Şükran Moral, “Amacım, aydınlanmanın getirdiği her şeye kucak açmak, öteki Ortaçağ kafasını boğmak. Ben insanın kafasını zorlayan, halkın yarattığı mitler üzerine çalışıyorum. Bunlardanbiri kadına karşı şiddet” diye konuşuyor.
Hasan Bülent Kahraman’ın zihin açıcı makalelerinden biri, Kemalizmi özgül bir epistemoloji (bilgi felsefesi) haline getiren en önemli öğenin oryantalizm olduğunu iddia eder. Kemalist epistemolojinin öncelikle içselleştirilmiş oryantalizm boyutuna sahip olduğunu öne sürer. İçselleştirilmiş oryantalizm, Kemalizmin içinde doğduğu topluma ve kendisini üreten koşullara Batılı bir oryantalist muhakeme ve mantıkla yaklaşma sürecidir. Bu spontan olduğu kadar otantik bir boyuttur… İşte Şükran Moral’ın geçtiğimiz Perşembe akşamı Yapı Kredi Kazım Taşkent Sanat Galerisi’nde ‘Aşk ve Şiddet’ sergisi için gerçekleştirdiği performansı, bu makaledeki tespite, çağdaş sanat pratiği üzerinden önemli bir örnek oluşturdu. Moral’ın kara çarşaf içinde, bezden bir bebeği döverek kitap ve kalemlerinden etmesi, sonra bebeğin klitorisini kesmesi ardından duvara yapıştırılmış Usame Bin Ladin kılıklı; sakallı ve entarili erkek bir imgenin yanına oturtması, Kahraman’ın bahsettiği ‘spontan ve otantik boyut’a dair çok şey söylüyordu.
Öte yandan, radikal feminist sanatçılardan Moral’ın feminizmi üzerine düşünmemiz gerekiyor. Moral’ın feminizminin kökenini, erken cumhuriyet dönemi devlet feminizminde bulmak, çağdaş sanat pratiği içindeki bu soyaçekimi, yakından incelememiz önemli. Önemli çünkü özgürlükten aynı şeyi anlamıyor olmamız, sıkıntılarımız olmadığı anlamına gelmiyor. Moral’ın bu anlamda ‘Aşk ve Şiddet’ sergisi, Kutsal ve Şiddet’e yaptığı sert vurguyla, güç aldığımız kavramlar ne olursa olsun -laiklik, cumhuriyet, din ya da özgürlük-birlikte yaşamamızın yollarının nerede kapandığını göstermesi açısından yakın siyasi tarihimizle ilgili ikonografik bir gösteriye dönüşüyor.
Sergini annene ithaf ediyorsun. Biz kadınlar genellikle annelerimizin kızları olduğumuzu geç hatırlıyoruz, uzun süre babamızın bakışına hapsolduktan sonra…
Biraz bende de öyle oldu. Annemi ben tam ne zaman iyi tanıdım biliyor musun? Cenazesine gittiğim zaman. Roma’dan apar topar cenazesine gittiğimde ben annemi iyi tanıdığımı anladım. Ne kadar korkunç. Çok kötüydü. Anneme çok şey borçluyum. Gerçekten de bu sergi, iyi ve önemli bir sergi, ona adadım. Sana da teşekkür ederim buna dikkat ettiğin için.
Ben babamın kızı olacağım iddian var mıydı büyürken?
Vardı… İlk zamanlarda, babamın gözüne girmeye çalışıyordum bütün gücümle. O hale geldi ki… Bizim fındık tarlamız vardı. Biliyorsun oralarda fındık kurutulur evin bahçesinde. Açıkta olduğu için hırsızlara karşı geceleri tüfekle ben nöbet tutardım. Küçücük bir kız çocuğu düşünebiliyor musun tüfek kullanabiliyor. Babam bana hem tüfek hem de tabanca kullanmayı öğretmişti çünkü. On iki yaşında bile değildim.
