskürantizmciler” olarak tanımladıklarının karşısına koyar.

Žižek’in çalışma ve düşünceleri belirlemedeki sorunlardan birisi onun kuramsal konumunu çok sık olarak kitapları arasında, hatta bazen aynı kitabın farklı sayfalarında değiştirmesidir (mesela, Lacan’ın yapısalcı mı yoksa post-yapısalcı mı olduğu konusunda). Bu nedenle onu eleştiren bazı kişiler, onu tutarsızlık ve entelektüel düzey eksikliği ile suçlamaktadır. Ne var ki Ian Parker herhangi bir “Žižekyen” felsefe sistemi bulunmadığını öne sürmektedir çünkü Žižek, bütün tutarsızlığıyla beraber, bize, bizim bir tek yazardan neyi almak ve onda neye inanmak istediğimiz konusunda daha derinlemesine düşünmemiz konusunda yardımcı olmaya çalışıyor.(Parker, 2004) Aslında, Žižek’in kendisi, bir felsefecinin tavrının, bizim kendi ideolojik ön kabullerimizi sorgulamak yerine bize dünyayı anlatan Büyük Öteki gibi davranmak olmaması gerektiğini tartışarak, Jacques Lacan’ın kendi kuramlarını sürekli yenilemesini savunmaktadır. Žižek için felsefeci, soruları yanıtlamaya çalışan birisinden daha çok, eleştiren birisidir.

En son olarak Žižek Abercrombie & Fitch için hazırlanan bir katalogda yer alan Bruce Weber’in fotoğraflarına eşlik edecek bir metin yazdı. Büyük bir entelektüelin reklam metni yazmasının uygun olup olmadığı sorulduğunda, Žižek Boston Globe’a şunları söyledi:

“Eğer para kazanmak için bu tür işler yapmak veya tam zamanlı çalışan Amerikalı bir akademisyen olarak imtiyazlı bir yer kapmak için kıç öpmek zorunda kalmak arasında bir seçim yapmam istenseydi böyle yerlerde yazı yazmayı seçmekten zevk alırdım!”

Kendisine dönük ters ifadelerden utanmayan ateşli ve renkli bir öğretim üyesi olarak kabul edilmektedir. Üç bölümden oluşan ‘The Pervert’s Guide to Cinema’ belgeseli İngiltere kanalı More4′da Temmuz 2006′da yayınlandı.

Part I

Part II

Part III

Part IV

Part V

Part VI

Part VII

WednesdayOctober14th,2009

Bienal eleştiri çalıyor

Kategori: Söyleşiler, istanbul, sergiler — Etiketler: , , — KatranveTuy @ 06:18PM

Çok şükür Bienal sayesinde İstanbul’da yaşayan herkes Brecht’in ismini öğrendi. Bir de bu büyük insanın “İnsan neyle yaşar?” diye bir büyük kelam ettiğini… Malum, “Koç sizi Bienal’e davet ediyor” şeklinde, sponsorların gözümüze sokulduğu bir ülkede yaşıyoruz. Hayırlı da bir şey aslında “gözümüze sokulması”.

Neden derseniz, İstanbul Bienali’nin yine Brecht’ten arakladığı, “Ekmek ahlaktan önce gelir” ya da “Banka soymak banka kurmanın yanında nedir ki?” gibi sloganları benimsediğini düşünürsek, beş yaşındaki çocuğun bile aklının yeteceği bir çelişki gözümüze batmış oldu. Çelişkileri fark etmek iyidir, öyle değil mi?

Bienal’in duyuruları yapıldığında “Karşı Bienal” isminde, yukarıda bahsettiğimiz çelişkiyi teşhir edeceğini düşündüren bir yapının ismi dolanıyordu ortalıkta. Ben de Karşı Sanat’ın, Karşı Bienal’le ilişkisini öğrenip, soluğu Karşı Sanat’ta almıştım ki, Bienal’e karşı bir yapı olmadıklarını, daha da önemlisi Bienal’le birlikte ortaya çıkmadıklarını öğrendim. Çok kısa bir süre dillendirilmiş “Karşı Bienal” lafı. Fakat kelimelerin kuvveti işte, bazı şeyleri isteseniz de unutturamazsınız, hele ki slogan gibi tınlıyorsa. Velhasıl, Bienal’e karşı değiller, çünkü varoluşlarını Bienal’le sınırlandırmıyorlar.

