KATRAN ve TÜY modern sanat bilgi ortamı

WednesdaySeptember30th,2009

My Name İs Casper, ”Hem Çağırıyorsunuz Hem Gelince Korkuyorsunuz”

Kategori: Bildiriler, istanbul, makaleler, sergiler — Etiketler: , , , — KatranveTuy @ 08:07PM

Önce temel prensipleri söyliyelim.  Kapitalizm artı değerle,  yani sömürü ile,   insan isyanla  yaşar.

Bu bütün dünyada böyledir. Hayatın tüm alanlarında aynı teknik uygulanıyor. İsyan bir başlıyor,  bir bitiriliyordu. En son darbeden sonra, açılan küresel kapılardan, çok akıllıca planlanmış bir davranış Türkiyeye girdi, tabii İstanbula. Bütün holdingler, bankalar, kendi bünyelerinde sivil toplum örgütleri kuracak, kültürel faaliyetlerini, onlar aracılığıyla yürüteceklerdi, kuruldular. Küratörler bulundu işe alındı. Çalışmaya başlanıldı. Sonuç,  İstanbul bienalinde 22 yıldır sergilenen Türkiyeden çağrılan sanatçı sayısı çok az, son bienalde 9,  en az 3.  bienalde sayı 5 .

Bütün bu gelişmenin öncülüğünü Eczacıbaşı Holding yaptı, gerçekten Eczacıbaşları diğer holdinglere benzemiyordu, kültür ve sanatı seviyorlardı, ardından Sabancılar geldi, onlarda birçok etkinliğe imza attılar. Ama ne zamanki Koç Holding istanbul bienalinin yıllarca sürecek sponsorluğunu aldı, sanatçılarda şafak attı. Çünkü Koçların sanatla olan ilişkisi sınırlı, toplumla olan ilişkisi gergin, devletle olan ilişkisi kökten, Amerika ile olan ilişkisi ‘Henry Ford’ üzerindendi. Marinalar , Migroslar toplumdaki fakir zengin her sınıfın  canını sıkıyordu, bu sistemde para kazanmak normaldi, ama bu kadarda olmazdıki canım., Şahin arabaları düşündükçe hele.

Sanatçılar aşağı yukarı böyle düşünüyorlar, fakat son bienalde ‘İnsan neyle yaşar’ sorusu sorulunca, garip birşey oldu, sanki bir düğmeye basıldı, yıllardır olan biten karşısında olgunca davranan, umudu olmadığı için, pekte durumu umursamıyan özellikle genç sanatçılar galeyana geldi. Artık çok olmuşlardı, patronlar, dalga geçer gibi, Marksizm, Brecht, insan neyle yaşar, önce ekmek sonra ahlak, banka kurmanın yanında banka soymak nedirki, gibi sorular soran afişlerle, karşımıza çıkıyorlardı, hemde en büyük bankalardan birisi Koçbank olarak. Bazıları sonra sakıncalı görüldü ki İksv o afişleri geri toplattı, sadece ‘insan neyle yaşar’ afişi kaldı sokaklarda. Şöylede diyebiliriz, patronların Marksizm takiyyesi kendilerine geri döndü. Demekki kapitalizmle kapital yanyana duramıyor, aynen,modernle modernizm nasıl birbiri ile çelişiyorsa.

Bir sonraki bienal mutlaka, mevlana, sevgi, metafizik içeren bir kavramla yapılacak, hele, Avrupadaki bienallerin kavramlarının dönüşümlü bir şekilde kullanıldığını bilenler için, 12.bienalin kavramı ‘muhteşem maneviyat’ gibi bir şey olacak. Bienalin logo ortağı 2010 bile  Ateş , Hava, Su, Toprak, diyerek yaşamın temel elementlerini tüm dinlerdeki ezoterik vurguyla kullanmış, hatta Bizansın kapılarını logolaştırıp dinlerin kardeşliğine gönderme yapmıştı. Afiş tasarımlarında kullanılmıyan örneklerde, yahudi yıldızları, haçlar, ay motifleri kaynıyordu, toplumun şimdiki ruh haline uygun görülmedi demekki kullanılmadılar.

Olmadık bir zamanda yapılan bir kavram hatası, sanırım sanatçıların aniden birleşmesine, buradanda büyük bir sergi yapmasına sebep oldu, hep böyle olmazmı ?

Şimdi size soruyorum, ülke çapına 50 güzel sanatlar fakültesinden her yıl mezun olan binlerce gencin ne yapacağını düşünüyordunuz,  kuzu kuzu oturup pinekliyeceklerinimi sanıyordunuz yoksa sizin her türlü yaptırımınızı peşinen kabul edeceklerinimi var sayıyordunuz ? Yoksa fuarları sanat galerilerini kullanarak parayla yönetebileceğinizimi planlıyordunuz? Hoş bunu seven gençler yok değil, başlarınada neler geliyor, bir bilseniz, Nişantaşında ama onu artık başka bir yazıya bırakalım.

Sanat bir toplumun bilinçaltıdır,  orayla oynarken zarif ve ahlaklı olmak gerek.

Evet, durum böyle, bir kültür gidiyor  (akademizm, grek) , bir kültür geliyor. (tabandan, urban).

”My Name İs Casper”  ” ”Hem Çağırıyorsunuz Hem Gelince Korkuyorsunuz”

isimli sergi,  ‘Voyvoda (bankalar) caddesi no 5  Karaköy-İstanbul’ adresinde,  tarihi Sümerbank binasında 3 Ekim Cumartesi günü açılacak, 24 Ekime kadar devam edecek.  Sergi bir gelenkültür sergisi,

kentin içinde yaşıyan ‘ötekiler’ toplandılar.

katran ve tüy

WednesdaySeptember30th,2009

3 ekim - 24 ekim 2009

Kategori: istanbul, sergiler — Etiketler: , — KatranveTuy @ 01:53AM

TuesdaySeptember29th,2009

BerBat Zoksal - BEĞENAL REZİL ORDU KOROSU @ 25.09.09 HAYMATLOS

Kategori: Bildiriler, makaleler — Etiketler: , , — KatranveTuy @ 11:43PM

Bienal’e ağır eleştiri Le Monde, Bienali yerden yere

vurdu

Fransa’nın önde gelen gazetelerinden Le Monde, kültür ve sanat sayfasında geniş yer ayırdığı 11. Uluslararası İstanbul Bienali’ni yerden yere vurdu. Le Monde’un İstanbul’a Bienal’ini takip etmesi için İstanbul’a gönderdiği muhabiri Phillippe Dagen, sanat sayfasında geniş yer ayrılan haberinde oldukça çarpıçı eleştirilerde bulundu. Dagen, Bienal’in sunumunu eleştiriken, sunumun sanatçıların değeri ve kalitesiyle bağdaşmadığını belirtti. Haberde İstanbul Bienali’nin yalnızca sanatçıların eserlerinin net ve açık olması için gayret ettiğini vurgulanırken bu çabanın yeterli olmadığına işaret edildi. Dagen’e göre, sunumdaki bu netlik ve açıklık, sanat eserlerinin sergilenmesinde bir sertlik yansıtıyor. Bienal’in İstanbul’da yer almasına rağmen Türk sanatçılarının sayısının az olduğu ve bunun üzücü olduğunu belirtilerek Bienal’de tüm dünyadan sanatçılar varken Türkiye’nin neredeyse olmadığı ima ediliyor. Ayrıca, yazdığı makalenin başlığında Dagen, İstanbul Bienali’ni “vahşi” olarak tanımlıyor. Bienal’de yer alan 70 artistin büyük bir kısmının Orta Doğu, Doğu Avrupa veya Orta Asya gibi “sorunlu” bölgelerden gelmesi nedeniyle haberin başılığında bu tespite yer verilmiş. Bienali’n yerden yere vurulduğu haberde bazı olumlu görüşler de yok değil. Haberde İstanbul Bienali’nde “çok az olsalar da”, katılımcı Türk sanatçıların tamamının başarılı isimlerden oluştuğu yorumu yapıldı. Kerim ÜSTER/ PARİS

TuesdaySeptember29th,2009

Serge Spitzer: Molecular Istanbul / Mayor Synagogue, Istanbul

Kategori: videolar, istanbul — Etiketler: , — KatranveTuy @ 10:57AM

TuesdaySeptember29th,2009

RESISTANCE[S]

Kategori: videolar — Etiketler: , — KatranveTuy @ 12:25AM

SundaySeptember27th,2009

Interviews with Jameel Prize 2009 winner Afruz Amighi and three of the finalists: Hassan Hajjaj, Susan Hefuna and Camille Zakharia. Works by all the finalists are featured.

Kategori: Söyleşiler, fuarlar — Etiketler: , , — KatranveTuy @ 11:05PM

SundaySeptember27th,2009

Direniş Takvimi

Kategori: arkadaşlar, istanbul — Etiketler: , — KatranveTuy @ 09:55PM

SundaySeptember27th,2009

3 ekim - 24 ekim 2009

Kategori: istanbul, sergiler — Etiketler: , — KatranveTuy @ 10:27AM

TuesdaySeptember22nd,2009

K R A L L I K - (Büyük tıkınma - Marco Ferreri)

Kategori: videolar — Etiketler: — KatranveTuy @ 11:03PM
ve tepkiler

TuesdaySeptember22nd,2009

Medeniyet / Civilization - ( Marco Brambilla )

Kategori: videolar — Etiketler: — KatranveTuy @ 10:56PM

TuesdaySeptember22nd,2009

Ömer Uluç’un cin tüneli

Kategori: Katran ve Tüy, istanbul, sergiler — Etiketler: , , , , — KatranveTuy @ 02:55AM
Ömer Uluç'un cin tüneliSergi, sıcak renklerin hâkim olduğu büyük boyutlu tuvallerden oluşuyor. FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

22/09/2009 11:37 Ömer Uluç yeni sergisini Beylerbeyi Sarayı’nın tünelinde açtı. ‘Beylerbeyi Cinleri’ adlı, büyük resimlerden oluşan sergi, mekânı sarıp izleyiciyi şaşkına çeviren bir atmosfer oluşturuyor

