SundayJanuary31st,2010
SundayJanuary31st,2010
ThursdayJanuary28th,2010
Ömer Uluç (1931 - 2010)
fotograf Atila Cangır 1970
söyleşi :
eylül 2008 istanbul, hande özelsancak, yavuz tanyeli
SB fotograflar,Atila Cangır,2007,istanbul
Başlangıçta hayatı ve sanatı ne kadar ciddiye aldınız?
Birisi hayata atıldığında neler hissetiniz
demişler, o da ben atılmadım ki, arkadan
ittiler demiş.
İnsan itilince ciddiye alıyor, biliyorsunuz,
nereye düşüyorum acaba diye. İnsan hayata acı
çekerek geliyor.
Sizi ittiklerinde ne kadar ciddiye aldınız? Sanat hayatınıza başlarken bu günleri düşündünüzmü?
Aman iyi ki düşünmemişim. Bir ara bir şeyleri
ciddiye aldım ki resim yaptım. İnsan hiçbir
şeyi tam olarak ciddiye alamaz. Hiçbir şeyi tam
olarak alaya da alamaz. Cereyan ve aksi
cereyanlar arka arkaya gelirler. Depresif bazı
insanlarda bunlar hızla gelir. Biri gelir hemen
ardından öbürü. Ne kadar hızlanırsa vaziyet o
kadar karışır. Şiddetli gelenleri de senin kriz
geçirmene neden olur. Bir şeyi ciddiye almakla
almamak arasındaki sürenin biraz uzaması ve
bunların çok şiddetli hissedilmemesinin bir
faydası var. Bunun bir ayarı var, o ayarı
tutturabilirseniz işiniz iş. Van Gogh kulağını
kesti olmadı, sıktı kurşunu kafasına. Onun çok
aldığı kesin. Bizim de aramızda o kadar alanlar
olmuştur. Ciddiye aldığım için bu yaşlara
kadar uğraştım. Kimse balık tuttuğumu
sanmıyordur. Her gün ben balık tuttum desem ne
yaparsınız! Her gün resim yapmışız, sergiler
açmışız, bundan para kazanmışız. Ciddiye aldık.
Ama daha da ciddiye alırsan kabaca önüne iki
yol çıkıyor. Zeki bir adamsan zaten öbür yola
gidersin. İlk yol megalomani ve övünmek.
Profesör olmak gibi. Bir yere profesör oldun mu
ciddinin de ciddisi olmak zorundasın. Bunun
mesleki deformasyonu da var. Akademiye her
gün şakalar yaparak falan gidemezsin. Sanatçı o
dünyanın içine girince ciddileşir, sıkıcı olur,
sıkıcı olunca da kötü sanat yapar. Bir de
ciddiye almanın ben neredeyim, ne yapıyorum, bu
iyi bir şey mi, değil mi, ben vasat bir adamım
da beni bir şey mi sanıyorlar, o bana şunu
söyledi, ben bunların hiçbirine aldırış
etmeyeyim, bildiğim yoldan mı gideyim gibi
gayet dertli ve trajik bir sanatçı olmaya doğru
yolu var. Ona girersen, Yunan’ın trajik
kahramanlarının tanrılarla savaştığı gibi, sen
de öyle savaşır ve mağlub olursun. Van Gogh
trajedisi böyle doğar. Ciddiye almanın iki
şekli. Bir de bizim gibi adamlar var. Ben tabii
ki birinci yola hiç gitmedim. Profesörlük,
hocalık gibi. Trajik bir şeye de gitmedim ama
onun civarından geçtim, geldim, döndüm. Benim
mizah yeteneğim çok dengeledi.
Resminizin içindeki imgelere bir anti-figür diye bilir miyiz? Eğer öyleyse bu başkaldırıyı, yine yukarı doğru gelişen ters bir piramide benzetebilir miyiz?
Figürün piramidin tepesi olması Rönesans
olayıdır. Daha doğrusu Yunanlıdan gelir. Artık
perspektif ve anatominin özellikle Rönesans’ta
çok gelişmesi figürü çok ortaya çıkarmıştır ve
figür yüceltilmiştir. Çirkin figür bile
yüceltilmiştir. Çok yüklüdür. Michelangelo
parmağıyla tanrıyı canlandırır. Artık orada bay
art var.