YENİ BİR HAKİKAT İÇİN

Karşı Sanat’ın öncülüğünü yaptığı Alternatif Çalışma Platformu, manifestosunda şu görüşlere yer veriyor: “Aradan geçen 150 yılda dünya, Hayalet’in kendisi ve algılanışı ve sanat sonsuz değişime, dönüşüme uğradı. 21. yüzyılın ilk on yılı, her alanda birbirini tetikleyen ‘kriz’lere sahne olurken bir kez daha Hayalet’le karşı karşıyayız. Hakikatle yüzleşmek, aşmak, dönüştürmek için.

Yeni bir bakış, yeni bir söz, yeni sanat… Yeni bir hakikat için.”

Yeni bir hakikat için yola çıkan Alternatif Çalışma Platformu, geçtiğimiz günlerde “sanat ortamını, zihinleri, kimlikleri kuşatan ‘proje’ anlayış ve organizasyonlarının tümüyle dışında; dinamik, yaratıcı dayanışma gerçekleştirdi”. 97 bağımsız sanatçı, 18 sanatçı grubu; 265 katılımcı, ortak tema ve sorunsallarla bir araya geldi, tartıştı, tasarladı, üretti… Türkiye’nin en geniş katılımlı sergisi “My Name is Casper” (Benim Adım Casper), Tarihi Sümerbank binasının yeraltındaki kalorifer dairesi ve kasa dairesini, yerüstündeki toplam 5 katını tümüyle kuşattı.

SOL BİR ESTETİK

Sevimli hayalet Casper adında bir çizgi film vardı ya; onun ismini metaforik ve ironik bir şekilde kullanan, ayrıca Komünist Manifesto’nun Avrupa’da dolanan hayaletine de gönderme yapan “My name is Casper”ın altında Alternatif Çalışma Platformu’nun imzası var. Karşı Sanat’tan Feyyaz Yaman, Alternatif Çalışma Platformu’nu “Komünist Manifesto’dan çıkış yapan, Marksist estetiği problem edinen, bunun üzerinde iki yıldır çalışan bir yapı” olarak tanımlıyor kısaca.

Sol bir estetik ve dünya görüşünün günümüzde ne olması gerektiğini; muhalif söylemin hangi merkezlerden, hangi amaçları taşıyarak kullanılacağını, bir aradalığın nasıl söz konusu olabileceğini tartışmışlar. Belli bir yol alan Alternatif Çalışma Platformu, Brecht’in söylemi ile ortaya çıkan Bienal’in rol çaldığını düşünüp kolları sıvamış.

MUHALEFETİN KENDİ GÜNDEMİ OLUŞUYOR

Karşı Sanat Çalışmaları’ndan Feyyaz Yaman ve Yalçın Karayağız, “My Name İs Casper” sergisinin de düzenleyicilerinden. Alternatif Platform’daki sanatçılar, Bienal’in Brecht’in “Üç Kuruşluk Opera” oyununda sorduğu “İnsan neyle yaşar” sorusunu konu edinmesine tepki göstermiş. Karayağız, bu tepkinin, bu sözü, büyük sermayenin kullanmasına dönük olarak ortaya çıktığını belirtiyor. Bienal’in cümlesinin karşısına bir cümle koymanın doğru olmayacağını düşünen Karayağız, böyle yaptıklarında iki cümlenin de birlikte ortadan kalkacağını düşünüyor. Karayağız, Bienallerin gündemiyle ilgilenmekten çok, muhalif bir sanatsal söylem geliştirmeye çalışan Alternatif Platform’un, kendi gündemini ortaya koyması gerektiğini düşünüyor.

BANKALAR İKİYÜZLÜ

Emperyalizmin bizim gibi ülkelere tankla topla girmediğini, içeriden işgal ettiğini; Casper gibi görsel, sanatsal üretimlerle kendisine yandaş bulduğunu söyleyen Yalçın Karayağız, emperyalizmin kültürel hegemonyasını Casper karakteri ile referans aldıklarını, ama hayalet mevhumunun komünizmin hayaleti olduğunu açıklıyor.

Bienal’in, Brecht’in sözünü tema olarak seçmesini “eleştiri çalmak” olarak yorumlayan Feyyaz Yaman, krizin ve kapitalizmin bunalımının Marksizmi ve işçi sınıfını tekrar geri çağırdığı bir ortamda bu eleştiri hırsızlığının anlamlı olduğunu düşünüyor. Büyük bankaların krizden daha büyük kârla çıktığını, bu kârın kriz bahanesiyle çıkardıkları işçilerin aç kalmaları sayesinde olduğunu söylüyor. Tüm bunların ardından aynı bankaların, işçilerin karşısına Bienal vesilesiyle çıkıp; ekmeğin ahlaktan önce geldiğini söylemeleri, Yaman’a göre işçilerle dalga geçmek anlamına geliyor. Karayağız ise “Bankaların ekmekten bahsetmesi ne ironik ne de metaforik; düpedüz ikiyüzlülük” diyor.

UZAYDAN GELEN KÜRATÖRLER

Küratörlerin Türkiye’de Brecht yorumları yapmış kimseyle Bienal’in ilişki kurmadığını belirterek, “Uzaydan gelmiş bir turist gibi kendi alanlarında konuşup gidiyorlar” diyen Yaman, bu tutumu Japonların fotoğraf çekmesine benzetiyor.

Bienal’in bu açıdan Türkiye’de olmasının anlamsızlığına dikkat çeken Yaman, Türkiye’den seçilen sanatçıların bile Türkiye’ye dışarıdan bakan bir anlayışa sahip olduklarını, dolayısıyla serginin Türkiye’yi, Türkiye’deki düzeyi yansıtmaktan uzak olduğunu, bu kapalılığın ülkemize bir şey bırakamayacağını belirtiyor. Türkiye’deki üniversitelerde Bienal’in konseptinde çalışmalar yapan pek çok akademisyen Bienal söyleşilerine çağrılmıyor.

KÜRATÖRSÜZ SANAT

Eleştirel gibi gözüken Bienal söyleminin sözü gasp ettiğini, eleştiriyi çaldığını düşünen Karşı Sanat; Bienal’in, eleştiri çalsa da toplumsal muhalefeti karşılayamayacağını belirtiyor. Bienal ve tartışmaları sürerken küçük küçük sanat çevreleri Alternatif Çalışma Platformu altında birleşerek, büyük bir dayanışmayla; küratörsüz, seçici kurulsuz, sponsorsuz ama nitelikli bir deneyim yaşıyor. Sanatçı egosunun önüne geçip her işin tartışılabileceği, “ben”in yerine “biz”in geçeceği bir süreci yaşamaya çalışan Alternatif Platform, bu şekilde sanatın kamusal alana taşınabileceğini ve böylece halkla buluşabileceğini düşünüyor.

“My Name İs Casper” sergisi, bu bakımdan hem içeriği hem de örgütlenişi ile muhalif sanatçıların kendi sanatsal dillerini ortaya koymalarının en somut ifadesi. Katılan sanatçı sayısı, yapıt ve yorum çeşitliliğinin yanı sıra “My Name is Casper”; düzenleme, sergileme, teknik ve anlayışıyla da Türkiye’de bir ilk örnek oluşturuyor.


HER ŞEY ‘SEVİMLİ HAYALET’LERE DÖNÜŞTÜRÜLÜYOR

My Name İs Casper sergisinin düzenleyicilerinden Emre Zeytinoğlu, sergi ile ilgili kaleme aldığı makalede şöyle diyor: Sınıf mücadelesinin hem tarihten, hem de günümüzden silindiği anlamda, tüm insani projeler egemen sistemin “güvencesi” altına alınmış bulunuyor. Artık bizim kurtarıcılarımız, küresel ekonominin siyasi figürleridir. Muhalefetimiz de aynı “güvence”ye sahip. Korkulacak bir şey yok ortada. 19. yüzyıl Avrupa’sının egemenleri, komünizm hayaletinden çok korkmuşlardı. Ama bugün, o hayaleti ustaca yaratan Marx’tan hiç korkmuyorlar. Çünkü içeriğini yitirmiş dil, ehlileşmiş hukuk ve iktidar aygıtlarının kendisi olmuş devlet, çarpıtılmış metinler sayesinde her şeyi “sevimli hayalet”lere dönüştürüyor. 1970’lerin çizgi film kahramanı “Casper” gibi… Her akşam jenerikte şöyle bağırırdı: “My name is Casper!