Türk resminin yaşayan en büyük ustalarından Ömer Uluç, 2007 yılında bir şehir hatları vapurunda cinlerini sergiledikten sonra, sanat galerilerinin risksiz mekânlarına sığamaz oldu. Sanatçının cinleri, bu kez Beylerbeyi Sarayı Tüneli’nde açtığı sergisinde yine başrolde. Daima Picassovari bir ‘aramama ama bulma’ telaşında olan Uluç için yeni, hiç de yeni bir durum değil. Bununla birlikte ‘Beylerbeyi Cinleri’ sergisi ile bambaşka bir açılıma girmiş. Bu kez adımını atarken bazı şeyleri geride bırakmış. 140 metre uzunluğundaki tünel, alışılmışın hayli dışında bir sergi mekânı. Sultan Abdülaziz’in 1861-65 yıllarında Sarkis Balyan’a yaptırdığı bu yazlık sarayın Set Bahçeleri’nin altından geçen tünel II. Mahmud döneminden kalma. Kıyı yolunun işlevini sürdürmesi amacıyla yapıldığı öne sürülen tünel için, Sultanın gizli sevgiliye kaçış planları nedeniyle yaptırdığı gibi fanteziler de dile getiriliyor… Eşindikçe mistisizm kokan İstanbul’da, ne batılı ne doğulu üslubuyla toplumsal aradalığı hatırlatan Beylerbeyi Sarayı’nın bu daha da enteresan mekânı, bugün Uluç’un cinlerini ağırlıyor. Mekânı saran tuvaller Sergide, sanatçının 4×3.35 m.’lik demir konstrüksiyonlar üzerine gerçekleştirdiği 42 parçadan oluşan devasa tuvalleri yer alıyor. Tuvallerinin üst kısımları, tavana yaklaştıkça eğrilerek kemerli örtü sistemiyle bütünlük sağlıyor. Mekânı adeta saran, sağlı sollu toplam 280 metreye yayılan çalışmalarla sergi, mekana özgü bir nitelik kazanıyor. Sergideki her çalışma yine dört ayrı parçadan oluşuyor. Uluç, önceki çalışmalarından yola çıkarak üretmiş cinlerinin yeni suretlerini. Bu suretler bilgisayar yardımıyla tuvallere aktarılmış. Resim anlayışı, hareket, hız ve mobilite esası üzerine kurulu olan sanatçı, ‘Beylerbeyi Cinleri’nde de her şeyin sürekli yer değiştirebileceği gerçekliğinden yola çıkmış. Döngüsel biçimde dönme ancak daire değil, sarmallar oluşturarak hep başka bir noktaya varma, sanatçının karakteristiği. Dolayısıyla sergideki hiçbir parça daha önce üretilmiş olanla birebir aynı değil. Çalışmalar dijital ortamda, bazen eski bir resmin minicik bir ayrıntısının üzerinden geçilerek, bazen kolajvari biçimde gerçekleştirilmiş. Aynı küçük ayrıntı, mevcudunun on katı büyütülüp yan yana farklı renklerde basılmış. Bir tuvaldeki cin fırlayıp bir başkasına tutunmuş, iki cin üçüncü bir tuvale eklemlenmiş. Figürlerin tuvaller arasındaki geziniminden doğan bu dönüşüm, parçalanma ve yeniden oluşma ile dekonstrüktif bir anlayışın sonucu. RNA ve DNA’ların formlarıyla da ilgilenen sanatçının insandışı yaratıklarla kurduğu metafizik ilişki yine bilimsel bir arka plandan besleniyor. Bu sergide, sanatçının 80’lerin sonlarında Paris’teki bir sergisini gören John Berger’ın kaleme aldığı gibi; “hem hiç görmediğimiz hem de çok eski zamanlardan tanış olduğumuz görülmedik görüntüler” peşinde yine Uluç. Ebatları büyüdükçe muhteviyatı da farklılaşan cinler, realiteye koşullanmış bir aklın zeminsiz, uçuşan olarak niteleyebileceği soyutlukta. Bu yaratıkları göstermenin ötesinde, hissettiriyor Uluç. Çoğu kez figürün peşinde olduğunu belirtmiş olan sanatçının, şimdiye dek sarmal hareketlerle, kenarı-köşesi belli formlarda gerçekleştirdiği cinlerinin bu sergideki bazı tuvallerde giderek silikleştiğini, amorf karakterler kazandığını görmek hayli ilginç. Bir giriş ve bir de çıkış kapısı bulunan tünel, Ömer Uluç için karanlıktan aydınlığa açılan pencere niteliğinde. Fakat tünelin sonundaki günışığına varmak için, her bir tuvalin kendi renk âlemine dalmadan, kararlılıkla yürümeniz gerekiyor! Renk cümbüşü Parçaların kurduğu bağımsız dünyanın yanı sıra toplamdaki renk cümbüşünün, mekâna özgü ışık beraberinde yarattığı atmosferse apayrı. Sıcak renkler hayli kuşatıcı. Bu tuhaf yaratıkları hissetmek, kuvvetli renklerinin izleyen üzerinde bıraktığı etkiyle de pekişiyor. Sanatçının yeni denediği print tekniği, son dönemlerde gerçekleştirdiği, kabarık boya dokusu ve geniş yüzeylere dayalı resim anlayışını bertaraf etmiş gibi görünüyor. Ancak bu baskı tekniği ile renk kontrastlarının çok iyi verilmesi başka tür bir avantaj alanı açmış. Aynı tuval üzerinde net siyahta patlayan bir mavi, mavinin patlattığı bir siyah, resmin hükmünü hayli kuvvetlendiriyor örneğin. Maruz kaldığı yoğun etki, şaşkına çeviriyor izleyicisini. 26 Eylül’de sona erecek serginin MATRAŞ sponsorluğunda gerçekleştirildiğini belirterek, sanatçının aynı yöntemle küçük tuvallerde de çalışacağının müjdesini verelim.

ELİF DASTARLI

MondaySeptember21st,2009

11th International Istanbul Biennale 2009 / part 1-2-3

Kategori: videolar, bienal, istanbul — Etiketler: , , — KatranveTuy @ 07:27PM

Çelişkileri yansıtan bir vitrin

Marvan’ın 60’larda yaptığı resimler de sergileniyor. Macar St.Auby’nin 16 mm siyah-beyaz filmi Centaur, devlete ait deneysel film stüdyosu Bela Balazs Studio tarafından desteklenerek çekilse de dönemin sansür komitesince hemen sansürlenmiş. Filmde çeşitli mekanlarda çalışan işçilerin, fabrika, otobüs, yurt, bekleme odası gibi sıradışı diyaloglarına ya da iç konuşmalarına tanık oluyoruz. Filmin en etkileyici sahnelerinden biri, tek tek titreyen elleriyle kıllarını dikerek temizlik fırçası üreten kör kadın işçilerin sahnesi… Kör kadın işçiler, bir yandan görmedikleri emeklerini, görmedikleri üretim araçlarına dokunarak, hissetmek şartıyla üretirken, bir yandan gülümseyerek bir türkü söylüyorlar: “göremiyorum, sonsuz bilinmeyen beni çağırıyor, yolun sonu, göremiyorum…” Brecht’in ‘insan neyle yaşar?’ sorusuyla başlayan bienali, herhalde en iyi özetleyen, bienalin kalbini oluşturan işlerden biri bu… 1973 ile 1975 tarihleri arasında çekilen film, Brecht’in “bir fabrika fotoğrafı, içindeki insanların aralarındaki ilişkiler hakkında hiçbir şey anlatmaz” sözünü doğruluyor adeta. Aynı filmde ‘acaba tekrarlama nevrozunuz mu var’ diye soruyor ambalaj fabrikasında çalışan kadın işçi… Çalışma arkadaşı onu şöyle yanıtlıyor: “Filmcileri kandırmak için krem şantiden, eşarp modasından ve zamlardan mı söz etsek?” Kendi emeğine yabancılaşmış, filme çekilmekte olan kadın işçinin, onu çeken filmcilere gönderme yaparak onların da kendi sanat yapıtlarına yabancılaşmasına işaret etmesi, bienalin temel sorusu ‘insan neyle yaşar’ın yanıtının ‘sanatçı neyle yaşar’ sorusundan çok da bağımsız olmadığını kusursuz bir incelikle aktarıyor… Öte yandan bu bienalin, hiç de öyle olmadığı söylense de, bir büyük sergi olarak son derece Brechtyen bir kurguya sahip olduğu iddia edilebilir. 11. İstanbul bienalini, Brecht’in dizinin dibinde kılan en büyük husus, sorduğu sorularda değil, serginin tıpkı Brecht sahnesi gibi günümüzdeki çelişkileri yansıtan bir vitrini andırmasında. Ve bu vitrinin camının, birkaç gündür önünde yapılan muhalif gösteriler aracılığıyla kırılmak üzere zorlanmasında… Endüstri-sanat gerilimi Nasıl Brecht tiyatro sahnesini, içinde yaşadığımız toplumu oluşturan çelişkilerin sergilendiği bir vitrin olarak kurguladıysa, WHW de öyle yaparak vitrin’de kapitalist kültür endüstrisiyle ona teslim olan çağdaş sanat dünyasının arasındaki gerilime ve bu gerilimin yarattığı/ yaratacağı çelişkilere öncelik tanımış. (Direnal, beğenal gibi bienal eleştirileri ve açılış günü yaşanan protestolar gibi…) Bu vitrinde gözlerimizi en çok kamaştıran ve direnmek, protesto etmek üzere harekete geçiren çelişki elbette antisanat ve meta sanat arasındaki çelişki… Emek ve meta emek arasındaki ilişki… İş ve işçinin, sanatçı ve sanat yapıtının kaderinin gün geçtikçe artan, önlenemez birbirine benzerliği ve bu benzerliği sağlayan ekonomi politiğin ne kadar kovulmak istenilse de büyüdükçe büyüyen gölgesi, bu vitrinin en albenili tarafı. Bu vitrinde 1934 doğumlu Suriyeli Marwan’ın 1960’lara ait varoluşçu, (Nevhiz Tanyeli’yi anımsatan) tuvalleri var örneğin… 1968’de bedene son derece dışavurumcu yaklaşırken 80’lere geldiğinde Marwan neredeyse figürasyondan vazgeçmiş bir soyutlamacıya dönüşmüş. Bu dönüşüm, değişim, Taşkent’li Vyacheslav Akhunov’un hem 70’lere ait politbüro üyelerinin portrelerinin yer aldığı Sineklik Devrimi serisinde hem de 2007 tarihli bir metrekarelik kibrit kutularına yaptığı günlüklerinde kendini ele veriyor. Sanatçının Sovyet devrimi sırasında ve sonrasında iki ayrı imkansız dünyada ürettiklerini bir arada görmek bienalin çelişkiye verdiği önemi ve bu çelişkiden çıkacak önerilere açtığı espasın altını bir kez daha çiziyor. Aynı vitrinde 1971 doğumlu Kudüslü Jumana Emil Abboud, Kudüs ve Ramallah arasında limon kaçırıyor. Tütün deposundaki desenlerinde azizlik mertebesine ilişkin psikolojik sayıklamalarını gösteriyor. Polonyalı sanatçı Arthur Zmijewski, İsrail, Batı Şeria, Polonya, Almanya, Fransa ve Kuzey İrlanda’da, farklı zamanlarda yapılmış kamusal siyasi eylemleri, yan yana eşit büyüklükteki ekranlarda göstererek Demokrasiler’de yaşanan eylemliliğin şimdi ve buradalığını sorgulamamızı sağlıyor. İdam meydanları Suriyeli Hrair Sarkissian, dev ve dingin fotoğraflarında, sivil suçluların idam edildiği meydanları en masum ve turistik halleriyle kansız göstererek iktidarın uyguladığı şiddetin en vahşi, çokuluslu ve görünmeyene tedavül olmuş yüzünü son derece estetik bir yaklaşımla aydınlatıyor. Maria Ruido, Barcelona’nın varoşlarında bir tekstil atölyesinde kaçak çalışan işçileri portreliyor. Tıpkı Auby’nin filminde olduğu gibi emeğin kullanım değerinin karmaşık, emeği üretenden bağımsızlaşan ve onu ele geçiren doğası tüm acımasızlığıyla karşımıza çıkıyor. Yılmaz Güney filmi gibi Aydan Mürtezaoğlu ve Bülent Şangar, İşsiz İşçiler, Sana Yeni Bir İş Buldum başlıklı projelerinde kendi sanat üretimlerini şemalaştırıyor. Bir grup genci ise iş sahibi ederek bienal süresince istihdam ediyorlar. Emek ve sanatın birbirinin içine geçtiği proje, bienalin en anlamlı projelerinden. Muhammed Ossama’nın 1979 tarihli Adım Adım filmi de bunu yapıyor. Üstelik çok tanıdık bir dille… Yılmaz Güney’in Umut filmi tadındaki bu siyah beyaz filmde, köyden kente göç eden kahramanların inşaat işi molalarında aralıksız tüttürdükleri sigaraların dumanı, çektikleri eziyeti bulandırmaya yetmediği gibi izleyicide çaresizliğe neden oluyor. Aynı şekilde Rena Effendi’nin petrol boru hattı boyunca teker teker çektiği portrelerde bu çaresizlik duygusuyla baş etmek zorunda kalıyorsunuz, her biri birer siyah beyaz defosu bu yüzyılın… Yine antrepoda Bureau D’Etudes grubunun özel olarak hazırladığı Terörün Yönetimi şeması incelenmeye değer… 11. İstanbul Bienali, ona yöneltilen tüm eleştirilerle birlikte, Koç’tan sponsorlu Markiszm olur mu gibi, aslında Marks’ın müphem olduğuna dikkat çektiği metanın ne olduğuna ve olmadığına ilişkin küçük küçük yığınla cümle kuruyor. Bu cümlelerden ister bir manifesto, ister bu manifestoya karşı bir başka manifesto yazmak olası. Olası olmayan galiba dünyanın daha iyi bir yer olacağına inancı çoğaltmak, saat başı ücretini alırken titreyen üstelik artık kayıtlı da olmayan illegal işçi ellerinin sürüklediği bir dünyada, sanatın para gibi kendisini değil, değerini temsil ettiği bir dünyada bu mümkün değil gibi görünüyor… Sanırım birkaç senedir, sanat yapıtı yerine güzel Türkçe’mizde iş dememiz boşuna değilmiş. Türkçe öngörmüş işte, işlerin dünyanın tüm işlerinin sanat, işgücü, emek demeden birleşeceğini… Bu da tuhaf değil mi?