Yani sanatın en yüksek noktası. Orada önemli
olan mükemmelliktir. Koca koca müthiş figürler
ya da küçük figürler. Adam dünyanın merkezine
oturmuş, oradan dünyayı çiziyor gibi. Bu benim
sanat anlayışıma çok karşı bir şey. Ben tabii
ki merkezin etrafında, merkez kaç kuvvetiyle
dönen, düşmeyen, daha agresif, çarpık, çurpuk
figürleri seven bir adamım. Onlar diyorlar ki,
‘elimizde bir takım aletler var; perspektif,
anatomi gibi. Böyle bir takım şeylerle dünyayı
ele geçirmek istiyoruz’. Fakat bunun bir
macerası, heyecanı yok tabii. Bana her zaman,
bir karambol ya da karışıklık içinde figürü
andıran şeylerin belirmesi heyecan verdi. Ben
son derece figüratifim. Rönesans’tan
hoşlanmayacak kadar figüratifim. Bizim ülkede
dövünüyorlar, ‘biz Rönesanslı olamadık,
hiçbir şey yapamıyoruz’ diye. Sanki Rönesanslı
olsalar bir şey yapacaklardı! Çok kere,
eskiden beri, olmamasının avantaj olduğunu
söyledim. Bakın, dedim, Çinliler ağlamıyorlar
ve neler yapıyorlar. Bugün çağdaş Çin sanatı
her yeri sardı ve işleri çok yüksek fiyatlara
satılıyorlar. Pazarları falan var. Peki bu
adamlar Rönesans’ta yok, hadi bakalım!
Hindistan’ın da Rönesans’ı yok. Demek istiyorum
ki bir ülke Rönesans’ı mesele yapmazsa, bunu
bir avantaj olarak görmemeleri olacak gibi
değil.
Çok büyük bir zekasızlık olarak görüyorum
bunu. Yalnız lekeciler, bazı modern sanatçılar,
değişik figürlerde onları aramıştır. Yerlerdeki
yağ lekelerinden, duvarlardaki çizgilerden. Her
türlü leke bir figür çağrışımı yapabilir.
Onlara ilaveten bir şey daha yapıyorum ve fark
atıyorum sanıyorum bazı anti-figür
taraftarlarına; ben o figürün gözlerini
buluyorum ve oraya göz koyuyorum . Nereye
koyarsanız gözler canlandırır. Bu gözleri bir
büyücü gibi koyuyorum ve canlandırıyorum.
Artık küresel sanattan bahsediliyor. Küresel sanat okyanusunda yüzerken neden yalnız hareket ettiniz? İyi bir partner bulamadınız mı yada neden?
Robert Koleji’nin mühendislik kısmına giderken
resim de yapıyordum ve resim ciddileşmeye
başladı. Ben hop diye resme atlamadım, itildim
diyorum ya başından beri. Asmalı Mescit’te
‘Tavan Arası Grubu’ diye bir grup kurduk. Tavan
Arası Grubu mektepli olmayan, otodidakt
ressamların grubuydu ve bir iki sergi açtık. O
sırada bir takım insanlar bizi biraz kullandı,
saldırmak istedikleri kişilere karşı. Akademiye
karşıydık. Ben ciddi karşıydım, o zaman dahi.
Ressam olmayanlar da vardı orada. Atıf Yılmaz
mesela. O da resim yapıyordu. Böyle tuhaf
bir gruptuk. Bundan sonra böyle bir şeye
ihtiyaç duymadım. Ama bir sürü arkadaşım oldu.
Hala da var.
İstanbul’un yepyeni bir sürece girdiğini hep birlikte görüyoruz. Sizce bu olanlar normal mi yoksa oldu bittiye mi geliyor?
Bundan dört, beş sene önce resim sanatı bitti
diye bir şeyler söylüyorlardı. Öyle bir şeyin
olmadığı bugün görüldü. Bir takım sözde
küratörler kalktılar, resim sanatı zombidir,
öldü bitti, dediler. Ben Vasıf Kortun’a bununla
ilgili kaç kere cevap verdim. Şimdi hiç sesini
çıkartmıyor. Öyle bir şey olmaz, hiçbir zaman
da olmadı. Enstelasyona, videoya, heykele
karşıyım diyen yok zaten. Dışarıda da yok.
Burada kendilerine göre bir takım şeyler
uyduruyorlar.
Yılda 3000’e yakın resim-heykel mezunu veriliyor. Sizce bu gençler ilerleyebilmek için ne yapmalı?
Mezun olmasınlar. Bıraksınlar bence. Hiçbir
faydası yok. Ama derseniz ki milletimizin sanat
ihtiyacı var, o zaman kalsınlar. New York’ta
yaşadığım yıllarda bir takım genç sanatçıların
atölyelerine giderdim. Çok acıklı bir karı
kocayı hatırlıyorum. