TuesdayMay11th,2010
SundayApril 4th,2010
SundayApril 4th,2010
MondayMarch22nd,2010
Beat Takeshi Kitano: Gosse de Peintre / Fondation Cartier, Paris
Currently, the Fondation Cartier is presenting the world of author, actor, comedian, TV show host, entertainer and artist Beat Takeshi Kitano 北野 武. Gosse de peintre is a site-specific exhibition for the Fondation Cartier pour l’art contemporain that presents a world in which the magical memories of Beat Takeshi Kitano’s childhood take center stage. “Kitano leads the visitor through surprises, gags, and games, all the while mocking contemporary art, experimenting with the sciences, and toying with the clichés associated with his country. Presenting paintings and video films, as well as astonishing objects and settings, whimsical and fantastic machines, Beat Takeshi Kitano invites the visitor to think, play, dream and join the show.” (excerpt from the PR). Beat Takeshi Kitano: Gosse de Peintre at Fondation Cartier, Paris. March 9, 2010. Video by Christophe Ecoffet.
ThursdayMarch18th,2010
Tayyarenin Şöförü, - Yavuz Tanyeli
Tayyarenin Şöförü,
ÇOK, taşmadan önceki son aşama. Hayattaki ve sanattaki, heyecan buradan geliyor.
ÇOK’ tan.
Çoğalıyor. Hızlanıyor. Dikiliyor,Yaylanıyor, Zıplıyor.
Bu ayaklanmanın, büyük bir bölümünü gençler beceriyor. Bazen büyük hatalar yapıyorlar, bu hatalar pahalıya patlıyor, hayatlarına, bile. Yinede vazgeçmiyorlar, hayalleri, yaşadıkları gerçek dünyaya egemen oluyor.
‘Öyle Sanıyorlar’,
Sanmak, en büyük hata ve en büyük idealizm. İnatla, saldırıyorlar.
Saldırmak..
Sistem kendi bilinçli uyumsuzunu yaratıyor.
ÇOK,
SANMAK,
SALDIRMAK,
Etik açıdan sorunsuz. Gurur verici.
Güç var, para yok. Bu iyi sayılabilir, uyumsuzluğun şımarıklığa dönüşmesini önler. O zaman oryantalizmin stratejik yanlışı ortaya çıkıyor.
‘Öteki uyumsuz’u oluşturan sistem, kurbanlarını ‘bilinçli direnişçi’ye dönüştürüyor.
AYAKLANIYORLAR.
İşte İnsiyatifler bu noktada,oluşmaya başlıyor. Kocaman bir denizin değişik bölgelerinde, ortaya çıkan yaşam kolonileri gibi. Her kültürden, her sınıftan, her coğrafyadan seslenebiliyorlar.
Bu hayatın değişik alanlarında zaten olan birşey, ekonomide, politikada, fakat kültür ve sanat hayatındaki oluşumlar, herkesin bildiği piramit şemasıyla kurgulanmış, küresel sisteme entegre, sivil toplum karakterini kaybetmiş, baskıcı yönetimlere dönüşmüş.
Yaratıcılığın önü işletmeler tarafından tıkanıyor. Sonra bu işletmeler, ŞİRKET’lere (company) dönüşecek.
Zarafeti sanatla geliştirmeyi şirketlerimizin pek azı akıl edebiliyor, oysa özgün şirket demek, kavram demek, tüm kavramlarında en derin örneklerini sanatta bulabilirsiniz. Marka denen şey sadece estetik bir simgeden ibaret değil. şirketin içerdiği ruhu gösteriyor, simgesel olarak. Örneğin Eczacıbaşı’nın ‘e’ harfi artık üç boyutlu tasarlanıp, halkalaşan bir yılan çağrışımı ile karşımıza çıkıyor.Halka yılanın ne anlama geldiğini öğrenmek için biraz sanal gezmekte fayda var. Diğer bir örnek ise ‘Koç’, Dodge marka araçların eskiden kullandıkları koç kafası, satanik bir imge olarak bankaların ön yüzünden bize bakıp duruyor, birazda tehditkar..Aynı bankanın uçan leylek günlerini anımsarsak eğer aradaki beliriş farkını daha net görebiliriz. Hele Doğan Kardeş’i, bilenler için, herşey ne kadar temizmiş meğer..
Sanatın’da logosunun baykuş olduğunu düşünürsek uçan, kaçan demonlarla bir ilişkimiz olduğu kesin, sanatçılar olarak, peki o zaman sorun nereden kaynaklanıyor? Peşinde olduğumuz şeyden.. Sanatçının peşinde olduğu şey değişir, çok çok eskiden ateş, sonra tanrı, sonra insan, sonra ruh, sonra bilgi, şimdi bilinç, yarın ekmek, öbürgün isyan olabilir.
Sanatçı, nasıl isyan eder?
Önce sanatıyla.
Bunu nasıl yapardı eskiden?
Tek başına..
Şimdi beraber hareket etmeyi tercih ediyor. Sürü haline dönüşmezse iyi, hemde heyecanlı.
Bu işte liderlik olmaz. Seçicilik olmaz.
3 ekim 2009 tarihinde Bankalar caddesindeki tarihi Sümerbank binasında açılan ‘my name is casper’ isimli 265 sanatçının katıldığı sergi bilinçli direnişçi örneğine uygun bu güne kadar yapılmış en kapsamlı sergi. sergi döneminde yazdığım yazıda bir kültür gidiyor bir kültür geliyor, bu sergi bir ‘gelen kültür’ sergisi demiştim. Hala öyle düşünüyorum, şimdi ise ‘giden kültür’ü izlemenin ve neden gittiğini kavramanın zamanı. Değişik mekanlarda yapılan giden kültür etkinliklerinden ikisini, 2009 Contemporary art fair’i ve İstanbul Moderndeki ‘Gelenekten Çağdaş’a sergilerini incelemeye çalışacağım bu yazıda.
Fasit bir dairede dönüldüğü görülüyor. Soyut sanatın, figür sanatının doyum noktasından sonra belireceğini düşünürsek Yeni sanata doğru, figürsüz gidilemiyeceği ortaya çıkıyor. Takiyye’ye pozitif bakan bir toplum olduğumuz için, değişim yaşanıyor. Gelen figürün olmamış hali bile, algılanıyor, sistem sanatını tehdit edenler ‘tehlikeli öteki’ olarak kodlanıyor, ben şahsen bunu yaşadım.
