KATRAN ve TÜY modern sanat bilgi ortamı

SundayAugust31st,2008

garfucius buyurdu…

Kategori: Kategorilenmemiş — Etiketler: — KatranveTuy @ 06:39PM

deniz feneri, su ile aynı seviyede ise,

ancak yakamoz kadar işlev görebilir…

SundayAugust31st,2008

yeni dünya düzeni haritası (yeni babilliler)

Kategori: Katran ve Tüy — Etiketler: — KatranveTuy @ 06:17PM

SundayAugust31st,2008

baş uyarı (simgesel bir değiş tokuş) baudrillard

Kategori: Katran ve Tüy — Etiketler: — KatranveTuy @ 01:44AM

AYARTMA: Benim için ayartma evreniyle üretim evreni taban tabana zıt şeylerdir. Söylemeye çalıştığım şey değer üstüne kurulu bir dünyada önemli olan ‘şeylerin’ üretilmesi, imal edilmesi değil ayartılmasıdır,

bir başka deyişle,

amaç onların bir değer, bir kimlik sahibi olmalarını engellemek,

giderek içinde yer aldıkları gerçeklik evreninden çekip

kopartarak bir görünümler oyunu, simgesel bir değiş tokuş

sürecine mahkûm edebilmektir.

SundayAugust31st,2008

Baudrillard

Kategori: Katran ve Tüy — Etiketler: — KatranveTuy @ 01:33AM

KÖTÜLÜĞÜN ŞEFFAFLIĞI: Her türlü ‘şeffaflığın’ anında karşıtını yani,gizliliği çağrıştırdığı söylenebilir. Bu alternatifin ahlâk, iyilik ve kötülükle bir ilişkisi yoktur. Bu şeffaflıkta gizli ve dünyevi bir şeyler vardır ki, bu da şeylere bir başka şekilde bakılmasını zorunlu kılmaktadır. Bazı şeyler açık seçik bir şekilde paylaşılırken,,,

başka şeyler asla gün

yüzüne çıkmadan bir başka oyun kuralına

göre g i z l i c e paylaşılacaktır.

SundayAugust31st,2008

siz bir eşeksiniz mr. bush (hugo chavez)

Kategori: Kategorilenmemiş — Etiketler: — KatranveTuy @ 12:49AM

Chavez’in tarihi BM konuşması:

‘İmparatorluğa isyan edelim’

Sayın dünya hükümetleri temsilcileri, hepinize günaydın… Öncelikle, aranızda bu kitabı okumamış olanlarınızı saygıyla bu kitabı okumaya çağırıyorum. Bu, dünyanın ve Amerika’nın en seygın aydınlarından biri olan Noam Chomsky’nin ‘Hegemonya veya Hayatta Kalma: ABD’nin Emperyalist Stratejisi’ adlı son kitabı.

Bu kitap bizlerin 20. yüzyılda ve bugün dünyada neler olup bittiğini ve gezegenimize yönelik en büyük tehdidi anlamamıza yardım edecek olan mükemmel bir kitap. Amerikan emperyalizminin hegemonik kurumları

Sizi bu tehlikeyle ilgili olarak uyarmaya devam edeceğiz ve Amerikan halkına ve dünyaya başlarının üzerinde bir kılıç misali sallanan bu tehdidi durdurma çağrısında bulunuyoruz. Kitaptan size bazı kısımlar okumayı düşündüm ancak zaman yetersizliği nedeniyle (Chavez, kitabın numaralandırılmış sayfalarını çevirirerek) sadece bu kitabı övmekle ve tavsiye etmekle yetineceğim.

Bu kolay okunan ve çok iyi bir kitap. Eminim ki Sayın Başkan (BM Genel Kurulu Başkanı) bunu biliyorsunuz. Bu kitap İngilizce, Rusça, Arapça ve Almancaya çevrildi. Bence bu kitabı öncelikle okuması gerekenler, ABD’deki kardeşlerimizdir. Çünkü onlara yönelik tehdit tam da kendi evlerinin içinde. Şeytan şu anda evde. Şeytan, şeytanın ta kendisi, şu anda evde. Ve şeytan dün buraya geldi. Dün şeytan buraya geldi. Tam olarak buraya geldi ve bugün hâlâ sülfür kokusunu alabiliyorum.

Dün, bayanlar baylar, bu kürsüden, ABD Başkanı, şeytan diyerek bahsettiğim beyefendi, bu kürsüden dünyanın sahibiymişçesine konuştu. Gerçekten. Dünyanın sahibiymişçesine.

Bence bir psikiyatr çağırmalı ve ABD Başkanı tarafından dün yapılan konuşmayı analiz ettirmeliyiz. Emperyalizmin sözcüsü olarak, emperyalist düşüncelerini paylaşmak, şu anda hüküm süren egemen modelin sürekliliğini korumak, kendi çıkarına kullanmak ve dünya halklarını sömürmek üzere buraya geldi.

Konuşması bir Alfred Hitchcock filminde senaryo olarak kullanılabilir. Ben filme önerecek bir isim buldum bile: “Şeytan’ın Yöntemi”.

Chomsky‘nin kitabında açıklık ve derinlikle söylediği gibi, Amerikan imparatorluğu hakimiyet sistemini sağlamlaştırmak için yapabileceği her şeyi yapıyor. Ve biz onların bunu yapmasına izin veremeyiz. Biz onun dünya diktatörlüğününü pekiştirmesine izin veremeyiz.

Dünyanın hamisinin konuşması, bu herşeyi kontrol etme ihtiyacından kaynaklı bir biçimde sinik, emperyalist ve ikiyüzlülükle doluydu.

Onlar demokratik bir model yaymak istediklerini söylüyor. Ancak bu onların demokratik modeli. Bu seçkinlerin sahte demokrasisi ve şunu söylemeliyim ki, silahlar, bombalar ve ateşli silahlarla kabul ettirilmeye çalışılan oldukça ilkel bir demokrasi.

Ne garip bir demokrasi! Aristo, bunu kabul etmezdi ve demokrasinin kökenlerini oluşturan diğerleri de.

Deniz piyadeleri ve bombalarla ne tür bir demokrasi yayabilirsiniz?

ABD Başkanı, dün bizlere, tam burada, bu odada şunları söyledi. Aktarıyorum: Baktığınız her yerde radikallerin size şiddetle, terörle ve şehit olarak yoksulluktan kurtulabileceğinizi ve yeniden itibarınızı kazanabileceğinizi söylediğini duyuyorsunuz.

Nereye baksa radikalleri görüyor. Ve sen kardeşim, sana baktığında rengine bakıyor ve ‘Aman Tanrım orada bir radikal var’ diyor.

Evo Morales, Bolivya’nın saygıdeğer Devlet Başkanı, ona radikal gibi görünüyor.

Emperyalistler her yerde ‘radikaller’ görüyor. Bu bizim radikal olduğumuz anlamın a gelmiyor. Bu dünyanın uyandığı anlamına geliyor. Dünyanın her yerinde insanlar uyanıyor. Ve insanlar ayağa kalkıyor.

Şunu hissediyorum ki, sevgili dünya diktatörü, hayatınızın geri kalan günlerini bir kâbus gibi yaşayacaksınız çünkü insanlar ayağa kalkıyor, onların hepsi Amerikan emperyalizmine karşı ayaklanıyor ve eşitlik, saygı, halkların dayanışması için haykırıyor.

Evet, bize radikal diyebilirsiniz ancak imparatorluğa karşı ayağa kalkıyoruz, egemenlik modeline karşı.

Başkan daha sonra şöyle dedi. Onun sözleriyle aktarıyorum: “Ortadoğu halklarına doğrudan seslenmek, onlara ülkemin barış istediğini anlatmak üzere geldim…”

Bu doğru. Bronx caddelerinde, New York, Washington, San Diego, herhangi bir şehir, San Antonio, San Fransisco’da dolaşırsak ve insanlara, ABD vatandaşlarına ülkelerinin ne istediğini, istediğinin barış olup olmadığını sorarsak, “evet” diyeceklerdir.

Ancak yönetim barış istemiyor. ABD yönetimi barış istemiyor. Sömürü, yağma, hegemonya sistemini savaşla sürdürmek istiyor. Barış istiyor… Fakat Irak’ta neler oluyor? Lübnan’da neler oldu? Ya Filistin’de? Ne oluyor? Son 100 yıl boyunca Latin Amerika’da ve dünyada neler oldu? Ve şimdi Venezüela’yı tehdit ediyor. Venezüela’ya ve İran’a yeni tehditler…

Başkan Lübnan halkına sesleniyor: ‘Çoğunuz’, diyor, ‘Evlerinizin ve toplumlarınızın nasıl çapraz ateş altında kaldığına tanık oldunuz.’

Nasıl böyle sinik olabiliyorsun? Bu nasıl bir utanmadan yalan söyleme kapasitesidir. Beyrut’taki bombalar milimetrik kesinlikte miydi? Bu çapraz ateş mi? O batılı gibi düşünüyor, insanların kalçalarından vurulduğunda çapraz ateşte kaldığını düşünüyor.

Bu emperyalist, faşist, suikastçı,

soykırımcı imparatorluk ve İsrail;

Filistin ve Lübnan halkına ateş

açıyor. Olan bu. Ve şimdi onlardan şunu

işitiyoruz: “Evlerin yıkılmasından dolayı

üzgünüz”

ABD Başkanı halklara hitap etmek, dünya halklarına hitap etmek için geldi. Buraya bazı belgelerle geldim, çünkü bu sabah gazetelere bakarken bazı yazılar okudum ve onun Afganistan, Lübnan ve İrnan halkına yönelik konuştuğunu gördüm. Ve bütün bu insanlara doğrudan hitap ediyordu. Ve bütün bu halklara doğrudan seslendi.

Merak edebilirsiniz, ABD Başkanı tüm bu insanlar sesleniyorsa, bu insanlar zemin sağlansa onlar ne cevap verirdi acaba?

Ve benim güneydeki halkların, baskı altındaki insanların ne söyleyebileceğine dair bazı düşüncelerim var. Onlar muhtemelen şöyle derdi: “Emperyalist Yankee evine dön!” Bence bu halklar mikrofon uzatılsa Amerikan emperyalistlerine karşı tek ses olarak bunu söyleyeceklerdir.

Ve bu Sayın Başkan, meslektaşlarımın, dostlarımın, geçen 8 yılda olduğu gibi geçen yıl da neden yine bu salona geldiğimizi ve söylediklerimizi tamamen, tamamen doğruluyor.

Bu odada bulunan kimsenin bu sistemi savunduğunu sanmıyorum. Kabul edelim, dürüst olalım, BM sistemi, II. Dünya Savaşı’nın ardından doğdu, çöktü. Artık işe yaramaz.

Ah evet, bizi senede bir buraya getirmesi, birbirimizi görmemizi, konuşmalar yapmamızı ve bu tür uzun belgeler hazırlamamızı, dün Abel’in veya Mollaların Cumhurbaşkanı gibi iyi konuşmalar dinlememizi sağlaması açısından güzel. Evet bunun için iyi.

Ve burada birçok konuşma yapılıyor. Sri Lanka Devlet Başkanı’ndan örneğin ve Şili Devlet Başkanı’ndan konuşmalar dinliyoruz. Ancak bizler, genel kurul, sadece bir tartışma organına dönüştük. Gücümüz yok, dünyadaki berbat duruma etki edebilecek güce sahip değiliz. Ve bu Venezüella’nın bir kez daha burada, bugün, 20 Eylül günü, BM’yi yeniden kurma önerisini getirme nedenidir.

Geçen yıl Sayın Başkan, çok kritik dönemlerde olduğunu düşündüğümüz dört öneri getirdik. Devlet başkanları, büyükelçiler, temsilciler olarak sorumluluğu almalı ve bunu tartışmalıyız.

İlki genişlemeydi ve Molla önceki gün tam burada bununla ilgili bir konuşma yaptı. Hem daimi ve hem de daimi olmayan üyelere sahip Güvenlik Konseyi, gelişmekte olan ülkeler ve LDC’ye daimi üyelik imkânı sağlamalıdır. Bu ilk aşama.

İkincisi, dünyadaki çatışmalara yönelmek ve bunları çözmek için etkili yöntemler, net kararlardır.

Üçüncü nokta, acil olarak hepimizin istediği şekilde demokratik olmayan BM Güvenlik Konseyi’nde alınan kararlara yönelik veto kullanma mekanizmasını kaldırmak.

Size yakın bir örnek vermeme izin verin. ABD’nin sahip olduğu bu ahlâk dışı veto yetkisi, İsrail’in cezadan muaf olarak, Lübnan’ı yok etmesine izin verdi. Konseyin önlemesiyle, bunun karşısında sadece izleyici durumunda kaldık.

Dördüncüsü, her zaman söylediğim gibi BM genel sekreterinin yetkilerini ve rolünü güçlendirmeliyiz.

Dün, genel sekreter, bize gerçekte bir veda konuşması yaptı. Ve o geçen 10 yılda işlerin daha da karıştığını, açlığın, yoksulluğun, insan hakları ihlallerinin daha da kötüleştiğinin farkındaydı. Bu BM sisteminin ve Amerikan hegemonik kurumlarının çöküşünün muazzam bir sonucudur.

Sayın Başkan, Venezüella, birkaç yıl önce, Birleşmiş Milletler’i tanıyarak mücadelesini Birleşmiş Milletler’e üye olarak ve düşüncelerimizi ve sesimizi buraya taşıyarak bu kurumun içinde sürdürme kararı aldı.

Bizim sesimiz saygınlık, barış arayışı, uluslararası sistemin yeniden formüle edilmesi, eziyeti sona erdirmenin ve gezegenin hegemonik güçlerine karşı durmanın sesidir.

Bu Venezüella’nın kendini nasıl tanımladığıdır. Bolivar‘ın vatanı Güvenlik Konseyi’nde kalıcı olmayan üyelik için çabaladı.

Bir bakalım. ABD yönetimince Venezüela’nın Güvenlik Konseyi üyeliğine özgürce seçilmesini öneleye çalışarak ahlak dışı, açık bir saldırıda bulundu.

