KATRAN ve TÜY modern sanat bilgi ortamı

TuesdayMarch31st,2009

biraz desen çizelim !!!

Kategori: Kategorilenmemiş — Etiketler: — KatranveTuy @ 12:42AM



.

MondayMarch30th,2009

‘Kendi üzerimde şiddete şahit oldum, ne olduğunu biliyorum’

Kategori: Kategorilenmemiş — Etiketler: — KatranveTuy @ 09:07PM

Şükran Moral, “Amacım, aydınlanmanın getirdiği her şeye kucak açmak, öteki Ortaçağ kafasını boğmak. Ben insanın kafasını zorlayan, halkın yarattığı mitler üzerine çalışıyorum. Bunlardanbiri kadına karşı şiddet” diye konuşuyor.

Hasan Bülent Kahraman’ın zihin açıcı makalelerinden biri, Kemalizmi özgül bir epistemoloji (bilgi felsefesi) haline getiren en önemli öğenin oryantalizm olduğunu iddia eder. Kemalist epistemolojinin öncelikle içselleştirilmiş oryantalizm boyutuna sahip olduğunu öne sürer. İçselleştirilmiş oryantalizm, Kemalizmin içinde doğduğu topluma ve kendisini üreten koşullara Batılı bir oryantalist muhakeme ve mantıkla yaklaşma sürecidir. Bu spontan olduğu kadar otantik bir boyuttur… İşte Şükran Moral’ın geçtiğimiz Perşembe akşamı Yapı Kredi Kazım Taşkent Sanat Galerisi’nde ‘Aşk ve Şiddet’ sergisi için gerçekleştirdiği performansı, bu makaledeki tespite, çağdaş sanat pratiği üzerinden önemli bir örnek oluşturdu. Moral’ın kara çarşaf içinde, bezden bir bebeği döverek kitap ve kalemlerinden etmesi, sonra bebeğin klitorisini kesmesi ardından duvara yapıştırılmış Usame Bin Ladin kılıklı; sakallı ve entarili erkek bir imgenin yanına oturtması, Kahraman’ın bahsettiği ‘spontan ve otantik boyut’a dair çok şey söylüyordu.

Öte yandan, radikal feminist sanatçılardan Moral’ın feminizmi üzerine düşünmemiz gerekiyor. Moral’ın feminizminin kökenini, erken cumhuriyet dönemi devlet feminizminde bulmak, çağdaş sanat pratiği içindeki bu soyaçekimi, yakından incelememiz önemli. Önemli çünkü özgürlükten aynı şeyi anlamıyor olmamız, sıkıntılarımız olmadığı anlamına gelmiyor. Moral’ın bu anlamda ‘Aşk ve Şiddet’ sergisi, Kutsal ve Şiddet’e yaptığı sert vurguyla, güç aldığımız kavramlar ne olursa olsun -laiklik, cumhuriyet, din ya da özgürlük-birlikte yaşamamızın yollarının nerede kapandığını göstermesi açısından yakın siyasi  tarihimizle ilgili ikonografik bir gösteriye dönüşüyor.

Sergini annene ithaf ediyorsun. Biz kadınlar genellikle annelerimizin kızları olduğumuzu geç hatırlıyoruz, uzun süre babamızın bakışına hapsolduktan sonra…

Biraz bende de öyle oldu. Annemi ben tam ne zaman iyi tanıdım biliyor musun? Cenazesine gittiğim zaman. Roma’dan apar topar cenazesine gittiğimde ben annemi iyi tanıdığımı anladım. Ne kadar korkunç. Çok kötüydü. Anneme çok şey borçluyum. Gerçekten de bu sergi, iyi ve önemli bir sergi, ona adadım. Sana da teşekkür ederim buna dikkat ettiğin için.

Ben babamın kızı olacağım iddian var mıydı büyürken?

Vardı… İlk zamanlarda, babamın gözüne girmeye çalışıyordum bütün gücümle. O hale geldi ki… Bizim fındık tarlamız vardı. Biliyorsun oralarda fındık kurutulur evin bahçesinde. Açıkta olduğu için hırsızlara karşı geceleri tüfekle ben nöbet tutardım. Küçücük bir kız çocuğu düşünebiliyor musun tüfek kullanabiliyor. Babam bana hem tüfek hem de tabanca kullanmayı öğretmişti çünkü. On iki yaşında bile değildim.

Sergide bizi bir fotoğraf karşılıyor… Namluyu bize doğrulttuğun bir fotoğraf… Gerçekten bize, izleyiciye mi doğrultuyorsun? Amacın bizi korkutmak mı, temizlemek mi?

Oradaki ben değilim, toplumun kendisi. Ben her zaman dönüşüm geçiren bir sanatçıyım, yeri geliyor genelevde fahişe oluyorum, yeri geliyor trans oluyorum. Bu kez toplumun şiddetini anlatmak için şiddet uygulayana dönüştüm. Sanatı gerçekle karıştırmamak lazım. Masum insanları öldüren bir asker kadar zalim olamam hiçbir zaman. Amacım da o değil. Yapı Kredi bu konuda öncü oldu böyle bir sergiyi kabul ederek… Avrupa düzeyinde bir sergi oldu. Herhangi bir Avrupalı küratör gelse, Londra’da da görülebilecek bir sergi görmüş olacak.

Senin için bir İtalyan gazetesinin attığı manşet şöyle: İtalyanları hep şaşırtan kadın… Sonuçta Batı bakışı diye de bir şey var, oryantalist… Çarşaflı bir performans onları şaşırtabilir ama peki ya bizi? Çarşaf öyle farklı, içerden çok-katmanlı mevzulara işaret ediyor ki burada… ‘Aşk ve Şiddet’ performansında bunu hissettin mi? Türklerle İtalyanları şaşırtmak arasında bir fark olduğunu gördün mü?

Ben İtalya’da yaşadım ama hep bir Türk olarak yaşadım. Batı kültürünü tanıdıktan sonra kendimi ve Türkiye’yi daha iyi tanıdım. Orada yaşamasaydım, kendimi, bizi, Türkiye’yi, doğu ülkesinin insanını, sanatçısını iyi tanıyamazdım. Onları da çok iyi tanıdım. Bu iyi tanımak beraberinde onların kültürlerini, sanatlarını anlamayı getirdi. Ve bir sanatçı olarak eleştiri yapmamı sağladı. Ben aslında olumlu yanlarını almadan yanayım, olumsuz yanlarını da itmeden, gerekirse eleştirmeden yanayım.

Seni su katılmamış bir aydınlanmacı olarak tanımlayabilir miyim? Evrensel değerlere sadık, bu anlamda modernliği savunan birisin değil mi?

Kesinlikle iyi söylüyorsun. Aydın bir insan olmanın bilincindeyim. Amacım, aydınlanmanın getirdiği her şeye kucak açmak, öteki Ortaçağ kafasını boğmak. Ben biliyorsun ki, hep anında, güncel olan, insanın kafasını zorlayan, halkın yarattığı mitler üzerine çalışıyorum ve bunu çağın estetik diliyle anlatmaya çalışıyorum. Bunlardan bir tanesi kadına karşı şiddet. Ve şiddetin en çok uygulandığı yer aile. İtalya’da da kadına karşı şiddetin yüzde yetmişi aile içinde oluyor. Korkunç bir şey. Ben bu sergimde, performansımda, evrensel şiddetle, yöresel şiddeti birleştirdim. Onların özetini alıyorum. Beni hiçbir zaman taşra, ilgilendirmiyor yalnız. Evrensel değerlere, dillere kaymaya çalışıyorum. O taşranın içinde evrensele ulaşabilmek beni ilgilendiriyor. Sadece Türkiye değil, İran, Afganistan’a da bakıyorum.

Hepsi birbirinden o kadar farklı, kendilerine mahsus koşullara sahip ki… Topyekun bakarsak fena halde çuvallamaz mıyız ve çuvallamadık mı? Türkiye’nin doğusu ile batısı bile bu anlamda farklı değil mi? Çarşaf dediğin bütün mesafeler arasında değişen bir işaret. Sence nasıl bir işaret?

Eğer birisi istiyorsa takmak ve özgürse yapsın. Ama birisi bunu dayatıyorsa, dayatmaya karşıyım. Eğer çuval giymek istiyorsa giysin. Benim sergimin, bütün bunlara cevap vermesi gerekmiyor. Sembolik bir şey kullandım. Klitorisi kesmeyi kulandım performansımda… Biliyorsun, en uç noktaları kullanarak en önemli heyecanları anlatmak için… Benim için bu çok önemli. Bir kız çocuğunun yıllardır zevk alması nasıl engellenir ben buna karşı çıkıyorum. Kadınların cinselliğinden nefret eden topluma karşı çıkıyorum.

Courbet’nin ünlü ‘Hayatın Kökeni’ tablosuna gönderme yapan bir fotoğraf var sergide. Bu kez hayatın kökeni, kanlı… Sanat tarihinin kadını zevk alan değil, zevk veren olarak kurgulamasına mı karşı çıkıyorsun?

Hala o kurgu devam ediyor. İtalya’da çok ağır bu yaşanıyor. 60 yaşında bir kadın 20 göstermek zorunda. Herkes bakımlı, güzel, hoş, alımlı olmalı. Yoksa onlara hayat yok. Öyle bir ticarete dönüşmüş ki bu kurgu. Reklam dilinde, sinema dilinde bu kurgu daha da güçlendi, kadınları mahvediyor. Ama İtalya böyle ama eleştiriye açık. Bizden farkı bu. Biz ufacık eleştiride alınıyoruz.

Bu performansınla ilgili farklı tepkiler alırım, tehdit edilirim gibi tedirgin oldun mu?

Her türlü korktum. Bu çok şiddetli bir performans olduğu için bu şiddet beni de korkutuyor. Bunu yapmam korkmuyorum, çekinmiyorum anlamına gelmiyor. Beni hem heyecanlandırıyor hem de bak sonunda kendimi fiziksel şiddete maruz bıraktım. Mosmor oldum. Sabah kalktığımda bütün vücudum şişmişti. Sanatı bu kadar sevmek doğru mu? Sabah onu sordum kendime. Bu kadar tutkuyla bu işi yapmak. Şiddete karşıyım ama kendime uyguladım. Ve bunu planlamamıştım. Ama ben şiddet gördüm. Kendi üzerimde şiddet uygulandığına şahit oldum. Ne olduğunu biliyorum. Performansın güzelliği de bu işte. Bir yere kadar denetleyebilirsin ama o anda bir şey çıkar. Bunu, bu dozda yapacağım, bu mümkün değil. Heyecanlara cevap veriyorum ama bu demek değil ki estetik görmüyorum. Alt taraf kırmızı ve üst taraf beyaz. Gelin kızları kullandım, masumiyetin, umudun işareti. Munch’un çığlığı gibi bir kadın iskelet ve bir yemek sofrası…

Courbet, Munch… O yemek masası yerleştirmesi de feminist sanatçı Judy Chicago’ya bir selamlama mı?

Yok, ilgisi yok. Masayı şunun için yaptım. İtalya’da ‘family day-aile günü’ vardır, çok sinirlendiğim günlerden bir tanesidir. Çoluk çocuk ailece dışarı çıkılır, aile içinde şiddet yokmuş gibi, göstermelik yemekler yenir, herkes mutludur. Ben de öyle bir sofra kurdum ki o sofra dünyanın her tarafında aile içindeki şiddetin göstergesi. Bizim toplumumuzda da bu yeni yeni konuşuluyor. Toplum baskıcı bir toplum çünkü herkes konuşmaya çekiniyor. Rahatsız etmeyen şeyler istiyor. Cici bici ol…

Sanat ne kadar bu tip toplumsal yaralara servis verebilir? Vermeli midir? Verdiği andan itibaren sanat olmaktan çıkmaz mı?

Sanatın servis verme zorunluluğu olduğunu sanmıyorum. Zorunluluk ya da sorumluluk değil bence. Her sanatçının duyacağı heyecanlar var. Ben böyle hissettiğim için böyle işler yapıyorum. Fayda olsun diye yapmıyorum. Elimde değil! Kimi sanatçı kuş seslerini hisseder, ben de bunlarla uğraşıyorum.

Planlamamana rağmen kendini hırpalaman… Konumuz kadına uygulanan şiddetse…

Şiddet gören kadın, kendine de şiddet uyguluyor. Bir anlamda şiddet üzerinden de bir efendi-köle ilişkisi mi yaşanıyor?

Bana göre öyle. Çok iyi gördün sonunda. Çarşafı kenara koyarsan, görebilirsin. Herkes orada takılıp kalmamalı. Çocuğuna şiddet gösteren kadında bu var işte. Aslında bu performans son derece intimo-mahrem. Ben insanların gözlerine değil, karınlarındaki heyecanlarına sesleniyorum. Büyük laf etmiş gibi olmayayım. Çarşaf evet çarşaf ama…

Peki aşk?

Ararsan onu da görürsün. Aşka bakışım şu… İnsanlar aşksız nasıl yaşıyorlar? Aşksız yaşamak mümkün değil. Çirkinleşmemek için aşık olmak gerek. Benim için aşık olmak, dengeleri kaybetmek demek. Ben o dengeler kaybolsun, ayaklarım yerden kesilsin istiyorum hep. Öyle fazla kesiliyorlar ki birdenbire yere düşüyorum.

İsa adlı işin İtalya’da kadına karşı şiddet kampanyasına ilham verdi… İsa’nın başka bir işinin öznesi olan mültecilerle paylaştığı negatif ortaklık üzerine ne söylemek istersin?

Ben ne söyleyeyim? İzleyici söylesin. Ben yapıyorum. Yenilikçi, inventivo dedikleri sanatçılardan biriyim belki de… Ama biz bunu yüksek sesle söylemek istemeyiz. Şunu söylemek istiyorum, Türk futbolcuları gol atınca seviniyoruz, kendimizden geçiyoruz, yanlışlıkla birilerini silahla öldürüyoruz sevinçten de, Türk sanatçıları başarılı olunca niye sevinemiyoruz? Bu nasıl bir çelişkidir?

Feminist bir kadın sanatçı olarak hakkının yeterince teslim edilmediğini mi düşünüyorsun?

Hayır, asla böyle bir söylemde bulunmam. Bu tam bir kurban söylemidir. Zaten bizi hep böyle kurbanlaştırdılar. Asla böyle konuşmam. Asla. Ben kurban değilim. Ben kendi birey ve aydın olma mücadelesini kendisi veren bir sanatçıyım. Bir savaşçıyım öte yandan. Mücadeleyi seven bir savaşçı.

Benim evimde senin yağlıboya bir otoportren var. Pentürden çekilmiş olman pentürü erkek egemen bir alan olduğunu düşünmen midir?

Onu bana muhakkak göster. Retrospektifte gösteririz. Ama pentürden hiçbir zaman tam olarak çekilmedim. Asla da erkek egemen görmedim resim yapmayı. Her şeyi yeri geldiğinde kullanan bir sanatçıyım.

Kimleri seversin ressamlardan?

Fikret Mualla’yı çok sevmiştim. Ama çok taklidi çıktı. Miminal resimleri de severim, Adnan Çoker’i. Onun ciddiliği beni heyecanlandırır.

AYŞEGÜL SÖNMEZ

MondayMarch30th,2009

seçim ???

Kategori: Kategorilenmemiş — Etiketler: — KatranveTuy @ 12:38AM

SaturdayMarch28th,2009

Ortadoğu ülkeleri küresel piyasada

Kategori: Katran ve Tüy — Etiketler: , — KatranveTuy @ 05:52PM

Geçen hafta 388 mimari proje ‘Beyrut Sanat ve Kültür Evi’( www.darbayrut.com) projesi için yarıştı. Lübnan Kültür Bakanlığı ve Oman Sultanlığı tarafından desteklenen bu projenin yarışma jürisinde Süha Özkan (İstanbul-Cenevre), Okvui Envezor (San Francisco), Izaskun Chinchilla Moreno (Madrid), YoMomoyo Kaijima (Atelier Bow Wow, Tokyo), Magda Husam AlDin Mostafa (Kahire), Said Bin Harith Al Brashidi (Oman Sultanlığı temsilcisi), bakanlıklar, mühendisler, mimarlar odası ve SOLIDERE temsilcileri yer alıyordu. Süha Özkan, jüri başkanlığını zarafetle yürüttü.

Beyrut’da iki şey ‘barış’ umudu yaratıyordu: Şam’da açılması planlanan Lübnan Büyükelçiliği ve kentin gerçek anlamda çok dinli, çok dilli, çok kültürlü demokrasisi. Sanat ve Kültür Evi, Solidere mahallesinin hemen kenarında Şii’lere ait olduğu söylenen bir mahallenin köşesinde yer alacak. Bütün amaç, genel olarak sert siyasal çatışmalara gebe olan, son iki kuşağın savaştan başka bir şey yaşamadığı Lübnan’da farklı kesimleri sanat ve kültür şemsiyesi altında yeni bir uzlaşma/anlaşma için bir araya getirmek ve gençlere rahat bir nefes alma alanı yaratmak. İçinde konser ve çok amaçlı gösteri salonları, 1000m2’lik bir esnek bir sergi mekânı, çeşitli yaratıcılık alanlarına hizmet edecek çalıştay salonlarının yer alacağı bu sanat ve kültür evinin 2012’de açılması planlanıyor.

Yarışma şöyle sonuçlandı: Alberto Catalano (İtalya, Birinci 75,000 $ ve binanın yapımı), Beatriz Ramo LÛpez de Angulo (Hollanda, İkinci 40,000 $) ‘Project Meganom’ (Rusya, Üçüncü 25,000 $.

Beyrut’da bu yarışma jürisi toplanırken, Arap dünyasında iki büyük etkinlik küresel çağdaş sanat seçkinlerini Dubai ve Sharjah’a çekiyordu. Kutluğ Ataman Dubai’de aldığı ödülle, Halil Altındere ve Ayşe Erkmen’in yapıtlarıyla biz de bu çekim alanında yer aldık. Ne ki Türkiye’nin zıvanadan çıkmış yerel seçim macerası ve ekonomik çöküntü, Ataman’ın bu kıvanç verici başarısının yeterince algılanmasını engelliyor.

Sanatın küresel güncelliğini oluşturan büyük resimde görülebilen düzen, Güney-Doğu Avrupa ve Ortadoğu arasında nüfusu ağırlıklı olarak Müslüman olan ülkelerde bir çağdaş sanatlar ve kültürler iletişim ve üretim ağının yavaş ama kararlı kuruluşudur. Şimdilik bu ağın başlangıç noktasında Saraybosna’daki Ars Aevi, merkezinde İstanbul çağdaş sanat kurumları (tabii eğer, bu iletişim ve üretim ağının gerektirdiği koşulları ve özellikleri benimserlerse) ve uzantı noktalarında Kahire, İskenderiye, Beyrut, Dubai yer alıyor.

Burada, Sovyet Modernizmi, Türkiye Modernizmi ve Ortadoğu’nun Kolonyalist Modernizminden bu yana sanat ve kültür alanındaki ikinci büyük değişimin başladığı söylenebilir. Postmodernizm bu bölgede, geleneğin ve Modernizmin tabularının kırılması ve ayrıntılı kimliklerin açığa çıkması olarak gerçekleşti ve Küreselleşmeye evrildi. Dijital teknolojilerle zenginleşen, ama aynı zamanda da istikrarsızlığın zaferini kutlayan görsel malzemenin tetiklediği bu açılımlar devletlerin kültür politikalarını zorluyor.

Koyu Müslüman ülkelerin bile açılımı kabul etme pozisyonuna geçmeleri bunun önemli bir göstergesi. Bu açılımın arkasında nereden bakarsanız, çağdaş sanat yapıtının büyük Avrupa-ABD eksenli piyasalardaki sarsılmaz değeri ve koleksiyoncu-sanat tüccarı (dealer) üçgeninden oluşan kişisel girişimler. AB kültür ve sanat fonları ve çokuluslu şirketlerin sponsorluk politikaları da bir itici güç olarak nitelendirilebilir. Bu nedenle sanat piyasasının petrol kapitalizminin merkezi Ortadoğu’ya odaklanması da şaşırtıcı değil; ekonomik kriz bir fren yaptırsa da bu artık başlamış bir süreç.

Sanatçılar bu piyasa sarmalı içinde bir direniş estetiği ile yola çıkıyor, ama sonuçta parasal kaynaklar kavşağında fonları veren AB vakıfları ve sponsorluk kurumu temsilcileri ve sanat piyasası aktörleri ile buluşmak zorunda kalıyorlar.  Sanatçı tam da bu kavşakta değerlendiriliyor; direniş estetiğinin bu ikilemli ilişkideki değişkenleri ve ölçütleriyle…

Bu büyük resimde İstanbul sanat piyasası 1980’lerden günümüze yaptığı büyük yanlışlarla uluslar arası ol(a)mamayı başardı; bu bakımdan İstanbul, Londra’dan Dubai’ye uzanan bu piyasa zincirinde bir kopuk halka oluşturuyor. Geçen aylarda Sotheby’s bu kopuk halkayı kendi yöntemleriyle kapatma girişimi başlattı. Tam krizin patladığı günlerde, bir Post-Yuppi Türkiye’de resme yapılan yatırımı iyice abartarak ve bu arada sınırlarını ve bilgisini aşıp, sağa sola dirsek atarak ve büyük zaman dilimlerini ‘sanatsız’ olarak damgalayarak sahneye çıktı. Kötü bir performans, kandırıcı ve indirgemeci… Sotheby’s gibi ‘kibar’ bir müesseseye hiç yakışmadı! Ziyafet sofrasına bayat Kolonyalizm kırıntılarını dökmek gibi bir şey…

Burada birçok şey irkiltici:

Müzayede öncesinde, bilgili/bilinçli bir alış veriş yaptıklarına bile güvenemeyeceğimiz yerli /yabancı koleksiyoncuları, hem keskin tüccar pozisyonundan resme ‘mal’ deyip, hem de bir sanat uzmanı pozisyonuna geçerek yönlendirmek… Uluslararası koleksiyoncular ne biliyor ki, bu bölgelerdeki sanat hakkında? Londra’da hangi sanat kurumlarında Türkiye’li sanatçıların sergileri yapıldı ki, bilgi sahibi olsunlar? Nitekim yine bildiklerini aldılar: Zeid, Akayavaş, Orhon! Hepsinin yıllardır piyasası var zaten.

Hangi piyasayı hedefliyoruz?

Ama biz hangi piyasayı hedefliyoruz ki? Bu ‘öteki modernizm’ piyasasını mı? Yoksa günümüz sanatını ayağa kaldıracak güncel piyasayı mı? Bunu da Sotheby’e mi soracağız? Ama gülümseyerek izledik ki, sanat ortamından pek ses çıkmadı! Bunu hayra yorarsak, umursamadıkları için diyebiliriz. Şer’e yorarsak, çıkarlara dokunduğu için diyebiliriz.

Son günlerin bu resimleri şunu gösteriyor: Ortadoğu ülkeleri Türkiye’ye oranla daha kimlikli/kişilikli ve küresel alış-verişte daha karşılıklılığa dayanan bir ilişkide götürüyorlar işleri…

Bir çağdaş sanat merkezi için uluslararası yarışma açabiliyorlar ve fuarları küresel piyasayı hedefliyor! Artık, bizim çağdaş sanat merkezlerimiz ve fuarlarımızla kıyaslamayı size bırakıyorum…

BERAL MADRA

WednesdayMarch25th,2009

Kadınlardan ‘haksız tahrik’ üzerine

Kategori: Kategorilenmemiş — Etiketler: — KatranveTuy @ 06:37PM
Kadınlardan ‘haksız tahrik’ üzerine

İnci Furni, Neriman Polat ve Canan Şenol’un, Adnan Çoker’in sergisine izleyicilerin şapka giyerek gelmeleri çağrısı üzerine türbana bürünerek yaptıkları ziyaretin fotoğrafı da sergide.

Bu sergiye girmek için yeniden doğmanız, hatta hafif çaplı bir doğum travması yaşamanız gerekiyor! ‘Haksız Tahrik’ sergisinde izleyiciyi karşılayan, daha doğrusu içine alan ilk iş, Dilara Kızıldağ’ın demir profil üzerine süngerle yaptığı dev ‘Vajina Kapısı’ (2009); aman tanrım dedirtecek kadar çirkin ve kitsch bir ‘sanatsal’ nesne, öte yandan ‘Al sana tahrik’ dercesine serginin genel tonunu belirleyen bir tür gösterge.
Küratörlüğünü feminist sanatın Türkiye’deki başlıca temsilcilerinden Canan Şenol’un üstlendiği ‘Haksız Tahrik’ sergisi, yer yer sloganvari ve pankart görselliği, yer yer ciddi, yer yer mizahi boyutlarıyla ülkemizde ‘kadın’ meselesinin üzerine giden bir 8 Mart sergisi. Bugüne kadar yapılan birkaç ‘8 Mart’ sergisinden ne daha az ne de daha çok cesur; ama TCK 5237’nin üzerine, yani ‘haksız tahrik indirimi’nin üzerine gitmesi nedeniyle kesinlikle ‘yerinde’ bir sergi.

Şükran Moral da var

Yerinde demişken, Hafriyat Karaköy’deki politik içerikli, mesajlı, heyecanla düşünülmüş, çabuk kotarılmış izlenimi veren sergilerinden biri ‘Haksız Tahrik’ de; meseleyi ‘çakmış’ olarak çıktığınız, ama sanatsal açıdan çok da heyecan vermeyen bir toplamın akılda kalıcı bir iki örneğiyle yetindiğiniz karma sergilerden. En güçlü yanı, giderek politik boyutundan soyutlanıp ticarileştirilmeye, kadınlara hediye alınacak bir güne dönüştürülmeye çalışılan 8 Mart’ın politik temelinde ısrar etmesi, kadın sanatçıları bu amaçla bir araya getirmesi. Üstelik aralarında, Türkiye’de feminist sanat pratiğinde ‘miladi’ işlerden biri olarak nitelendirebileceğimiz ‘Bordello’ performansının fotoğrafıyla Şükran Moral da var.
Tek tür bir feminizmden söz edilemeyeceği gibi tek tür bir feminist sanat da yok, Amerikalı sanatçı Mary Kelly’nin dediği gibi farklı feminizmlerin şekillendirdiği bir feminist sanat pratiğinden söz etmek daha doğru. Türkiye’de de durum farklı değil. Kimi sanatçı hâlâ biyolojik farklılıkların üzerine giden bir imge dağarcığı benimsiyor, kimisi toplumsal yapının cinsiyet rollerini nasıl şekillendirdiğini irdeliyor.
‘Haksız Tahrik’ sergisinde meseleye daha yerel ve güncel ölçekten bakan işler de var; Nalan Yırtmaç’ın ‘İşçiler’i, Özlem Gök’ün ‘Namus Cinayetleri’, Gülizar Önen’in ‘İmam Nikahı’ gibi. Haksız tahrik meselesini konu alan bir sergide, İslam’da erkeğin tahrik olmasını engellemenin bir yolu olarak görülen örtünme meselesine çok az değinilmiş olması ise, doğrusu şaşırtıcı; hele bu meselelerin Türkiye’de en çok tartışıldığı günlerde. İnci Furni, Neriman Polat ve Canan Şenol’un, Adnan Çoker’in sergisine izleyicilerin şapka giyerek gelmeleri çağrısı üzerine türbana bürünerek yaptıkları ziyaretin fotoğrafı bu meseleye bir şekilde değiniyor ama doğrusu o da garip bir çelişkiye düşüyor. Çoker gibi bir sanatçı erkek otorite figürüne yönelik başkaldırı esprisi iyi hoş da tahrik unsuru bu arada onaylanmış olmuyor mu? Kadının örtünmesi, kendi kendisini tahrik unsuru olarak kabul ettiği anlamına gelmez mi? Bu anlamda tahriki kabul edince, haksız tahrik indirimine karşı çıkmak inandırıcı olur mu? ‘Haksız Tahrik’ sergisine bakarak diyebiliriz ki, Türkiye’de kadın sanatçıların, kendi ülkelerinde her türlü zor durumdaki kadına empati duyduklarına ve duyarlı olduklarına kuşku yok; meseleleri ne kadar boyutlu düşündükleri ise tartışmaya açık.

İyi ki de yapılmış

Sergide pek çok siyasi meselenin kadın bedeni üzerinden oynandığını düşündüren çalışmalar arasında Evrim Kavcar’ın etrafında onu izleyen gözlerle gezen, sonra o gözleri içselleştiren bir kadın kahramanı konu alan animasyonu ‘Günlük Hareketler II’, Oda Projesi’nin civar esnafla konuşarak gerçekleştirdiği ve ‘sokaktaki adam’ın tahrik, tecavüz gibi konularda neler düşündüğünü yansıtan ‘Necati Bey’ ve Dilek Winchester’in ‘Ferç ve Vajina Metaforları’ özellikle dikkat çeken işlerden.
Hale Tenger’in işi ‘Havanın Lüzumu’ da sergide, Türkiye’de kadınların sanatının geçirdiği evrelere bir selam niteliğinde 1990’lı yılları hatırlatıyor. Bazı handikaplarına rağmen iyi ki de yapılmış diyebileceğimiz bir sergi: Medya bombardımanın sunduğu kadın imgesinden bir an için olsun soluklanmak adına bir kere, bir de tahrik nedir, ne değildir, Türk toplumunda bugün kadınlar açısından hangi anlamları taşımaktadır gündeme almak adına.
Küratörlüğünü Canan Şenol’un yaptığı ‘Haksız Tahrik’ sergisi 31 Mart’a kadar Hafriyat Karaköy’de. Tel: 0212 245 31 68

AHU ANTMEN

FridayMarch13th,2009

Picturing America: Photorealism in the 1970s,

Kategori: Kategorilenmemiş — Etiketler: — KatranveTuy @ 02:36AM

TuesdayMarch10th,2009

Down by Law is a 1986 black-and-white independent film written and directed by Jim Jarmusch.