AYŞEGÜL SÖNMEZ

MondaySeptember21st,2009

Ya Brecht’in Adı Anılmasaydı, Bienal Yine Tartışılacak mıydı?

Kategori: istanbul, makaleler — Etiketler: , — KatranveTuy @ 07:00PM

11. İstanbul Bienali’nin bugün yarattığı tartışmalar ve aynı zamanda da aldığı tepkiler, ona önceki 10 bienale göre hayli ayrıcalıklı  bir yer hazırladı. Evet, bu bienal gerçekten Türkiye’de hedeflediği etkiyi yarattı ve görülen o ki, kendi kurumsal yapısını iyiden iyiye sağlamlaştırmak adına en önemli hamleyi yapmış oldu. Söz konusu tartışmaların, yalnızca sanatın iç problematiklerini içermediği ve çok daha geniş bir alanda doğrudan siyasete yöneldiği açıktır.

Nedir 11. İstanbul Bienali’nin gündeme getirdiği siyasi tablo? En basitinden şudur: Küreselleşme sürecinde iktidarını kayıtsız şartsız ilân eden sermayenin, her tür sınıfsal direniş biçimini, kendi “kültürel” tasavvuruna indirgemiş olduğu… Ve buradan yola çıkarak, o sınıfsal direniş biçimlerinin tüm metinlerini, kendine ait bir okuma biçimine dönüştürmüş olduğu… Böylece bu bienalde anlaşılması gereken ilk şey, sınıfsal direniş biçimlerinin başta gelen figürlerinden biri olan Bertolt Brecht’i kendisine (“konu etmek” görüntüsünde) mal etmesidir.

Bienal küratörlerinin Brecht seçimi, sıradan bir seçim değildir. Bu seçim, sınıfsal direniş üzerine kurulmuş metinlerin (ve o metinlerin sahiplerinin) algılanış yöntemlerinin değiştirildiğini vurgulamaktadır. Daha başka bir ifadeyle; algılanış yöntemlerinin değiştirilmesi üzerine bir meşrulaştırma… Özellikle 1960’lı yıllardan kaynaklanan bir tartışmanın gelip dayandığı yerdir bu bienal konusunun seçimi: “Bir metin hangi bağlamda yazılmıştır?” ve “hangi bağlamda okunmalıdır?” soruları üzerine patlak veren tartışmalar, bir metnin “niyet”i ve “tutarlılık noktası” tabanında gerçekleşmişti. “Niyet”in ve “tutarlılık noktası”nın terk edilemeyeceğini savunanlar ile, “sonsuza kadar” genişletilebileceğini ve “istenilen biçimde” okunabileceğini savunanlar arasında geçen, uzlaşmaz bir tartışmaydı bu…

Yakın tarihte bir “yapısalcılık eleştirisi” olarak yükselen görüş, giderek cazibesini arttırarak metnin “tutarlılık noktası”nı terk etme yolunda büyük ilerlemeler kaydetti; ona hiç şüphe yok… Buna bağlı olarak “yorumlama”nın giderek “aşırı yorumlama”ya döndüğü şu içinde bulunduğumuz dönemi iyi kavramak gerekiyor. Metin okumalarının artık birer “pragmatizm karikatürü”ne dönüştüğü bu dönemde, “yararcı okumalar”ın kendi meşruluklarını kotardıkları yadsınmaz bir durumdur. Konu özellikle sınıfsal direnişin metinleri olduğunda, bu “yararcı okumalar”ın felsefi alandan daha fazla, siyasi alana ait bir yöntem haline geldiği ve bu yöntemi sermaye iktidarının sahiplendiği apaçıktır. Bu bienalin kendi kurumsallığını sağlamlaştırdığı (rüştünü kanıtladığı) yer de, işte tam burasıdır: Brecht’i, iktidar adına “yararcı okuma”ya tabi tutması…

Her ne kadar bu okumalar, küreselleşmenin neo-liberal tavrı ile örtüşüyor ve dahası, neo-liberalizmin meşruluğu doğrultusunda büyük hizmetler görüyorsa da, aslında (yukarıda da belirttiğim gibi) bir metni “keyfi” olarak okumanın kaynakları hayli gerilere dayanır. Örneğin Louis Althusser, “Das Kapital”in temelinin sınıfsal direniş olduğunu, eğer bu faktör göz ardı edilirse, Marx’ın eserinin yanlış bağlamlara sürüklenebileceğini (hattâ düpedüz çoktan sürüklenmiş olduğunu) vurgulamıştı: “Örneğin Kapital aşağıdaki biçimde okunabilir: Kapitalist üretim tarzının ekonomi politiğinin bir teorisi. Altyapıdan işe başlanacak, “iş-süresi” incelenecek, “üretici güçler” ve “üretim ilişkileri” birbirinden ayrılacak, meta, para, artık-değer, ücret, yeniden-üretim, rant, kâr, faiz, kâr oranının düşme eğilimi vb, vb. analiz edilecek. Kısacası Kapital’de iktisadın “(kapitalist) yasaları” bulunacak. Ve “ekonomik” mekanizmaların bu analizi bitirildiğinde küçük bir ek getirilecek: Toplumsal sınıflar, sınıf mücadelesi. /…Kapital’in bu şekilde okunması, bu şekilde yorumlanması Marksist teorinin ciddi bir çarpıtılmasıdır: Ekonomist (burjuva) bir çarpıtma. Toplumsal sınıflar Kapital’in sonunda değildirler: Başından sonuna kadar Kapital’dedirler. Sınıf mücadelesi toplumsal sınıfların varlığının bir türevi değildir: Sınıfların varlığı ve sınıf mücadelesi tek ve aynı şeydir. Sınıf mücadelesi, Kapital’i anlamak için “son-sözü-söyleyen halka”dır.1

Sınıfsal direnişe ait metinlerin (ve buna bağlı olarak figürlerin) çarpıtılmış okumaları, sürekli  belirttiğimiz gibi, günümüze dair bir sorun değil… Bu sorun belki 1960’lı yılların öncesinden (yani “tutarlılık” problematiğini tartışma öncesinden) bile kaynaklanıyor olabilir pekâlâ… Okuma yöntemleri üzerine geriye doğru bir iz sürdüğümüzde, o yolun bizi 20. yüzyılın ilk yarısına kadar götürdüğünü de ayrımsayabiliriz: Marksist filozoflar arasında baş gösteren “kuramsal olana özgürlük tanıma” ve “kuramsal olanın sınırlarını genişletme” çalışmaları, pratik gerçekliğin diyalektiği açısından bir eleştiri gerçekleştiriyordu ama, o kuramsal sınırın pratiği ne kadar dışlayabileceği de yine bir tartışma konusuydu. Sözgelimi, önce Theodor Adorno’nun ve sonra da Terry Eagleton’ın bu tartışmanın köşe taşları olduğunu biliyoruz.

Demem o ki bir metnin geniş sınırlarda okunması, neo-liberal iktidarın bir çırpıda düzenleyiverdiği, kendisini meşrulaştırma yolunda icat ediverdiği bir yöntem kesinlikle değildir. Bunun ilgili uzantılarını bir kez daha taramak gerekiyor. Ama burada akıldan çıkartılmayacak en önemli nokta da şu: Metin okuma yöntemleri (ya da kuramsal özgürleştirme) hakkında “yorum” ya da “aşırı-yorum”a, oradan da “post-yapısalcılık” ve “dekonstrüksiyon”a varan süreçte oluşan düşünceler (ve o düşüncelerin sahipleri), yalnızca tek bir siyasi görüşün egemenlerinin malı olamazlar. Yani tüm bu felsefi süreç, yalnızca planlanmış bir iktidar yapısının malzemeleri değillerdir. Bunu böyle söylemenin, sığlıktan ya da paranoyaklıktan başka bir açıklaması yoktur. Felsefi ataklar ile, bu atakları siyasi kalıplara sokmak isteyenler arasındaki derin uçurumu görmek gerekir.

Sonuçta şunu vurgulamalı: 11. İstanbul Bienali’nde Brecht’in okunma ve neo-liberalizm’in kalıplarına sıkıştırılma hali, bugün öncelikle sanatla ilgili birçok kişi tarafından eleştiri konusu yapılıyor. Bu şikâyet edilecek bir durum olamaz. Ne var ki eğer bu tartışmalar, eskiden olduğu üzere, yine karşılıklı “yok sayma” ve karşılıklı klişe sembollerin öne sürülmesi üzerinde gelişecekse, bundan en fazla zarar görecek olanlar, “eleştirenler” olacaktır; “eleştirilenler” değil… Ve şimdi 11. İstanbul Bienali eleştirilmeye değer görülüyorsa, bu eleştiri çok geç kalmış bir eleştiridir. Çünkü bundan önceki bienallerde konu edilen “Şiirsel Adalet” ve “İyimserlik” temaları da, şimdiki bienalin taşıdığı tüm felsefi sorunları içinde barındırıyordu (bu geniş konu için, belki başka bir yazı gerekiyor). O bienallerde de, felsefi açılımların nasıl çarpıtıldığı ve neo-liberal iktidarın kullanımına nasıl sokulduğu açıkça görülüyordu. Oysa o sırada ortada “Brecht” gibi etkileyici bir ad dolaşmadığı için, bu sorunlar neo-liberalizm muhalifleri tarafından hiç tartışılmaya değer görülmedi.

Umarım  “Brecht” adının başlattığı tartışma bundan sonra “sol söylem”in, iktidara aynı dilden yanıt verebileceği ve klişeler dışında tuzaklar hazırlayabileceği, sanat ve siyaset bağlamında daha işlevsel bir süreç açar. Önemli olan bu…

Emre Zeytinoğlu

MondaySeptember21st,2009

Arslan 40 yıl sonra burada kükrüyor

Kategori: Söyleşiler, sergiler — Etiketler: , , — KatranveTuy @ 11:37AM

“Yazar-çizer dendi bana hep, ressam ve şair yani. Şiir çok önemli, felsefe kadar. Geçenlerde bir arkadaşımla konuşurken, ‘Şiir şiir diyoruz hep ama artık kendimiz şiir olduk’ dedim.”

19/09/2009

Eyüp’te doğdu, ressam olmadan resim yapmaya karar verdi, ‘arture’ü icat etti ve istisnai bir sanatçıya dönüştü. Fransa’da yaşayan Yüksel Arslan’ın bugüne kadarki en kapsamlı retrospektif sergisi Santralistanbul’da. Fırsat bilip yılların tozunu attıran bir söyleşi, bonus olarak da Beyoğlu turu yaptık

İstanbul’a 40 yıl boyunca yolunuz neden düşmedi? Kendinizi sürgün mü ettiniz bir nevi?

Yok, gayet basit: Bizim küçük bir evimiz, bir odam var, çalıştığım o odayı terk edemiyorum! Niye? Amacım arture yapmak, ben resimlere arture diyorum ya, bunun tek yolu da ondan daha fazla vaktimi alan okumak. Etrafımda hep kitaplar var, çünkü okumazsam çalışamam. Okuyorum ve arture yapıyorum. Seyahat etmek gibi bir programım yok. Bizim tatillerimizi altı yıl önce ölen eşim programlardı, şimdi o işi kızım üstlendi. İki-üç hafta bir yerlere gidiyoruz; bir yerlere dediğim de, Fransa’da biliyorsunuz, tarih öncesi mağaraları çok bol. Tarih öncesi sanatını çok seviyorum. Çünkü tekniğim de oradan geliyor… Yani benim çalışma masamdan kalkmam çok zor oluyor. 1971’de, eşim de Hollandalı olduğu için Hollanda’ya gittik, onun dışında Fransa’dan çıkmadım.

Odanızı anlatır mısınız?

Etrafım 1.30 metre yüksekliğinde kitaplıkla dolu, onun üstünde sevdiğim sanat eserleri, daha çok Afrika heykelleri… Eskiden arture’lerim de oradaydı, şimdi onların hepsi İstanbul’da olduğu için yalnızca sanat eserleri ve halk sanatları eserleri var. Büyük bir masa ve oturduğum koltuk, bu kadar.

40 yıldır o odada mı üretiyorsunuz?

Hah, bir de küçük masa var, çünkü cumartesi-pazar günleri kitap avına çıkıyorum. O büyük masamın önündeki küçük masada bulduğum kitaplar birikiyor. Onlardan seçme yaparak okuyorum.

Bu kitap avının esasları nedir? Bir hedefe doğru mu çıkıyorsunuz, yoksa ne çıkarsa bahtıma diye mi?

Bazen aradığım kitaplar olduğunda onları yüzde yüz bulmak istiyorum. Bazı özel kitapçılar var, oralarda da bulamazsam tesadüfle de olsa karşıma çıkıyor. Okunacak çok kitap var, seçme yapmak lazım. Eskiler ne diyor; hayat kısa, sanat uzun!

İstanbul’a gelirken bir beklenti oluştu mu? Neler vardı zihninizde?

Bizim aile 25 kişi olmuş, hepsini göreceğim! Evet, onları özledim, bu normal. Herhalde yaşlandım biraz, yaşlandıkça da çocukluğa dönülüyor, çünkü en çok özlediğim doğduğum mahalle. Ben Eyüplü değilim, Eyüp-Bahariyeliyim.

(Komet geliyor… Birbirlerini görür görmez kahkahalar başlıyor…)

Geldim ve sabah Eyüp’e gittim, Eyüp Camii’nin iki avlusunu gördüm. Bir de caminin arkasında ufacık, dar, kaldırım taşlı bir yol vardır; Bahariye’ye gitmek için kestirme yol. Orayı da çok özlüyordum. Bu daracık yolun her tarafı mezar taşlarıyla dolu ve türbeler var. Oraya kadınlar, erkekler gelir ve adak adarlardı, para atar, çaput bağlardı çocuğu olmayan kadınlar falan… Oradan çıktım, Bahariye Caddesi’ne doğru yürümeye başladım. Çünkü doğduğum yeri görmek istiyordum. Allahtan biliyordum bizim evin ve pek çok yerin yıkılmış, tamamen değişmiş olduğunu yoksa kalp krizinden gidebilirdim. Sonra da müzeye geldim zaten, bu hali de güzel…

Bütün resimlerinizi bir arada görmek nasıl bir his yarattı sizde?

Büyük sürpriz! Bazı arture’leri görünce ‘Bunu ben mi yaptım’ dedim. Hatırlamıyorum. Çünkü bu internet yüzünden, bir sergi açılınca herkes duyuyor, bir sürü arture toplanmış, şaşırdım kaldım. İkincisi de, her resmin önünde saatlerce durmadık, bazen hızlı geçtik, bakılacak gibi değil, dört kat, 600’e yakın arture var. Hızla bakmamıza rağmen üç saat sürdü. Demek ki ciddi bakmak isterse birisi, bir günden fazla zamanını alacak. Serginin komiseri Levent Yılmaz’a dedim ki, “Aşağıda sedye ve ambulans bulunsun da fenalaşanı hastaneye taşısınlar!” Çok resim var. Katalog 600 sayfa. İşte neden seyahat etmediğim burada belli oluyor, çünkü aptal gibi durmadan çalışmışım. Tek bir arture’ün bir yıl sürdüğü oluyor…

Arture’lerinizi tarif ederken, “Resme karşıdır” diyorsunuz. Arture’ü yaratmanız, yeni teknik adını verdiğiniz Yüksel Arslan tekniğine ihtiyaç duymanızın nedeni neydi?Buna cevap vermek çok kolay: Ressam değilim! Daha baştan belli oldu, liseyi zor bitirdim çünkü. Kendimi ressam yapmak, ressam olmak istiyordum ama çabuk farkına vardım ki, liseyi de en sonunda bitirince, akademiye gideceğime sanat tarihine yazıldım. Niye? Ben de başta yağlı boya falan yaptım ama geleneksel bir ressam olmadığımı anladım hemen; ressam olmadan da resim yapılır dedim. Onun için yaptığım eserlere ‘arture’ kelimesini buldum, Fransızca. Arture’leri 1962’den itibaren numaraladım, 2009’a gelirken 655 arture oldu, yani senede aşağı yukarı 15 arture yapmışım. Demek istediğim alışılmış bir ressam değilim. Benim yaptıklarım resim, şiir ve felsefe arası ürünler. Geleneksel ressam çok var…

Geleneksel ressamla kastettiğiniz ne?

Bir tuvalin önünde, yağlı boya, elinde paletiyle resim yapan bir sanatçı. (Komet’e bakarak) Mesela Komet!

Komet: Ferit Edgü’nün ‘Arslan’ kitabında da okudum, Arslan yaptığına sanat dememek için arture diyor.

1962’de arture demeye başlıyorsunuz ama çok daha öncesinde resmin malzemesi boyayı da çıkarıyorsunuz hayatınızdan ve doğal malzemeye çeviriyorsunuz yüzünüzü… Neden tarih öncesi sanatları seviyorum? Mağara resimleri bilhassa, işte tekniğim de bununla ilgili. 1955’te Maya Galerisi’nde sergi açtıktan sonra, Adalet Cimcoz bütün resimlerimi sattı ve 800 lira attı masaya, “Vergileri düşürdüm oğlum” dedi, kendimi zengin sandım. Oradan çıktım ve Haşet Kitabevi’ne gittim. O zamanlar, param olduğunda oradan resim kitapları alırdım. Çünkü orijinal resim göremiyorduk. Haşet’te bir kitap buldum, ismi ‘Modern Sanatın 40.000 Yılı’. Aslında prehistorya resimleri üzerine bir kitap. Bu kitabı yazan adam bir reçete veriyor. O reçeteyi hemen denedim… İşte o ilk resmi sergide göreceksiniz! Yeni tuval boyama tekniğini, o kitaptaki reçeteden hareketle buldum.

1962’ye, yani arture’lere kadar hayvan imgesi baş misafiriniz oluyor, akabinde mezar taşları devreye giriyor, insanlar sonra… Bu sıra nasıl oluştu?

1955’teki ‘İlişki, Davranış, Sıkıntılara Övgü’yü açtıktan sonra basında kritikler çıktı. Biri de Yeni Ufuklar dergisinde Sabahattin Eyüboğlu’nun müstear isimle yazdığı bir yazı. Enteresan bir yazıydı, şöyle diyordu: “Hayvanların olduğu, insanların olmadığı garip bir dünya bu.” Ama ben o hayvanları insanlaştırmıştım. Hemen biraz sonra da, garip bir şekilde, ‘İnsanlı Günler’ diye bir seri yapmaya başladım. Bu yazıya tepkiydi benim için o seri aslında. İnsan girsin, insanı da görelim diye yaptığım eserlerdi.

‘İnsanlı Günler’ olunca ikinci serginizin adı, akla şu geliyor; yine de insana teslim olmuyorsunuz. ‘İnsanlı’ demeniz, sanki tarih öncesine merakınızı ele veriyor, ne dersiniz?

Zaten yeni teknikle yaptığım için o diziyi, orada da ilkel insanları, belki de hayvanlaşmış insanları çizdim. İşte bu sergide, ‘İnsanlı Günler’ serisi var, müthiş bir sürpriz bu mesela. O eserlerin çoğu İpşiroğlu Koleksiyonu’ndaydı, İpşiroğlu yaptığım işleri çok severdi. Bütün o işleri yeniden görmek sahiden tuhaf.

Geçmişinizle karşılaşmayı sadece ‘tuhaf’ sözcüğüyle mi açıklıyorsunuz? Bu büyük sergi dolayısıyla tam olarak nasıl bir duygu iklimi içindesiniz?

İlk sergimden, 1955’te Adalet Cimcoz’un Maya Sanat Galerisi’nde açtığım sergimden de bir resim var burada. O zaman daha arture yapmıyorum. Onları bir odaya koymuşlar mesela, sanırım beş-altı kadar ilk dönem işlerimden var. Sürpriz, müthiş hem de! O zaman 22 yaşındaydım. Bohem hayatına girmiştim, kimin umrunda fotoğraf çektirmek yaptığın resimlerden falan. Hepimiz yarı deliydik! Normal olarak. O ilk işlerin bende fotoğrafları bile yoktu. Çok tuhaf. Hatırlamadım. Unutmuşum.

Kullandığınız renk skalasını da yeni teknik yöntemine mi borçlusunuz?

Kullandığım kâğıtlar da bir mağaranın duvarı gibi olmuş, değil mi? Toprak boyalar, şunlar bunlar, korkunç bir şey. Bazıları küflenmiş, temizlemişler. Bütün malzeme organik olduğu için, yağ ve yumurta akı kullandığım için mesela, böceklerin resimlere saldırmaması vs. için bazı koruyucu önlemler almak gerekiyordu ve tütün suyu kullanmaya başladım.

Tütün suyu kullanmaya başlamanız da bir reçete keşfiyle oluyor, değil mi?

O reçeteyi sonradan buldum; ‘Türk Kitap Kapları’ diye Kemal Çığ adlı bir araştırmacının kitabı bu. Eski minyatür kitaplarının ciltleri de hayvan derisinden, böcekler istila etmesin diye tütün suyu kullanıyormuş mücellitler. Tütün suyu kullanınca böcekler korkuyor!

Ferit Edgü’nün sizin için yaptığı bir yorum var: “Ressam değil, okur-çizer”. Hele de bir ‘kutsal kitap’ bütün işleriniz içinde özel bir yer tutuyor. ‘Kapital’i Güncelleştirme Denemesi’ adlı seriyi yapıyorsunuz. ‘Kapital’i güncelleştirmek istemem kişisel yaşantımla ilgili, çünkü 1967’ye dek Nietzsche’ciydim. Onun çok etkisinde kaldım. Evlenip çoluk çocuğa karışınca ve normal bir hayata başlayınca yavaş yavaş kendime sorular sormaya başladım. ‘Ben Nietzsche’ciyim ama üstün insan mıyım, üstün insan kimdir’ diye düşündüm: Ben de herkes gibi yemek yiyorum, eşim var, sevişiyorum, çocuklar büyüyor, ne demek bu üstün insan olmak? Bu normallikler hayatıma girdikçe de toplumla ilgilenmeye başladım. Sorulara en güzel cevap Karl Marx’ı okumaktı. Gereklilikti ve karşımda duruyordu. Onu okudukça ekonomi-politik üzerine de okumaya başladım. Bir daldım Karl Marx’a, sadece ‘Kapital’i değil, bütün yazdıklarını ve büyük arkadaşı Engels’in yazdıklarını da okudum. Normal olarak da, ‘Kapital’i resmetmek fikri aklıma geldi. 30 arture’ü altı yıl boyunca çalıştım.

‘Kapital’i resmetmeye kalkışmak, sizi nasıl bir fikir ve hayal dünyasına sevk etti?

İlk fikir şuydu: 19. yüzyılda yazılan bir eseri, yaşadığım zamana aktarmak, yani 20. yüzyılda ne oluyor sorusunu sormak. Al başına belayı, altı yıl işte! ‘Kapital’in güncelleştirilmesi ne demek? Ekonomi-politik olayların 20. yüzyıldaki karşılığı. Bu sorunun farkına varmamla konu kolaylaştı. Mesela o zamanlar ve bugün de dünyada zengin ülkeler var değil mi? Bu zengin ülkeler toplaştığında yediydi, şimdi sekiz oldu, dünyayı onlar idare ediyor. Türkiye, Cezayir, Tunus, Mısır gibi ülkelere de geri kalmış, fakir, üçüncü dünya ülkeleri diyorlar. Ben Türkiyeli olduğum için, hemen İstanbul’daki Orhan Duru’ya, başka dostlara da mektuplar yazmaya başladım. Çünkü utandım, Türkiye’nin ekonomi politikasını bilmiyordum. Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti döneminde yazılmış kitapları yollamalarını istedim, bunu iyice anlamak istiyordum. Bu serginin afişinde de kullanılan arture enteresandır mesela, zengin ülkeler ve geri kalmış, fakir ülkeler tokalaşıyor! Bunları anlamaya çalıştım, anladığım kadarıyla da resmettim. Benim gerçek mesleğim sanatçı olmak.

Ama ressam değilsiniz…

Değilim. Ama sanatçıyım, yaptığım arture’ler gene de duvara asılıyor, normal resim gibi.

20. yüzyıl dünya tarihi, arture’leriniz izlendiğinde uzun metrajlı bir film gibi. 21. yüzyılın ilk 10 yılına girerken küresel bir ekonomik krizle karşı karşıya kaldık. ‘Kapital’i de resmetmiş biri olarak, 21. yüzyılın ekonomi-politiği üzerine ne dersiniz?

Belki de dünyanın her tarafında, zengin ülkelerden de başlayarak, yeniden devrimler çıkacak gün yüzüne. Ben böyle ciddi ciddi konuşuyorum ama ciddi bir insan değilim. Eğlenmeyi severim. 80’lerin sonunda komünist ülkeleri düşünce, Rusya çökünce hep dostlarıma şunu söyledim, bu Rus toplumunun ne yaptığı belli olmaz, bunlar Gogol’dan, Dostoyevski’den geliyor, bu herifler belki de 2017’de yeni bir ihtilal yapabilirler! Belki de çok güzel ihtilaller, devrimler olacak ve her şey değişecek, değişiyor… Belki ben görmeyeceğim ama siz göreceksiniz.

Siz hiçbir zaman kendinizi bir sanat akımına dahil etmiyorsunuz. En fazla kimi akrabalıklar kuruyorsunuz ama hepsi bu. Yalnız, 60’larda sürrealistler fena halde peşinize düşüyor, ‘Sen bizdensin’ diye… Sahiden de hiç sürrealist oldunuz mu?

Sanatçı aptal mı bir akıma girsin, aptalsa girer tabii, o ayrı. Bütün bunları başıma açan Edouard Roditi. Onun sanat yaşamıma etkisi büyük. Türkiye asıllı bir Amerikalı Roditi.

Tilda Kemal’in uzaktan akrabası olduğu biliniyor Roditi’nin.

Evet, İstanbul’a geldiği zamanlarda Yaşar (Kemal) ve Tilda’nın evinde kalırdı. Cezayir Savaşı patlak verdiğinde Roditi’yi Paris’ten kovuyorlar ve bu mütemadiyen geziyor. İstanbul’a geldiği sıralarda bunu sanat çevreleriyle tanıştırıyorlar. O arada, Mazhar Şevket İpşiroğlu’nda benim resimlerimi görüyor. Yaşar Kemal’e soruyor, ‘Kim bu Yüksel Arslan’ diye. O zaman Balık Pazarı’nda Lefter diye bir meyhane var, biz de hep oraya gidiyoruz. Yaşar diyor ki, “Lefter’de bulursun Arslan’ı.” Bir akşam oturmuş içiyoruz, gırgır tabii. Her gün buluştuğum iki-üç arkadaşım vardı; Hayalet Oğuz, Ahmet Oktay, Ömer Uluç, Selahattin Hilav… Roditi kapıdan içeri girdi, 1.90 boylarında, 45-50 yaşlarında bir adam… Yasak bitti, Roditi Paris’e döndü. Andre Breton’a hâlâ sürrealistlerin Papa’sı deniyordu o tarihlerde. Roditi’ye soruyor Breton, “Biz enternasyonal bir sürrealizm sergisi hazırlıyoruz, konu da erotizm. Sen dünyayı geziyorsun, bizi ilgilendiren ressamlar gördün mü?” diye. Roditi “Türkiye’de Arslan var” diyor. 1959’da bir mektup geldi Breton’dan, o sergiye davet ettiler. Ama o tarihlerde yurtdışına çıkamıyorduk, döviz yoktu memlekette. O arada Roditi bana Amerikalı bir koleksiyoner yolladı, iki kez geldi o koleksiyoner İstanbul’a, resimler aldı benden. O resimlerden birini de Paris aktarmalı gittiği için Amerika’ya, Paris’teki bir galeriye gösteriyor, Raymond Cordier’e. Gösterdiği resim de Marquis de Sade! Cordier hemen o resmi satın alıyor. O sıralarda Ferit Edgü de Paris’te yaşıyor, hemen bana bir mektup yazıyor, “Seni Raymond Cordier çağırıyor, sergini açmak istiyorlar” diye. Sene 1961, 200 dolar ve pasaportu alıp gittim Paris’e.

Sürrealizm peki?

Ama ben daha Paris’e gitmeden sürrealist olmadığımı biliyordum. 1933’te doğdum, sürrealizm 1933’e geldiğinde son nefesini vermek üzereydi. Ne ilgisi var benimle! Roditi hayatımı ekonomik olarak da iyi kazanmamı istediği için beni kolluyordu. Ben bir işçi çocuğu olduğum için, resim satmak dışında hiçbir şansım yok. İşçi çocuğuna kim para yollar? Resimleri satınca bayram ediyordum. Roditi de bunun farkındaydı, çok zeki bir adamdı. Amerikan dergilerine, Paris’teki sanat dergilerine yazdığı bütün kritiklerde Türk sürrealisti diye yazıyordu. Mesela bunun bazı yazdığı kritikler şöyle: ‘Arslan’ın atölyesinde koleksiyonerler kuyrukta!’

Arture’lerinizde cinsellik var ama asla bildiğimiz anlamda bir nü gibi, bir kadının ya da erkeğin ‘normal’ çıplaklığını görmüyoruz…

Ben resmediyorum, ama bir düşünceyi resmediyorum.

Cinsellik dersi deyince de akla hayvanlar mı geliyor?

Evde karasineklerin, dışarıda ise başka böceklerin, kurbağaların, kaplumbağaların, kedilerin, köpeklerin, atların çiftleşmelerini izliyorum… İnsanı hayvanlar dünyasına sokmam, ‘İnsanlı Günler’ dizisiyle başlar… Fakat o günlerde, yaklaşık iki yıl sürecek bir buhran yaşadım, koptum. Marquis de Sade, Baudelaire, Lautreamont, Rimbaud okumaları yeniden çalışmaya başlamamı sağladı. Zaten ondan sonra ‘Fallizm’ serisi ortaya çıktı…

‘Fallizm’ serisinden bahseder misiniz?

