KATRAN ve TÜY modern sanat bilgi ortamı

MondayMay25th,2009

derin doğu-yavuz tanyeli (video kolaj)

Kategori: videolar, yavuz tanyeli — Etiketler: , , — KatranveTuy @ 11:40PM

MondayMay25th,2009

YAVUZ TANYELİ ‘NİN BİTMEYEN DERDİ: KATRAN VE TÜY

Kategori: yavuz tanyeli, makaleler, sergiler — Etiketler: , , — KatranveTuy @ 11:15PM
“Biçim kolay kolay değişmez. Ressamın bakış açısı değişir ve gelişir. Havası değişir, hayata bakışı değişir, duygular demlenir, sanırım göz kendine gelir, aynı anda birçok katmanı görmeye başlar”

Katran ve Tüy… İlk akla gelen imgelerden biri kovboy filmleri ya da Red Kit çizgiromanı oluyor. Genelde hile yapanların cezalandırıldığı bir yöntem. Çırılçıplak soyularak katranla tüylere bulanmak da diyebiliriz. Her halde erkekliğin ve silahın vazgeçilmez olduğu vahşi Batı’nın en utandırıcı cezalarından biriydi. Türkiye çağdaş sanatının en önemli isimlerinden Yavuz Tanyeli için Katran ve Tüy,  bir tür mottoya dönüşmüş durumda. Yıllardır internet üzerinden hazırladığı aynı adlı site, sert ve eleştirel üslubuyla, bazen de çekinilerek takip ediliyor; ama mutlak bakılıyordu. Sadece ressam kimliği ile değil sivri ve kıvrak kalemiyle de dikkat çeken bir isim oldu. 4 Mayıs tarihinde Teşvikiye’nin yeni ve dinamik galerilerden 44A’da açılan ve bu hafta 27 Mayıs’ta sona erecek sergisi de sitesinin adını taşıyor. Politikacıları ve seçkinleri hemencecik adresleyen, “diplomatik” silindir şapkaya katranla bulanmış tüyler serginin de afişi oluyor doğal olarak. Bu katranlamadan kimse kaçamıyor; politika, sanat, kültür endüstrisi…Hepsi silindir şapkanın içinde bir tarafıyla.

KATMANLANDIRMA YA DA PATLAMA

Tanyeli’nin tualden heykele ya da başka malzemeye; hatta videolarına yoğun bir katmanlandırma eşlik ediyor. Sadece dışavurum olarak sınırlandırılamayacak bir akıcılık ve patlama var resimlerinde. Büyük ebat; Tanyeli’nin vazgeçilmezi, artık kendisiyle özdeşleşmiş siyahla balkıyan sarısı ve kırmızısıyla büyük bir savaş alanı gibi.Yavuz Tanyeli resminde bazen izleyici içine çeken, ona resmin içinde kaybolma duygusunu yaşatan bir karmaşa vardır. Alta sürülen boyalar üstteki renkleri zorlar. Açık-koyu geçişleri bazen aykırı bir anlatımla kesilir. Sadece küçük oynamalarla tuvale aktarılan net, çerçevesi belli figürler, bir sonraki çalışmada deformasyona uğrayarak karşılar kendilerini izleyenleri. Kavram ve boyanın ayrılmazlığını çok net görürüz Tanyeli’de. Bu anlamda son 30 yıldır çağdaş sanat tartışmalarını boydan boya kesen pentür-kavram ikiliği geçersizdir onun için.

HEM KAVRAM HEM BOYA

Son dönem çalışmaları ise sanatçının yeni arayışlara girdiğinin habercisidirler. Tuvali doldurmaktan boşluklara kayan bir denge, bazen deformasyondan çıkıp soyutlaşan figürler…