Bu işin stratejik tarafı.
İçerik daha karışık, tarafların uzlaştığı bir estetik beliriyor.
Peki taraflar kim ?
Kişiler, sirketler, tarikatlar, fuarlar, vakıflar, bazı sanatçılar.
2009 un son döneminde ‘kişilere bağlı şirketler üzerinden tarikatların’ el sıkıştığını gördük.
Hangi tür sanat değilde, sanatçı, tercih ediliyor, kavramaya başladık.
En iyi örneği, Contemporary Istanbul Art Fair. Ya raslantı ile yada bilgi dahilinde, yönetimle sanatçılar arasında büyük bir uyum gözleniyor. Fuar yönetimi, ‘New Art Destination’, (Yeni Sanata Doğru), yönlendirmesiyle, oryantalist görünümü davet ediyor, bunu ilk sezen sanatçılarda hemen uyguluyorlar, belkide tam tersi oluyor, önce sanatçılar yapıyor, yönetim ve danışmanlar hemen işin önemini kavrıyorlar.
Burda sormamız gereken soru, hangi Doğu?
Çünkü mevcut eserler sadece arap kaligrafisi üzerinden çıkış alıyor.
Bu yöntem sıradan bir yöntemdir, oryantalizmle doğrudan ilişkilidir.
Arap kaligrafisi öncesi, ‘antik sanat’ olarak düşünüldüğü için, yeni sanat tasarlanırken dikkate alınmıyor. Tabii her yıl aynı sürati koruyabilmek için, genelde kısa yollar tercih ediliyor, kazancın temposu hızlı olmayı gerektiriyor. Arap ve sonrası, toplumsal ilgi odağı olarak güçleniyor. Sanatçılar bile konuya girdiğine göre..
Yine bu noktada, eklektik (postmod) davranış yönetimde. Eserlerin bir katmanında grek kökenli estetik varken, diğer katmanda arap minimalizmi beliriyor.
Sappho’nun alnına elif çizmek, tam manasıyla.
Post-oryantalin artık gizlenemiyen hali.
Değiştirilen, kaybedilen, bir kavram, grek, karşısında 12 temel makam (Farabi),,
Mona Lisa’ya bıyık kondurmanın arabesk hali.
Fuarın son durumu beni oldukça düşündürdü, eleştirilerim var, herşey birbiri ile senkron gidiyor, Doğançay satışı, Murat Ülkerin, biz müslüman demokratız, sanat almaya devam edeceğiz mesajı, önemli sanatçıların arap kaligrafisini kullanarak ortaya çıkmalarını, geleceğe dönük ipuçları olarak görebiliriz. Balkan Naci, hurufilikle ilgili, işler yapmıştı, fakat kaligrafilerin arkasındaki Sudanlı portreleri yüzünden satış yapamadı, Ertuğrul Ateş ise tam bir dönüş yapıp dualı resimler yaptı ve hepsini iyi fiatlara sattı, kurdeladan arap kaligrafisine olarak özetlenebilir Ateşin macerası. Bütün piyasa şimdi Arap çağrışımlı soyut resimler arıyor, yine büyük bir hata yapılıyor, veya plan öyle yapıldı, politik açıdanda ticari laiklerin ( bunlardan söz etmek zorundayım çünkü sanat piyasasının tümüne yakınını bunlar yönetiyor ) ılımlı islamla iş birliği yapıp sermayeyi yarıştıracağına, birleştirme kararı aldıkları seziliyor, fuarda dindar genç ressamlarla tanıştım, tertemiz gençler, imanlı bir sanatçının çok duyarlı inançlı çalışacağını düşünüyorum ( van gogh ), ama iş imanla bitmiyor, yanlış bilinen dini yaptırımların sanatı planlarken baskıcı bir ortam yaratacağı çok açık. Sonuçta, Anadolunun binlerce yıllık kültür tarihi yine ıskalanacak, yine tarihin bir fragmanı (kaligrafi iki boyutludur) üzerinden ne kadar süreceği belli olmıyan fevri ve ticari bir döneme girilecek, günümüzde Türkiyeyi etkisi altına alan takiyye ortam şimdide modern kültürü kaşıklıyacak, halbuki burasının kültürü Türklerdende önce, vardı Osmanlıdanda.
Sümerlerin Hindistanla olan ilişkisini (formun kökleri) öğrenmeden Doğu kavramını algılamak imkansız, ne varki tamda bu noktada bu günlerde, İstanbul Modern’de Gelenekten Çağdaş’a isimli bir sergi açıldı.
İstanbul Modern’in şef küratör’ü Levent Çalıkoğlu tasarımı olan bu sergi :
İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nın “Dünyaya, resimde, müzikte ve sanatın diğer dallarında Türkiye’nin bilinen tüm tarihini tekrar hatırlatmak; kadim İstanbul’umuzun bilinmeyen geçmişini anlatmak ve üç cihan imparatorluğuna başkentlik yapan müstesna şehrimizin binlerce yıllık kültürünü zamanın duru aynasına sunmak” bildirisiyle,
Oya Eczacıbaşının, AB ülkelerinin yeni konularından biri olan “küresel ve yerel” sorununa da dikkat çeken serginin, gelenek, modernlik ve çağdaşlık üzerine bir bakış sunduğunu, kültürel mirasımızın özgünlüğünün, dinamizminin gelecek kuşaklara aktarılmasını amaçladığını belirtmesiyle,
Sergi, çağdaş sanat ortamının 1980’lerden başlayarak sorgulamaya başladığı “bellek, gelenek, geçmiş” sorunsalını; geçmiş ve geleneğin çağdaş sanattaki yeri, modern sanatın yerel kültür ve tarihle ilişkisi, geçmişin aynı zamanda bir kimlik sorunu olarak ele alınması gibi önemli konuları gündeme getiriyor, vurgusuyla yapılmış. (seçilen sanatçılar bana Sotheby’s müdürünün geçen yıl yaptığı seçkide 80 kuşağını dışarıda bırakmasını, nedeninide kayda değer birşey yok diyerek açıklamasını anımsattı. O zaman 80 kuşağı problem kuşak olmaya devam ediyor, Beral Madra 80 kuşağının sahibi olduğunu söylüyor, Sotheby’s tamamen dışlıyor, İstanbul Modern ise tam 80 kuşağına ait olmayan sanatçılarla elitist ve Oya Eczacıbaşının açıkladığı gibi AB yönlendirmesiyle, ve bir AB ikramı olan 2010 ajansı katkılarıyla bu serginin gerçekleştirildiğini anons ediyor. 80 kuşağının iyi sanatçılarıda, ki bunların yine İstanbul Modern’in üst katında koskoca tabloları duruyor, alt katta olan bitene, bu işte bir bit yeniği var diye şaşırarak bakıyorlar.)