O serinin çoğu otobiyografiktir. Erotik bir dünyayı, büyük cinsel dürtüleri keşfettim çünkü o sıralarda. Yani hikâyeden çok durumu gösteriyorum… Erkek ve kadın için erotizm, seks çok önemli. Bakın tımarhaneleri dolduran insanlara, hepsinin seksle ilgili sıkıntıları vardır. O yüzden dönem dönem hep geri dönüşler yaptım sekse…

1950, 1960, 1970’leri konuştuk belki ama 1986’da ‘Autoarture’ diye bir seri yapıyorsunuz. O serinin sebebi hikmeti neydi?

‘Etkiler’ dizisinin mantıksal devamı diyebiliriz. Beni etkileyen sanatçılar, şairler, düşünürler vb.

üzerine beş yıl çalıştıktan sonra kendimle ilgilenmek istedim. Ama birkaç aylık çalışmanın sonunda kendi hayatımla ilgili hesaplarımı çok çabuk gördüm! İlginç hiçbir şey yok.

Her sabah, üç bardak çayı yuvarladıktan sonra masaya oturmak, okumak ve çalışmak, çalışmak ve okumak…

Buna hayat mı denir!

Şiirden ayıramıyorsunuz arture’lerinizi. Şiir sizi nasıl bu kadar etkiliyor?

Yazar-çizer dendi bana hep, ressam ve şair yani. Şiir çok önemli, felsefe kadar. Geçenlerde bir arkadaşımla konuşurken, “Şiir şiir diyoruz hep ama artık kendimiz şiir olduk” dedim.

Beyoğlu’nu özlediniz mi?

Özledim. Ama diyorlar ki, sel gibi insan akıyormuş!

‘Komiser’ Levent Yılmaz anlatıyor

Serginin küratörü Levent Yılmaz’a Yüksel Arslan’la nasıl tanıştıklarını, bu dostluğun yıllar içinde nasıl katmerlendiğini sorduk. Arslan’ın ifadesiyle söyleyelim, serginin ‘komiser’i anlatıyor…

“Yüksel Arslan’la ilk Palette kahvesinde karşılaştık. 1993 yılı olmalı. Ali Artun’un hazırladığı Dost ve Galeri Nev ortak yayını ‘Defterler’ yeni çıkmıştı; ben de içindeki birçok metni Türkçe’ye çevirmiştim. Paris’e doktoraya gidiyordum. Ali beş-on kitap verdi, Yüksel Bey’e vermemi istedi… Sonra… İşte bol bol konuşmaya başladık…

Özellikle de benim tez konum ilgisini çekmişti: 17. yüzyıl libertenleri. Ben de o arada ‘Etkiler’ (Influences) kitabında tam da bu konuda bir arture yaptığını gördüm; Descartes, Bacon, Spinoza da vardı içinde. Dedim ki, ‘Yüksel Bey, benim beş kuruş param yok (hakikaten yoktu), acaba bana taksitle bu arture’ü satar mısınız?’ Şöyle kaşını kaldırarak baktı; ‘Tamam, çerçeve parasını 10 taksitte ver, ben de sana her hafta burada içki ısmarlarım’ dedi ve kahkahalarla gülmeye başladı… Valla dediğim gibi beni ilk çok derinden etkileyen 17. yüzyıl libertenleriydi. Arkasından hepsi tabii… Ama tuhaf, ele gelmez bir şey vardı Yüksel Bey’in resminde, hâlâ var. Bir sır var ve ben hâlâ onu çözemiyorum.

Ben Paris’teyken her hafta görüşürdük. Sonraları öğle yemeklerine falan da gitmeye başladık. Yüksel Bey’in eşi Lidy hayattayken evdeki son şölenlerden birine de gitmişliğim var. Kendiliğinden, yavaş yavaş oldu. Biz hep şairleri konuştuk ama galiba. Leopardi’yi, Hölderlin’i, Rimbaud’yu… Pavese’yi. Mesela Pavese konuşuyoruz diyelim. Ben gidip gördüm San Stefano Belbo’yu. Orasının toprağı Pavese’nin şiirlerindeki topraktır. Ben onu anlatıyorum diyelim, Yüksel Bey yeni aldığı Pavese’nin ‘Bütün Eserleri’ndeki bir takım episodları anlatıyor. Böyle işte. Birbirimize ilgilenebileceğimizi düşündüğümüz şeyleri anlattık çoğu zaman.

İşin içinden yara bere almadan, rezil olmadan, Yüksel Bey’in arture’lerine layık bir sergi yaparak çıkmak istedik. ‘Aman, her şey bitti, iyi oldu galiba, rezil olmadık’ diyeceğim bir anı hep görmek istedim. Gördüm. İyi… Katalogdaki ‘İnsan I, II, III’ün metinlerini okursanız, hayat boyu şaşırmaya devam edersiniz. İnsan dizisi beni hep şaşırtacak. Yüksel Bey’in şaheseridir bence bu dizi. Dünyada bir eşi benzeri yoktur.”

40 yıl sonra ilk Beyoğlu turuna birlikte çıktık

Kaldığı otelin lobisinde buluşuyoruz. Oturmuş kitap okurken buluyorum Yüksel Arslan’ı; 1930 baskısı, ‘L’art Primitif’i okuyor. 40 yıl sonra İstanbul’a gelirken, yanında getirdiği 20 kitaptan biri bu.

90 dakikalık söyleşinin sonunda Yüksel Arslan heyecanla çantasını toplayıp Beyoğlu’na gitmek istediğini söylüyor. Ben de şansımı deniyorum, “İsterseniz size eşlik edebilirim” diyorum ürkekçe… “Elbette” diyor ve Taksim Meydanı’na sırtımızı verip kendimizi İstiklal Caddesi’ne doğru bırakıyoruz.

Yüksel Arslan nostaljiyle yaşayan, ‘Ah nerede o eski İstanbul’ diyen biri değil; her şeye bakıyor, zihninin her anı, her şeyi kaydettiği aşikâr! İlk istikamet Galatasaray’daki Aslıhan Sahaflar Çarşısı. Balık Pazarı’ndaki kapısından girdiğimiz an, önümüzdeki birkaç saatlik turun da seyri değişiyor. Sağdaki ilk dükkânın camekânında bir kitap bize bakıyor: Sarı benizli, kenarları eprimiş, Ada Yayınları’ndan çıkan, Ferit Edgü’nün hazırladığı ‘Arslan’ kitabı! Şaşkınlıkla vitrine bakakalıyoruz. “Bu kitabın baskısı hâlâ var mı?” diyor Yüksel Arslan ama onun aklı fikri, İstanbul’da da gönlünce bir kitap avının mümkün olup olamayacağında…

Yüksel Arslan’ın reçeteleri var, tıpkı özel karışımları olan bir şifacı gibi… Yüzde yüz ‘doğal’ reçeteler bunlar. Arture’lerin doğasını yitirmemesi, bozulmaması için yıllar önce bir kitap keşfediyor; Kemal Çığ’ın ‘Türk Kitap Kapları’. Ferit Edgü’nün ‘Arslan’ıyla karşılaşmanın şaşkınlığını üzerimizden atamadan, başka bir sürpriz: Kemal Çığ’ın bu kitabı da üçüncü dükkânın vitrininden bize bakıyor.

Emir Nevruz Sokak’taki Turkuaz Sahaf’ı anlattığımda hemen oraya da gitmek istiyor Yüksel Arslan. Bu arada kahvesini içmediğini hatırlıyor, zaten yıllar sonra ilk kez sabah 9’da uyandığı için hâlâ şaşkın! Turkuaz Sahaf’ın bulunduğu sokakta bir yeri gözüne kestiriyor, kahveleri söylüyoruz. Şekerli içiyor kahvesini. Kahveler gelene kadar da Turkuaz’ın raflarına seyirtiyor. Uzun uzun bakmayı seviyor, gözü hep kitaplarda, insanlarda… Aklına 1955’te ilk sergisini açtığı, Adalet Cimcoz’un Maya Sanat Galerisi geliyor, “Bu sokaklardan birindeydi” diyor. Kahveler içiliyor, tekrar yola koyuluyoruz…

Bir an dede-torun Beyoğlu’nda aylaklık ediyormuşuz gibi bir hisse kapılıyorum. Gözüm hep üstünde, tedirgin oluyorum yer yer, acaba düşer mi, ‘aman dikkat’ halleri içindeyim… Ama Yüksel Arslan o kadar dinç ki, hızlı yürüyor mesela. İki yıl önce bırakmış 60 yıl içtiği sigara ve içkiyi. Hiç aramıyormuş ama…

Birden “Hah, işte burası!” diyor, Balyoz Sokak’ın tabelasını göstererek, “Maya Sanat Galerisi’nin yerini bulduk.” İlk sergi açtığı günlere, 1955’e gidiyoruz o an… Artık Yüksel Arslan’ın kafası rahat.

Has arkadaşı Ferit Edgü’nün İstiklal Caddesi 235 no’daki bürosuna gitmek istiyor. Önce 235’in doğru olup olmadığını düşünüyor, ben boş bulunuyorum ve “E arayalım” diyorum. Yanında hiç telefon defteri taşımamış bugüne dek, cep telefonunun adı bile yok, benim bu çıkışım abes oluyor tabii, utanıyorum…

Artık yemek yemeye geliyor sıra, ‘hafif bir şeyler’ istiyor, Asmalımescit’e çeviriyoruz istikameti… Izgara köfteye karar veriyoruz. Yemeğin sonunda yine kahve içmek istiyor, söylüyoruz. Her gün iki kahve içiyor. “Türk kahvesini arıyor musunuz?” diyorum, peşine bu hikâyeyi ekliyor: “Ferit Edgü, 1967’de İstanbul’a temelli döndüğünde bana cezvesini bıraktı. 42 yıldır o cezveyle Türk kahvesi gibi bir şeyler yapmaya devam ediyorum.”

Dönme vakti geliyor. Kalkıyoruz. İstiklal Caddesi’nden yukarı doğru yürürken, Kallavi Sokak’a geldiğimizde, “Maya Sanat Galerisi burada da olabilir” diyor, benim de aklıma kurt düşüyor. Mine Söğüt’ün uzun zaman önce baskısı tükenen Adalet Cimcoz kitabına başvuruyorum sonra; Maya Sanat Galerisi, yani 1955 yılında Yüksel Arslan’ın ilk sergisinin açıldığı yer, Kallavi Sokak No:20. Belgelere dayanarak söylüyorum bunu. Bugün o bina yok!

Galatasaray Meydanı’na geldiğimizde ayrılıyoruz, kendisi bir kez daha Aslıhan’a gitmek istiyor. Dede-torun sıcaklığıyla vedalaşıyoruz. Ben kendi hayhuyuma, İstiklal Caddesi’nin kalabalığına dönüyorum, aradan 20 dakika geçiyor ve Yüksel Arslan’ı bu kez yolda görüyorum, uzaktan… 40 yıl sonra Beyoğlu’na ilk kez inen biri gibi değil de, her gün gelip geçiyormuş gibi bir alışkanlıkla yürüyor… Kısacık maceranın sonunda, yeni arture’ler oluştu mu zihninde diye merak etmekten alamıyorum kendimi. Yüksel Arslan müstakilliğine, İstanbul’un bu yeni hali, şimdi, yıllar sonra karşılaştığı hal nasıl sızacak diye merak ediyorum…

AYŞEGÜL OĞUZ

Yüksel Arslan sineması…

FATİH ÖZGÜVEN

Kültür Sanat 24/09/2009

Son yılların en kapsamlı ve ilginç sergilerinden biri Santralistanbul’da açıldı. Yıllardır bölük pörçük görülen işleriyle efsane haline gelmiş olan Yüksel Arslan’ın retrospektifi… Sergiyi mümkün kılan, Arslan’ı hayırlı bır saplantı haline getirmiş olan edebiyat adamı Levent Yılmaz; Arslan söz konusu olduğunda bunun çok talihli bir buluşma olduğunu vurgulamak gerek. Sanatların birlikteliğine, akrabalığına Arslan kadar ciddiyetle inanmış az sanatçı vardır. Okuma, kitaplar bu inancın merkezinde yer alır. Yılmaz, sergi kataloguna yazdığı önsözün ‘Okumak’ bölümünde Arslan’ın ‘tüm eserlerinin bir okuma sonucu ortaya çıktığı’nı söyleyecek kadar ileri gidiyor. Arslan da itiraf ediyor: ‘Ressamdan çok okur olduğumu hep söylerim.’ Arslan’ın mensubu olduğu aydın-sanatçı kuşağı sinemayı da adeta dinsel bir biçimde önemserdi. İstanbul’dan muhtemelen bir Sinematek kültürüyle yola çıkmışsanız, hele de Paris’e gidiyorsanız, sinema daha da kaçınılmaz biçimde heybede olurdu mutlaka. Okumak evet, ama Arslan’ın eserinde sanatların birlikteliğine duyulan inancın sonucunun (hatta zirve noktasının) bir tür ‘sinemasal’lık olduğu da düşünülebilir. Sergideki beşyüz küsur resmin arasında biri Arslan’ın sinemayla ilişkisine dair doğrudan bir ipucu veriyor bize. ‘Etkiler’ dizisindeki bu resimde Lang, Welles, Marx Biraderler, Dovjenko, Şarlo, John Ford isimlerini, o yılların ‘temel’ sinema kültürü repertuarını kareler içindeki küçük desenlerle ya da karelere düşülmüş notlarla birlikte görmek mümkün. Ben, Arslan’ın ‘sinemasal’la ilişkisini sonraki yıllarda parlayan bir sinemacınınkine, sanat tarihinden sinemaya varan Peter Greenaway’in girişimine benzetirim. Greenaway’in resim kadrajıyla didişmesini, bozup yeniden yapmaya çalışmasını, kalabalıkları kullanmaktaki kendine özgü spektakülerliğini, yazarları, ressamları ve diğer sanatçıları ‘film yıldızı’ olarak film metnine sokma orijinalliğini Arslan’ın resim dünyasında da bulmak çok mümkün. Sanatçılara ya da etkilere adadığı portrelerde görsel sanatların Godard’dan sonra hesaba katmadan edemeyeceği bir şeye, kişiyi anlamlarını açmamızı bekleyen ikonik bir bütün, bir ‘levha’ olarak sunma girişimine tanık oluyoruz. (Arslan bu hedefe ayrı kaynaklardan, ansiklopedi sayfası ya da elyazması gibi görsel ön örneklerden yola çıkarak varıyor belki ama vardığı nokta Godard’ın semiolojik ilgileriyle akraba.) Borges’in yazarlar için yaptığı güzel jeneolojik geri sayımı görselin tarihinin bir dilimine uyarlarsak ‘Greenaway’i doğuran Godard’ı doğuran Brecht’ tarifine varmamız da mümkün, ki bu da bizi Arslan’ın müthiş ‘Kapital’ dizisine yanaştıracak. Burada, hem görsel bir Kapital ve işleyişleri dökümü var, hem de bunu Brechtgil bir ‘bilgilendiricilik’le resim olmaktan çıkarıp levha ya da öğretici afiş esprisine yaklaştırma girişimi. Bu girişimi bugün de taze bir heyecanla izliyorsak bu, ressamı bugünün genç sinema seyircisi için de leziz kılacak bir yanından ötürü; distopya olarak ütopya, ya da tarihin çarkları arasından görünen distopya hissi. O uzanıp giden perspektifleri, sokakları dolduran kalabalıkları, çalışan işçileri, sinsice ufuk noktasına varan konferans masalarını Arslan’ın pek sevdiği sepyamsı bir pusun ardından izliyoruz ve belki de ressamın ayaklanmış kalabalıkları kutsayışı ile onların muhtemel yenilgisini (daha o yıllarda çok da kesin olmayan) zamanından önce bir arada görüyoruz. Ayzenştayn’ın merdiveninde, Visconti’nin balolarında ya da savaşlarında, Bertolucci’nin halk ayaklanmalarında da bir sezgi olarak varolan bir ‘şey’dir bu. Arslan’da da olduğu gibi. Sonrakiler adını daha iyi koyacaktır. Dolayısıyla bu resimlerde Terry Gilliam’ın karanlık ve alaycı, ‘Blade Runner’ın kapkaranlık, ‘Dark City’nin loş ve çizgi romansı dünyasını haberleyen şeyler var. Kapital’in teknolojiyle ve diğer bilgi biçimleriyle kuracağı tekinsiz işbirliğine ilişkin bir önsezi. Aynı şeyi insan bedeninin maruz kalacağı tahakkümü sezerek, kapsayarak da yapıyor Arslan; uzanıp giden fallüs ve vajina ‘tarlaları’nı, akla hayale gelmez çiftleşme perspektıflerini, canlı ve cansız formlar arasındaki akrabalığı ‘Yaratık’ filmine alışkın gözlerle izleyenler arada zamanından önce keşfedilmiş, sezilmiş akrabalıklar da bulacaklar. Yüksel Arslan’ı bir yanıyla çizgi romana, diğer yanıyla kurgu bilime gönül vermiş, belki adını koyamadan kökleri- kökenleri merak eden, görsel işlerle uğraşan genç insanların görmesini çok, çok isterim.

Büyük buluşma: Arslanla kaplan bir arada

Büyük buluşma: Arslanla kaplan bir arada

Büyük buluşma hatırası; Ömer Uluç, Ayşegül Sönmez, Yüksel Arslan. Söyleşide ikisinin kocaman, tok kahkahası hiç eksik olmadı. FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