İmparatorluk çıplak gerçeklerden, bağımsız seslerden korkuyor. O bize radikaller diyor, ancak asıl radikaller onlar. Ve her ne kadar oy pusulası gizli olsa da Venezüella’ya desteklerini veren tüm ülkelere teşekkür etmek istiyorum.

Şairin dediği gibi, “‘çaresizce iyimser’ olmak için neden var…

Ancak İmparatorluk, açıkça saldırdığından beri, onlar in bize olan destekleri güçlendirmiş oldu. Ve destekleri bizi güçlendirdi. Bir blok olarak Mercosur’daki kardeşlerimiz desteklerini sundu. Venezüella, Brezilya, Arjantin, Paraguay, Uruguay’la Mercosur’un tam üyeleridir.

Ve diğer birçok Latin Amerika ülkesi, CARICOM, Bolivya Venezüela’ya desteklerini sundu. Arap Birliği tamamen desteğini verdi. Ve ben Arap dünyasına, Arap kardeşlerimize, Karayipler’deki kardeşlerimize, Afrika Birliği’ne çok minnettarım. Neredeyse Afrika’nın tamamı Venezüela’ya desteğini sundu ve Rusya, Çin ve diğer pek çok ülke de. Onlara Venezuela adına, halkımız adına ve gerçek adına teşekkür ediyorum. Çünkü, Venezüella BM Güvenlik Konseyi’nde daimi üyeliğe sahip olduğunda sadece Venezüela’nın düşüncelerini savunmakla kalmayıp, tüm dünya halklarının sesi olacak saygı ve doğruyu savunacaktır.

Tüm bunların üzerinde Sayın Başkan, bence iyimser olmak için de nedenler var. Bir şair şöyle demişti: “Çaresizce iyimser. Çünkü savaşların, bombaların, saldırgan ve önleyici savaşın, bütün halkların yok edilmesinin üzerinde, biri yeni bir çağın aydınlandığını görebilir…”

YENİ BİR ÇAĞ DOĞUYOR

glock

Silvio Rodriguez’in söylediği gibi, yeni yeni bir çağ doğuyor. Düşünmenin alternatif yolları var. Farklı düşünen genç insanlar var.

Şimdi yapmamız gereken dünyanın geleceğini tayin etmektir. Şafak yeniden söküyor. Bunu Afrika’da, Avurpa’da, Latin Amerika’da ve Okyanusya’da görebilirsiniz. Bu iyimser görüşü vurgulamak istiyorum. Kendimizi, mücadele isteğimizi, farkındalımızı güçlendirmeliyiz. Yeni ve daha iyi bir dünya inşa etmeliyiz. Venezüella bu mücadeleye katılıyor ve bu nedenle tehdit ediliyoruz. ABD Venezüella’da bir darbeyi çoktan planladı, finanse etti ve Venezüella’da ve başka yerlerde darbe girişimlerini desteklemeyi sürdürüyor.

Şili Devlet Başkanı Michelle Bachelet, bir dakika önce bize eski dışişleri bakanı Orlando Letelier‘e yönelik korkunç suikast girişimini hatırlattı. Ve birşey daha eklemek istiyorum: Bu suçu işleyenler şimdi serbest. Ve bir Amerikan vatandaşının da öldüğü bir diğer olayda suçlu Amerikalıların kendisiydi. Onlar CIA katilleri, teröristleriydi.

‘EN BÜYÜK TERÖRİST NEREDE?’

Ve bu odada, birkaç gün içinde gerçekleşecek bir yıldönümünü hatırlamamız gerekiyor. 30 yıl önce başka bir korkunç saldırı, bir Küba yolcu uçağına yönelik 73 kişinin yaşamını yitirdiği terör saldırısı gerçekleşmişti. Uçağı havaya uçurmanın sorumluluğunu üstlenen bu kıtanın en büyük teröristi nerede? Birkaç yıl Venezüella cezaevinde yattı. CIA ve hükümet yetkililerine teşekkür ederiz ki kaçmasına izin verildi ve şimdi ABD’de hükümetin koruması altında yaşıyor.

Ve o mahkûm edildi. Suçunu itiraf etti. Ancak ABD hükümeti, çifte standartlara sahip. Canı istediğinde terörizmi koruyor. Ve Venezuela, terörizm ve şiddetle mücadele etmeye söz veriyor. Ve biz barış için savaşan halklardanız,

Burada korunan teröristin adı Luis Posada Carriles, Ve Venezüella’dan kaçan diğer son derece yozlaşmış insanlar da burada koruma altında yaşıyor. Darbe süresince insanlara suikast düzenleyen elçilikleri bombalayan bir grup. Onlar beni kaçırdı ve beni öldüreceklerdi, ancak bence Tanrı yetişti ve halkımız ve ordu sokaklara döküldü ve bugün buradayım.

Ancak bu darbeye öncülük eden insanlar bugün burada, bu ülkede Amerikan hükümetince korunuyor. Ve ben Amerikan hükümetini teröristleri korumak ve tamamen sinik bir söyleme sahip olmakla suçluyorum.

Küba’dan bahsettik. Evet, birkaç gün önce oradaydık. Oradan mutlu bir şekilde ayrıldık. Ve orada başka bir çağın doğduğunu görüyorsunuz. “Bağlantısızlar Hareketi”nin 15. Zirvesi’nde tarihi bir sonuç bildirgesi kabul edildi. Endişelenmeyin, onu burada okumayacağım. Değerli meslektaşlarım, Sayın Başkan, yeni, güçlü bir hareket, bir güney hareketi doğdu. Biz güneyin erkekleri ve kadınlarıyız. Bu belgelerle, fikirlerle, eleştirilerle, konuşmamı sonlandırıyorum. Kitabı götürüyorum. Ve unutmayın, bu kitabı hepinize hararetle ve tavezu ile öneriyorum.

‘DÜNYAYI KORUMAK İÇİN..’

Gezegenimizi korumak için fikirler istiyoruz, gezegenimizi emperyalist tehditten korumak için. Ve ümitle bu yüzyılda, çok uzun bir süre içinde değil, bunu göreceğiz, bu yeni çağı göreceğiz ve çocuklarımız ve torunlarımız için yenilenmiş bir BM’nin temel prensipleri temelinde barış içinde bir dünya için. Ve belki BM’nin yerini de değiştiririz, Belki BM’yi bir başka yere, belki bir güney şehrine taşıyabiliriz. Bunun için Venezüela’yı önermiştik.

‘DOKTORUM UÇAKTA HAPİS!’

Şahsi doktorumun uçakta kalması gerektiğini biliyorsunuz. Güvenlik Şefi kilitli bir uçakta beklemek zorunda. Bu beyefendilerin ikisine de BM toplantısına katılmalarına izin verilmedi. Bu bir diğer istismar ve Şeytan’ın bir diğer güç istismarı. Hâlâ sülfür kokusunu duyabiliyorum, ancak ancak Tanrı bizimle ve hepinizi kucaklıyorum. Tanrı hepimizi korusun.

İyi günler dilerim…

» ( 20 Eylül 2006, Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez‘in New York’ta BM Genel Kurulu açılışında yaptığı tarihi konuşma… )

Bağımsız SESONLINE

Discurso Hugo Chavez ONU 2006 1 parte

Discurso Hugo Chavez ONU 2006 2 parte

[/lang_tr]

FridayAugust29th,2008

(oligarşi)

Kategori: Katran ve Tüy — Etiketler: , , , , — KatranveTuy @ 04:09AM

Tayfun Er - Gökyüzü -

ERGUVANA DOĞMUŞLAR*


“Oligoi” (όιο) Helencede “küçük sayı”, tekil ve yalın hali olan “oligos” (όιο) ise “az sayıda” demek. Bu kelimelerden türeyen “oligarşi” (οιαχα) de “az sayıda kişinin yönetimi” anlamına geliyor. Atina Polisi’nin bazileus’unu yani kralını deviren soyluların, areopagu denen bölümü yasama ve yargı işlerini üstlenirken, arkhon denen sayıları başta üç daha sonra ise dokuz kişiye çıkan bölümü de yürütmeyi götürüyorlardı. İşte, oligoi, oligos ve oligarkhia (oligarşi) bunu anlatıyor.

Atina Polisi’nde insanlar üçe ayrılıyordu: yurttaşlar, yabancılar ve köleler. Yurttaşlar da homojen bir kitle değildi; içlerinde eupatrid (επτίη) denen bir kesim vardı ki onlar hiyerarşide en tepedeydiler. Aslında okunuşuyla yazmak gerekirken, karışıklık olmasın diye Batı dillerine geçen yazışıyla aldığımız eupatrid’in anlamı gerçekten çok öğreticidir: iyi doğmuş.

Bizans’ta imparatorların çocukları; erguvan renkli sarayda, erguvan rengindeki odada doğuyordu. Bu çocuklar Porphyrogenitos (πρυοέντς) yani “erguvan doğmuş” ya da “erguvan içinde doğmuş” unvanı alıyorlardı. Erguvan rengi giysi ve ayakkabı yalnızca saray mensuplarına özgüydü. Helence porfira (πρύα) erguvan rengi demektir.

Erguvan renginin soyluların rengi olması, bu sınıfın beğenisinden değil ekonomik kökenindendir. Erguvan, Antik Çağ’da kırmız böceğinden elde edilen kırmız renginin bir türevi olarak elde edilebiliyordu. Bir böcekten ancak birkaç damla renk maddesi elde edilebiliyordu. Üretim de karmaşık ve çok masraflıydı. O yüzden erguvan rengi giysi giymek son derece pahalıydı; dolayısıyla sadece en üst sınıfın giysilerinde bu renk görülebiliyordu.

Tanzimat-İttihat-Cumhuriyet’i bir üçleme olarak görüyoruz ve Türkiye’nin dünden bugüne yönetici sınıfını, elitlerini de eupatrid olarak nitelendirip, bu insanların birbirleriyle olan akrabalıklarını, bağlarını, benzerliklerini kısacası ortak paydalarını sistemi anlamanın anahtarı olarak yazmaya çalışıyoruz.

Abartarak söylersek, yöneticiler, elitler, öne çıkanlar, “başarılı” olarak kabul edilenler hep akraba, tanıdık. Abartmadan söylersek mutlak olarak bir ortak paydaya sahipler.

Kapitalizmin her türüne itirazımız başka bir düzlem, ama mevcut kapitalizm de kurallarına göre işlemiyor. Bu haksızlığın haksızlığına ayrıca itirazımız var; yazdıklarımız itirazımızın dillendirilmesi ve delillendirilmesidir. İddiamız, dünden bugüne bu ülkede örtük bir “kast sistemi” olduğudur.

Böyle de adlandırılabilir, ancak yetersiz ve bunun ötesinde de gerçeğin üstünü örten bir ifade olacağı için “kast sistemi” demek daha uygun geliyor. Bu kast sistemini anlamadan ne dünü ne bugünü anlamak mümkündür ne de -böyle bir iddiası olanlar için- gerçekten muhalif olunabilir.

***

“Dade-i Hakka kanaat edici derviş isen

Kim dedi keşkül-i cerri bahşiş-i sultana tut.”

Sanatçıdan esere ve/veya eserden sanatçıya bakıp, eseri ve sanatçıyı anlamak eleştiri yöntemlerinden biridir. Bu ülkede eseri ve önemini anlamak için, eserin bazı kişi ve cemaatlerde ne anlama geldiğini, sanatçının bağlarının neler olduğu gibi faktörleri de anlamak, bilmek gerekiyor. Koç ve Eczacıbaşı gibi her daim dayanışmış iki holding bile Kaplumbağa Terbiyecisi’ni, bu ülkenin en pahalı tablosunu, satın almak için rekabete giriyor.

Neden acaba?

Mistik, zahiriye değil batıni (ezoterik) olana anlam yükler; meramını açık değil örtük olarak ifade eder.

Resimdeki kaplumbağa terbiyecisi ‘in bizzat kendisidir. Osman Hamdi, YÖK sonrası Mimar Sinan Üniversitesi, ondan önce Devlet Güzel Sanatlar Akademisi olan Sanayi-i Nefise Mektebi’nin kurucusu; 25 yıl da müdürlüğünü yapmış. Osman Hamdi Bey, öğrencilerini bir kaplumbağa olarak görüyor. Zavallı kaplumbağalar, hızı ve bir şey öğrenememesi açısından küçümsenmiş, ama üstüne mum dikilerek gece eğlencelerinde fener yerine, bir “hoşluk” yaratmak amacıyla, özellikle de Sadabat eğlencelerinde kullanılmış. Ortada yavaş yavaş dolaşan, azıcık bir ışık veren, daha çok görsel bir eğlence malzemesi olan kaplumbağa ile öğrenciler özdeşleştiriliyor. Ressam ise elinde ney, sırtında keşkül-i fukara olan bir derviş. Hindistan cevizinden yapılan keşkül-i fukara ya da sadece keşkül, dilenci çanağıdır; dervişlerin ilahi okuyarak dilenirken uzattıkları çanaktır. Boynunda asılı olana maşa diyorlar, ama benim görebildiğim maşa değil, kaşağı ya da şeşper (altılı topuz). Bektaşilikte, el (pençe) “al-i aba”yı (Hz. Muhammed, Fatma, Ali, Hasan ve Hüseyin’den oluşan aile) simgelediğinden kutsal sayılıp, vücudun bir yerini kaşımak için el yerine kaşağı kullanılıyor. Şeşperlerin topuzu ise dervişin ait olduğu tarikatın sikkesi oluyor. Ülkenin en pahalı resminde anlatılandan kimse rahatsızlık duymuyor.

Osman Hamdi Bey’e, Kanlıca’daki yalısından kendini derviş gibi resmettiği için bile, çok sevdiği ve ait olduğu mistik dünyanın jargonuyla önce bir “Edep Ya Hu!” demek gerekiyor.

OSMAN HAMDİ BEYE REKOR FİAT

Osman Hamdi Bey’e rekor fiyatRessamı Osman Hamdi Bey’in “İstanbul Hanımefendisi” adıyla yaptığı, sol üst köşesinde imzasını ve “1881″ tarihini taşıyan tablo, İngiltere’nin en ünlü müzayede organizasyonu Sothbey’s tarafından düzenlenen açık arttırmada 8.1 milyon YTL (3.38 milyon sterlin) satıldı.