Gerçekten bu işte bir bit yeniği olabilirmi?
Hayır, sadece süreklilik var. Oligarşik süreklilik.
Gayet normal.
Kadim İstanbulun kültürel kaderi ‘Şirket’lere emanet ediliyor.
Neden istifa ettiği hala ”belli olmıyan” Nuri Çolakoğlu’nun 2010′u, Şekip Avdagiç’in katkılarıyla, İKSV ve İstanbul Moderni bünyesinde taşıyan Eczacıbaşı Holding’in hanımefendisi Oya Eczacıbaşının AB’ye uygunluk garantisi verdiği beyanıyla (burada AB den kasıt tamamen EU kültür programıyla ilgilidir.”Palmer Report”)
Şef küratör Levent Çalıkoğlunun bütün bu kocaman sisteme olan bürokrat sadakatıyla ortaya çıkan bu sergi 23 Mayıs 2010′a kadar görülüp kadim İstanbulun kadim sanatından ilham alınabilir.
Sanatçılara gelince, onları sanki tanıyor gibiyiz, tabii zaman insanı değiştiriyor. Beni’de.
Şunuda söylemeden geçemiyeceğim, İstanbul Modern Türkiyenin kültür tarihinde birçok şeyi ilk yapan Eczacıbaşı’nın bir ürünüdür, bir dönem ise Türkiyenin sanatını uçuran kaptan pilot idi, ancak belliki, Türkiyenin son derece heyecanla fokurduyan kültür ve sanat ortamına uyum gösteremiyor, hem ulusal hem küresel gündemi kaçırıyor. Mevcut rakipler ve yeni gelecek olanları düşündüğümüzde kaptan pilotluktan, bu tayyarenin şöförlüğüne geçiş yapması işten bile değil, benden söylemesi.
Yavuz Tanyeli
MondayMarch 1st,2010
‘Gelenek bu toprakların genetiğidir’ - Mithat Şen
‘Gelenek bu toprakların genetiğidir’
Mithat Şen’e göre geleneksele çağdaş yorum getirmek diye bir şey yok, bunu ancak modacılar yapabilir. Fotoğraf: Muhsin Akgün
Bir sanatçıyı, Mithat Şen’i, ‘Gelenekten Çağdaşa’ sergisini tartışmak üzere niye seçtim? Her şeyden önce gelenek denilen hiç de homojenleştirilmeye, kolay kolay çağdaşlaştırılmaya gelmeyecek meseleye yıllardır büyük bir titizlikle ve zarafetle yaklaştığı için… Bir sanatçı olarak ‘Geleneğe çağdaş bir yorum getiriyorum’ demediği için… Bu coğrafyanın kendine ait özel bir imge üretme şeklinin ve şemalinin olduğuna inandığı için… Modern öncesi denilen o okyanusu illa ki yağmalayacaksak bu okyanusta az buz yıkanmadığı için… Cranach’la Dürer’i bilirken Levni’yle Osman’ı da bildiği için… Ve belki de cumhuriyetin kuruluşundan bugüne kadar, Türkiye sanatıyla ilgili yapılmış en hoyrat ve kaba seçki olması itibariyle çok incittiğinden, ‘Gelenekten Çağdaş’a sergisini çok tartışmamız gerektiği için…
‘Gelenekten Çağdaşa’ sergisinde pek çok kavram birbirine karışmış durumda. Gelenek gibi, geleneksel sanatlar gibi. Bambaşka şeyler ikisi de. Ne kadar uzun zamandır bunları tartışıyoruz?
Ciddi bir mesele var yalnız. Sergiyle ilgili yazıldığı gibi 1980’lerle başlanan bir tartışma değil bu. Çok daha önceden yapılıyordu bu tartışmalar. D grubu yaptı. Tavanarası yaptı. Bunu görmemezlikten gelip 1980’den başlatmak ayıp. 1980’lerde bu sergideki insanların ne işler yaptığına bakalım? 1980’lerde bu coğrafyada gelenek tartışılmıyordu. Bunlar tarih bilmiyor. Böyle bir şey yok.
Ömer Uluç, geleneğe sahip çıkmazdı, onu yorumluyorum demeyi de çağdaş bulmazdı. Sizce gelenek nedir?
Bütün bu toprakların genetiği… Burada Bizans var, Likya var, Doğu Roma var, o var, bu var. Eğer siz İstanbul usulü şifonyer düzenini bilmiyorsanız, Cihat Burak istifini anlamanız mümkün değil. Nasıl öyle istifler, anlaşılır gibi değildir. Ömer Uluç aynı şekilde. 1960’larda Tonguç’la (Yaşar) Sezer (Tansuğ), Amentü gemisi nasıl yürüdü diye çizgi film yapmaya çalışıyorlar. 1960’larda… Bunlar 1980’lerde diyorlar. Şaka mı yapıyorlar? Bu kavramsallaştırma Batı’nın globalizasyona karşı yereli açığa çıkarmasının söylemiydi 80’lerde ama bu Batı’da tartışılıyordu, 1980 Venedik Bienali buydu.
Sizin kendi üretiminize bakacak olursak Zeynep Sayın, gelenekle üretiminiz arasında ilişki kurmuş, Vasıf Kortun da resminizin gelenekle ilşkilendirilmemesi gerektiğine dikkat çekmiş. Nasıl hissetmişsinizdir bu anlamda?