Büyük buluşma, öğleden sonra saat üç sularında Taksim’de gerçekleşti. Önce Ömer Uluç ona arslan, o da ona kaplan diyerek sarıldılar. Sohbet ilerledikçe Laurel ve Hardy de olacaklar, Marks biraderler de… Taksim The Marmara’nın çatısının boş masalarını, kısa zamanda, ikisinin kocaman, tok kahkahaları doldurdu. Biri dekafein kahve, diğeri oda sıcaklığında su ısmarladı. İkisi de ne resimden ne felsefeden, tamamen hayattan; ortak dostlardan, güzel kadınlardan, lakerdadan, rakıdan konuştu. Sonunda Ömer Uluç, Tophaneli dökümcü yakışıklı Vasil’in şarkısını söyledi. Sabahları içip öğlen Atina uçağına binen Vasil’in şarkısını… Yüksel Arslan, eliyle tempo tuttu. Vivet Kanetti, şarkının sözlerini Jacques Vallet’ye tercüme etti: “…kahveden gelir sesi… oturmuş kumar oynar, ah ciğerimin ah ciğerimin köşesi… dıgıdık dıgıdık dıdıgıdıkkk… aman yolla, Allah, Beyoğlu’na yolla, yolla, yolla, ah yolla…” Şarkı, Dilber Hanım’ın, Yüksel Arslan’ın annesinin, küçükken onları yıkarken söylediği şarkıydı.
Ömer Uluç: Bu da mı başımıza gelecekti? Meşhur ressamlar buluştu demek…
Yüksel Arslan: Çoktan ölmüş de olabilirdik… Selahattin bekliyor bizi, sofrayı kurmuş rakıları açmış…
Y.A: Burası Manhattan gibi olmuş. (Manzarayı işaret ediyor…)
Ö.U: Tabii ya…
Y.A: Bana bak Laurel ve Hardy gibiyiz. Geceleri de Marx biraderler gibi olabiliriz. Gece üçte Marx birader, sabah Laurel ve Hardy… Sen Chico… Ben de o dilsiz kıvırcık… Groucho muydu? Kadınların elini sıkacağına ayağını veren vardı ya… (Kahkahalar…) Marilyn Monroe’yle dans ederken ne der: ‘Nefes alsan kafi’, bunu seslendiren de Ferdi Tayfur. Adalet Cimcoz’un kardeşi…
Sizin zamanın en güzel kadını kimdi?
Y.A: Güner’di… Çerkez. Esmer mavi gözlü…
Ö.U: Ne esmeri sarışın…
Y.A: En baba kadın bizimle Lefter’in meyhanesinde Güner Kuban’dı. Çirkin kadın yoktur ki…
Ö.U: Güngörmüş adam diye buna denir. Ne laf ama…
Sezer Tansuğ, bir yazısında sizi kadim ehramlar ilan ediyor. Bir piramitten bahsediyor ve bu piramidin ehramları Yüksel Arslan, Ömer Uluç ve Cihat Burak’tır diyor…
Y.A: Sezer, bizi tutardı.
Ö.U: Tutardı evet düşmeyelim diye… Piramidin tepesinden…
Y.A: Bizi at sanıyordu galiba… (Kahkahalar…)
Lefter meyhanesinden ne günlere… Biriniz dekafein kahve, diğeriniz su içiyorsunuz oda sıcaklığında…
Y.A: Altmış sene aralıksız sigara ve içki içtim. Bir ara altı ay kadar haşhişe takıldım. Henri Michaux zamanı… Hiç uçmayayım ben yine yerde sürüneyim dedim, döndüm içkiye… Bir kere de meskalin aldım. Meskalin alınca yine gökten yeryüzüne düştüm fare gibi…
İçki içmeyi özlemiyor musunuz?
Y.A: Yok, hiç özlemiyorum. 60 sene yeter. Bazı dostlar içkiyi bırakırlar arada mesela… Bende öyle bir şey yok. Her gün içtim. Hiç aklıma gelmedi ara vermek, o yüzden mideyi deldim. Allah’tan başka bir yer delinmedi.
Ö.U: Ödü kopar.
Ölümden korkuyor musunuz?
Y.A: Yok canım, niye korkayım? Orada beni Selahattin Hilav bekliyor, karım bekliyor. Geçenlerde bayağı oldu, Malakoff’a antikacı dostlarıma gittim, Paris’in dışına… Tanırsın onları…
Ö.U: Evet, bir kızları vardı. Güzel bir kızdı.
Y.A: Çapkındı bu Ömer… Kadınlara bir bakardı. Kadınlar erirdi. Ben de gençken çapkındım. Clark Gable bıyığı vardı bende ama pek kimseyi çarpamadım. Bu çarpardı ama buna da Sevim Burak çarpardı.
Siz ve Selahattin Hilav… Üçünüz mü takılırdınız daha ziyade?
Y.A: Hayalet Oğuz da vardı. Böyle nasıl bir adam… Galata köprüsünden geçerken rüzgar varsa cebine taş koy derdik, uçabilir.
Ö:U: Çok zayıf bir adam. Rüzgarsı bir adam. Her lafa girer. Her yerden çıkar. Cin gibi… En büyük özelliği hiçbir şey imzalamamış hayatında. Kimliği yok, hiç olmamış.
Y.A: Kızınca herkese bir laf takardı. Ahmet Oktay’a limon kafa derdi. Ferit Öngören’e Asya güzeli… Selahattin Hilav’a kızınca, ona da Ada Güzeli derdi.
Ö.U: Selahattin gençken Büyükada’da jön seçilmiş. Yarışmada Orhan Günşıray birinci, Selahattin Hilav da ikinci…
Y.A: Nil meyhanesinde Ömer’le bana da kızdı bir akşam. Yukarıdan bir şişe rakı istedi. Bize fırlattı. Allah’tan ikimizin arasından geçip duvara çarptı.
Bu içki sofralarında birbirinizin üretimleri hakkında konuşur muydunuz? Tartışır mıydınız?
Ö.U: Böyle üretmek müretmek gibi laflar bunlar hep yeni laflar… O zaman böyle laflar yok. O zaman ürettim, üretiyorum ayıp şeyler. Kimse kendisinden kolay kolay bahsedemez. Kimse öyle şeyler söylemez. Söylemediği gibi herkes, hiçbir şey yapmadığını iddia eder. Düşünüyorum da her dönemin kendine göre bir stili var. O zaman öyleydi.
Y.A: Tabii, sanat, resim mesim kimin umurunda? Şiir başka bir şeydi ama…
Ö.U: Resim mesim böyle artizanal şeyler, ayıp şeyler…
Y.A: Selahattin şeyhimiz, o, zaten çok kızar böyle şeylere… Kim bir şişe rakı yolluyor, ona bakardık. Lakerda var mı mesela…
Ö.U: Hesabı kim ödeyecek, oradan sonra nereye gidilecek? Bunlar daha önemliydi. Şaka değil yani…
Çalışmayınca ama insan suçluluk duyabiliyor… Günün deyişiyle üretmeyince demek istiyorum. Resim yapmayınca, yazı yazmayınca…
Ö.U: Öyle suçluluk duyulmuyor. Çok zeki, ilginç adamlar var etrafta… Bu zaten mümkün değil. Cahit Irgat gibi adamlar etrafta… Münir Özkul var. Tosun Moran var. Vahit Moran’ın oğlu. Polo Kulübü diye bir yer açmış. Beyoğlu’nda bir bodrum katı. Hapishaneden çıkan, Amerika’dan dönen buraya iner. Kemal Tahir, Güner Sümer, Nur Sabuncu, Kenter’ler, herkes… Bir akşam Galatasaray Lisesi’nin köşesinde hepimiz birbirimize sarıldık. Fuat Süren, karısı, Cem Kabaağaç, -o bizim ‘hot’ sosyete ajanımız-. Sen de vardın Yüksel. Hatırlıyor musun?  Rüzgarlı, yağmurlu bir hava… Nedense birbirimize sarıldık. Bir birlik yaptık. Bir çeşit bir liga, yaptık.
Y.A: Ben seni tam ne zaman tanıdım? 1958 değil mi? Amerika’dan yeni dönmüştün.
Ö.U: Evet, Selahattin de Paris’ten dönmüştü. Türkiye adamı çağırır arada sırada gelirsin. Paris’e gidersin. Sonra pat gelirsin.
Y.A: Ben sana hep söylüyordum Paris’te bir bok yok diye…
Ö.U: Ben daha gittiğim gün ne arıyorsun burada, dedi.
Y.A: 1960’larda Paris sanat merkezi olmaktan çoktan çıkmıştı biz oraya gittiğimizde…
Ö.U: Benim orada ilk sergim 1965’te…
Y.A: Hatırlamaz mıyım? Rue Gregoire des Tours’da.
Peki bunca yıl gelmedi Arslan sizce hata mı yaptı? Şimdi de büyük bir ilgi, ihtimamla karşılanıyor yazık olmadı mı?
Ö.U: Hata diye bir şey söylenemez. Gerçekten söylenemez. Belki zamanında gelmeyerek hata yaptığını düşündüğüm zamanlar olmuştur ama şimdi düşünüyorum, bu sergi on sene önce olsaydı ne olacaktı?Allah’tan buna yetiştin. Biraz daha geç kalsaydın… (Kahkahalar…)
Yeterince hırslı değil miydi? Hırslı değil miydiniz?
Ö.U: Yüksel gibi adamların başka türlü hırsları vardır. Ne o, ne ben, biz, hiçbir zaman misyon adamı olmadık. Asıl düşüncemiz bu bizim. Misyon adamı olmamak. Ben mesela paraya sıkıştığım için Afrika’ya gittim. Keşif, ilkel kültürleri yakından tanımak için değil. Yüksel, oraya gitti çünkü burada bir bok yoktu. Çok erken üstelik 1961’de gitti.
Y.A: O dönem ne güzel de içiyorduk. Hem de Boğaz’da. Paramız vardı çünkü… Robert Kolej’den bizden resim alıyorlardı. Benim zarfım bekçiye bırakılıyordu. Zarfı alıp hemen orada içiyorduk. Breton’dan mektup geldi. 1959’da çıkamadım. Başka bir Amerikalı koleksiyoncu Fransız bir galeriye göstermiş resimlerimi. O da Abidin (Dino) ve Mübin’i(Orhon) çağırmış kim bu? Arslan mı sıçan mı? (Kahkahalar…) diye sormuş. İşte o dönem 200 dolara çıkılıyordu. Çıktım.
Ö.U: Şöyle görmen lazım. Bu gitmek bir bunalım meselesi değil. Türkiye’de hiçbir şey beklemiyor bizim gibi adamları. Akademi sergi yapacak bizden de resim istediler. Yüksel’le birlikte götürdük. Hatırlıyor mu bilmiyorum. Resimlerimizin karşısına geçip hahaha dediler, geri getirdik. Bir Alman Kültür Merkezi var bir de bir tane galeri. Alman Kültür Merkezi’nden de bize dediler ki, gidin Almanca öğrenin, sizi Almanya’ya gönderelim.
Y.A: Evet. Almanca öğrenin dedilerdi… (Gülüyor.)
Ö.U: Gittik kursa… 1960 sonu. Orada işçiler var. Her zaman olduğu gibi teneffüste sigara içiyorlar, dertliler, bu ne dil diyorlar. Her şeyi anladık da Köln ne demek, onu anlamadık. O gün kaçtık biz. Doğru pasaja… Anladık ki bu işi kıvıramayacağız.
Y.A: Ben Almanca kimden ders aldım bir de? Tezer Özlü. Şimdi aklıma geldi. Genç bir liseliydi o zaman. Bir iki kere gittim. Sonra boş verdim. Ama galiba bu sergimden sonra Almanya’ya gidiyorum. Bir müze bana bir yer veriyor. Hiç açmadım, açmadım, şimdi o müzeden o müzeye dolaşacağım, galerilere yanaşmayacağım. Küçük işlerle uğraşmam artık. Kataloglar iyice büyümeye başlayacak. 600 sayfa az gibime geldi. 1000 sayfa bundan sonra… (Uzun uzun karşılıklı gülüyorlar…)
Birbirinizin resmiyle ilgili bir şeyler söylemek ister misiniz?
Y.A: Bilmiyorum kaç sene oldu. Bir gün birisi telefon etti. Ömer, senin üstüne bir yazı yazıyormuş. Telefonda siz de bir şeyler söyler misiniz, dedi. Beş on sene oldu. Ne söyleyeyim? Oturduğunuz zaman sanat, resim meselelerini konuşur muydunuz? diye sordu. Nerede efendim? Biz oturduğumuz zaman resim sanat konuşmazdık biraz şiirden söz ederdik o da Selahattin Hilav olunca, dedim. Selahattin Hilav, bana her akşam şu şiiri söylesene derdi, ‘my dear’ derdi Horace’ın o dörtlüğünü söyle…
Niçin başka bir güneşle ısınan toprak aramalı
Kendimizden kurtulmak için vatandan kaçmak kafi mi
Ben bunu söyleyince Selahattin coşardı. Teşekkür ederim my dear, derdi… Haftada bir kere bu şiiri söylerdim. O yüzden hala hatırlarım. Yoksa ezberlemem şiir miir…
Hiç mi Ömer Uluç resmi üzerine düşünmediniz? İmkânsız gibi geliyor bu bana…
Y.A: Ben sana bir şey söyleyeyim mi? Bazı sanatçılar birbirlerini çekemezler, birbirlerini sevmezler. Kıskanırlar. Bizde bu yoktu. Çok yakın dost olduğumuz için kardeş gibi herkes kendi köşesinde çalışırdı. Biz meyhanede karşılaştığımız zaman resim yapmıyoruz. Herkes yaptığını yapardı. Bu böyledir.
Ömer Uluç, sizin resminizin ilginç olduğunu, önemli ve özel olduğunu her zaman söyler. Cihat Burak’ı da söyler, sizi de söyler. Sizi orijinal bulur…
Y.A: Ben ressam değilim, Ömer ressam. Ne o benim yaptığım işe, ne de ben onun yaptığı işe karışır. Sanat ne? Bir yerden bir yere geliyor. Yaşlanıyoruz. Müzeler ilgileniyor. Para ediyormuş da, satılıyormuş da. Bunlar can sıkıcı ve bela işler.
Ö.U: Ben de mühendis ressamım. Biz akademinin dışına konduk. O zaman çünkü bir akademi vardı bir de sokak.. Biz sokaktan geldik. O ressam ressamlardan olmadık. Onları hep küçümsedik.
Sizin bu arturelerinizi yapma biçiminiz, son derece titiz, yalnız ve hiç bu anlattığınız günlerdeki esrik hayatla bağdaşmıyor. Disiplin istiyorlar… Paris’e taşındıktan sonra evlenip düzenli bir hayata mı geçtiniz?
Y.A: Hep içki içtim ama gündüz içmiyordum. Hatta 1967’de geldiğim zaman Selahattin’le buluşmuştuk öğlen… Cağaloğlu’nda rakı söylemişti. Öğlen mi başlıyorsunuz diye sormuştum. Öğlen de içeriz sonra gider çalışırız demişti. Çok şaşırmıştım.

AYŞEGÜL SÖNMEZ

Yeni Yazılar »

WordPress üzerine kurulmuştur.