Sergide bizi bir fotoğraf karşılıyor… Namluyu bize doğrulttuğun bir fotoğraf… Gerçekten bize, izleyiciye mi doğrultuyorsun? Amacın bizi korkutmak mı, temizlemek mi?
Oradaki ben değilim, toplumun kendisi. Ben her zaman dönüşüm geçiren bir sanatçıyım, yeri geliyor genelevde fahişe oluyorum, yeri geliyor trans oluyorum. Bu kez toplumun şiddetini anlatmak için şiddet uygulayana dönüştüm. Sanatı gerçekle karıştırmamak lazım. Masum insanları öldüren bir asker kadar zalim olamam hiçbir zaman. Amacım da o değil. Yapı Kredi bu konuda öncü oldu böyle bir sergiyi kabul ederek… Avrupa düzeyinde bir sergi oldu. Herhangi bir Avrupalı küratör gelse, Londra’da da görülebilecek bir sergi görmüş olacak.
Senin için bir İtalyan gazetesinin attığı manşet şöyle: İtalyanları hep şaşırtan kadın… Sonuçta Batı bakışı diye de bir şey var, oryantalist… Çarşaflı bir performans onları şaşırtabilir ama peki ya bizi? Çarşaf öyle farklı, içerden çok-katmanlı mevzulara işaret ediyor ki burada… ‘Aşk ve Şiddet’ performansında bunu hissettin mi? Türklerle İtalyanları şaşırtmak arasında bir fark olduğunu gördün mü?
Ben İtalya’da yaşadım ama hep bir Türk olarak yaşadım. Batı kültürünü tanıdıktan sonra kendimi ve Türkiye’yi daha iyi tanıdım. Orada yaşamasaydım, kendimi, bizi, Türkiye’yi, doğu ülkesinin insanını, sanatçısını iyi tanıyamazdım. Onları da çok iyi tanıdım. Bu iyi tanımak beraberinde onların kültürlerini, sanatlarını anlamayı getirdi. Ve bir sanatçı olarak eleştiri yapmamı sağladı. Ben aslında olumlu yanlarını almadan yanayım, olumsuz yanlarını da itmeden, gerekirse eleştirmeden yanayım.
Seni su katılmamış bir aydınlanmacı olarak tanımlayabilir miyim? Evrensel değerlere sadık, bu anlamda modernliği savunan birisin değil mi?
Kesinlikle iyi söylüyorsun. Aydın bir insan olmanın bilincindeyim. Amacım, aydınlanmanın getirdiği her şeye kucak açmak, öteki Ortaçağ kafasını boğmak. Ben biliyorsun ki, hep anında, güncel olan, insanın kafasını zorlayan, halkın yarattığı mitler üzerine çalışıyorum ve bunu çağın estetik diliyle anlatmaya çalışıyorum. Bunlardan bir tanesi kadına karşı şiddet. Ve şiddetin en çok uygulandığı yer aile. İtalya’da da kadına karşı şiddetin yüzde yetmişi aile içinde oluyor. Korkunç bir şey. Ben bu sergimde, performansımda, evrensel şiddetle, yöresel şiddeti birleştirdim. Onların özetini alıyorum. Beni hiçbir zaman taşra, ilgilendirmiyor yalnız. Evrensel değerlere, dillere kaymaya çalışıyorum. O taşranın içinde evrensele ulaşabilmek beni ilgilendiriyor. Sadece Türkiye değil, İran, Afganistan’a da bakıyorum.
Hepsi birbirinden o kadar farklı, kendilerine mahsus koşullara sahip ki… Topyekun bakarsak fena halde çuvallamaz mıyız ve çuvallamadık mı? Türkiye’nin doğusu ile batısı bile bu anlamda farklı değil mi? Çarşaf dediğin bütün mesafeler arasında değişen bir işaret. Sence nasıl bir işaret?