14/10/2009

Devrim Büyükacaroğlu

FridayOctober 9th,2009

Casper bienale karşı

Kategori: Söyleşiler, istanbul, sergiler — Etiketler: , , — KatranveTuy @ 01:20AM

Emre Zeytinoğlu ve Feyyaz Yaman önderliğinde

açılan My Name is Casper adlı sergi İstanbul

Bienali’nin unutturmaya çalıştığı soruları soruyor.

Aslında alternatif görünmek pek de iyi bir adlandırma
değil ama ille de bazıları “Karşı Sanat” öncülüğünde 3
ekim tarihinde de kapılarını açan My Name is Casper adlı
sergiyi böyle görmek, böyle algılamak ve adlandırmak
istiyor: Alternatif Bienal…

Sanatın işlevsel olarak hayata dahil olduğu coğrafyalarda, her dönemde düzenlenen fuar, forum, etkinlik, sergi ve benzeri faaliyetler nedense bu ülke de kimsenin elini taşın altına koymadığı ütopik oluşumlar olarak görülür. My Name is Casper da eksikliklerini gidererek devam ettirilebilirse, belki de bu devamlılık sayesinde etkinlik olmaktan öte işlevsel bir yapıya dönüşür. Tarihî Sümerbank Binası’nın bütün katlarını kaplayan My Name is Casper adlı sergi genç sanatçılardan orta kuşağa, orta kuşaktan imzası bilinir isimlere varıncaya dek 200’ün üzerinde ismi biraraya getiriyor. Ön çalışmaları ve tartışmaları yaklaşık olarak bir yıllık toplantılar neticesinde ortaya çıkan bu sergiyi organize eden Emre Zeytinoğlu ve Karşı Sanat yöneticisi Feyyaz Yaman ile konuştuk.

Bienale hangi açıdan eleştiri getiriyorsunuz?

Feyyaz Yaman: Bienallere karşı olmak gibi bir tutumumuz yok. Bizim asıl tartışmak istediğimiz mesele, bu bienaller aracılığı ile “İstanbulluluk” adına kamusal alanda bir söz sahipliği yapılıyorsa, bunun ne kadarının bu şehre ait olduğu, ne kadar çokluğu içerdiği, katılımcılığı nasıl organize ettiği ve buradan da sanat ve kamusallığı nasıl görünür hale getirdiğidir. Beni asıl rahatsız eden de bienalin sanat ve kültür kavramlarını kullanılarak tehlikeli sularda gezinir tavrıdır. Zaten bienallere baktığımızda eski fuarcılık sisteminin daha evrensel konjonktürde yeniden sunulması olarak karşımıza çıkmakta. Gelenler ne getiriyor, geldiği yeri nasıl görüyor gibi sorulara yanıt bulamıyorsunuz, sanatı turistik birer eşyaya dönüştürme işi gibi görev üstleniliyor.

Önce Karşı Sanat’ta haftalık Marksist  Estetik toplantıları ve ardından My Name is Casper adlı sergi ile gündeme gelmeniz “karşı bienal” fikri üzerine çalışılmış bir durumun yansıması mıdır?

Emre Zeytinoğlu: Bağlantı kendiliğinden oldu, böyle bir düşüncemiz kesinlikle yoktu. Hafta da bir defa yapılan uzun soluklu toplantıların sonucunda bir sergi fikri ortaya çıktığında bienal yoğunlukla tartışılmıyordu bile. Bu toplantılara katılan genç arkadaşların bienal karşıtı olarak görmeleri ise onların bakış açıları ile ilgili bir durumdur. Bu bienal elbette Brecht’le birlikte sınıf meselesini gündeme getiriyor. Fakat bu bienale baktığımızda neden bugünün sisteminde sınıf problematiği unutturulmaya çalışılıyor, neden bugünün sistemi ile sınıf arasında bir çelişki var, neden kültür meselesi ön plana çıkartılıyor? Madem ki sert ve politik bir bienal bu, o zaman bu sorulara cevap versin. Kültürel geçişler neden ısrarla ön plana çıkartılıyor derseniz sınıf meselesini geçiştirmek için derim.

Peki genel anlamda görsel olarak “eşzamanlılığı” ya da kültürlerarası geçişi sağlıyor olabilmesi açısından baktığımızda az da olsa olumlu tarafları karşımıza çıkmaz mı?