Bu sabah yapılan oryantalist eserler müzayedesinin en nadide parçasını oluşturan tablo, müzayede salonu tarafından 2 milyon 200 bin sterlin başlangıç fiyatıyla satışa sunuldu.

Arttırma sonucunda, tabloyu adı ve milliyeti gizli tutulan bir alıcı 3 milyon sterlin bedelle satın aldı. Tablonun komisyon ce benzeri masraflarla birlikte alıcıya maliyetinin 3 milyon 380 bin 500 sterlin olduğu bildirildi.

Bu sabah yapılan müzayedeye, kadar Sotheby’s’de özel bir köşede sergilenen 1.85′e 1.09 santimetre boyutlarında, kanvas üzerine yağlı boya tekniğiyle yapılmış tablo Sotheby’s’in oryantalist eserler müzayedesi için hazırladığı kataloğun da kapağını oluşturuyordu.

Avrupa’nın akademik tarzını benimseyen ilk Türk ressamı olarak bilinen Osman Hamdi Bey’in bu sabahki satışa kadar Avrupalı bir koleksiyoncunun elinde bulunduğu bildirilen tablosunda, Türk değerleri ve en son Paris modasını yansıtan giysileriyle alımlı kumral genç bir kadın resmediliyor.

Halen devam eden müzayedede, diğer iki Türk ressam Naci Kalmukoğlu’nun “Reclaning Nude” ve Serkis Diraniyan’ın “His Master’s Servant” adlı eserlerinin de satışa sunulması bekleniyor.)))

Osman Hamdi Bey’in ressamlığı kadar ünlü bir diğer yanı da müzeciliğidir. Osman Hamdi Bey, İzmir Arkeoloji Müzesi’ni (Asar-ı Atika) Kazım Dirik’le beraber çok yakın dostu Aziz Ogan’a kurduruyor. Aziz Ogan, Oğuz Atay’ın “Bir Bilim Adamınının Romanı” kitabında anlattığı üstad masonlardan Prof.Dr. Mustafa İnan’ın kayınpederi, Prof.Dr. Jale (Ogan) İnan’ın da babasıdır. Osman Hamdi Bey, babasından kalan Halil Ethem Paşa Yalısı’nda yaşıyor, sonra beğenmeyip başka yalıya taşınıyor. (Halil Ethem Paşa Yalısı daha sonra Osman Ulagay‘ın ailesinin eline geçiyor).

İbrahim Ethem Paşa’nın dört erkek iki kız çoğundan birisi olan Halil Ethem Bey, Viyana’da okutulmuş; jeoloji mühendisliğinin kurucusu, aynı zamanda müzeci ve yurtdışında ilk doktora yapan Türk. Halil Ethem Bey, milletvekilliği ve Milli Müzeler Müdürlüğü de yapmış. Hala hakkında pek çok kuşku bulunan Piri Reis Haritası’nı da bulan kişi. Ailede bağlar kuvvetli, şahıslar önemli. Enver Paşa öldükten sonra dul eşi Naciye Sultan, Enver Paşa’nın kardeşi Mehmet Kamil Killigil’le evlenmiş. Naciye-Mehmet Kamil çiftinin çocuğu Rana Hanım, Ethem Paşa’nın torunu Sadi Eldem’le evleniyor. Diplomat Sadi Eldem, Fuat Köprülü

Dışişleri Bakanı’yken Özel Kalem Müdürü. Osman Hamdi Bey’in diğer meşhur kardeşi Nümizmat İsmail Galip Bey, Girit Vilayeti Müsteşarlığı da yapmış. İsmail Galip Bey’in oğlu Mübarek Galip Eldem’in kızı Roksan Hanım’ın oğlu da ünlü MİT’çi Hiram Abas. Hiram ismi dedesi tarafından verilmiş; Dede, Hiram ismini torununa verecek kadar masonluğa bağlı birisi.

Hiram Abas emekli olunca ‘in yanında çalışmıştı. Hira, Helence χήρα dul kadın demek. Masonlukta en saygın kişi olan Süleyman Mabedi’nin Mimarı “dul kadının çocuğu” Hiram’dır. İbranice חִירָם Hiram’ı oluşturan he, yod, reş ve mem harflerinin sayısal değerlerinin toplamı yani gematriası 258 yapar. 258′in anlamını yazalım: soylu. İsim buradan geliyor.

Bugün bir önceki mason büyük üstadı olan ve yolsuzlukla suçlanan Diplomat Kaya Paşakay, Enver Paşa’nın yaşı kendisinden küçük amcası Halil Kut’un kızı Şükriye Hanım’ın oğlu. Gülseren-Kaya Paşakay’ın kızı Ahu Paşakay, Arnavutköy’deki Halil Paşa Yalısı’nda intihar etti. Toparlamak için bir daha belirteyim: Osman Hamdi Bey, Hiram Abas’ın dedesinin amcası oluyor. Burada geçen bütün isimler mason, masonluğun önemine aşağıda değineceğiz. Halifebaba Turgut Koca’dan kalan evraka göre Enver Paşa aynı zamanda Bektaşidir.

Ünlü Mimar Sedad Hakkı Eldem, Nümizmat İsmail Galip’in kızı Azize Hanım’ın oğlu. Yani Osman Hamdi Bey, S. H. Eldem’in dedesinin kardeşi. Ulusal Mimarlık deyince ilk akla gelen S.H. Eldem, Başbakanlık Binası, Hilton Oteli, Rahmi Koç Köşkü, Zeyrek SSK Binası, Yalova Termal Oteli, Amerikan Hastanesi ve daha pek çok önemli yapının mimarı. Sedat Hakkı Eldem’in babası Alişanzade İsmail Hakkı Bey. İsmail Hakkı Bey, Halveti Sünbül Sinan Kolu’nun son şeyhinin kuzenidir. Sedad Hakkı Eldem, Ali Fethi Okyar’ın (İttihat ve Terakki Gen. Sekreteri, Cumhuriyetin İlk Millet Meclisi Başkanı, II. Başbakan, İçişleri Bakanı, Adalet Bakanı, Serbest Fırka Kurucusu) da kayınbiraderi. Ali Fethi Okyar’ın Cambridge’de okuttuğu oğlu Prof. Dr. Osman Okyar 2004′te vefat etti. Osman Hamdi Bey’in ilk eşinde olan kızı Fatma Hanım’ın Feyziye Mektepli oğlu Cemal Sait Bark da büyük dedesi gibi Paris’te okutulmuş bir maden mühendisi olup, Menderes’in Devlet Bakanı Feyzi Lütfi Karaosmanoğlu’nun bakanlık sekreteridir. Müzisyen Cemal Reşit Rey’in annesi Fethiye Hanım’ın babası da İbrahim Ethem Paşa. Yani Osman Hamdi Bey, Cemal Reşit Rey’in dayısı oluyor. 10. Yıl Marşı’nın da bestecisi olan Cemal Reşit Bey’in kardeşi Ekrem Reşit ise yazar.

Babaları Ahmet Reşit Bey, bugün fazla bilinmeyen ama geçmişte önemli bir şahsiyet. Mutasarrıflık, valilik ve nazırlık yapmış. Fransa ve İsviçre’de geçen yılları nedeniyle çocukları da orada yetişiyor. Cemal Reşit Rey’in babaannesi Huriye Hanım, ünlü Leyla Saz’ın yakın akrabası

Şaire ve Bestekar Leyla Saz’ın “Yaslı gittim şen geldim” en tanınmış eseridir. Giritli Sırrı Paşa’nın ve Leyla Saz’ın birinci ünlü çocuğu, ünlü mimar Vedat Tek;

TBMM Binası, Haydarpaşa ve Moda Vapur İskele Binaları gibi pek çok bilinen yapının mimarı. Vedat Tek’in eşi Firdevs Dino. Dino soyadı futbola aşina olanlar için BJK’nin ünlü kalecisi Sabri Dino’yu, sanata aşina olanlar için de hemen

Abidin Dino‘yu çağrıştırır ki iki çağrışım da doğrudur; çünkü hepsi aynı ailenin mensuplarıdır.

İbrahim Ethem Paşa; eşi Şeşka Fatma Hanım, İsmail Galip Bey, bir diğer oğlu Mustafa Bey’den olan torunu Ali Sami Bey, kayınbiraderi Bahriye Müsteşarı Mehmet İsmet Efendi’yle birlikte Üsküdar İskelesi’nin karşısındaki Mihrimah Sultan Cami’in içinde adını taşıyan türbeye gömülmüş. Sırrı Paşa-Leyla Saz’ın diğer ünlü çocukları da Yusuf Razi Bel. Leyla Saz, soyadını Fransız eşinden alan oğlu Yusuf Razi Bel ve Halil Ethem Eldem, Edirnekapı Mezarlığı 4. Ada’ya gömülmüş. Giritli Sırrı Paşa’nın ilk ünlü kardeşi Ahmet Fuat Paşa. İkinci ünlü kardeşi Mustafa Nuri Bey, Rasih Nuri İleri’nin dedesi olur.

Cemal Süreya, Rasih Nuri İleri için “devrim olsa devrimi değil belgelerini önemser” mealinde güzel bir saptama yapmıştı. Müze ve kütüphane görünümündeki evinde, 40′lı yıllarda beyaz ceketle servis yapan bir uşak, çocuklara Fransızca öğretsin diye İsviçre’den getirilen bir de madam varmış. Bugün TKP’nin en önemli isimlerinden birisi olan Rasih Nuri, dedesi Abidin Paşa‘nın sadece Adana’daki arazilerinin 180 milyon metrekare olduğunu ve bu muazzam malı mülkü nasıl yitirdiklerini “hayıflanarak” anlatıyor.

Rasih Nuri’nin evi adeta bir mahfel gibi ve zamanın ne kadar tanınmış ismi varsa orada. Hıfzı Topuz, kendi deyişiyle ilişkilerinin temelinde en az yüz yıllık bir ilişki olan Rasih Nuri’den bahsederken şöyle diyor : ” Zaten İstanbul halkı iki bölümdür. Abidin Paşa ve Sırrı Paşalarla akraba olanlar ve olmayanlar. Kimden söz edilse Rasih’in akrabası çıkar.” Rasih Nuri İleri’nin dedesi Hazine-i Hassa Nazırı Mustafa Nuri Bey, Abidin Dino’nun da dedesi Abidin Paşa’nın (Hariciye Nazırı, Ankara ve Adana Valisi) damadıdır. Abidin Paşa, Adana Valisi’yken Mustafa Nuri Bey de Vali Muavini’dir. Kayınpeder vali, damat vali muavini ve sonuç Adana’da 180 bin dönüm arazi. Mustafa Nuri Bey, Aşiyan’a gömülmüş. Abidin Paşa, Fatih Cami’in içine gömülmüş, yanı başında ise Dinozade Veysel Paşa var. Vezir Veysel Paşa, Dino Ailesi’nin büyüklerinden. Suphi Nuri İleri ve eşi Leyla Hanım kardeş çocukları. Birinci Meclis’in Anayasa Komisyonu Başkanı Celal Nuri, İstanbul Radyosu’nun kurucusu Karikatürist Sedat Nuri ve Rasih Nuri’nin babası Prof. Suphi Nuri İleri kardeştirler. Rasih Nuri İleri, babası ve dedesi tümü üstad masondurlar ve aileden İttihatçıdırlar.

Rasih Nuri’nin eşi Bedia Hanım, Fehmi Behlil’in kızkardeşidir. Fehmi Behlil, Adana Bossa’nın ilk kurucularındandır. Fehmi Behlil’in kuzeni de Mehmet Ali Aybar’ın kızı Güllü Hanım’la evlendi.

“Enka”, Enişte ve kayınbirader sözcüklerinden oluşturulmuş; çünkü firmanın sahiplerinden olan ve yıllar önce Ortadoğu’da bir uçak kazasında ölen Sadi Gülçelik, diğer ortak Şarık Tara‘nın kız kardeşi Vildan Hanım’la evlenmiş. Fevzi oğlu Şarık Hamza Tara, Üsküp 1930 doğumlu ve 1948-1949 Şişli Terakki mezunu; daha sonra İTÜ’yü bitirmiş. Niş’li İbrahim Bey’le Şair Galip’in yeğeni Nakiye Hanım’ın Aşiyan’a gömülen oğlu Yahya Kemal Beyatlı (asıl adı Ahmet Agah’tır) ile kardeş torunudur.

Enka’yı anlatmaya gerek yok, çok büyük ve büyüklüğü kadar da meşhur bir firma. ENKA; ANAP’ın kuruluşunda şirketin küçük ortağı Vural Arıkan’ı Özal’a verdi. Enka Pazarlama Genel Müdürü Şerif Egeli’nin kardeşi Selim Egeli de, Nazlı Semra Yeyinmen’in eşi Halil Turgut Özal ‘ın Propaganda Danışmanı oldu ve Halil Turgut Özal’ın gerçekten en yakınlarından birisiydi. Selim ve Şerif Egeli’nin babası Reşit Egeli, Türkiye Sınai Kalkınma Bankası (TSKB)Genel Müdürü’ydü.

Türkiye’de sanayileşmeye dair kim ne araştırma yaparsa bu bankanın verdiği kredilerle zengin yaratılmasından ve kim yolsuzlukların tarihçesinden bahsedecekse bu bankadan bahsetmek zorundadır. Ve yine kim kontrgerillaya dair bir şeyi tarihçesiyle yazacaksa yine bu bankadan bahsetmek zorundadır.

Reşit Egeli, Şerif Yakup ve Emine Egeli’nin 1911′de Bandırma’da doğan oğludur. Ağabeyi Ekrem Şerif Egeli tıp profesörüdür. Eşi Jale Hanım’ın kızlık soyadı Taylan’dır. Çocukları Şeri 1943′te, Selim ise 1947′de doğmuş. Şerif Egeli’nin eşi Cenap Hanım Modacı Rifat Özbek’in teyzesidir.

Selim Egeli ise Yırcalı Ailesi’nin kızıyla evlenir. Yırcalı Ailesi çok önemli. Bu aile Balıkesir’in “sahibi” olan ailedir. Dışişleri eski Bakanı Vahit Halefoğlu’nun oğlu Melih Halefoğlu da üst düzey Enka yöneticisidir.

Enka’nın İzmir temsilcisi Melih Gürsoy da İzmir üzerine kitaplar yazan bir başka çok zengindir. Melih Bey’in teyze kızı Nevzit Hanım masonluğu bütün kaynaklarda yazan Şahap Kocatopçu ile evli. Şahap Bey, Sanayi Bakanlığı ve Koç Holding İcra Kurulu Başkanlığı da yapmış bir zattır. Asıl adı Şehabettin Şefkati ve dostları da Şefkati derlermiş kendi aralarında. Kocatopçu’nun kızı Ayşe Kocatopçu da 1969-1970 Şişli Terakki mezunu dur.

Melih Gürsoy’un eşi ile Kenan Evren’in ölen eşi Sekine Evren, Alaşehirli ve aynı ailenin mensubudurlar. Melih Bey’in kendi gibi önce Robert, sonra Boğaziçi sonra da ABD’de okuyan kızı Melis Gürsoy Sökmen de Metis Yayınları’nın sahibidir.

Kenan Evren, Anıları’nda, Özal hükümet kurarken, Özal’dan Halefoğlu‘nu Dışişleri Bakanı yapmasını istediğini, Özal’ın da yaptığını söylüyor. Bağlar böyle işliyor…

Kocatopçu ve Zehra Halefoğlu’nun bir diğer ortak özelliği de 500. Yıl Vakfı Kurucuları olmaları. Vakıf Kurucuları’na bakınca bir de görüyoruz ki (Hasan) Şerif Egeli de var. Manajans’ta Eli Acıman’ın yetiştirmesi olan Selim Egeli’nin Enkacı Genel Müdür ağabeyi burada da karşımıza çıkıyor. Elbette bir ikinci ismi daha var ve o da Hasan’mış. Siyaset, Holding, Bonapartizm ilişkileri işte böyle iç içedir bu ülkede. Son bir not olarak yazalım ki, Sikorsky Helikopterleri Türkiye Temsilcisi de Enka’dır.

Rahmi Koç’un oğlu Mustafa, Caroline Giraud’yla evli. Giraud’lar 18. yüzyılda İzmir’e göç etmiş Levanten bir aile. Bornova’daki ünlü köşkleri uzun yıllar Venedik’in İzmir Konsolosluğu olarak kullanılmış. Kurucusu oldukları İzmir Yün Mensucat’ı ve İzmis Basma fabrikası’nı yakın zamanda kapattılar.İlk ortakları Whitthal Ailesi. “Barış “Manço-Moda İstanbul” adresi Whitthal Köşkü’dür. İki aile’den mütevellit İzmir karması futbol takımı, 1906′da Atina’da yapılan “Ara Olimpiyat” ikincisi olmuş. Binicilik, atıcılık deyince Giraud Ailesi akla geliyor hemen. Nazım Hikmet’in mektuplarında da ismi geçen Alparslan’ı fidye için kaçıran Çerkez Ethem’in elinden kurtaran da Caroline Giraud’un dedesi Henri Giraud.

Alparslan, İzmir Valisi İttihatçı Rahmi Bey’in oğludur. Rahmi Bey, Mehmet Ali Aybar’ın halası Nimet Hanım’la evlenmiştir. Nimet Hanım’ın babası Hareket Ordusu’nun başında İstanbul’a giren Hüseyin Hüsnü Paşa’dır. Aybar’ın babaannesi ile Nazım Hikmet’in anneannesi kardeş. İttihat ve Terakki’nin en önemli isimlerinden

20 Aralık 2002 günü Aşiyan Mezarlığı’na gömülen E. Albay Canip Orhun, Evrenoszade Ailesi’nin damadıdır. Merhum, aynı zamanda TRT eski Genel Müdürü Diplomat Cem Duna’nın da kayınpederidir. Evrenos Ailesi ile ENKA’nın sahibi Şarık Tara da akrabadır.

Mason Mozart’ın üç operasının konuları ile Fransız Devrimi’nin sloganları paraleldir. Saraydan Kız Kaçırma’nın konusu özgürlük, Figaro’nun eşitlik, Sihirli Flüt’ün ise kardeşliktir. Masonlar isimlerinin yanına üçgen şeklinde üç nokta koyuyorlar. Bunun nedeni de, Hiram’ın cesedini bulan üç usta ve bu üç sayısı, üç nokta, üçgen vs; bilim, hoşgörü ve doğruluk olarak simgeleniyor. Rasih Nuri ile Çetin Altan karşılaştıklarında bu yüzden üç kere öpüşürler. Bu üçleme, teslis, İslam mistisizminde de vardır. İttihat ve Terakki’nin selamlaşma biçimi de masonluktan alınmadır. Sağ elin üç parmağını büküp hilal şeklinde kalbine götürme, “ben İttihatçıyım” demekti. Yine, parola-şifre olarak da muin ve hilal kullanılmıştır. El kalpteyken; mim, ayn, ye yani muin’in harfleri söyleniyordu. Masonlar kendilerini Hiram’la özdeşleştirirler ve yardım istedikleri zaman da “yok mu dul kadının çocuğuna yardım edecek” derler. İshak Alaton, Üzeyir Garih’in ölümünden sonra bu yardımda bulunmuştu.

Hiram, dul bir kadının oğludur ve bu tapınağın yüklenicisidir. Hiram, tapınağın inşası sırasında çalışanlar arasında hiyerarşi oluşturuyor (üstad, usta, kalfa çırak vb), çalışanların sayısı çok fazla olduğu için ücretlerini almak için geldiklerinde, kimin çırak kimin kalfa vs olduğu anlaşılsın diye her bir dereceye ayrı işaretler, el değdirmeler ve parolalar saptanmış. Masonluktaki aşamaların, parolaların, şifrelerin, tokalaşırken parmak tıklatmaların (lems) kaynağı buradan geliyor. Üç kalfa, usta gündeliği almak isterler ama parolayı bilmemektedirler (parola Yehova’ymış ustalar için; Yehova, Tanrı’nın söylenmesi yasak olan ismidir ve gematriası yani harflerinin sayısal değerlerinin toplamı 26′dır) ve bu parolayı öğrenmek amacıyla Hiram’ı sıkıştırırlar ancak Hiram parolayı söylemez ve öldürülür. Masonluktaki sır saklama, ketumiyet, bunun önemi, değeri buradan geliyor.

1789′un asıl ve en büyük etkisi milliyetçilik olmuştur; milliyetçilik, Fransa’dan dalga dalga yayılmaya başlamıştır. Jön Türkler’in ismini aldığı Jön Avrupa, Giuseppe Mazzini isimli bir masonun önderliğinde bir örgüttü ve çalışma yerleri mason localarıydı. Masonlar, Avrupa’da monarkların karşısına çıkan hareket ve örgütlere destek veriyorlardı. Masonluğun karşısına dikilen en büyük isim de, bugünkü Avrupa’nın mimarı kabul edilen Metternich olacaktı. Metternich karşısında gizli örgüt Carbonari devreye girecek ve masonlarla bütünleşecektir. Fransa’da oluşturulan Carboneri, Bourbon Hanedanı’na karşı tamamen masonlardan oluşan bir kadroyla kurulurken İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) de örgütlenme yapısı olarak Carbonari’yi dolayısıyla masonları örnek model olarak alacak ve elbette İTC’nin önderleri de masonlar olacaktı. İTC’ye katılacaklar önce mason localarında denenecekti, özellikle de sır saklama açısından. Monarşiye karşı cumhuriyet (bizde önce meşrutiyet) için monarkın gücüne karşı gizli örgüt, devletin aygıtlarına karşı da masonik örgütlenme modeli vardı. Dönemin felsefesi pozitivizmdi ve bilime adeta tapılıyordu. İttihat ve Terakki’nin ismi de zaten pozitivizmin babası A. Comte’un, “Ordre et Progress”inden geliyor. Fransız Devrimi’nin ünlü sloganları da sloganları oluyor.

Pozitivizm, doğduğu coğrafyada elbette bir içsel düşünsel süreç, yaşanılan üretim ilişkileri/üretim araçlarının durumu gibi tarihin akışından doğmuş, bu topraklara ise ithal edilmiştir. Auguste Comte “alemişul din”e davet için dönemin Paris Ortaelçisi olan Mustafa Reşit Paşa’ya uzun bir mektup yazıp, Tanrı’nın yerine ilmi ve beşeriyeti ikame eden yeni dinin peygamberi sıfatıyla Reşit Paşa’dan Doğu’da bu yeni dini yaymasını istiyordu. Modernleşmenin siyasal ve ideolojik alanda ilk sistematik uygulamalarına baktığımızda Tanzimat’la karşılaşırız. Mustafa Reşit Paşa’nın şahsında, pozitivizm ile modernleşme arasında bire bir örtüşme görüyoruz. Modernleştiriciler aynı zamanda, ilk pozitivistler olarak da karşımıza çıkıyor.

Tarihteki önemi bazen önüne gelen “Büyük” sıfatı kadar önemli olan, aynı zamanda çok da önemli bir mason olan Mustafa Reşit Paşa’nın koruyuculuğunda Paris’e giden aşağıda bahsi geçecek Şinasi, pozitivist düşünürlerle temasa geçmiştir. Milliyetçilik homojen kültür, din, dil istemiştir. Burjuvazinin ihtiyacı olan pazar, homojenite sağlayan bir milli pazardı, bu da ancak ulus-devletle gerçekleşebilirdi; bundan dolayı burjuvazi kapitalizmin önünde engel olarak gördüğü feodal yapıların, monarkın karşısına milliyetçilik ideolojisi ve ulus-devlet modeliyle çıkacaktı. Modernleşmenin siyasi yansımalarından, bileşkelerinden birisi ve/veya toplumsal üst organı olarak ulus-devlet vardır. Eupatrid (iyi doğmuş) olarak tanımladığım kişiler, masonlar, ilk Türkçüler oldukları gibi kuşkusuz ilk modernleş(tir)meciler de oluyor.

Leyla Hanım’ın ailesinin bir kolu Aslanpaşa Ailesi. Sabahattin Ali, Aslanpaşa Ailesi’ndendir. Aslanpaşa Ailesi’ne değinmemiz gerekiyor. Bu ailenin Rana Pirinçcioğlu, Reha Oğuz Türkan (Kızılderilerin Türk olduğunu iddia eder) gibi isimleri de var. Reha Oğuz Türkkan, 1944′teki ünlü Irkçılık Davası’nda Türkeş, Nihal Atsız, Zeki Velidi Togan, Orhan Şaik Gökyay, Sait Bilgiç ve Tarkan’ın dedesinin kardeşi Fethi Tevetoğlu gibi isimlerle birlikte yargılananlardan birisi.

Türkkan’ın babası Tapu Kadastro Genel Müdürlerinden Halit Ziya Bey. Büyükada’da köşkleri var, Türkkan da orada büyümüş. Türkkan, Reşat Nuri Güntekin’in baldızıyla evlenmiş yani bacanaklar. Üstad Mason Reşat Nuri’nin de Büyükada’da köşkü var. Büyükada’da iskeleden çıkıp sağa dönerseniz, ada Nizam ve Maden olarak iki bölümdür, daha zenginlerin oturduğu Nizam’a girersiniz. Bu bölgede Reşat Nuri’nin adını taşıyan bir sokak vardır. Reşat Nuri’nin kızı Ela Hanım, ünlü Diplomat Tanşuğ Bleda’nın eşidir. Reha Oğuz Türkkan, yayıncılık hayatına “Ergenekon” isimli bir dergiyle başlamış. Ondan sonra çıkardığı derginin adı ise Bozkurt.

Reha Oğuz, askere çağırılınca bu tür kişilerde sıkça rastlandığı üzere askere gitmemiş; kardeşi Atilla Türkkan gibi ABD’ye gitmiş. ABD vatandaşı olup, Konstantinidis isimli birisiyle Türkkan-Konstantinidis Denizcilik Şirketi’ni kurmuş. Askerliğini yapmadığı için vatandaşlıktan da atılan bu milliyetçi teorisyen Turancılığı da bırakmamış elbette. Kızılderililer Türktür iddiası işte bu meşhur zatın iddiası. Aşiyan Mezarlığı’na ana kapıdan, Kayalar Sokak’tan girince 10- 15 metre sonra sağ tarafta Ömer Fahrettin Türkkan’ın (Korgeneral, Medine Müdafai, Büyükelçi; General Selim Türkkan ile General Orhan Türkkan’ın babası) mezarını görürsünüz. Merhum, Prof. Dr Reha Oğuz Türkkan’ın da amcasıdır. Rana Pirinçcioğlu VIP Turizm’in sahibi, bütün büyük davetlerin organizasyonunu o yapıyor. Rana Hanım’ın babası Ali Fevzi Pirinçcioğlu; Ziya Gökalp, Cahit Sıtkı Tarancı, Sait Paşa’nın çocukları Süleyman Nazif ve kardeşi Faik Ali Ozansoy kuzendirler. Süleyman Nazif’in Edirnekapı’daki mezarının solunda TKP Genel Başkanı Aydemir Güler’in de dedesi olan Mehmet Akif Ersoy, sağında ise Babanzade Ahmet Naim Baban vardır. Yasemin Pirinçcioğlu’nun anneannesi Saadet Hanım’ın kızkardeşi, Yaşar Holding’in kurucusu Durmuş Yaşar’la evlenen Selçuk Yaşar’ın da annesi olan Hikmet Yaşar’dır. DYO’nun açılımı Durmuş Yaşar ve Ortakları’dır. Pınar Süt, Altınyunus Çeşme vs Ege’nin en büyük kuruluşu Yaşar Holding’dir. Hortumlanan Yaşarbank’ın sahibi Selçuk Yaşar’dır. Yasemin Hanım’ın annesi Hayrünisa İnci Pirinçcioğlu, Halide Edip’in asistanıdır. Hayrünisa İnci Hanım’ın babası Dr. Ekrem Arkan’ın ilk soyadı Gelenbevi’dir yani Mehmet Ali Aybar’ın annesinin ailesidir. Ekrem Bey’in kardeşi İnönü’nün köşkünü yapan kişidir. Pirinçcioğlu Ailesi ve bağları bir yazı değil bir büyük kitap konusudur.

Aslanpaşa Ailesi bahsini kapatmadan bir başka bağa daha değinmem gerekiyor. Dr. Fuat, Diyarbakır-Çermikli, Hacıkadiroğlu Ailesi mensubu. Dr. Fuat, Şeyh Sait İsyanı dolayısıyla asılmış. Dr. Fuat, duruşmalarda sürekli olarak Kürt değil Türk olduğunu söylemiş. Dr. Fuat’ın ailesi soyadı kanunu sonrası Erkmen soyadını alıyor. CHP Senatörü, Danıştay’da Daire Başkanı Kamuran Erkmenoğlu, Dr. Fuat’ın yeğeni. Dr. Fuat’ın oğlu Mehmet Fuat Erkmen, öğrenciliği sırasında Musa Anter’in yurdunda kalıyor ve Musa Anter kendisinden hiç para almıyor. Dr. Fuat’ın kız kardeşi Cahit Sıtkı Tarancı’yla evlenmiş. Yasemin Pirinçcioğlu’nun dedesi Arif Fevzi Pirinçcioğlu’nun babası ile mason Ziya Gökalp’in annesi kardeş. Arif Fevzi Bey, Ziya Gökalp’in dayısının oğlu. Arif Fevzi’nin babasının kız kardeşlerinden, diğer üç kız kardeşten olan çocukların birisi Cahit Sıtkı Tarancı, diğeri Ziya Gökalp ve Süleyman Nazif. Cahit Sıtkı Numune-i Terakki mezunu. Faik Ali Ozansoy’un oğlu Munis Faik Ozansoy, Basın Yayın ve Turizm Genel Müdürlüğü, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği yapmış. Yine bir soru soralım: Pirinçzade ya da modernize edilmiş ismiyle Pirinçcioğlu Ailesi’nin Diyarbakır’daki büyük arazilerinin 1914′teki miktarı ne kadardır, 1916′da ne kadar olmuştur?

Abidin Paşa’nın, muavini yaptığı Mustafa Nuri’nin eşi Nefise Hanım dışındaki kızlarından birisi olan Sabire Hanım, Umur Talu’nun tam ismiyle Umur Ekrem Talu’nun büyük annesidir. Umur Talu, Aydın Doğan’a yakınlığı nedeniyle “manevi oğlu” olarak biliniyordu. Talu Milliyet’in başındayken, Demirel’in aile fotoğrafında yer alan “İnterbank Fatihi” Cavit Çağlar’ın eski koruması Necdet Menzir İstanbul Emniyet Müdürü’ydü. Menzir’e en büyük desteği de Milliyet veriyordu. Demirel de “Polisin elini soğutmayın” diyordu.

Ercüment Ekrem Talu, Umur Talu’nun dedesi ve Recaizade Ekrem’in oğlu. Umur Talu’nun dedesi ile Ali Naci Karacan (Milliyet’in ilk sahibi, mason) Tasvir-i Efkar ve Vakit’i birlikte çıkarıyorlar. Umur Talu’nun babası Muvakkar Ekrem Talu da gazeteci ve spiker; İtalya’da bankacılık eğitimi görmüş. Ali Naci Karacan’ın oğlu Ercüment Karacan’ın yakın dostu. Namık Kemal, oğluna en yakın arkadaşının yani Recaizade Ekrem’in ismini verecek kadar yakın dostlar. Ali Ekrem Bolayır’ın adındaki Ekrem buradan geliyor.

Tasvir-i Efkar’ın ilk imtiyaz sahibinin Feyziye Mektepli Şinasi’dir Şinasi, haftada beş gün çıkan gazeteyi 200. Sayı’dan sonra Paris’e kaçtığı için Namık Kemal’e bırakıyor. Namık Kemal de Avrupa’ya gidince bu kez gazeteyi Recaizade Ekrem çıkarıyor. Gazete daha sonra Ebuzziya Tevfik tarafından çıkarılmaya başlanıyor. Şimdi bütün bu isimlerin bir ortak noktası olabilir mi elbette var hem de çok var, sadece bir akrabalık bağını yazayım: Ebuziyya Tevfik, Rasih Nuri’nin akrabasıdır. Dört kuşak gazeteci olmakla övünen (herhalde genetik bir yetenek) Umur Talu’yu “keşfeden” Yasemin Kozanoğlu’nun babası Ahmet Kozanoğlu ve Ömer Cavuşoğlu’dur. Umur Talu’nun ablası Çiğdem Talu, Feyziye Mektebi’nde İngilizce Öğretmeniydi; kamuoyu Çiğdem Hanım’ı asıl söz yazarı olarak tanıyor. Aşiyan’a gömülen Çiğdem Talu’nun kızı Zeynep Talu Kurşuncu’nun babası Felsefeci Yazar Selahattin Hilav’dır. Umur (Ekrem) Talu’nun halası merhume Esin Talu Çelikkan iyi bir çevirmendi. Eşi Ali İhsan Çelikkan TMTF Başkanlığı yapmış, Ekrem Alican’ın başkan olduğu Yeni Türkiye Partisi kurucusu ve sonra da milletvekili.

Taluzade meşhur Mimar Eren Talu da eski güzellik kraliçelerinden Defne Samyeli’nin eşidir. Gazetecilik hayatını nedense Güneş’le başlatmaya çalışan, Ilıcak’ın malum Tercüman’ının başında olduğundan artık hiç bahsetmeyen şimdilerin “liberali” Güneri Cıvaoğlu da Umur Talu’yu “keşif” esnasında Güneş’in Genel Yayın Yönetmeni’ydi. İntihara teşebbüs eden Bakan Hikmet Uluğbay’ın ağabeyi E. Orgeneral Ragıp Uluğbay, Cıvaoğlu’nun -Çiğdem Talu gibi- Aşiyan’a gömülen merhume ablasıyla evliydi.

Nazım Hikmet Ran’ın annesinin dedesi Polonyalı Konstantin Borzecki, sonraki ismiyle Mustafa. Celalettin Paşa Türkçülüğün “babası”dır. 1848 Polonya - Rus Savaşı sonrasında Osmanlıya iltica eder ve “Les Turcs, ancients et modernes” (1869) kitabında Turancı-Aryanizm kavramıyla Türklerin Ariyen yani “beyaz ırktan” olduğunu söylemiştir. Oğlu Enver Celaleddin Paşa 1917′de yazdığı “Türklerin Aslı” makalesiyle babasının savlarını desteklemiştir. Mustafa Celalettin Paşa, Mirliva Ömer Lütfi Paşa’nın kızı Saffet Hanım’la evlenmiş ve Bektaşi olmuş. (Ömer Paşa’nın soyundan gelenler içinde de tanınmış kişiler vardır: Halide Nusret Zorlutuna, kızı Emine Işınsu, kardeşi İsmet Kür ve onun kızı Pınar Kür).

Oğlu Hasan Enver (Ferik Enver) Paşa’dır. Hasan Enver Paşa, önce Leyla Hanım’la evleniyor, bu evlilikten Ayşe Cemile (Nazım Hikmet’in annesi), Mehmet Ali, Mustafa Celalettin (eşi Gabriela Taron), Sara Hanım (Şevket Mocan ve sonra da Avni Oka’yla evlenmiş) ve Münevver Hanım (önce Kadri Bey’le sonra da Oktay Rifat’in babasi olan Samih Rifat’la evlenmiş) doğmuş. Ayşe Celile Hanım’ın annesi olan Leyla Hanım’ın babası ise aslen Alman olan -gerçek ismiyle Karl Detrois- Müşir Mehmet Ali Paşa’dır. Enver Celalettin (Ferik Enver) Paşa da Nazım’ın dedesi yani annesi Celile Hanım’ın babasıdır. Celile Hanım, Padişah II. Abdülhamid’in yaverliğini yapan babası Ferik Enver Paşa vasıtasıyla padişahın ressamı Fausto Zonaro’dan ders almış bir ressam. Soyadı kanunundan sonra Uğuraldım soyadını almış. Hasan Enver Paşa’nın Hortense Leffine ile yaptığı evlilikten de Ömer Songar, Suzan (Rakim Özkök’le evlenmiş) ve Enver Songar doğmuş.

Hasan Enver Paşa’nın torunu, Nazım Hikmet’in evlendiği hanımlardan birisi olan, Nazım’ın teyzesi Münevver Hanım’la aynı ismi taşıdığı için sık sık karışıklığa yol açan Münevver (Andaç) Hanım ilk evliliğini Ressam Nurullah Berk ile yapıyor, bu evlilikten Renan isimli kızı, Nazım Hikmet’le olan evlilikten ise halen Fransa’da yaşayan Mehmet Nazım doğuyor. Münevver (Andaç) Hanım’ın annesi Fransız ve Türkçeyi, Fransa’dan geldikten sonra öğreniyor ve Nazım Hikmet’ten epey sonra o da Fransa’ya yerleşmiş ve orada öldü.

Nazım Hikmet’in babası Hikmet Bey, Mehmet Nazım Paşa’nın oğludur. Mevlevi olan, pek çok yerde valilik yapan, Nazım Hikmet’e Mevleviliği tanıtan Mehmet Nazım Paşa, Akşehir Kaymakamı Şakir Efendi’nin oğludur. Oğlu Hikmet Bey, İttihatçı olduğu için o dönemde üstelik Almanya’da konsolos olmuş ve sonra, halen açık olan Kadıköy’deki Süreyya Sineması’nda müdürlük yapmış. Hikmet Bey’in Ayşe Celile Hanım’la yaptığı evlilikten doğan, Nazım’ın çok sevdiği, “Samoş” dediği Samiye Yaltırım’ın kızı Ayşe Yaltırım, onun da oğlu Murat Germen. Hikmet Bey, Celile Hanım’dan sonra Cavide Hanım’la evleniyor, bu evlilikten Melda (Kalyoncu) ve Metin kardeşler doğar. Kemal Tahir Vakfı’nın başkanlığını yapan, Refik Erduran’ın ilk eşi de olan Melda Kalyoncu’nun teyzesinin oğlu yani annesi Cavide Hanım’ın kız kardeşi

Macide Hanım’ın oğlu ise Orgeneral Turgut Sunalp’tir. Kore’de rütbelerinin tutmamasına rağmen Turgut Sunalp ve Refik Erduran’ın aynı çadırlarda kalmalarının nedeni budur. O esnada Refik Erduran, Melda Hanım’la evlidir ve eşinin teyzesinin oğluyla aynı çadırda kalmaktadır.

Refik Erduran, Nazım Hikmet’i motorla kaçırırken Boğaz Komutanı olan kişi Erduran’ın dayısı Münci İlhan’dır. Refik Erduran ikinci evliliğini Leyla Umar’la yapar. Nazım Hikmet’i önce Melike Demirağ’ın amcası olan Tarık Demirağ’ın motoruyla kaçırmayı planlayan Erduran’ın ailesi de güçlü ve zengin: Refik Erduran’ın anne dedesi Mustafa Refik Bey, okul müdürlükleri ve gazetecilik yapıyor; Salacak’ta bir yalıda oturuyor ve Ekmekçizadelerin kızıyla evlenmiş.

Muallim Naci Şair yazar, Ahmet Mithat Efendi’nin damadı. Modernleşmenin çok önemli bir ismi olan Ahmet Mithat Efendi de Refik Erduran’ın dedesinin (Mustafa Refik Bey’in) dayısıdır.

Mehmet Ali Aybar, İstiklal Harbi esnasında sıkıntıya düştük ve bazı mücevherleri sattık diyor ama bu esnada Fransızca öğretmesi için getirilen madam bu “sıkıntılı” günlerde dahi yalıda kalmaya devam edebiliyor.

Aybar’ın baba dedesi Hüseyin Hüsnü Paşa, 31 Mart’ı bastırmak için Selanik’ten İstanbul’a yürüyen Hareket Ordusu’nun Mahmut Şevket Paşa’dan önceki komutanıdır. (Mahmut Şevket Paşa’nın kardeşinin damadı da YÖK “kahramanı” mason İhsan Doğramacıdır.) Aybar’ın babası Tahsin Bey, Sultan Reşat’ın ve Veliaht Yusuf İzzettin’in yaverliklerini de yapmış, en son Bursa Harb Divanı Başkanlığı yapmış bir asker. Babası Hüseyin Hüsnü Paşa, Abdülhamit tarafından Karaman’a sürüldüğünde Paris’e kaçmış. Hüseyin Hüsnü Paşa’nın damadı ise İzmir Valisi 33. Dereceden mason İttihatçı Rahmi Bey’dir.

Aybar’ın babannesi Hayriye Hanım ile Nazım Hikmet’in anneannesi Leyla Hanım kardeş. Hayriye Hanım da gerçek ismi Karl Detrois olan Müşir Mehmet Ali Paşa’nın kızıdır. Aybar’ın anne tarafı da ünlü bir aile : Gelenbeviler. Aybar’ın annesi Aliye Hanım, Gelenbevi İsmail Efendi’nin torunu Lezize Hanım’ın kızıdır. Aybar’ın büyük dayısı Gelenbevioğlu Ahmet Muhtar Paşa, Damat Ferit Paşa ve Ali Rıza Paşa hükümetlerinde maarif nazırlığı yapmış.

Oktay Rifat anneannesi Nazım Hikmet’in de anneannesi olan Leyla Hanım, yani Karl Detrois’in kızı. Oktay Rifat’in baba dedesi Macar Ali Rifat Bey. Macar diyorlar çünkü 1848′den sonra Osmanlıya sığınan bir Macar. Bektaşi oluyor ve ilk operalardan birisi olan Bülbül’ün de bestecisi. Oktay Rifat’in babasi Samih Rifat, kahramanlık şarkıları besteliyor (torunuyla ayni isime sahipler) ve amcası Ali Rifat (sonradan Çağatay soyadını almış) da bugün söylenmeyen ama ilk kabul edilen İstiklal Marşı’nın da bestecisi. Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın torunuyla evlidir.

İlk Opera olan “Bülbül”ün de besteci olan Ali Rifat Çağatay’ın eşi de Hidiv Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın oğullarından Abdülhalim Paşa’nın kızıyla evlenmiş.

Cumhuriyet’in yolsuzluktan düşürülen ilk bakanı da Ali Fuat Cebesoy’un babası, zamanın Bayındırlık Bakanı, İsmail Fazıl Paşa. Daha sonra da; İsmet İnönü zamanında oğlu Ali Fuat gelir. Nazım Hikmet, Ali Fuat için “Büyük Dayı Ali Fuat” diyor. Ali Fuat Cebesoy, Nazım Hikmet’in annesi Celile Hanım’ın teyze çocuğu. Ali Fuat Cebesoy’un yakın akrabalarından birisi de Kazım Karabekir’dir.

Kavramak, değiştirmek için gereklidir. Marx, Kapital’de, kapitalizmin çelişkilerini, kapitalizmin yerine başka bir sistemi koymak için, kapitalizmi değiştirmek için incelemiştir. Değiştirmeyi düşünmeyen bir inceleme tam anlamıyla inceleneni anlayamaz; inceleneni anlamak da onun çelişkilerini çözümlemeden mümkün değildir.

Tarihi, dünü ve bugünü anlamak açısından erguvaniler faktörünü koymadan tarihin denklemini doğru kuramazsınız. Erguvaniler bu denklemde bir katsayıdır ve mutlaka sonuca etkili olmuştur, olmaktadır ve olacaktır. Tarihin anlaşılabileceğine, çözümlenebileceğine inanan birisi olarak tarihin -ezilenlerin yararına okumak açısından- eupatrid dediğimiz bu “büyük aile” ilişkilerini anlamadan eksik ve hatta yanlış okunabileceğine inanıyoruz.

Kautksy’in “modernleştiriciler” diye benimsediğimiz bir kavramı var. Bizdeki modernleştiriciler, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e hep eupatridler olmuş. Modern bürokrasinin doğuşu kabul edilen Tercüme Odası’ndan, Mekteb-i Sultani’ye oradan Mülkiye’ye kadar hep eupatridler var. Bu sıralardan sonra da bürokrasinin bütün üst kademelerine onlar gelmiş. Modernleşmenin toplumsal üst organı olarak ulus-devlet var ve gerek ulus-devletin özelliği gerekse de, modernleşmenin bir diğer ana unsuru olan demokrasi gereği modern devletin, ulus-devletin bürokrasisinde de, gelenekten bir kopuş yaşanıyor ya da yaşanması gerekiyor. Yani, geleneksel devletten farklı olarak modern devlette bürokratların seçiminde akrabalık/dinsel/etnik bağların değil, liyakatin esas olması gerekir. Oysa bizde bu durum tam tersidir. Modernleşmenin doğal bir sonucu olması gereken ya da beklenen durumlardan biri de; hayatın her alanında öne çıkmanın, güçlüye yakınlığa, sadakate, akrabalığa, aynı din/etnisite mensubu olmaya değil de liyakate bağlı olması gerekirken yaşanan durum bu değil. Kapitalizmin gelişmesi, modernleşmenin siyasal karşılığı olan ulus-devlette de modern-öncesi ilişkiler ağı belirleyici oluyor. Mina Urgan, “Bir Dinozorun Anıları”nda, “Ben bir toplumsal haksızlığın ürünüyüm.” diye durumu örtük de olsa itiraf ediyor. Yaşanan haksızlık, bir zümrenin baştan ayrıcalıklı mensuplarının çok iyi donatılmış, öne geçirilmiş olmasıyla sınırlı değil. Bu kapitalizmin doğası gereği böyle zaten; ancak yetenekli, donanımlı olan da “eupatrid” değilse olması gerektiği yere gelemiyor. Kapitalizmin içinde “teorik” olarak olmaması gereken ama bizde yaşanan fiili durum budur.

* Yazılarını geniş bir kitlenin internette “sandal forumunda” Gökyüzü adıyla bildiği Tayfun Er’in Duvar Yayınları’ndan yakında çıkacak olan “Erguvaniler-Hep Aynı İktidar” isimli kitabından alınmıştır

ERGUVAN (judas tree)

Erguvan, yapraklanmadan önce baharın müjdecisi

kabul edilen morumsu pembe renkte çiçekler

açar. Bazı Hristiyan inanışlarına göre İsa’nın

ihanet eden havarisi onu ele verip, çarmıha

gerilmesine sebep olduktan sonra pişmanlık

duyup kendini bu ağaca asmış. Efsaneye

göre önceleri beyaz olan erguvan çiçekleri

dallarında can veren bu adamın alçaklığından

dolayı utançtan ya da kandan kırmızıya

dönmüştür.

Erguvan, İstanbul’u, özellikle de İstanbul

boğazını bahar aylarında kendine has mor

rengine büründürür. Bizans ve Hristiyanlığın

önemli imgelerindendir. Bizans Çiçeği olarak da

bilinir.Erguvan moru Bizans hükümdarlarının

kıyafetlerinde kullanılan bir renktir. Doğal

yollarla üretilen en zor zenk olduğu için, bir

zenginlik ve güç belirtisiydi; imparator

dışında hiç kimse mor pelerin takamazdı.

bir erguvanlar vardı

pembe mi desem deli mi desem

bu ümit olmasa içimde

buralarda bir gün beklemem

“bir erguvan mevsimi daha geçti ömrümden

ve ben sadece kendime ağlıyorum”

necati cumalı

Nazilerden kaçan mimarın sırrı!

TBMM’nin mimarı dünyaca tanınmış Avusturyalı mimar Prof. Clemens Holzmeister’di. 1886 yılında doğan ve 1983 yılında hayata veda eden Holzmeister’in ilginç bir hikayesi vardı. 1930’lu yıllarda Nazi’lerin Almanya’da iktidarı ele geçirmesinden sonra birçok Yahudi’nin yanı sıra, bilim adamı, sanatçı, politikacı alelacele ülkesini terk etmek zorunda kalmıştı…

“Her tarihte biraz efsane, her efsane de biraz tarih vardır.”

Masonluk tarihi de Hiram Usta efsanesi ile başlamıştı. Hiram Usta Süleyman Mabedi’nin mimarıydı. Bir iddiaya göre, asıl adı Horemheb’ti. Mısır’daki “yaşamevi” denen tapınakta yetişmişti. Kral Süleyman (Süleyman Peygamber) tek tanrı inancını simgeleyen görkemli bir tapınak yaptırmak isteyince, mimarlarıyla ünlü Mısır’dan genç ve hırslı Horemheb uygun görülmüştü.

Muharref Tevrat kaynaklı bir başka iddiaya göre ise Hiram Usta, Sur ülkesinden “Dul kadının oğluydu”

Hiram, tunç işinde ve mimarlıkta yetenekliydi.

Süleyman Tapınağı’nın yapımı sırasında büyük bir güce sahip olmuştu. Tapınağın yapımında tam 20 bin işçi çalışıyordu. Hiram bu işçileri üç dereceye ayırmıştı; çırak, kalfa ve usta. Hiram her bir dereceye mimarlığın sırlarıyla birlikte, gizli kelimeler öğretmişti. Bu sayede, çırakları, kalfaları, ustaları birbirinden ayırabiliyordu. Hiram usta, İşçiler arasında kurduğu bu yapı ile sahip olduğu gücü daha da arttırmıştı. Bir el işaretiyle 20 bin işçi aynı anda çalışmaya başlıyor, yine bir el işaretiyle bir anda durabiliyordu.

9 Ustanın yemini

Efsaneye göre Hiram Usta, Mabed’in bitimine doğru, bir gece tapınağın içinde gezerken, ustaların gizli kelamını öğrenmek isteyen üç kalfa tarafından, üç darbe ile öldürüldü. Hiram Usta’nın öldürüldüğünü duyan 9 ustası O’nun mezarı başında yemin etti. Dünya üzerinde Hiram Usta’nın adını sonsuza kadar yaşatmak ve yaptıkları her esere O’nun sembollerini yerleştirmek üzere and içti.

9 usta 9 ayrı yöne dağıldı.

O günden bu yana Masonlar, yaptıkları her esere bazan açık bazan gizli Masonik sembolleri yerleştirdiler. Bu bir çeşit imzaydı. Masonlar yaptıkları kiliselere dahi Masonik semboller koyuyorlardı. İngiltere’nin Edinburg kenti yakınlarındaki “Rosslyn Şapeli” en çarpıcı örneklerden biriydi. Bir Kilise olmasına rağmen Masonik sembollerle doluydu. (Ayrıntılı bilgi için-Tamer Ayan, Bilinen En Eski Masonik Kuruluş İskoçya Royal Order, Mimar Sinan, 1998, sayı 110, s. 18-19).

Ziraat Bankası’ndaki esrarengiz heykel

Masonlar Türkiye’de yaptıkları eserlere de kendi sembollerini yerleştirdiler. Bunlardan en bilineni Mithat Paşa’nın kurduğu Karaköy Ziraat Bankası’ndaki heykeldi. Harun Yahya’ya ait Yahudilik ve Masonluk adlı esere göre, Karaköy Ziraat Bankası’daki “elinde mason tokmağı olan heykel” Hiram Usta’ya aitti. Tevrat kaynaklıydı. Muharref Tevrat’da “Ve sağ elini işçilerin tokmağına saldı; ve tokmakla Sisera’yi vurdu, başını ezdi” ayeti vardı. (Tevrat-Hakimler- Bab:5-Ayet:26) Hemen yanındaki kadın heykeli de “Dul Kadın”ı sembolize ediyordu. Türkiye Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Locası’nın resmi web sayfasındaki listeye göre de Mithat Paşa Masondu.

TBMM mimarının ilginç hikayesi

TBMM’nin halen çalışmalarını sürdürdüğü görkemli binanın inşaatına 1938 yılında başlandı. Binanın yapımı uzun zaman aldı. Çünkü dönemin şartlarında parasal kaynak bulmakta büyük zorluklar çekildi. Binanın yapımı sırasında patlak veren İkinci Dünya Savaşı da sıkıntılara yol açtı. Bu nedenle, binanın yapımına ancak aralıklarla devam edilebildi. 1957′den sonra yapımı hızlandırılan yeni Meclis Binası, 6 Ocak 1961′de hizmete açılabildi.

Binanın Mimarı dünyaca tanınmış Avusturyalı mimar Prof. Clemens Holzmeister’di. 1886 yılında doğan ve 1983 yılında hayata veda eden Holzmeister’in ilginç bir hikayesi vardı. 1930’lu yıllarda Nazi’lerin Almanya’da iktidarı ele geçirmesinden sonra birçok Yahudi’nin yanı sıra, bilim adamı, sanatçı, politikacı alelacele ülkesini terk etmek zorunda kalmıştı. Avusturya’nın, Nazi Almanyasına bağlanmasından sonra da aynı şey Avusturya için sözkonusu oldu. Avusturyalı mimar Clemens Holzmeister de ülkesini terk edip Türkiye’ye sığınanlar arasındaydı. Nazi’lerden kaçmıştı. Çünkü nedense Naziler, Avusturya’ya girdiklerinde onun peşine takılmıştı. Hatta Avusturya’daki çalışma ofisini basmışlar, ofisin altını üstüne getirmişlerdi.

Burada araya girip bir parantez açmamız gerekiyor. Tarihi kayıtlarda Avrupa’daki Nazi iktidarında Hitler ve adamları özellikle iki kesimin peşine düşmüştü. Yahudiler ve Masonlar. Bu yüzden nazi iktidarlarının hakim olduğu ülkelerden kaçanların büyük çoğunluğu ya “Yahudi asıllı” ya da açık-gizli “Masondu”

Türkiye Hür ve Kabul Edilmiş Mason Locaları Üstadı Azamlarından Kaya Paşakay bir röportajında ilginç bir ayrıntı veriyordu. Üstadı Azam Paşakay’a göre; “Nazi Yönetiminde Masonlar çok taciz edildikleri ve kötü şartlara mahkum edildikleri için gönye ve pergel rozetlerini kullanmayıp yakalarına mine çiçeği takmaya başlamışlardı” Almanlar’da mine çiçeği; “Beni unutma” anlamına geliyordu.

Türkiye’ye geldiğinde yakasında mine çiçeği olup olmadığını bilmiyoruz ama TBMM’nin mimarı Holzmeister, Naziler’in ofisini bastığı, bu yüzden kaçarak Türkiye’ye sığınmak zorunda bıraktığı bir isimdi.

Temelini atan Meclis Başkanı Masondu

TBMM Binasının yapımında başrol oynayan bir başka önemli isimde, Abdülhalik Renda idi. 1881 yılında doğdu ve 1948 yılında öldü. Mimarlığının Holzmeister’in üstlendiği, TBMM’nin temeli 26 Ekim 1939 yılında Abdülhalik Renda tarafından atıldı. Çünkü dönemin Meclis Başkanı O’ydu.

Tesadüfe bakın ki; Meclis Başkanı Abdülhalik Renda, Türkiye Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası’nın resmi listesine göre Mason devlet adamlarından biriydi.

Esrarengiz semboller TBMM’nin neresinde?

Garip ve bir o kadar gizemli işaretler TBMM’nin anıtsal nitelik taşıyan Şeref Holü ile Genel Kurul Salonu’nun bulunduğu orta mekanın arasında yer alıyor. Adı “Mermer salon ve sütunlu galeri” olarak biliniyor. İlginç olan bu esrarengiz sembollerin, 475 bin 521 metrekare gibi çok büyük bir arazi üzerine oturan TBMM’nin sadece bu bölümünde yer alıyor olması. Başka hiçbir yerde bu tür semboller yok. Esrarengiz sembollerin konuşlandırılmış olduğu bu yer fiziksel olarak da oldukça çok ilginç bir özelliğe sahip; TBMM arazisinin en yüksek noktasına inşa edilen TBMM Ana Binası’nın, ortasına denk geliyor.

Peki TBMM’deki bu esrarengiz işaretler hangileri ve Masonik sembolizmde ne anlama geliyorlar?

En bilinen Masonik sembol: Üçgen

TBMM Genel Kuruluyla, Şeref Girişi arasında yer alan bu işaretlerden en dikkat çekeni “Üçgen” Farklı şekil ve boyutlarda oldukça ilginç “üçgen”ler ilk bakışta geometrik birer şekilmiş gibi dursa da, dikkatli bakıldığında çok ilginç ayrıntılar veriyor. Ama bu ayrıntılara geçmeden önce Üçgen ve Masonluk bağlantısına ilişkin bilgilere bakmakta fayda var. Üçgen masonların en çok kullandıkları ve en fazla önem verdikleri sembollerden birisi.

Masonların, kendi yayın organlarında Masonik allegori’ye örnek olarak “Hiram Efsanesi” gösterilirken, Masonik Sembole örnek olarak da “üçgen”i göstermeleri dikkat çekicidir.

Türkiye Hür ve Kabil edilmiş büyük masonlar Locası’nın resmi yayın organı Tesviye’de yer alan bilgiler bu konuda oldukça aydınlatıcıdır: “Üstadı Muhterem kürsüsünün arkasında, eşkenar üçgen vardır.

2000 yıllık efsane kutsal kadeh TBMM’de!

Üstadı Muhterem, birinci ve ikinci Nâzır kürsülerini birleştiren hatlar üçgen oluşturur, Önceki Üstadı Muhteremin sembolü dik kenarlı üçgendir.”

Aynı dergide yer alan ilginç bir ayrıntıya göre, “Piramitlerin yanlarının üçgen olması da bir mimari tesadüf değildi!” Buna göre “Eski Mısır’da, eşkenar üçgen Tanrı ile Nur’un sembolüydü!”

Masonların resmi yayın organı Mimar Sinan Dergisi’ne göre de Üçgen, “Operatif Masonlar tarafından Teslis’in (Hristiyanlıktaki Baba-Oğul ve Kutsal Ruh üçlemesi) sembolü olarak kabul edilmis ve böylece bugünkü spekülatif masonluğa intikal etmisti.”

Üçgen içinde göz TBMM’de

Ancak Masonik sembolizmde en bilinen ve en çok konuşulan sembollerden biri de “Üçgen ve Göz”ün birlikte kullanıldığı semboldü. Bu sembol Meşhur Amerikan dolarının üzerinde de bulunması nedeniyle de bugün artık herkesin bildiği Masonik bir şekildi.

“Her şeyi gören göz” olarak da nitelendirilen bu sembolün kökeni Mısır’a dayandırılıyordu. Putperest Mısır’da “Ra” kelimesi, “güneş tanrısı anlamına” geliyordu. İmparatorun altında “Naacaller” denen bir yönetici sınıf bulunuyordu. Bu yöneticilerde “Kutsal Sırlar Kardeşliği!”nin üyesiydiler.

Masonik inanışa göre Kayıp Krallıktan, Mısır’a oradan da günümüz Masonluğuna kadar uzanan bu sembolde, “Güneş Tanrısı RA”, “Nokta” ile ifade ediliyordu. Üçgen içinde yer alan Nokta ise, “Tanrının gözünün daima insanların üzerinde olduğunun!” göstergesiydi.

Resimde de görüldüğü gibi TBMM’nin Mermer Salonu’nda tam ortasında Üçgen içinde nokta çok net bir şekilde görülmektedir. Ancak TBMM’deki bu garip üçgen ve nokta işaretleri sadece bununla da sınırlı değil. Yine aynı bölümde Mısırdaki piramitleri andıran görüntüsüyle üçgen ve tam üzerine yerleştirilmiş daire (Büyük Nokta) çok da yoruma yer bırakmayacak açıklıkla kendini anlatıyor.

Masonlukta Üç Nokta’nın sırrı

Bir gizli semboller topluluğu olan Masonluk’ta en az üçgen kadar önemli bir diğer sembolde “üç” rakamı. Kendisini “Alegori perdesi arkasına gizlenmiş sembollerle tasvir edilen bir ahlak sistemi olarak” tanımlayan Masonlukta “Üç”ün özel bir anlamı vardı. Bu yüzden Masonik semboller arasında en sık rastlanan şekillerden biride “Üç nokta”ydı.

Çünkü Masonluğun babası kabul edilen Hiram Usta’nın meslek sırlarını elde edemeyince onu öldüren kalfa sayısı Üç’tü. Karanlıktan yararlanarak mabedin Üç kapısında gizlenmişlerdi. Hiram Üçüncü darbede ölmüştü.

Mason Locaları’nda yemin kürsüsünün üzerinde üç kutsal kitap bulunurdu. Bu üç kitabın yanında da üç sütun.

Masonluğun üç temel derecesi vardı; çırak, kalfa ve usta!

Masonik törende, Üstadı Azam, sol elinde tuttuğu kılıcın namlusunu Mason adayının başının üstüne uzatır ve namlusunun üstüne çekiçle üç kere vururdu. (ÇIRAK-KALFA-USTA Sf. 41)

Masonlukla ilgili araştırmalarıyla tanınan Aytunç Altındal’a göre Üç nokta, bütün Mason localarında kullanılan bir sembol. Altındal’ın iddiasına göre “Üç nokta” aynı zamanda “Masonik Tanrıyı simgeliyor.”

Üç nokta; Masonik G’nin yani “God”un simgesel karşılığıydı.

İşte bu bilgilerden sonra mevcut TBMM’de bizi şaşırtan bir başka sembolle karşılaşıyoruz. Bu Sembol resimde de net bir şekilde görüldüğü gibi “Üçgen İçinde Üç Nokta!”

Kadeh sembolü neyi ifade ediyor?..

TBMM’deki bu esrarengiz işaretler arasında beklide en çarpıcı olanlardan biri “Kadeh Sembolü” Yine resimlerde görüleceği gibi TBMM’nin Mermer zemini üzerine yerleştirilmiş farklı “Kadeh” sembolleri dikkat çekiyor. Tabii dikkatli bakan gözler için. Ve bu kadeh sembollerini ayrıntılı şekilde değerlendirdiğimizde, ilginç ve bir o kadar çarpıcı ayrıntılar bizi yakalıyor. Bu ayrıntılara ve Masonik anlamına geçmeden önce bir soru sormakta fayda var? Bu sembolleri sıradan birer geometrik şekil olarak değerlendirebilir miyiz? Üçgen ve üçgen içinde nokta gibi sembolleri tesadüfen konulmuş birer geometrik şekil olarak değerlendirsek bile, o zaman kadeh sembolünü nasıl açıklayabiliriz? Çünkü kadeh açıktır ki bir geometrik şekil değildir!

Peki neydi bu Kadeh’in hikayesi? Neden bu şekiller arasına açık bir şekilde Kadeh sembolü yerleştirilmişti. Masonlar için neden bu kadar kutsaldı? Burada tıpkı Hiram Usta gibi Tapınak Şövalyelerinden, Masonluğa uzanan 2000 yıllık bir efsane karşımıza çıkıyordu; “Kutsal Kadeh” efsanesi!

Masonluk yemininde kadeh

Bir Mason adayı Masonluğa kabul töreninde yemin ederken elinde kadeh tutar. Türkiye Masonları’na ait Çırak, Kalfa-Usta dergisinden öğrendiğimize göre “Çırak derecesinde, ilk yemin yapılırken, sağ el kalbin üzerine konuyor. Ve sol elde ise bir Kadeh tutuluyor!”

Masonlara göre “içinde saf su” olan bu kadeh, safiyetin sembolü. Ancak bir çok kaynağa göre, Masonluktaki Kadeh sembolü, gerçekte Tapınak Şövalyelerinin “Kutsal kase” inancıyla bağlantılı. Da-Vinci Şifresi gibi büyük yankılar uyandıran onlarca kitaba, Indiana Jones gibi onlarca filme ve hatta BBC gibi etkin yayın organlarında belgesellere konu olan “Kutsal Kase” efsanesi neydi?

Bir rivayete göre Kutsal Kase, Hz. İsa’nın çarmıha gerilerek idam edilmesinden önce Havarileri ile yediği son akşam yemeğinde şarap içtiği Kadehti!. Bir diğer rivayete göre ise Hz. İsa’nın çarmıha gerilişi esnasında Arimatea’lı Yusuf’un, İsa’dan akan kanı doldurduğu kaseydi.

Ancak Kutsal Kase konusundaki asıl fırtına birçok akademisyeninde itibar ettiği üçüncü iddiadan sonra koptu. Gerçekte Kutsal Kadeh, Hz. İsa’nın soyunu temsil ediyordu.

Mecdelli’nin Sembolü “M”

Vatikan’ı sarsan son yılların en popüler kitabı Dan Brown’un Da Vinci Şifresi’ne göre, Kutsal Kase sırrına sahip Sion Tarikatı, bu sırrı korumalarının yanı sıra yaptıkları eserlerde İsa’nın soyunu taşıyan Mecdelli Meryem’e saygılarını gösteren gizli sembollere yer veriyorlardı. Bu Sembolde “M” harfi idi.

Hristiyan dünyasını derinden sarsan bu iddiaya göre Hz. İsa, çarmıha gerilmeden önce Mecdelli Meryem ile evlenmiş ve ondan bir çocuğu olmuştu. Tapınakçılar ve Masonlar için Kutsal Kase bu soyu temsil eden bir simgeydi. Gerçekte korunan ve saklanan Kutsal Kase değil, İsa’nın soyundan gelen çocuktu. Ve Büyük Siyon Krallığı kurulduğunda tahta geçirilecekti.

Ve Mecdelli Meryem’in Sembolü “M”

TBMM’deki esrarengiz işaretlerden biri de “M” şeklindeki semboldü. Bu esarengiz semboller arasında “üçgen” ve “kadeh” sembolünden sonra en fazla yer verilen sembol buydu. Resimde de görüleceği gibi, bir tarafından bakınca “W”, diğer tarafından bakınca ise “M” görüntüsü veriyordu.

Peki bu esrarengiz harfin anlamı neydi? Neyi anlatmak istiyordu? İşte burada da çarpıcı bir ayrıntı bizi yakalıyor. Çünkü Masonların köklerini dayandırdığı Tapınakçı inanışa göre “M” harfi; Mecdelli Meryem’in sembolü idi. (Hristiyan dünyasında Madgelenalı Maria olarak anılıyor)

Vatikan’ı sarsan son yılların en popüler kitabı Dan Brown’un Da Vinci Şifresi’ne göre, Kutsal Kase sırrına sahip Sion Tarikatı, bu sırrı korumalarının yanı sıra yaptıkları eserlerde İsa’nın soyunu taşıyan Mecdelli Meryem’e saygılarını gösteren gizli sembollere yer veriyorlardı. Bu Sembolde “M” harfi idi. Dan Brown’un iddiasına göre Leonardo Da Vinci bu yüzden ‘İsa’nın Son Akşam Yemeği” tablosunda Mecdelli Meryem’i simgelemek için M harfine yer vermişti. Leonardo Da Vinci, Sion Tarikatı üyesiydi. 1400’lü yılların sonunda, 10 yıl süreyle bu karanlık örgütün başkanlığını yapmıştı!

Resimlere bir kez daha dikkat!

Bu anlamlarıyla birlikte düşünüldüğünde, Meclis’teki bu esrarengiz şekiller adeta mesaj verilmek istenen bir kitabeyi andırıyor. Yine resimde net bir şekilde üçgen ve yarım daire’den oluşturulmuş Kadeh görüntüsü dikkat çekiyor. Kase’nin iki yanında yer alan “M” harfi ise gerçekten şaşırtıcı bir kompozisyon oluşturuyor. Yine diğer resimde M harfinin üzerine oturtulmuş bir başka kadeh dikkat çekiyor. Mecdelli Meryem’in Rahminin simgesi Kutsal Kase ile Mecdelli Meryem’in simgesi “M” harfi bir arada.

Sanki Kutsal Kadeh ve M’nin bağlantısını ısrarla göstermek istercesine!

Mason Locası’ndaki ikinci Nur(!)Gönye

Yine bu esrarengiz şekiller arasında Masonların en tanınmış sembollerinden biri olan “Gönye”yi görmek mümkün. Türkiye Masonlarının yayın organı Tesviye’ye göre Gönye, “Kutsal kitaplardan sonra Locayı aydınlatan ikinci Büyük Nur’dur.

Tesviye’de Gönye’nin sembolik anlamı ise şu sözlerle ifade edilmektedir:

“Gönye’nin yatay ve dikey hatları, karşı düşünceleri birleştirir, hakikati arayan Masonun düşüncesinin temeli, kullandığı ifadeler, savlar fevkalâde düzenli olmalıdır; inşaatta kullanılan her cilâlı taşın tam yerine oturabilmesi için dik açılarının gönye ile kontrol edilmesi gerekir, inşaatta ahenk ancak böyle sağlanır. Dik açıları tutmayan taşlarla yapılan inşaat en ufak sarsıntıda yıkılır.

Gönye Üstadı Muhteremin bijusudur. Gönye yeryüzünü, dört yönü temsil eder, altın sikke, resim ve diğer sembollerle birlikte, büyük inşaatların temel taşlarının altına gönye konurdu.”

Aynı kaynaktan öğrendiğimize göre 1507 yılında inşa edilen, İrlanda’daki Limerick köprüsünün temelinde bir Gönye bulunmuştu ve Gönye’nin yüzüne kazılan İngilizce metinde “Gönye’nin yardımıyla ölçülen dikey hat gibi, sevgi ve yardım ilkelerine uyarak yaşamaya gayret göstereceğim” yazısı yer alıyordu.

Daire ve ortasındaki nokta

TBMM’deki bu esrarengiz işaretler arasında, yılan, daire içinde nokta gibi yine Masonik sembolizmde karşılığı olan bir çok çarpıcı şekil net bir şekilde kendini gösteriyor.

Yılan Dünya çapında tartışmalara neden olmuş ilk kez Rusya’da ortaya çıkarılan Sion Liderleri’nin Protokolü’nde karşımıza çıkıyor. Sion Protokolü’ne göre “Kudüs’ten çıkıp Dünya’yı dolaşan Yılan’dan bahsediliyor” Kökeni yine Mısır Tapınaklarına kadar uzanan yılan sembolü, Gizli Dünya Devleti’ne göre ise: “Dünya Hakimiyeti’ni garanti eden, her şeyi kaplayan ve içine alan paranı gücü.”

“Yılan, kendi kuyruğunu ısırınca Dünya hakimiyeti garantilenmiş olacak.”

Bazı kaynaklara göre bu sembol aynı zamanda Dolar’ı sembolize ediyor. Doların dünya ekonomisi üzerindeki gücünü..

Yine resimde açık bir şekilde görülen Daire içinde Nokta görüntüsü, tanınmış Masonik sembollerden biri. Evrenin gizemini simgeliyor. Daire Evreni, ortasındaki nokta ise dünyayı, Masonik literatürde ise “gerçek locayı” simgeliyor. (Harun Yahya- Kabala ve Masonluk)

Rowena ve Rubert Shephard adlı yazarların 1000 sembol adlı kitabına göre ise Daire ve tam ortasındaki nokta, Antik dünyada erkek dünyasını- egemenliğini simgeliyor. Tam bu noktada tarihin Tapınak Şövalyelerine ve Sion Tarikatı ile şimdinin Mason Localarına kadınların alınmadığını ve sadece erkeklerin üye olabildiğini hatırlıyoruz.

Ancak resimde de görüleceği gibi iki daire “8” rakamı görüntüsü verecek şekilde yerleştirilmiş. Millî Gazete’nin okurlarına hediye olarak verdiği ve bir dönem yankı uyandıran Gizli Dünya Devleti isimli esere göre; 33 Derece’li Masonik hiyerarşide; 8’inci derece’nin Masonik ünvanı “Bina Emini!”

9’uncu derece’deki masonun ünvanı ise “Maitre Elu Des Neuf” yani “Dokuzların Seçilmiş Üstadı”

Bu ilginç yazı diziye başlarken; Hiram Usta’nın mezarı başında O’nun adını sembollerle sonsuza dek yaşatmaya and içen 9 Usta’dan bahsetmiştik.

9 Usta bu amaçla Dünyanın 9 ayrı yönüne dağılmışlardı.

Ne dersiniz? TBMM’den de geçmiş olabilirler mi? Yorum siz değerli okuyucularındır…

SON SÖZ

Bizim medeniyetimiz, estetik desenleriyle ünlü bir medeniyettir. Bizim medeniyetimizi temsil eden desen ve semboller, “düz çizgi”den oluşan ve sıradanlık içeren Batı’nın estetik anlayışıyla kıyaslandığında bu fark daha net bir şekilde ortaya çıkacaktır. Bu yüzden elbette gönül isterdi ki; Meclis’imiz milletimizin tarihiyle, değerleriyle örtüşen ve medeniyetimizi temsil eden desenlerle süslü olsun… Ama gerçek şu ki; aslolan semboller değil, zihniyetlerdir.

Elbette bu yazı diziye konu olan esrarengiz semboller Millî İrade’nin yegane tecelligahı TBMM’ye gölge düşüremez. Meclis’in itibarı bu tür sembollerle değil, ancak çıkardığı kanunlarla ölçülebilir. Hayra, iyiye, güzele, doğruya ve milletin menfaatlerine yönelik kanunlar çıkardığı ölçüde, Milletin Meclisi olma özelliğini kazanacaktır. Meclis’in millet nezdindeki saygınlığı sembollerle değil çıkardığı kanunların milletin hayrına olup olmadığına göre artıp azalacaktır.

MUSTAFA YILMAZ

ThursdayAugust28th,2008

CaixaForum Madrid by Herzog & de Meuron architects

Kategori: Kategorilenmemiş — Etiketler: — KatranveTuy @ 05:03AM



ThursdayAugust28th,2008

Documenta 12

Kategori: Kategorilenmemiş — Etiketler: — KatranveTuy @ 04:43AM

ThursdayAugust28th,2008

Art Cologne 2008

Kategori: Kategorilenmemiş — Etiketler: — KatranveTuy @ 04:37AM




ThursdayAugust28th,2008

Art Brussels 2008

Kategori: Kategorilenmemiş — Etiketler: — KatranveTuy @ 04:25AM


ThursdayAugust28th,2008

5th Berlin Biennial

Kategori: Kategorilenmemiş — Etiketler: , — KatranveTuy @ 04:10AM

ThursdayAugust28th,2008

Art 39 Basel international art fair 2008

Kategori: Kategorilenmemiş — Etiketler: , , — KatranveTuy @ 03:50AM



ThursdayAugust28th,2008

Anselm Kiefer ( simyacı)

Kategori: Kategorilenmemiş — Etiketler: , , — KatranveTuy @ 03:26AM


Of the nature of Gold.

Gold is a perfect body, engendered of Argent-vive pure, fixed, clear, red, and of Sulphur clean, fixed, red, not burning, and it wants nothing.

Of the nature of silver.

Silver is a body, clean, pure, and almost perfect, begotten of Argent-vive, pure, almost fixed, clear, and white, and of such a like Sulphur: It wants nothing, save a little fixation, color, and weight.

Of the nature of Steel.

Steel is a body clean, imperfect, engendered of Argent-vive pure, fixed & not fixed clear, white outwardly, but red inwardly, and of the like Sulphur. It wants only decoction or digestion,

Of the nature of Lead.

Lead is an unclean and imperfect body, engendered of Argent-vive impure, not fixed, earthy, dressy, somewhat white outwardly, and red inwardly, and of such a Sulphur in part burning, It wants purity, fixation, color, and firing.

Of the nature of Copper.

Copper is an unclean and imperfect body, engendered of Argent-vive, impure, not fixed, earthy, burning, red not clear, and of the like Sulphur. It wants purity, fixation, and weight: and has too much of an impure color, and earthiness not burning.

Of the nature Iron.

Iron is an unclean and imperfect body, engendered of Argent-vive impure, too much fixed, earthy, burning, white and red not clear, and of the like Sulphur: It wants fusion, purity, and weight: It has too much fixed unclean Sulphur, and burning earthiness.

alchemy and kiefer

Of the nature of Lead. Lead is an unclean and imperfect body, engendered of Argent-vive impure, not fixed, earthy, dressy, somewhat white outwardly, and red inwardly, and of such a Sulphur in part burning, It wants purity, fixation, color, and firing.

Caroline Delmotte for The New York Times

Anselm Kiefer in the Louvre, where his art installation will be placed. Mr. Kiefer’s work, which will go on display Thursday, will be the first permanent contribution to the Louvre’s décor since 1953.

ON a recent Tuesday inside the Louvre, the German artist Anselm Kiefer was standing on a piece of scaffolding high in the air, relaying instructions to a group of men manipulating a crane. Carefully they hoisted a mound planted with a dozen atrophied aluminum sunflowers into an oversize niche in the wall.

The mound is part of a major art installation by Mr. Kiefer, the first permanent contribution to the Louvre’s décor since Georges Braque painted the ceiling of Henri II’s former antechamber in 1953. It goes on view Thursday in a stairwell linking the Egyptian and Mesopotamian antiquities in the museum’s Sully wing.

Built in 1808-9 by Napoleon’s personal architects, the stairwell is an elegant space graced by Corinthian capitals and bas-reliefs depicting antique gods and allegorical figures. (History relates that one of the four original sculptors died after falling from the scaffolding.)

On one blank wall Mr. Kiefer has produced a monumental painting over 30 feet high and nearly 15 feet wide that he describes as a self-portrait. It portrays a naked man flat on his back under a starry nighttime sky; a faint beam of light runs between his solar plexus to the constellations.

He’s not dead, but “in the universe,” Mr. Kiefer said with satisfaction.

He named the roughly textured painting “Athanor,” for the alchemical furnace that transforms base metal to gold and mortality to immortality. At the bottom he affixed a layer of cracked reddish soil (from Barjac in southern France, where he makes his home), onto which he poured liquid lead. Farther up there’s a dusting of silver, then gold, representing the three stages of the chemical process. The stars are recycled from Mr. Kiefer’s old paintings of snow. “When snow blows around, it’s like stars,” he explained. “The sky is moving all the time.”

For the two facing niches at the top of the stairs he created a pair of sculptures. He likens the earthlike mound with sunflowers, titled “Hortus Conclusus” — Latin for enclosed garden — to the hill where Jesus was crucified. Across from it is “Danaë,” in which a giant blackened depetaled sunflower emerges from a pile of lead books. ( In Greek mythology Zeus impregnated Danaë in the form of golden rain.) At the sculpture’s base a scattering of gold-dipped seeds alludes to the Immaculate Conception.

The symbols will be familiar to followers of Mr. Kiefer’s oeuvre, and it is striking how at home his art looks in the precincts of the Louvre, with its somber tones and ancient references. His art “calls out to this museum,” said Marie-Laure Bernadac, the Louvre’s chief curator of contemporary art, because “he’s a painter of history and mythology.”

His contribution will be followed by those of three other artists over the next three years. The American artist Cy Twombly will paint the vast white ceiling in the Salle des Bronzes, and François Morellet of France will decorate the windows of the Lefuel stairwell. The fourth artist was meant to be Luciano Fabro of Italy, but he died last summer, and his replacement has yet to be announced.

The delicate nature of the undertaking is reflected by its having been in the air for decades. After Braque’s ceiling project of 1953, “a succession of the Louvre’s directors wanted to commission work by living artists, but none of them succeeded,” Ms. Bernadac said.

Then, in 2003, the museum’s current president-director, Henri Loyrette, hired Ms. Bernadac to work full time on integrating contemporary art into the museum.

With the soft-spoken demeanor of an academic Ms. Bernadac seems an unlikely figure to be shaking things up. But the museum hasn’t looked quite the same since her arrival. From Anish Kapoor’s huge curved mirror in the middle of the Khorsabad courtyard to Mike Kelley’s video projections in the medieval moats, she has repeatedly implanted temporary exhibits of contemporary artwork side by side with ancient artifacts.

She said she was following a trend that the French have been slow to embrace. “The Anglo-Saxons had been doing this for more than 10 years,” she said. “I thought, “Why don’t we do the same thing at the Louvre?’”

The selection committee for the four planned permanent installations, made up of directors from European art institutions, looked for internationally renowned artists with experience creating large-scale works for public commissions. The staircases, ceiling and so on were chosen because “they were the only places left,” Ms. Bernadac said.

Mr. Kiefer said he was thrilled when Mr. Loyrette offered him the stairwell between the Egyptians and Sumerians.

Philippe Dagen, an art critic for Le Monde, has followed Ms. Bernadac’s progress with interest.

“She’s had a lot of difficulty with the other curators, who have tried to block her,” he said. “Monsieur Loyrette is on her side, but that’s just two people facing everything from indifference to outright ill will.”

Ms. Bernadac admitted that the new projects have created tensions within the staff. “All of a sudden we’re seeing living artists in a museum where they never were before,” she said. “It seems to go against the very nature of the Louvre.”

Mr. Kiefer put it more wryly: “Living artists are much more complicated than dead artists.”

And yet from the time of its creation this building has been a living space. Various monarchs added new wings to the palace and the museum, hiring painters and sculptors at will, turning it into a monument where the décor remains as attention grabbing as the art. Yet with the arrival of the Impressionists in the 1860s, “there was a divorce between France’s curators and contemporary creation,” Mr. Dagen said. For the following century the museum seemed to project a disdain for living artists.

In 1947 Picasso was granted his wish to hang some paintings in the Louvre’s Grande Galerie — but on a Tuesday, when the museum was closed, and on the condition that they were removed by Wednesday. In 1953 Braque was invited to paint his three panels in the ceiling of the Salle Henri II, but his two-dimensional birds created a public uproar. Similar objections were famously raised to I. M. Pei’s glass pyramid entrance, inaugurated in the Louvre courtyard in 1989.

“Critics argued that the Louvre was an architecturally coherent building and mustn’t be touched,” Mr. Dagen said. “That just isn’t true.”

Mr. Kiefer, Mr. Twombly and Mr. Morellet’s contributions might blend in more easily. All three have classical sensibilities and are comfortable expressing themselves via painting and sculpture. “You couldn’t ask Bill Viola to create something permanent here,” Mr. Dagen said, referring to that artist’s video works. “The building has a weighty history, and it favors traditional modes of expression.”

And though at times the history here might seem to weigh as much as the sixth-century B.C. colossal stone jar a few rooms from Mr. Kiefer’s new work, Ms. Bernadac argues that the contemporary installations are worth the effort. “The presence of contemporary art reawakens our way of looking at art from the past,” she said.

Mr. Kiefer agrees. “Artists don’t create ex nihilo,” he said. “They are rooted in tradition, with a long history.”

Someday, it seems, his contribution will form part of that narrative. He pointed to his towering sunflower, made of lead-coated resin. “Normally I prefer to use real sunflowers, but they disintegrate,” he said. “The Louvre wants this around for the next 2,000 years.

Anselm Kiefer Wins German Peace Award for Art Confronting Past

Anselm Kiefer Wins German Peace Award for Art Confronting Past

By Catherine Hickley

June 4 (Bloomberg) — Anselm Kiefer, an artist who uses barbed wire, lead, twigs and rust to create melancholy works that often address the legacy of World War II, was today named winner of the German book trade’s annual peace prize.

The 58-year-old award, worth 25,000 euros ($39,000), honors Kiefer’s portrayal of a “destroyed present, chewed up by the past and presented with a pared-down rhetoric,” said a statement from the German Book Trade Association. The artist will receive the prize during a ceremony at the Frankfurt Book Fair on Oct. 19.

“The strong impact of Anselm Kiefer’s work comes from the ability to develop a picture language for the timeless and acute themes that he addresses, making the beholder a reader at the same time,” the statement said.

Kiefer, 63, is considered one of Germany’s most important living artists. His work raised the question of “whether there could be German artists at all after the Holocaust and the Third Reich’s appropriation of the national cultural and artistic tradition,” the statement said.

He had a solo exhibition last year at Paris’s Grand Palais, which he filled with concrete towers in various states of collapse and seven “houses” with white walls and corrugated iron.

The prize usually honors an author, not a visual artist. Last year’s winner was the Holocaust historian Saul Friedlaender. Previous prize holders have included the Turkish novelist Orhan Pamuk, the philosopher and sociologist Juergen Habermas, the American novelist, filmmaker and essayist Susan Sontag and the novelist, playwright and essayist Martin Walser.

To contact the reporter on this story: Catherine Hickley in Berlin at chickley@bloomberg.net.

WednesdayAugust27th,2008

KVTTV-CAN TANYELİ videolar

Kategori: videolar — Etiketler: , , , , — KatranveTuy @ 06:39PM



KVTTV Yükleniyor Lütfen Bekleyiniz..



Yeni Yazılar »

WordPress üzerine kurulmuştur.