Eğer birisi istiyorsa takmak ve özgürse yapsın. Ama birisi bunu dayatıyorsa, dayatmaya karşıyım. Eğer çuval giymek istiyorsa giysin. Benim sergimin, bütün bunlara cevap vermesi gerekmiyor. Sembolik bir şey kullandım. Klitorisi kesmeyi kulandım performansımda… Biliyorsun, en uç noktaları kullanarak en önemli heyecanları anlatmak için… Benim için bu çok önemli. Bir kız çocuğunun yıllardır zevk alması nasıl engellenir ben buna karşı çıkıyorum. Kadınların cinselliğinden nefret eden topluma karşı çıkıyorum.
Courbet’nin ünlü ‘Hayatın Kökeni’ tablosuna gönderme yapan bir fotoğraf var sergide. Bu kez hayatın kökeni, kanlı… Sanat tarihinin kadını zevk alan değil, zevk veren olarak kurgulamasına mı karşı çıkıyorsun?
Hala o kurgu devam ediyor. İtalya’da çok ağır bu yaşanıyor. 60 yaşında bir kadın 20 göstermek zorunda. Herkes bakımlı, güzel, hoş, alımlı olmalı. Yoksa onlara hayat yok. Öyle bir ticarete dönüşmüş ki bu kurgu. Reklam dilinde, sinema dilinde bu kurgu daha da güçlendi, kadınları mahvediyor. Ama İtalya böyle ama eleştiriye açık. Bizden farkı bu. Biz ufacık eleştiride alınıyoruz.
Bu performansınla ilgili farklı tepkiler alırım, tehdit edilirim gibi tedirgin oldun mu?
Her türlü korktum. Bu çok şiddetli bir performans olduğu için bu şiddet beni de korkutuyor. Bunu yapmam korkmuyorum, çekinmiyorum anlamına gelmiyor. Beni hem heyecanlandırıyor hem de bak sonunda kendimi fiziksel şiddete maruz bıraktım. Mosmor oldum. Sabah kalktığımda bütün vücudum şişmişti. Sanatı bu kadar sevmek doğru mu? Sabah onu sordum kendime. Bu kadar tutkuyla bu işi yapmak. Şiddete karşıyım ama kendime uyguladım. Ve bunu planlamamıştım. Ama ben şiddet gördüm. Kendi üzerimde şiddet uygulandığına şahit oldum. Ne olduğunu biliyorum. Performansın güzelliği de bu işte. Bir yere kadar denetleyebilirsin ama o anda bir şey çıkar. Bunu, bu dozda yapacağım, bu mümkün değil. Heyecanlara cevap veriyorum ama bu demek değil ki estetik görmüyorum. Alt taraf kırmızı ve üst taraf beyaz. Gelin kızları kullandım, masumiyetin, umudun işareti. Munch’un çığlığı gibi bir kadın iskelet ve bir yemek sofrası…
Courbet, Munch… O yemek masası yerleştirmesi de feminist sanatçı Judy Chicago’ya bir selamlama mı?
Yok, ilgisi yok. Masayı şunun için yaptım. İtalya’da ‘family day-aile günü’ vardır, çok sinirlendiğim günlerden bir tanesidir. Çoluk çocuk ailece dışarı çıkılır, aile içinde şiddet yokmuş gibi, göstermelik yemekler yenir, herkes mutludur. Ben de öyle bir sofra kurdum ki o sofra dünyanın her tarafında aile içindeki şiddetin göstergesi. Bizim toplumumuzda da bu yeni yeni konuşuluyor. Toplum baskıcı bir toplum çünkü herkes konuşmaya çekiniyor. Rahatsız etmeyen şeyler istiyor. Cici bici ol…
Sanat ne kadar bu tip toplumsal yaralara servis verebilir? Vermeli midir? Verdiği andan itibaren sanat olmaktan çıkmaz mı?
Sanatın servis verme zorunluluğu olduğunu sanmıyorum. Zorunluluk ya da sorumluluk değil bence. Her sanatçının duyacağı heyecanlar var. Ben böyle hissettiğim için böyle işler yapıyorum. Fayda olsun diye yapmıyorum. Elimde değil! Kimi sanatçı kuş seslerini hisseder, ben de bunlarla uğraşıyorum.