Bana tabii gelenekle ilişkilendirilmek daha iyi gelir. Ama bu ikisini de eksiltmez. Batı resmi de sonuçta geleneksel bir resimdir. Özümüze dönmek, ülküsüne, ideale dönme gibi bir şey algılanıyor burada ama bütün Batı resmi gelenekseldir zaten.
Bu serginin formülüzasyonundan şu çıkıyor, sadece doğulu olan geleneksel olandır. Oysa Paris’e gitmelerin 100 yıllık hatta daha fazla bir tarihi var. Batılılaşma çabasının kendisi de bir gelenek değil midir bugün?
Adnan Benk bir konuşmada Sezer Tansuğ ve Ömer Uluç’a soruyor. Cuhhuriyet’ten itibaren kesilmiş bir gelenekten gelenek olarak hala bahsedilebilir mi? Kesintiye uğratıldıysa gelenek nasıl hala gelenek olur? Bu soru önemli. Yanlış bir soru. Kesilmekle değişecek bir şey değil gelenek. Alfabenin değişmesiyle, şapka devrimiyle. Evet, bunlar onu örseler, canını acıtır, incitir ama kozmolojik algıyı değiştiremez. Nitekim değiştirmedi. Gelenek dediğin genetiktir kesintiye uğrayabilen bir şey değildir. Şunu da soralım. Niye Paris ile New York farklıdır? Niye Jackson Pollock’la Poliakof farklıdır? Biri eski kıtanın, diğeri yeni kıtanın farklı farklı kültürlerinin soyutlamasıdır.
Peki modern öncesi kültürler desek bu geleneğe, moderni de ikinci meşrutiyetle başlatsak… Bir sanatçı olarak ne önerirsiniz, gelenek meselesini ele alacaksak kriterimiz ne olmalı da tarih Sayın’ın da işaret ettiği gibi istismar edilmemiş olsun?
Çok daha deruni bir algı beklemek gerekir. Deruni bir sezgi ve algı. Kendimden örnek vermek istemiyorum. Ömer Uluç’un fırça darbeleri bir hattır okuyana. Yani öyle bir şeydir. Yüzey meselesi vardır. Erol Akyavaş’ın vav’ı hakkında Ömer beyin söylediği bir şey vardır, ‘Vav çekilir içi boyanmaz’ demişti mesela… Bizim kozmolojik algımız farklı. Çok kaba bir şemayla söyleyecek olursak, Batı, doğa üretiminin sonuçlarıyla sanat yapar. Doğu ise doğanın ürettiği gibi üretmeye çalışır. O nedenle ona karşıt bir şey üretmez. Çevre sorunu yoktu ama elbette şimdi var.
Gelenekle çağdaşlık yan yana olmaz belki de? Çağdaş bir şey, gelenekle bağını koparmış olan değil midir? Neden neresini koparttığını bilen bir şey?
Nereden ürediği belirsiz bir çağdaşlık yakalayamazsınız. Bu sergi için özellikle söylemiyorum ama ilke olarak yapmamız gereken şey aslında bunların yapıt olup olmadığına bakmaktır. Kriter budur. Yoksa yani ben anladım onu koydum değil. Bizim yapıtı tartışmamız lazım Türkiye’de. Batı’da sanat üretilirken Doğu’da sanat üretilmiyoru tartışmamız lazım.
Birtakım resimler ve onlara eşlik eden sanat olarak yapılmamış objeler, keyfi seçilmiş, farklı dönemlerden tarihin. Bu sergideki gibi keyfi seçilmese bilinçli seçilse bile sanat ve sanat olarak yapılmamış olanla yan yana gelmesi çok sorunlu değil mi?
Zeynep’in (Sayın) söylediği gibi takı oluyor. Bu tişörte tuğra basmak gibi bir şey değil. Kendinize gelin. Böyle yapılabilecek bir şey değil bu. O anlamda bir biçimselliği ne Ömer Uluç’ta ne Cihat Burak’ta ne Sabri Berkel’de yakalayamazsınız.
Erol Akyavaş, tasavvufla ilgileniyor ve bunu konu ediyor üretiminde. Araştırma konusu olmamalı üretiminin konusu gibi geliyor bana. Bu kadar bilinçli gelenekle uğraşılır mı? Gelenek biraz da size rağmen olmaz mı?
Onu bilir ve her defasında unutursunuz. Erol Akyavaş, Batı’daki trendleri çok iyi bilen ve bunu iyi uygulayan biri. Bunları tartıştık biz. Sezer Tansuğ ve Ömer Uluç’la tartıştık. O zamanki muhalefet şerhi düşülmüş noktalar hala değişmedi fakat bunların bir piyasa meselesi var. O piyasa meselesinde market örseleniyormuş gibi yapıyorlar. Marketi koruyorlar. Oryantalist olmak sadece bir estetik meselesi değildir. Ahlaki bir sorundur. Zaten istismar oradan kaynaklanıyor. Sen zaten oryantalistsin.
Nakkaş Osman mı Levni mi? Nasıl seçiyoruz? Kepçeyi daldırıp da çorbaya, illa bezelyeleri alacağız diye nasıl davranıyoruz? Çok kötü bir analojiydi ama (gülüyor)… Matrakçı Nasuh var. Kanuni’nin Irak seferini resimleyen adam. O günlükleri resimleyen Nakkaş Osman var ondan sonra Levni var. Biz Nasuh’u mu, Osman’ı mı, Levni’yi mi alıyoruz? Az önce bir teklifte bulundun ben de sana bir teklifte bulunuyorum. Neye göre seçiyoruz? Hepsi gelenek…
İlahi soru bu. Peki neye göre seçmeliyiz?
Ahlağa göre… Bu güncel politikayla siyasetle olacak bir şey değil. Ömer bey, Levni üzerinden hareket ederdi mesela onun renkçiliğini kullanırdı. Bu coğrafyanın bir görselliği var; kilimiyle, tezhibi, Şeker Ahmet Paşa’sıyla… Bunlar kaynak. Bu coğrafyanın gösellikleriyle ilgili bir kaynak. Ben Dürer’le Cranach arasındaki farkı biliyorsam, Levni’yle de Matrakçı Nasuh’un arasındaki farkı bilmek durumundayım. Bunu kullanırım kullanmam bu ayrı bir şey. Bu zaten böyle kullanılsın diye öğrenilmez.
Gelenekle sanat yaptığını iddia edenler derler ki ‘ben ona çağdaş bir yorum getiriyorum’. Bu mümkün mü olan bir şey midir?
Asla. Bunu modacılar yapabilir. Ne yorumu ya… O kendisi var olur. Bir resimleri asıyorsun bir de nereden kaynaklandığını asıyorsun. Böyle bir konsept var mı yahu? Duvarları boyamayı öğrenmişler anladık. 1980’lerden itibaren Batıda tartışılan konu niye birdenbire buraya geldi? Nereye göz kırpıyoruz? Birincisi iktidara, ikincisi yine Batı’yadır. İslamla filan bir alakası yok. Suistimal o yüzden söz konusudur. İslam deyince heterodoksi mi, alevi mi, sünni mi? Bir mümin böyle bir şey kabul eder mi? Ben ladini bir adımımdır ama bir Müslüman bundan hoşnut olur mu?
‘Gönderme olunca modern olur’
Mithat Şen’den kısa kısa…
* Gelenekten çağdaşlığa bir dilek kipidir. Bu bir dilek böyle bir şey yok o sergide. Bu sergi bir world music karşılığıdır.
* Geleneği mi tartışıyoruz geleneksel sanatları mı? Ben zaten ikincisini bilmem.
* Bir şekilde Bedri Rahmi’yle kendilerini yaralıyorlar. O kadar bilmiyorlar. En zayıf halkaları Bedri Rahmi… Erol Akyavaş değil çünkü Erol Akyavaş konuşulabilir.
* Bedri Rahmi’nin gelenekle kurduğu ilişki diye bir şey yok, geleneksel sanatlarla kurduğu bir ilişki var, bu da sanatın konusu değil.
* Biz 1980’lerde Foucault’yu, Guattari’yi tartıştık. Modernite eleştirisiydi yaptığımız. Postmoderne giden noktada moderniteyi eleştirirken çağdaş Türkiye cumhuriyetini de eleştirmeye kalktı birileri ki haklıdırlar. Bir taşla iki kuş vuruldu. Karıştırdılar. Sonuç da bu… Ayrı konuşulması gereken şeyler aynı anda konuşulunca…
* Gelenek, ona göndermelerden azade bir şey olmalı. Yapılan göndermenin gönderme olmadan yapılması gerekiyor. Gönderme yaparsan modern bir şey yaparsın.
* Modern, çağdaş, güncel siz takıyorsunuz bu isimleri… İşi yokuşa sürmek bu. Daha kolay halledilebilir şeyler var ortada. Münir Nurettin Selçuk’la ilgili bir tez yazmak gibi… Orhan Gencebay’ya ilgili var da, onun bir öncesi niye yok?
* Şunu merak ediyorum Ahmet Hamdi Tanpınar akademide ders verirken kim ondan etkilendi? Zeki Faik İzer etkilendi mi mesela? Etkilenmediyse bu da doktora tezi konusu.
* Ahmet Hamdi Tanpınar, tam da bu derme çatmalığın önüne geçebilmek adına böyle bir noktada itiraz ederdi. İtiraz önemli. Hilmi Yavuz niye itiraz etmedi?
* Tayip Erdoğan ne anlamda modern? Cumhuriyetin iktidarına başkaldıran anlamda modern.
* Adnan Çoker, Cihat Burak, İhsan Cemal Karaburçak retrospektifi görmek isterim. Vazgeçtim, bu sergide yer alanların retrospektifini rica ediyorum. Kim geleneksel kim ilüstratör kim İtalyan avangardı kim Avusturya fantastik ekolü görelim, kendi yakın geçmişleri itibariyle…
* Kanavanın, tuvalin dokusunun, yüzeyin, atkısı, çözgüsü vardır. Gelenek orada onun üzerine koyduğun astarda
bile değildir.
* Ece Ayhan’ın sivillikle ve ahlakla olan dikkatimizi çektiği noktanın önemi var şu anda özellikle… O ki iktidarla
kaşık kaşığa ilişkidir. (Onun analojisidir benim değil!)
* Biz Katolik miyiz? Hem gelenek hem bellek dışı? Nasıl olacak bu iş? Günah çıkardım bitti başka bir
konuya geçelim. Başka birini vurana kadar idare edelim.
* Bu coğrafyanın imgesinin üç temel özelliği vardır. Sezer Tansuğ ayrımı ortaya koymuştur: parça bütün ilişkisi, süreklilik, eşzamanlılık… Bu coğrafyanın geleneğinin görsel elamanları bunlardır.
* Böyle bir serginin küratörü olsam bu serginin selameti için Ömer Uluç’a ihtiyaç duyardım.
* Bu sergi bir defanstır. Bu sergiye katılan arkadaşları bu defansa katıldıkları için kınıyorum. Mesafesizlik pornografiktir.
AYŞEGÜL SÖNMEZ
FridayNovember13th,2009
CFA Exhibitions - DANIEL RICHTER
yeni sekmede açın
Centre Pompidou in Paris, France, August 11, 2007.
FridayNovember13th,2009
ThursdayOctober29th,2009
SaturdayOctober17th,2009
“My name is Casper !”” Sergisi fotoğrafları - Özcan Yaman
Masa-üstüne yeni klasöre indiriniz
Win Zip veya Win Rar ile açınız
G E L E N K Ü L T Ü R sergisi
WednesdayOctober14th,2009
Bienal eleştiri çalıyor
Çok şükür Bienal sayesinde İstanbul’da yaşayan herkes Brecht’in ismini öğrendi. Bir de bu büyük insanın “İnsan neyle yaşar?” diye bir büyük kelam ettiğini… Malum, “Koç sizi Bienal’e davet ediyor” şeklinde, sponsorların gözümüze sokulduğu bir ülkede yaşıyoruz. Hayırlı da bir şey aslında “gözümüze sokulması”.
Neden derseniz, İstanbul Bienali’nin yine Brecht’ten arakladığı, “Ekmek ahlaktan önce gelir” ya da “Banka soymak banka kurmanın yanında nedir ki?” gibi sloganları benimsediğini düşünürsek, beş yaşındaki çocuğun bile aklının yeteceği bir çelişki gözümüze batmış oldu. Çelişkileri fark etmek iyidir, öyle değil mi?
Bienal’in duyuruları yapıldığında “Karşı Bienal” isminde, yukarıda bahsettiğimiz çelişkiyi teşhir edeceğini düşündüren bir yapının ismi dolanıyordu ortalıkta. Ben de Karşı Sanat’ın, Karşı Bienal’le ilişkisini öğrenip, soluğu Karşı Sanat’ta almıştım ki, Bienal’e karşı bir yapı olmadıklarını, daha da önemlisi Bienal’le birlikte ortaya çıkmadıklarını öğrendim. Çok kısa bir süre dillendirilmiş “Karşı Bienal” lafı. Fakat kelimelerin kuvveti işte, bazı şeyleri isteseniz de unutturamazsınız, hele ki slogan gibi tınlıyorsa. Velhasıl, Bienal’e karşı değiller, çünkü varoluşlarını Bienal’le sınırlandırmıyorlar.
YENİ BİR HAKİKAT İÇİN
Karşı Sanat’ın öncülüğünü yaptığı Alternatif Çalışma Platformu, manifestosunda şu görüşlere yer veriyor: “Aradan geçen 150 yılda dünya, Hayalet’in kendisi ve algılanışı ve sanat sonsuz değişime, dönüşüme uğradı. 21. yüzyılın ilk on yılı, her alanda birbirini tetikleyen ‘kriz’lere sahne olurken bir kez daha Hayalet’le karşı karşıyayız. Hakikatle yüzleşmek, aşmak, dönüştürmek için.
Yeni bir bakış, yeni bir söz, yeni sanat… Yeni bir hakikat için.”
Yeni bir hakikat için yola çıkan Alternatif Çalışma Platformu, geçtiğimiz günlerde “sanat ortamını, zihinleri, kimlikleri kuşatan ‘proje’ anlayış ve organizasyonlarının tümüyle dışında; dinamik, yaratıcı dayanışma gerçekleştirdi”. 97 bağımsız sanatçı, 18 sanatçı grubu; 265 katılımcı, ortak tema ve sorunsallarla bir araya geldi, tartıştı, tasarladı, üretti… Türkiye’nin en geniş katılımlı sergisi “My Name is Casper” (Benim Adım Casper), Tarihi Sümerbank binasının yeraltındaki kalorifer dairesi ve kasa dairesini, yerüstündeki toplam 5 katını tümüyle kuşattı.
SOL BİR ESTETİK
Sevimli hayalet Casper adında bir çizgi film vardı ya; onun ismini metaforik ve ironik bir şekilde kullanan, ayrıca Komünist Manifesto’nun Avrupa’da dolanan hayaletine de gönderme yapan “My name is Casper”ın altında Alternatif Çalışma Platformu’nun imzası var. Karşı Sanat’tan Feyyaz Yaman, Alternatif Çalışma Platformu’nu “Komünist Manifesto’dan çıkış yapan, Marksist estetiği problem edinen, bunun üzerinde iki yıldır çalışan bir yapı” olarak tanımlıyor kısaca.
Sol bir estetik ve dünya görüşünün günümüzde ne olması gerektiğini; muhalif söylemin hangi merkezlerden, hangi amaçları taşıyarak kullanılacağını, bir aradalığın nasıl söz konusu olabileceğini tartışmışlar. Belli bir yol alan Alternatif Çalışma Platformu, Brecht’in söylemi ile ortaya çıkan Bienal’in rol çaldığını düşünüp kolları sıvamış.
MUHALEFETİN KENDİ GÜNDEMİ OLUŞUYOR
Karşı Sanat Çalışmaları’ndan Feyyaz Yaman ve Yalçın Karayağız, “My Name İs Casper” sergisinin de düzenleyicilerinden. Alternatif Platform’daki sanatçılar, Bienal’in Brecht’in “Üç Kuruşluk Opera” oyununda sorduğu “İnsan neyle yaşar” sorusunu konu edinmesine tepki göstermiş. Karayağız, bu tepkinin, bu sözü, büyük sermayenin kullanmasına dönük olarak ortaya çıktığını belirtiyor. Bienal’in cümlesinin karşısına bir cümle koymanın doğru olmayacağını düşünen Karayağız, böyle yaptıklarında iki cümlenin de birlikte ortadan kalkacağını düşünüyor. Karayağız, Bienallerin gündemiyle ilgilenmekten çok, muhalif bir sanatsal söylem geliştirmeye çalışan Alternatif Platform’un, kendi gündemini ortaya koyması gerektiğini düşünüyor.
BANKALAR İKİYÜZLÜ
Emperyalizmin bizim gibi ülkelere tankla topla girmediğini, içeriden işgal ettiğini; Casper gibi görsel, sanatsal üretimlerle kendisine yandaş bulduğunu söyleyen Yalçın Karayağız, emperyalizmin kültürel hegemonyasını Casper karakteri ile referans aldıklarını, ama hayalet mevhumunun komünizmin hayaleti olduğunu açıklıyor.
Bienal’in, Brecht’in sözünü tema olarak seçmesini “eleştiri çalmak” olarak yorumlayan Feyyaz Yaman, krizin ve kapitalizmin bunalımının Marksizmi ve işçi sınıfını tekrar geri çağırdığı bir ortamda bu eleştiri hırsızlığının anlamlı olduğunu düşünüyor. Büyük bankaların krizden daha büyük kârla çıktığını, bu kârın kriz bahanesiyle çıkardıkları işçilerin aç kalmaları sayesinde olduğunu söylüyor. Tüm bunların ardından aynı bankaların, işçilerin karşısına Bienal vesilesiyle çıkıp; ekmeğin ahlaktan önce geldiğini söylemeleri, Yaman’a göre işçilerle dalga geçmek anlamına geliyor. Karayağız ise “Bankaların ekmekten bahsetmesi ne ironik ne de metaforik; düpedüz ikiyüzlülük” diyor.