Feyyaz Yaman: Bu bienale katılan yabancı sanatçıların hiçbirini tanımıyoruz ve tanımamız için de hiçbir çaba sarf edilmiyor. Bienalin sorusuyla sorayım; “Burada sanatçılar neyle yaşar” sorusunun cevaplarını da bilmiyoruz. Oysa bu ülkede ve dünyanın pek çok yerinde sanatçılar oldukça zor koşullarda yaşamakta ve üretmekteler. Mesela Mısır’dan katılan bir sanatçının geldiği yerin kültür ve sanat ortamına dair hiçbir yerde hiç kimse tartışmıyor. Bundan dolayı turistik eşya tabirini kullanıyorum.

Tarihî Sümerbank Binası’nda açılan serginin içeriğinden bahsedersek, bienale getirmiş olduğunuz bütün bu eleştirileri dikkate alan bir sergi ile yeni bir oluşum ya da bir başlangıç yaptığınızı söyleyebilir miyiz?

Emre Zeytinoğlu: Sanatın özerk olması ya da bunun korunması en önemli sorunlardan biri. Sanatçı siyasi erklerden, sistem savunucularından uzak olmalı. Politik bir enstrümana dönüşmemeli, sanatçı hangi koşulda olursa olsun öncü vasfını, değiştirip dönüştürme gücünü diri tutmalı. Ancak buradan baktığımız vakit beklenilen, olması gereken sanat anlayışının varlığından söz edebiliriz. Sanatçının atölyesine kapanıp yalnız başına üretimsizliğe sürüklenmesinin nedeni ütopyanın olmayışıdır. Bu da sponsorlukla falan aşılabilir bir durum değildir, ütopyanız yoksa üretemezsiniz. Evet, bu konuları tartışıyor olmamız bile soruna bir açıklık getiriyor olmalı. 240 sanatçı ve bir o kadar da dışarıda kalanla bir başlangıç diyebiliriz.

Taraf/ERKAN DOĞANAY - Istanbul - 08.10.2009

sınıf bakışı

Düşünce Kervanı, bu hafta yoğun bir konuk katılımıyla ekrana geliyor. Programı hazırlayan ve sunan Mehmet Akkaya’nın soruları sanatın felsefeyle, siyasetle ve özellikle de sermayeyle ilişkisinden hareketle Bienale bağlanıyor. Konuklardan Zeki Coşkun, İKSV ve Bienalin tarihçesini sunarken, Bienalin eleştirisini ise organizasyonun bilerek yaptırdığını ima ediyor. Coşkun, Bienaldeki “İnsan Neyle Yaşar?” sorusuna rağmen sadece “insan”ın kaldığını da sözlerine ekliyor. Emre Zeytinoğlu, son yıllarda sanatın giderek işlevşizleştirildiğini, sınıf bakışından uzaklaştırıldığını, Kant ve Hegel’i referans vererek ileri sürüyor. Feyyaz Yaman ise Bienalin Brecht’i seçmesini birçok değerin içinin boşaltılması olarak okuyor. Ve Bienalde tarafların olmadığının altını çiziyor. Prof.Dr. Yalçın Karayağız ise aslında herkesin Bienali eleştirmediğini ileri sürdükten sonra konuyu Jdanov ve Stalin’e getiriyor. Akkaya’nın itirazı üzerine tartışma derinleşiyor.

FridayOctober 9th,2009

Friendly ghost of communism haunts Istanbul’s art world


Direnistanbul - İsyan Vakti!
Friendly ghost of communism haunts Istanbul’s art world

Sunday, October 4, 2009 Marzena Romanowska

A specter haunting Europe in ‘The Communist Manifesto’ of Marx and Engels has been turned into the friendly ghost Casper at an exhibition organized by the Karşı Sanat Gallery and currently taking place in its gallery in Taksim and the former building of Sümerbank in Istanbul’s Karaköy district
The works of more than 200 Turkish artists will remain on display at the former Sümerbank building, as well as at Karşı Sanat in Taksim until October 24.


The works of more than 200 Turkish artists will remain on display at the former Sümerbank building, as well as at Karşı Sanat in Taksim until October 24.

Turkey’s attitude towards communism is one of the most interesting aspects outsiders can spot in Turkish society. Thus, it is no surprise that the main opposition to the 11th Istanbul Biennial’s anarchist theme, Bertolt Brecht’s message “What Keeps Mankind Alive?” has focused on the subject of communism.