Planlamamana rağmen kendini hırpalaman… Konumuz kadına uygulanan şiddetse…
Şiddet gören kadın, kendine de şiddet uyguluyor. Bir anlamda şiddet üzerinden de bir efendi-köle ilişkisi mi yaşanıyor?
Bana göre öyle. Çok iyi gördün sonunda. Çarşafı kenara koyarsan, görebilirsin. Herkes orada takılıp kalmamalı. Çocuğuna şiddet gösteren kadında bu var işte. Aslında bu performans son derece intimo-mahrem. Ben insanların gözlerine değil, karınlarındaki heyecanlarına sesleniyorum. Büyük laf etmiş gibi olmayayım. Çarşaf evet çarşaf ama…
Peki aşk?
Ararsan onu da görürsün. Aşka bakışım şu… İnsanlar aşksız nasıl yaşıyorlar? Aşksız yaşamak mümkün değil. Çirkinleşmemek için aşık olmak gerek. Benim için aşık olmak, dengeleri kaybetmek demek. Ben o dengeler kaybolsun, ayaklarım yerden kesilsin istiyorum hep. Öyle fazla kesiliyorlar ki birdenbire yere düşüyorum.
İsa adlı işin İtalya’da kadına karşı şiddet kampanyasına ilham verdi… İsa’nın başka bir işinin öznesi olan mültecilerle paylaştığı negatif ortaklık üzerine ne söylemek istersin?
Ben ne söyleyeyim? İzleyici söylesin. Ben yapıyorum. Yenilikçi, inventivo dedikleri sanatçılardan biriyim belki de… Ama biz bunu yüksek sesle söylemek istemeyiz. Şunu söylemek istiyorum, Türk futbolcuları gol atınca seviniyoruz, kendimizden geçiyoruz, yanlışlıkla birilerini silahla öldürüyoruz sevinçten de, Türk sanatçıları başarılı olunca niye sevinemiyoruz? Bu nasıl bir çelişkidir?
Feminist bir kadın sanatçı olarak hakkının yeterince teslim edilmediğini mi düşünüyorsun?
Hayır, asla böyle bir söylemde bulunmam. Bu tam bir kurban söylemidir. Zaten bizi hep böyle kurbanlaştırdılar. Asla böyle konuşmam. Asla. Ben kurban değilim. Ben kendi birey ve aydın olma mücadelesini kendisi veren bir sanatçıyım. Bir savaşçıyım öte yandan. Mücadeleyi seven bir savaşçı.
Benim evimde senin yağlıboya bir otoportren var. Pentürden çekilmiş olman pentürü erkek egemen bir alan olduğunu düşünmen midir?
Onu bana muhakkak göster. Retrospektifte gösteririz. Ama pentürden hiçbir zaman tam olarak çekilmedim. Asla da erkek egemen görmedim resim yapmayı. Her şeyi yeri geldiğinde kullanan bir sanatçıyım.
Kimleri seversin ressamlardan?
Fikret Mualla’yı çok sevmiştim. Ama çok taklidi çıktı. Miminal resimleri de severim, Adnan Çoker’i. Onun ciddiliği beni heyecanlandırır.
AYŞEGÜL SÖNMEZ





EN YÜKSEK KULENİN TÜRKÜSÜ
Dönmeli, geri gelmeli,
O sevdalar çağı.
Dayandım nasıl da
Unutamam bir daha artık,
O korkular, kaygılardı
Uçup gitti göklere.
Bir belalı susuzluk
Kabartıyor damarlarımı.
Dönmeli, geri gelmeli,
O sevdalar çağı.
Bir çayır gibi tıpkı
Unutulmuş bir kıyıda,
Karamukların, günlüklerin
Çiçek açıp büyüdüğü,
O yabanıl uğultusunda
Korkunç pis sineklerin.
Dönmeli, geri gelmeli,
O sevdalar çağı.
Arthur RIMBAUD
Çeviri:
İlhan
BERK