Küçük fırça tuşlarının yanında karşımıza çıkan blok lekeler… Giderek daha çok belirginleşen renkçi bir anlayış… Nilgün Yüksel’in deyimiyle, Tanyeli resimlerinde alıştığımız genellikle kahverengiden başlayarak koyulaşan renklerden kırmızılara, mavilere, ışığın belirginleştiği bir yüzeye incelikli bir geçiş… Belki de gittikçe kötümser olan bir dünyada sanatçının nefes alma çabasıdır bu. Ya da bir tür iyimserlik. Son dönem resimlerindeki sanat tarihçisinin saptadığığı yeni arayışlara gelince, “Ortada yeni bir şey var” dır Yavuz Tanyeli’ye göre de, ama sanatçı bunu sadece biçimsel bir arayış olarak tanımlamaz. Çünkü ona göre, “Biçim kolay kolay değişmez. Ressamın bakış açısı değişir ve gelişir. Havası değişir, hayata bakışı değişir, duygular demlenir, sanırım göz kendine gelir, aynı anda birçok katmanı görmeye başlar”. Öyle ya, işleyen demir ışıldar. Üstelik sadece resim diliyle de sınırlı değildir bu işleme. Heykeller de yapar. Heykeldeki anlatımı resim diliyle de aynı paralelde  ilerler. Figürler, deformasyonlar, ifadeden groteske kayan bir çizgi… Yine de kendini bir heykelci olarak tanımlamaz. Ne de olsa onlar aslında tuvalden çıkıp üç boyut kazanmış çalışmalardır.

Meraklısı için: www.katranvetuy.com, www.44a.com.tr

ALİ ŞiMŞEK

SundayMay24th,2009

Amy Winehouse - Back To Black

Kategori: Kategorilenmemiş — Etiketler: — KatranveTuy @ 11:44PM


FridayMay22nd,2009

Ankara çağdaş sanata çok uzak

Kategori: Kategorilenmemiş — Etiketler: — KatranveTuy @ 11:04PM
Ankara çağdaş sanata çok uzak

Ankara Çağdaş Sanatlar Müzesi binaları, eski cer atölyelerinden dönüştürüldü.

Fransa Cumhurbaşkanı’nın,  Christian Boltanski ve Sophie Calle, Almanya Şansölyesi’nin Gerhard Richter ya da Georg Schneider, İngiltere Başbakanı’nın Lucien Freud ya da Tony Cragg adını duymamış olması olası mıdır acaba?

Ülkemizde yöneticilerin ve siyasetçilerin bu sanatçılarla aynı düzeyde sanat üreten ve bu işi en az 30 yıldır icra eden ve uluslararası tanınmış sanatçılarımızı bilmesi ve tanıması olası mıdır?

Günümüzde, kamusal ya da özel parayla bir heykel yaptırılması gerektiğinde, bu heykelin güncel bir anlayışa göre yapılması, uluslararası çapta ilgi uyandırması, kitleye zihinsel bir sıçrama yaptırması da olası mıdır?

Dahası, bu heykeli yapacak kişinin yabancı olması olası mıdır?

2009 yılında adı verilmeyen bir heykel ustası Avrupa sanatının birkaç yüzyıllık ve miadını doldurmuş simgesel imleme biçimlerinden birisi olan gözü kapalı adalet tanrıçası tiplemesini alıp, bu kez,  anladığımız kadarıyla siyasetçilerin ve bürokratların isteği doğrultusunda gözü açık olarak üretiyor, yaldızlanmış bronz olarak… Çelişkilerin hangisine değinsek? Bu simgesel tiplemelerin ve adalet olgusunun stereotip bir kadın figüründe temsil edilmesinin tarih dışı olduğunu fark etmeyen bir heykel ustasına mı? Sanat üretimini içerik ve biçim açısından yönlendirme yetkisini sürdüren resmi sanat anlayışına mı? Güncel söylemleri, biçimleri, bilim ve teknolojiyi kullanarak yapıt üreten sanatçıları, uluslararası çapta ilgi görebilecek niteliklere sahip sanat yapıtlarını alımlayamayan ve değerlendiremeyen bir sanat ve kültür politikasına mı? Zamanının sanat epistemolojisini ve estetiğini öğrenmeyen ve benimseyemeyen toplumların yaratıcı sanayisinin geri kalmışlığına mı? Türkiye’de ilk ve ortaöğretimde güncel içerikli sanat derslerinin olmamasına mı? Üniversite eğitiminde sanat fakültelerinde bile 20.yy sanat üretimi ve kuramlarının gerektiği gibi öğretilmemesine mi? Bu yanıtlanmamış, çözülmemiş konular Türkiye’nin dünyaya açıldığı 80’li yıllardan günümüze, ciddi bir kültür güdüklüğü yarattı. Bu güdüklük genel olarak ‘heykel kırma’ eyleminde ifadesini buluyor…

Bu konuları düşünürken, başka bir çelişkili konu da belirdi gündemde… Kültür Bakanı, “Türkiye’de ‘özel girişimci’ yok; ben de Ankara Çağdaş Sanatlar Müzesi’ni bitirip TÜRSAB’a vereceğim”, dedi (Radikal, 3 Mayıs). Anlaşılan TÜRSAB, bundan böyle Türkiye’nin kültür altyapısında önemli bir yer işgal edecek? Bir turizm meslek örgütünün bir çağdaş sanat merkezini yönetmesi modelini görmemiştik; böylece görmüş olacağız.. Kültür ve Turizm birleşince bu tür bir evlilik doğuyor, anlaşılan… Burada, Sayın Bakanın danışmanlarının onu yanlış bilgilendirdiklerini düşünmek zorundayız. Günümüz kültür sanayi koşul ve kuralları içinde çağdaş sanat müzesi/merkezi yeniden keşfedilmesine gerek olmayan bir sistemdir;  anlamı, içeriği, biçimi ve yönetimi için önemli,  ilginç ve dahası ekonomik modeller vardır.  Bizdeki melez modeller bile örnek almak için yeterli… Danışmanların acilen AB başkentleri ve kentlerindeki yüzlerce örneği inceleme gezisine çıkmalarını öneririm. Dahası, ülkemizdeki yabancı kültür merkezleri bunun için burs bile verir; çok sevinirler onların kurumları inceleniyor, diye…

Böylece, bu kurumların uzmanlar tarafından bağımsız ve özerk kurumlar olarak yönetildiğini; devlet, yerel yönetim ve özel sektör ortak yatırımlarıyla işletildiğini görürler…

Gerçi, bizler de bu konuda sayısız sempozyum yaptık, yayınlar çıkardık ve raporlar yazdık ama,  Ankara İstanbul’a bu açıdan çok uzak…

Bir yanlışa daha değinmek gerekiyor: 1980’lerden bu yana Türkiye’deki çağdaş sanat ve kültür ortamı ‘özel girişim’ üstüne yapılandı! Gerçek o ki, ne varsa özel girişimcilikte var, Türkiye çağdaş sanat ve kültür ortamında! Bunun tersini kanıtlamak çok çok zor… Ne devlet ne de yerel yönetimler her yıl üniversitelerin sanat fakültelerinden mezun olan yüzlerce gencin nasıl, nerede ve hangi koşullarda iş gördüklerini sormuyor ve bu gençler için bir kalkındırma programı geliştirmiyor.  Kitlenin güncel sanat ve kültür bilgisiyle donatılması için donanımlı bir bilgilenme altyapısı kurmuyor. Özel sektörün çağdaş sanat ve kültür yatırımları bu açıdan yaşamsal bir işlev yerine getiriyor, önemli bir açığı kapatıyor… Diğer bir yanlış da şu: Bina yapmak yeterli değil; bu binaların içeriğinin ne olacağı konusunda bir karar vermek de aynı derecede önemli. Bina yapılıp, açılışta kurdele kesildikten sonra bu bina ne işe yarayacak? Hangi kültür politikasının oluşturma ve yaygınlaştırma yeri olacaktır? Kimler tarafından ve nasıl yönetilecek? Eğer bir içerik ve program yenilenmesi söz konusuysa, neden Türkiye genelindeki Güzel Sanatlar galerileri içerik, yönetim ve program açısından güncelleştirilmiyor? Sanat ve kültür altyapılarının bir devlet ve yerel yönetim politikası içinde ele alınmasının güncel koşulları var. Bunlardan ilki ve önemlisi, günümüzde kültür ve sanat etkinliğinin işlevinin ne olduğunu kavramak ve benimsemek…  Örneğin, siyasetçilerin ve medyanın ünlü klişesi ‘kültürler arası diyalog’un ana maddesini sanat üretimi oluşturuyor. Coğrafi ya da kültürel bölgeler içinde farklı insan gruplarının geleneksel bir arada yaşama sağduyusu yanında,  sanat da bu işlevi dolduruyor.

Bu işlevinin kurallarının 20 yy. Modernizminde ve Post-Modernizminde temellendiği biliniyor; bu dönemler içinde, Avrupa odaklı üretim merkezlerine coğrafi ya da kültürel uzaklıkta olan farklı konum ve biçimlerde yer alan sanatçılar ve sanat ortamları var. Bu sanatçıların ve ortamların varlığı Post-modern ve Post-kolonyalist söylemin üretip yaygınlaştırdığı ‘karşılıklılık’ ilkesi doğrultusunda ortaya çıktı. Kültürler arası diyalog karşılıklılık ilkesi üstüne yapılanıyor. Kültür politikaları da bu karşılıklılık ilkesi üstüne yapılanmalı.  Bu da, uzmanlar ve kurumlar düzeyinde uluslar arası bir etkileşim ve ortaklık gerektiriyor; yani kültür politikaları yerelliği ve içe dönüklüğü geride bırakıp işbirlikleri ve değiş tokuşa açık olmalı…

Şimdi burada şunu sormak gerekiyor: Bu ülkenin Kültür bakanlığı- çağdaş sanat merkezi binasını bitirip bir turizm meslek örgütüne teslim etme işi dışında,  çağdaş yaratıcılığı ve sanat üretimini kalkındırma ve zenginleştirme konusunda nasıl bir çalışma yapmaktadır?  Bakanlığın AB ülkelerinde olduğu gibi, bütün Türkiye’ye yayılmış, güncel bir kültür/sanat programıyla donatılmış kültür ve sanat merkezleri ağı kurmak, bu merkezlerin uluslararası etkileşime girmelerini sağlamak gibi bir çalışması var mıdır? Bu konuda bakanlıkta çalışan bürokratlar var mıdır ve bunlar kimlerdir? Bu bürokratlar, İstanbul’da gerçekleştirilen etkinlikleri ve sanat üretimlerini izlemekte midir? Bakanlığın çağdaş sanat ve tasarım üretimi konusunda sağlıklı bir veri tabanı var mıdır? Web sayfası İstanbul’da olan biten uluslararası sanat etkinlikleri bağlamında güncellenmekte midir? Kültür Bakanlığı’nın yaratıcı gençler için oluşturduğu bir burs havuzu var mıdır? Kültür Bakanlığı, AB ülkelerindeki etkinliklere katılmak için davet edilen sanatçıların yaşadığı vize işkencesinden haberdar mıdır? Haberdarsa bu konuda bir iyileştirme yapılmasını sağlamakta mıdır?

Bu soru listesi devam edecek, bizden ayrılmayın…

BERAL MADRA

MondayMay18th,2009

Kontrolsüz güç, güç değildir

Kategori: Kategorilenmemiş — Etiketler: — KatranveTuy @ 11:09AM

Pera Müzesi’ndeki açılış her zamankinden daha tenhaydı. Öğrendiğime göre, fazla geniş olmayan fuayedeki kıyamet gibi açılışlardan müze yöneticileri de biraz yılmış, ‘Yerlerde ezilmiş peynirler!!!’ diye anlatıyordu biri, diğerine… Viktoria And Albert Müzesi’nden gelen seramiklerle Osmanlı Donanması resimlerinin olduğu iki ayrı sergi açıldı. İngiltere’nin ünlü ‘dekoratif sanatlar’ müzesi Viktoria and Albert’ın yöneticileri ve Britanyalı diplomatlarla, sivil kıyafetler içindeki amiralleri birbirinden ayırmak neredeyse imkânsızdı.
Oysa şöyle beyaz beyaz üniformalarıyla gelseler, bir denizci ruhu sirayet etse ortama, ne iyi olurdu. Ama işte, Ergenekon tedirginliğini de hesaba katmak lazım.
Çıkışta birilerinin peşine takılıp meyhaneye gittim. Karaköy Lokantası son dönemin trendy mekânıymış. Beni götürenler “Yakup’tan sıkılanlar artık buraya gidiyor” dediyse de küçük bir araştırmayla durumun daha siyasi taraf’larla alakalı olduğunu farkettim. Mekânın gediklileri arasında Ali Bayramoğlu, Murat Belge gibi isimler sayılıyor. Nitekim ben gittiğimde İletişim Yayınları büyük bir masa kurmuş Gürsel Korat’ın Dame De Sion Ödülü’nü kutluyordu. Ekip başı olarak Ahmet İnsel masadaydı. Belli ki liberal ve sol (iki sözcüğü yan yana kullanmamak için araya bağlaç koydum, aman dikkat…) çevrelerin yeni gözdesi burası. Bana da fena gelmedi, eskiden esnaf lokantasıymış gibi yapan bohem bir mekândı Karaköy Lokantası (öğlenleri Mimar Sinanlı kızlar ve oğlanlar servis yapardı,) şimdi mekânı genişletmiş ve tarihi bir lokantaymış gibi yapan meyhane olmuş. O duvarları kaplayan çiniler bana Pandelli’yi hatırlattı. Sonuçta mezeler güzel, uğultu yok. Bu da bana yeter.
Bugün Hürriyet Gazetesi’nin yaptığı ‘Kültürün Güç Simsarları’ listesine bakarken yine o geceye gittim. Ben sessiz sedasız ahtapot salatasını çatallarken beni oraya götüren ekip, İhsan Yılmaz, Handan Şenköken, Ahu Antmen, Ayşegül Sönmez, Özen Yula, Evrim Altuğ, Haldun Dostoğlu, Cem Erciyes, Muhsin Akgün fokur fokur kaynatıyorlardı. Yoksa ben o gece ruhum bile duymadan ‘sanatın P2 Locası’yla mı temas etmiştim! Acaba başka kimler vardı, bu loca neler planlamaktaydı?
Neyse ki o sırada cep telefonum çaldı ve yılın bu ilk pazar sıcağında, sulanmış beynimin ürettiği saçma fanteziden uyanabildim. Konu yine Hürriyet’in listesiydi. Arayan kişi (acaba o da mı örgütten?) edebiyat listesinin hiç ikna edici olmadığına dikkat çekti. Hakikaten diğer alanlarda birçok isim varken edebiyat listesi Enver Ercan, Semih Gümüş, Bülent Ünal, İskender Pala ve Hilmi Yavuz’dan oluşuyordu. Sanki bir edebiyat listesi ‘yapmazsak ayıp olur’ diye (ya da ‘yaparsak ayıp olur’ diye…) yapılıvermiş gibi. Haşa mevcut isimlerin ‘gücünden’ şüphe ettiğimden değil ama onca büyük yayınevi patronu, yazar ajanı, yazar… biraz içleri buruk okumuştur listeyi diye düşünüp üzüldüm. Hemen kendi gerçek listemi yapmaya koyuldum. Belki ilerleyen günlerde, yeterli cesarete bulursam açıklarım, kim bilir…
Edebiyat demişken, yayın sektöründe bir küçük trafik yaşandı birkaç ay içinde. Hâlâ haberi olmayanlar bulunduğunu görüp hayretlere düşüyorum. Özetle şöyle: İki ay kadar önce Celal Üster Can Yayınları’nın Yayın Yönetmenliği’nden ayrıldı. Ondan boşalan yere, Doğan Kitap’ın en görkemli günlerinde yayın yönetmenliğini yapan neşe ve disipliniyle meşhur Zeynep Çağlıyor geldi. Zeynep Hanım, son bir iki seneyi Readers Digest kitaplarıyla ilgilenerek geçirmişti. Celal Üster, teklifleri ayıklayıp son ikisinde kararsız kalmış olmalı ki ikisini birden kabul etti ve hem Cumhuriyet Gazetesi’nin Kültür Sanat Editörü oldu, hem de Boyut Yayınları’ndaki kitap bölümünün yönetmeni. Bu arada Zeynep Çağlıyor’un ayrılmasından bu yana, uzun zamandır boş duran Doğan Kitap’ın yayın yönetmenliğini ise bir dönem bu yayınevinde çalışan çok yönlü edebiyat insanı Deniz Yüce Başarır üstlendi. Yazara, çizere, kitapçıya duyurulur
.

KEMAL YILMAZ

FridayMay15th,2009

Guggenheim Müzesi 50 yaşında

Kategori: Katran ve Tüy — Etiketler: , — KatranveTuy @ 02:26AM

Interactive Interactive: Inside the Spiral

WordPress üzerine kurulmuştur.