The International Monetary Fund and World Bank meetings, which are taking place in Istanbul, have led to counter-meetings and demonstrations by those who feel excluded from the decision-making process. Furthermore, individual artists, as well as art collectives not represented at the Istanbul Biennial art event, gathered together at the Karşı Sanat Gallery in Taksim and at the former Sümerbank building in Karaköy to present their non-conformist perspective on the world’s current situation in an exhibition titled “My name is Casper.” The exhibition was organized by the Karşı Sanat Gallery.

“We have more serious problems than those shown at the biennial,” Feyyaz Yaman, one of the organizers of the exhibition and the man behind the alternative platform movement, told the Hürriyet Daily News & Economic Review. “Culture has been manipulated by the politicians for a long time. Actors on the political scene forgot about their own responsibilities [so much that they] make us wonder who the real actors are. Art should be separated from politics and politicians should do their own work,” Yaman added.One of the artists taking part in the exhibition, Ayça Telgeren, told the Daily News that just like in other places in the world, artists in Turkey also have difficulties presenting their works to the public. “Art ‘cartels’ started growing and killing single initiatives,” Telgeren said, and added, “This exhibition is a big step and an alternative for those who are not being shown in other places.” The works of more than 200 Turkish artists will remain on display at the former Sümerbank building, as well as at Karşı Sanat, until Oct. 24.

Marx, Engels versus cartoon

The title of the exhibition comes from a critical article by Emre Zeytinoğlu titled “My name is Casper.” Casper is the “specter haunting Europe” from “The Communist Manifesto” of Karl Marx and Friedrich Engels. At the same time, however, it takes its name after the popular cartoon about a friendly ghost. “I don’t think this exhibition is about showing a friendly face of communism,” Telgeren said, adding that people in Turkey find hope in this ideology because they have never experienced it in practice in this country. “Communism is a metaphor for an alternative to the current economical and ethical system,” she said. “It just looks friendlier to people than capitalism because it stands for something they don’t know.”

Yavuz Tanyeli, an Istanbul-based artist, also agrees with this idea. “There are real Marxists in Turkey because the ‘live’ side of the ideology is still happening here,” he told the Daily News, “They [the authorities] don’t like them and the ideology is somewhat forbidden.”

“It is the first time in many years that we are talking about this idea openly,” said Yaman. “It was erased from people’s minds but came back due to the economic crisis. We don’t claim the idea of socialism should be implemented the way it is, without questioning it. It has to be questioned, but at the same time we should try to find in it something practical. This movement is a way to start rethinking socialism.”

Lack of choice a common problem

Yaman admits the exhibition was not originally planned to be launched in parallel to the ongoing IMF meeting, although in their works some artists point out the relation, as well as the meaning of the location – Istanbul’s Wall Street, Banklar Avenue. “The message of the exhibition is not only addressed to Turkey, but has a universal dimension,” Yaman said. “It is not only about political issues, but also ecological and economical ones. Every person is equally responsible for solving them.”

Some works were also related to media and their influence on the society. “In my works, I am trying to point out the manipulation of the press,” Telgeren said. “As an ordinary person, I cannot get the truth from that media … without [first] checking the facts. The press should show reality and people should decide what to think about it,” she said.

Zeynep Cin Yeşildağ, from the same artistic group as Telgeren, is presenting two video performances on the first floor of the Sümerbank building. Yeşildağ also chose the media as a topic for her work because of the similarities among media-related problems all around the world. “Only the language is different and this is what I wanted to show,” Yeşildağ said about her videos.

Yasemin Erdin, meanwhile, is presenting a work about a dream at the exhibition. “Dreaming is something exceptional,” she said, adding that within the current system, dreams are limited to what is allowed and influenced from the outside. “This is a global problem, common all around the world,” she said. “If I knew any other place that is not like this, I would go and live there.”

U2 (Bloody Sunday)

SundaySeptember27th,2009

Interviews with Jameel Prize 2009 winner Afruz Amighi and three of the finalists: Hassan Hajjaj, Susan Hefuna and Camille Zakharia. Works by all the finalists are featured.

Kategori: Söyleşiler, fuarlar — Etiketler: , , — KatranveTuy @ 11:05PM

Yeni Yazılar »

WordPress üzerine kurulmuştur.