UZAYDAN GELEN KÜRATÖRLER
Küratörlerin Türkiye’de Brecht yorumları yapmış kimseyle Bienal’in ilişki kurmadığını belirterek, “Uzaydan gelmiş bir turist gibi kendi alanlarında konuşup gidiyorlar” diyen Yaman, bu tutumu Japonların fotoğraf çekmesine benzetiyor.
Bienal’in bu açıdan Türkiye’de olmasının anlamsızlığına dikkat çeken Yaman, Türkiye’den seçilen sanatçıların bile Türkiye’ye dışarıdan bakan bir anlayışa sahip olduklarını, dolayısıyla serginin Türkiye’yi, Türkiye’deki düzeyi yansıtmaktan uzak olduğunu, bu kapalılığın ülkemize bir şey bırakamayacağını belirtiyor. Türkiye’deki üniversitelerde Bienal’in konseptinde çalışmalar yapan pek çok akademisyen Bienal söyleşilerine çağrılmıyor.
KÜRATÖRSÜZ SANAT
Eleştirel gibi gözüken Bienal söyleminin sözü gasp ettiğini, eleştiriyi çaldığını düşünen Karşı Sanat; Bienal’in, eleştiri çalsa da toplumsal muhalefeti karşılayamayacağını belirtiyor. Bienal ve tartışmaları sürerken küçük küçük sanat çevreleri Alternatif Çalışma Platformu altında birleşerek, büyük bir dayanışmayla; küratörsüz, seçici kurulsuz, sponsorsuz ama nitelikli bir deneyim yaşıyor. Sanatçı egosunun önüne geçip her işin tartışılabileceği, “ben”in yerine “biz”in geçeceği bir süreci yaşamaya çalışan Alternatif Platform, bu şekilde sanatın kamusal alana taşınabileceğini ve böylece halkla buluşabileceğini düşünüyor.
“My Name İs Casper” sergisi, bu bakımdan hem içeriği hem de örgütlenişi ile muhalif sanatçıların kendi sanatsal dillerini ortaya koymalarının en somut ifadesi. Katılan sanatçı sayısı, yapıt ve yorum çeşitliliğinin yanı sıra “My Name is Casper”; düzenleme, sergileme, teknik ve anlayışıyla da Türkiye’de bir ilk örnek oluşturuyor.
HER ŞEY ‘SEVİMLİ HAYALET’LERE DÖNÜŞTÜRÜLÜYOR
My Name İs Casper sergisinin düzenleyicilerinden Emre Zeytinoğlu, sergi ile ilgili kaleme aldığı makalede şöyle diyor: Sınıf mücadelesinin hem tarihten, hem de günümüzden silindiği anlamda, tüm insani projeler egemen sistemin “güvencesi” altına alınmış bulunuyor. Artık bizim kurtarıcılarımız, küresel ekonominin siyasi figürleridir. Muhalefetimiz de aynı “güvence”ye sahip. Korkulacak bir şey yok ortada. 19. yüzyıl Avrupa’sının egemenleri, komünizm hayaletinden çok korkmuşlardı. Ama bugün, o hayaleti ustaca yaratan Marx’tan hiç korkmuyorlar. Çünkü içeriğini yitirmiş dil, ehlileşmiş hukuk ve iktidar aygıtlarının kendisi olmuş devlet, çarpıtılmış metinler sayesinde her şeyi “sevimli hayalet”lere dönüştürüyor. 1970’lerin çizgi film kahramanı “Casper” gibi… Her akşam jenerikte şöyle bağırırdı: “My name is Casper!
14/10/2009
Devrim Büyükacaroğlu
SaturdayOctober10th,2009
Türkiye’de bir ilk
My Name is Casper
Türkiye’de bir ilk:
97 bağımsız sanatçı, 18 sanatçı grubu; 265 katılımcı, ortak tema ve sorunsallarla bir araya geldi, tartıştı, tasarladı, üretti… şimdi yapıtlarını birlikte sergiliyor.
Özgür, Demokratik, Yaratıcı Dayanışma
Katılan sanatçı sayısı, yapıt ve yorum çeşitliliğinin yanı sıra My Name is Casper, düzenleme, sergileme teknik ve anlayışıyla da Türkiye’de bir ilk örnek oluşturuyor.
• Gruplar, sanatçılar ve yapıtlar, hiçbir seçici üst kurul olmaksızın
tümüyle özgür, demokratik anlayışla bir araya geldi.
• Sanat ortamını, zihinleri, kimlikleri kuşatan “proje” anlayış ve organizasyonlarının tümüyle dışında; dinamik, yaratıcı dayanışma gerçekleştirildi.
Yepyeni bir oluşum… siz de bekleniyorsunuz!
imzalar:
Tüm katılamcı sanatçılar, grublar adına çağrı komitesi
Feyyaz Yaman, Yalçın Karayağız, Taner Güven, Emre Zeytinoğlu, Zeki Çoşkun
My Name is Casper nasıl ortaya çıktı?
2009 yılı başlarından itibaren Karşı Sanat Çalışmaları bünyesinde düzenlenen Brecht, Marksist Estetik, Sanat ve Siyaset konulu söyleşiler, atölyeler, dünyada hızla derinleşen kriz sürecinde sanatın ve sanatçının yerini, konumunu sorgulamayı getirmiştir.
• Kültür endüstirisinin, pazar kurallarının belirleyiciliği altında, bağımlılık – özgürlük tartışması, sanat ve sanatçı için sadece kuramsal değil, varoluşsal sorundur.
• Tüketim toplumu, gösteri toplumu, görsel ideoloji vb kavramlar, sanatsal olduğu kadar, gündelik gerçeklikle ilişkimizin de anahtarlarıdır.
• Toplumsal yaşamın her alanında olanca yoğunluğuyla devam eden iktidar mücadelesi, etnisiteden düşünce ve inanca, beden ve cinsiyete değin kimlik mücadelesine de karşılık gelmektedir.
• Mağdurun temsiliyetine konulan engeller, sanatın, eleştirel bakışın, yaratımın da önündeki engellerdir.
• Tüm bu koşullarda yaşadığımız coğrafya ve tarih üzerinden süregiden sorunlarımızı, ütopyalarımızı anlamak, tartışmak, ilişkilendirmek isteyen çözüm ortaklarına, birlikteliğe, dayanışmaya ihtiyaç vardır.