Kategori: Kategorilenmemiş — Etiketler: — KatranveTuy @ 12:42AM

http://v.youku.com/v_show/id_cc00XMTMxMzIxNTY=.html

MondayMarch 9th,2009

Görüntünün gerçekliğiyle değil ruhuyla alakalıyım’

Kategori: Söyleşiler — Etiketler: — KatranveTuy @ 08:50PM
‘Görüntünün gerçekliğiyle değil ruhuyla alakalıyım’

Kendisini duygusal gerçekçi olarak tanımlayan Taner Ceylan’ın ‘Ruhani’ tablosu Sotheby’s müzayedesinde 170 bin liraya satıldı. FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

Taner Ceylan, Londra’daki Sotheby’s müzayedesinde rekor fiyata satıldığı (‘Ruhani’ adlı tablosu 170 bin liraya satıldı) şu günlerde, New York 23. Cadde’de I-20 sanat galerisinde ‘Hiçbir Şeyin Soyutlaması’ başlıklı solo sergisini açtı. Sergi, 25 Nisan’a kadar devam edecek. Ceylan, kendi resmini kendi elleriyle yaparak farklı bir modernlik götürüyor aslında en Batı’ya. Orada, Batı sanat tarihinin eli devreden çıkararak sanatçıyı özgürleştiren modernist hikayesine zıt, natüralist ve eyleyen ressam kimliğiyle ilginç bir algıya yol açacağı kesin. New York’taki sergisinin adının ‘Hiçbir Şeyin Soyutlaması’ olması da her zaman Batı’ya soyutlama yaparak açılmayı denemiş modern’lerimizi hatırlatması açısından hayli ironik.

Alp resminden yola çıkalım. Resim, fotoğrafın hareket halindeki bir imajı nasıl netleyemezse öyle flu bir figürü gösteriyordu. Akla elbette Richter’in1966 yılında yaptığı, merdivenden inen nü’sünü, ‘Emma’yı getiriyordu. Richter’in derdi resmin sonuna işaret etmekti bir anlamda. Bir daha asla eskisi gibi bir nü’nün yapılamayacağına… Senin fotoğrafik imgeden hareket ederken maksatın nedir?

Dediğin gibi orada bir kayma hareketi vardı. Ve onu ben resimde biraz daha abarttım ve fotoğrafta olmayan durumları resimde görünür hale getirdim. Mesela Alp’in bakışını netleştirdim. Kafa hareketinin eğimini güçlendirdim. Oradaki amaç aslında iki resmi bir resimde göstermek, iki ruh halini bir resimde göstermekti. O resimdeki flulukta aslında şu var, iki hareket var. Bir öne bakan figür, bir de izleyiciye bakan figür, hem sana bakıyor, hem kendi içine bakıyor. Aslında tenezzül etmeyen bir bakış o. Onu yakalamaya çalıştım. Yani izleyicisine tenezzül etmeyen, yan bakış atan… Şimdi ressamlar, Richter gibi açıklamalarını teknik bazda yapıyorlar. Yani teknik bağlamalar kuruyorlar. Duchamp’a oraya buraya… Ben tüm bunlarla çok ilgilenmiyorum. Mesela senin açıklaman teknik bir açıklama tamamen ama ben ise duygu ile alakalıyım.

Tamam duyguyla alakalı ama sonuçta yaptığın şeyi ilk kez sen yapmıyorsun. Bunun uzun tarihi var.

Tarihi var da. Ben orada figürün, bakışın ruhuyla çok ilgiliyim. Sabitlemeye çalıştığım durum ruhsal bir durum, duygusal bir durum.

Peki o zaman neden bunu fotoğrafın dili üzerinden yapıyorsun?

Çünkü fotoğraf, benim resme aktarmadan önce kullandığım bir araç. Yani çizim yerine fotoğraf çekiyorum bol bol. Rönesans’ta da mercek kullanılırdı sonra kamera obscura…  Elle aktarmak, karşımda modeli saatlerce oturtmak… Günümüz buna çok elverişli değil. Karşımdaki figürü on saat oturtamam.

Fotoğrafın yakaladığı, insan gözünün yakaladığı gibi değil… Sana göremeyeceğini de gösteriyor. Bunun pentüre nasıl bir katkısı oluyor?

Aynen… Ama ben diyorum ki fotoğrafı değiştiriyorum. Fotoğrafı birebir kullanmak gibi bir durum olmuyor.

Son dönem dövüş resimlerin üzerinden konuşalım. Sotheby’s müzayede kataloğunun kapağında da yer alan ve boks yapan mücadele anında figürleri görüyoruz, kanıyor bir yerleri ve o kanı bizim gözümüz öyle sabitleyemez. Bu seriden önceki durum, romantik bir düzlemdi. Resimlerim şiirsel, güzel ve sessiz bir yaşamın yansımasıydı. Son iki yılda hayatım çok değişti. Yani her anlamda çok büyük travmalar yaşadım. Nefreti öğrendim. Ben de kanatmak istedim. Davalık olduğumdaki mahkeme süreçleri, hakkımda çıkan kötü yazılarla baş edemedim ve ruhsal olarak çok kötü günler geçirdim. Kızını döven bir annenin kızı, büyüyüp doğurunca yine kendi kızını dövmesi gibi bir şey oldu. Tamamen o resim bu resme kusarak dışarı çıktı. Yani şiddet, öfke, nefret, kan…

Kanlı dövüş sahneleri için hangi fotoğraflardan yararlandın? Kimdir mesela o yakışıklı boksör?

Vancouver’da maç sırasında çekilmiş bir boksör. Ama ben fotoğraflara ek olarak resimdeki sahnelere yaralar bereler, kanlar ekledim. Boks eldivenlerini çıkardım, Alp’in ellerini kullandım, kanlı eller oldu, ondan sonra bakışlar biraz sertleşti. Fon olduğu gibi değişti. Yani resim, benim dünyam haline geldi. Uyarlıyorum, kendime uyarlıyorum. Orada bir şey görüyorum ve onu gördüğüm hale dönüştürüyorum.

Sen ısrarla kendi resmini kendin yapıyorsun. Bu bir karar mı?

Ben bir müze gezerken bir resmin karşısında bir etkileşim oluyor. Resim, burada (karnını gösteriyor) bir şeyler yapıyor. Dürer’de yaşadım. Ruhtan, etten bir tuvalin karşısında olmak bambaşka bir deneyimdir. Ben buna çok önem veriyorum. Bu hani bazı yemeklere kuyruk yağı koyarlar anlarsın, ağır bir kokudur o. Tuvalde onu hissetmem lazım.

New York’ta solo sergi, Sotheby’s’de rekor satış… Bütün bunları planladın mı? Yoksa şaşkın mısın?

Yok, stratejim yoktu. Galerist’le dünyadaki önemli fuarlara katılıyor oluşumun çok katkısı oldu. Artık orgazm olmak, patlamak üzereydim. Birikti, birikti, birikti ve oldu. O kadar engellenmeme karşı, dünyanın görmesi gerekiyormuş resimleri. Dünya da gördü ve artık kimsenin önüne geçemeyeceği bir hal aldı. Aslında ben resimlerimi zaten belli bir yere koymuştum. Şimdi dünya da buna uyumlanıyor gibi geliyor bana. Çok şaşırdığım bir durum değil içimde bulunduğum. Yani ben hakkımı alıyorum. Ama benim için Sotheby’s’de bu kadara satılmış olmak önemli değil. Zaten satıştan yüzde 30’u bana kalacak. Onu da eşim-dostumla bir güzel harcayacağız. Faturalarımı ödeyeyim, annemin babamın evinden kendi evime taşınayım bir an önce yeter. Güzel rahat bir atölyem olsun. Valla şu anda yaşadığım durum aslında İstanbullu bir sanatçı ya da dünyada bir sanatçı için ideal bir durum. Yani her bir anda çiçek gibi açılıyor her şey. İdeal bir durum. 41 yaşındayım artık. Tam da işte olgun dönemlerime girmek üzereyim. Her şey çok doğru, yani doğru zamanda, doğru yerdeyim gibi geliyor bana. Mesela ben 20 yaşında tüm bunları yaşasaydım ne olurdu bilmiyorum. Şimdi mesela çok aklı başında bir halde tüm badireleri, tokatları, dayaklarını yedikten sonra bunu yaşıyor oluşum güzel geliyor bana, iyi bir duygu.

Üniversitedeki görevinden atılmasaydın, mahkemelik olmasaydın belki de kadar başarılı olmazdın (mı?). O tipik hikaye… Salon’a kabul edilmeyen ama sonra çok ünlü olan ressamın hikayesi…

Neler yaşadım biliyorsun. Pişmiş tavuğun başına gelen her şey geldi. Bu arada şöyle hikayeler de duydum ki bu benim günlerce uykumu kaçırdı. Sergimde resmimi kazımışlar, altındaki fotoğrafı çıkarmak için sözüm ona. Kalbim duracaktı sandım duyduğumda. Yani bunu diyen adam gidip Berlin’de ya da Prada’da Dürer’i görmeyen bir adamdır. Benim resmim bir Holbein yanında kaba bir resim. Çok kaba. Gerçekten kaba bir resim yapıyorum ben. Neyse sonuçta şu oldu tabii. Özellikle Türk sanatında görmemezlikten gelinen bir adamdım. Şimdi kapaktayım, Türk sanatını temsil ediyorum. Çok acayip oldu.

Sen tipik bir foto-ğerçekçi misin? Bu coğrafyada foto-gerçekçilik ne demektir? Çünkü resim yapma eylemini hâlâ sürdürüyorsun, yani resim yapma da değil, sanatı yapanla sanatçının aynı olduğu geleneği sürdürüyorsun.

İyi gerçekçi resme hayranlık duyuyorum ama iyi gerçekçi resim görmüyorum, çok az. İyi resim görmek de çok zorlaştı, biliyorsun.

Neden sence?

Bir sürü nedeni var. Bir kere zaman yok insanlarda, zaman, çok büyük bir lüks demek. Tuvalin başına oturmaya karar verene kadar iki-üç günün geçiyor zaten. Kafanı düzleştireceksin, sakinleşeceksin, araya hiçbir şey girmemesi lazım. Bir telefon yetiyor zaten. Telefon geliyor, kopuyorsun. Çok zor bir şey yani o ortamı, o zamanı, o maddi bağımsızlığı, o ruh halini yakalamak. Şu dönemde hele çok zorlaştı. Ben ama çok inat ettim. Bir de o var sen de çok az sayıda üretiyorsun çünkü çok vaktini alıyor. Bir resim, üç ayımı alıyor.

Senin foto-gerçekçiliğin Osman Hamdi’ninkini anımsatıyor bana. O da yakın çevresinin, mekânların fotoğraflarını çekiyor sonra bunları resme aktarırken değiştiriyor. Fonunu, kıyafetini vs…

Ama Osman Hamdi’de de duygu yok. Ben Osman Hamdi’ye bakınca resme değil, imaja bakıyorum. Ama benim istediğim resme baktığın zaman kişiye bakıyor olman. Mesela tuvalimde boyanın görünmesinden asla hoşlanmıyorum. Benim resmime bakılınca kanın, gözün görünmesini istiyorum yani boyanın değil ya da.. Az ya da benzemiş bir görünürlük değil. Birebirlik istiyorum.

Gerçek imgelere cep telefonu, güvenlik kameraları, plazma ekranlarına inat derdin gösterdiklerinle ikna etmek, inandırıcı olmak mı?

Bunlar hep önemli. Ben kendim hep şaşıyorum. Bembeyaz bir tuval. Bir ay sonra bir adam bakıyor bana oradan. Büyücü gibiyim, yaptığıma ben de şaşırıyorum. Ve çok güzel bir etki oluyor.

Gombrich ‘Naturalist resmin en büyük sorunu inandırıcı bir dünya yaratması, var olan dünyayı unutturması değildir’ diyor. Ne dersin?

Çok önemli değil. Duyguyu yakalamak çok zor. Ben o yüzden demin sordun ya ‘duygusal gerçekçi’ olmak istiyorum. Yani bakıldığı zaman duyguyla karşılaşılsın istiyorum. Yani görüntünün gerçekçiliği değil, duygusal gerçekçilik.

AYŞEGÜL SÖNMEZ

MondayMarch 2nd,2009

Düşünüyorsanız ben yokum!

Kategori: Kategorilenmemiş — Etiketler: — KatranveTuy @ 02:14AM
Düşünüyorsanız ben yokum!

Kokteyl kalabalığının aksine sanatta bilgi, ilgi ve talep eksikliği var.

2010’un konuğu olarak İstanbul’da üç hafta yaşayan/çalışan Remo Salvadori’nin Sabah’a verdiği söyleşide belirttiği gibi ‘Sanat ideolojilerin yerini aldı’, ama sanatın en eylemci ve siyasal olan türü bile Gazze’de ölen çocukları kurtarabilir miydi ve henüz yaşayabilen çocukları da kurtarabilir mi?

Ergenekon başlığı altında yarım yüzyıllık karanlık ve kanlı bir derin devlet belleğiyle hesaplaşma sahneye konmuşken, sanat toplumun uçtan uca sürüklenişini, kafa karışıklığını ve onulmaz saplantılarını yönlendirici, iyileştirici öneriler ve modeller sunabiliyor mu?

Sanat küresel savaşların, şiddetin, yalanların karşısında olası bir barışa ve doğrulara ilişkin düşünce, eylem üretebiliyor mu? Sanat sistemi kitlelerin bilgi alma haklarına, algı süreçlerinin ve zihinlerinin sağlıklı beslenmesine özen gösteriyor ve saygı duyuyor mu?

Birey olarak geriye dönüp baktığımda, dünya topyekün faşizme yenik düştüğünde doğduğumu, bütün yaşamımı da birbirini izleyen çeşitli dozlarda faşist dönemler içinde geçirdiğimi görüyorum ve bu soruları sorma gereğini duyuyorum.  İçine girdiğim günden bu yana, çağdaş sanat alanının yaşamım boyunca biçim değiştirerek sürmekte olan faşizmden kaçıp sığındığım bir alan olduğunu düşünüyorum; bunun Türkiye’nin toplumsal ve kültürel coğrafyasında ne kadar dar bir alan olduğunun bilincinde olarak…

Alan dar! Devlet, yerel yönetimler ve özel sektör üçgeninin sağladığı altyapılar ve olanaklar yaratıcı insan gücünü besleyecek ve kalkındıracak donanımda değil, henüz. Bağımsız, dirençli ve örgütlü bir sanatçı-sanat uzmanı- sanat kurumu yapılanmasının da henüz başlangıçlarını yaşıyoruz. Biz işin içinde olanlar, yürüttüğümüz dallı budaklı işlere kapılıp, alanı büyük görüyoruz!

Arz’la talep örtüşmüyor

Alan dar, çünkü sanatçılar, sanat işlerini yürütenler ve aydınlar arasında düşünsel alış-veriş, tartışma ve söylem oluşturma isteği zayıf. Sanat kokteyllerine, partilerine koşarak gelenler düşünsel etkinliklerde görünmüyorlar.

Alan dar, çünkü günümüze özgü sanat türleri bağlamında bilgi, ilgi ve talep eksikliği var; ya da arz edilenle talep edilen örtüşmüyor da diyebiliriz buna. Günümüz sanat üretimini anlamak için önkoşul olan ve klasik sanat tarihi öğretisinden tümüyle başkalaşmış olan eleştirel bir Modernizm/Postmodernizm bilgisi eğitim sistemi içinde hemen hiçbir aşamada yer almıyor. 20. yy. sanat bilgisi içermeyen eğitim, bu dar alanın çürük temelini oluşturuyor. Bu darlıklar, sanatın sorduğu soruların ve verdiği yanıtların aydınlar ve toplum tarafından dikkate alınmasını engelliyor.

Günümüz sanatının görselleşmiş bir ideoloji alanı olduğu bilgisine sahip olmayan toplum sanat/kültür gereksinimini bu gereksinim kapitalizmde bir piyasa ve sınıf gereksinimi olarak da nitelendirilir -kendisine bir ‘Nicht-künstler’ yaratarak gidermektedir.

‘Nicht-künstler’ Almanca bir terim. Bu ‘sanatçı-değil’ gibi çevrilebilir Türkçeye. Daha önceki bir yazımda söz ettiğim ‘Kitsch-mensch’ (Kitsch-insanı) gibi kültürün sıradanlaşması ve üçüncülleşmesi ilgili bu yerleşik terimler çok uygun düşüyor.  Bu sanatçı-değil, izleyicinin bilgisizliğini, ilgisizliğini zorlamaz ve sanat gereksinimini kolayca giderecek sorusuz/sorunsuz bir şeyler üretir; devlet, yerel yönetim ve özel sektör sanat politikalarının çıkarcı ve yersiz müdahaleleri sonucunda özü bozulmuş, yozlaşmış, tüketim, tanıtım aracı olmuş sanat ortamlarında rağbet görür. Bu sanat ortamları da genelde yarı-demokratik yönetimlerde, kültür sanayileri devlet veya özel sektör tekelinde olan ortamlarda yeşerir.

Kendine sanatçı diyen ve bilgisiz toplum tarafından da sanatçı kabul edilen sanatçı-değil, yazının başında sorulan soruları sor(a)mayacaktır. Bu tür ortamlarda ‘markalaşma’ ve ‘üst-seçkinleşme’ için yararlı bir araç olarak kullanılan kültür sanayi sanatçı-değil’i tercih eder. Teknolojinin derin etkilerini irdeleyen Paul Virilio’da teknoloji gelişmelerin sonucunda bir ‘yalan sanatı’ (art of the lie) hizmetinde ‘sahtelik sanatı’ (art of the false) oluştuğundan söz ediyor.

‘Sanatçı-olan’ın seçeneği ne?

İstanbul’da olduğunu varsaydığımız uluslararası kültür sahnesi ve bu sahne içinde sanatçı-olan/ olabilen bir biçimde var oluyor, ama sanatçı-olan’ın seçenekleri nedir? Üretim ve kitleye ulaşma konusunda projelerin parasını bulduğu zaman yaratıcı projeler üretmek; ticari ya da yarı-ticari galerilerle çalışmak ya da AB sanat ve kültür fonlarının olanaklarından yararlanmak… Günümüze özgü sanat üretiminin Türkiye çapında yıllık hacmi 15-20 milyonu geçmiyor; bu küresel sanat piyasasının merkezlerinde ünlü bir sanatçının bir resmi ya da heykelinin fiyatına eşdeğer; krizden etkilense ne olur dedirtecek kadar önemsiz bir meblağ… Küresel ve yerel gelişmeler karşısında İstanbul sanat ortamındaki durgunluk, suskunluk ve edilgenlik bu arka alanın darlığından kaynaklanıyor.

Ekonomik kriz genel bir dur ve yeniden düşün psikolojisi oluşturuyor; bunun sanat alanındaki etkilerini önümüzdeki bienallerde ve büyük sanat etkinliklerinde izleyeceğiz. 53. Venedik Bienali küratörü Daniel Birnbaum ‘Dünyalar Kurmak’ başlığını sundu; sanatçının üretim sürecinin ve bireysel dünyanın önemini vurgulayan bir başlık; küreselliğin bitişini değilse bile, kimi alanlarda geçersizliğini mi işaret ediyor?

BERAL MADRA

WordPress üzerine kurulmuştur.