Büyük buluşma sergileri
Yukarıdaki hedef ve amaçlar doğrultusunda Türkiye’nin demokratik, sivil en büyük birlikteliğini gerçekleştiren sanatçı ve gruplar, paralel üç sergi düzenlemiştir:
• 5 – 12 Eylül 2009 Hayalet sergisi, Ghetto/Galatasaray
• 3 – 24 Ekim 2009 Öznesiz sergisi, Karşı Sanat/Beyoğlu
• 4 – 24 Ekim 2009 My Name is Casper – Tarihi Sümerbank Binası/Karaköy
Ve devamı
29 Ekim – 8 Kasım Tüyap Sanat ve Kitap Fuarı,
7, 8 ve 9. Hall - Beylikdüzü
FridayOctober 9th,2009
İstanbul şehrinde hayaletler dolaşıyor
My Name Is Casper İstanbul şehrinde hayaletler dolaşıyor,
hem de öyle böyle değil
240 sanatçı Karşı Sanat’ın önderliğinde ‘’My Name Is Casper / HAYALET “H-Y-L-T”
sergisiyle 3 Ekim’de tarihi Sümerbank binasında bir araya geldi.
Yaklaşık bir yıl süren uzun soluklu toplantılar sonucu sergi fikri oluşmuş. İmzası bilinir isimlerden genç sanatçılara, genç sanatçılardan orta kuşağa kalabalık bir orduyla karşımıza çıkıyor sergi. Durum böyle olunca resimden enstalâsyona, heykelden performansa her disiplinden işler mevcut sergide. Bu çeşitliliğin yanında hepsinin bir ortak noktası var sisteme başkaldırı.
İçi boşaltılmış kavramlara ve iktidarın güvencesine karşı bir metafor; sevimli bir hayalete dönüşmüş sanata karşı ismiyle, cismiyle gerçek bir hayalet karşımıza çıkan.
Sergi, eş zamanlı seyreden Bienale karşı bir tavırmış gibi görünse de hedef daha geniş kapsamlı aslında. Sanatın ve sanatçının, sistemin belirlediği kurallar dışında hareket edememesi, dar alanlara hapsedilmesine karşı bir özgürlük alanı açmak yola çıkış nedenleri.
Sanatçıların, hiçbir sanatsal yönlendirmeye maruz bırakılmaksızın, özgürce yapıtlar oluşturmasına olanak sağlanmış, son derece geniş açılı ve bağımsız bir “birliktelik” yaratılmış.
Sanatçıların özgürlükleri mekâna da yansımış. Sergiye ev sahipliği yapan Sümerbank binası da oldukça görkemli bir yer olduğundan, tuvaletlerden tutun da bodrum katına kadar her yer bir sanat alanına dönüşmüş.
Özellikle sergiyi ziyaret edeceklerin bodrum katını es geçmemelerini yeraltındaki hayaletlerle yüzleşmelerini tavsiye ederim. Sergi 24 Ekim’e kadar gezilebilir.
MY NAME IS CAPSER / HAYALET “H-Y-L-T”:
Yer : Sümerbank Binası, Bankalar Caddesi,no 5, Karaköy
FridayOctober 9th,2009
İstanbul’da bir hayalet
Kabul görmüş sanat piyasasının ‘demirbaşlarını’ rahatsız etmek isteyen sanatçılar bu nedenle sergiyi düzenlerken ne küratörle ne de seçici kurulla çalıştı. Serginin konseptine hep birlikte karar verdiler, sponsor desteği almadılar. Maddi kaynak olmadan işi kotarabilmek için de her biri, en iyi bildiği işi yaptı: Grafik bilgisi olan afişi hazırladı, organizasyon yeteneği olan pratik işlere koştu, basını tanıyan da basınla ilişkiler kurdu. Ve nihayet 2 Ekim 2009 tarihinde Karşı Sanat Çalışmaları’nda ve 3 Ekim 2009 tarihinde tarihi Sümerbank binasında sergi kapılarını açtı.
FARKLI SESLER
Resimden enstalasyona, heykelden performansa her disiplinden işler mevcut sergide. Farklı sesler, kuşaklar ve disiplinler bir araya getiriliyor. Komet, Mustafa Horasan ve Mehmet Güreli gibi ustalığını ispatlamış isimlerin yanı sıra pek çok genç sanatçının işleri sergileniyor. Tarihi Sümerbank binasında her alan kullanıldı. Bodrum, tuvalet, duvar boşlukları, merdiven aralığı, her yere eserler yerleştirildi.
Bazı sanatçıların işleriyle İstanbul Bienali’ne duydukları tepkiyi ortaya koymaları ve serginin Bienal’le eşzamanlı olarak düzenlenmesi, My Name is Casper Benim Adım Hayalet sergisinin Bienal’e karşı düzenlenen bir etkinlikmiş gibi algılanmasına yol açtı. Oysa sergiye katılan sanatçılardan Evrim Özarslan’ın da belirttiği gibi My Name is Casper Benim Adım Hayalet, sanatın sisteme başkaldırısını ortaya koyuyor.
İki farklı mekânda düzenlenen sergi, Karşı Sanat Çalışmaları’nda ve Tarihi Sümerbank Binası’nda 24 Ekim’e dek pazar ve pazartesi hariç hergün 11.00 - 16.00 arası görülebilir.

















EN YÜKSEK KULENİN TÜRKÜSÜ
Dönmeli, geri gelmeli,
O sevdalar çağı.
Dayandım nasıl da
Unutamam bir daha artık,
O korkular, kaygılardı
Uçup gitti göklere.
Bir belalı susuzluk
Kabartıyor damarlarımı.
Dönmeli, geri gelmeli,
O sevdalar çağı.
Bir çayır gibi tıpkı
Unutulmuş bir kıyıda,
Karamukların, günlüklerin
Çiçek açıp büyüdüğü,
O yabanıl uğultusunda
Korkunç pis sineklerin.
Dönmeli, geri gelmeli,
O sevdalar çağı.
Arthur RIMBAUD
Çeviri:
İlhan
BERK
April 13, 2008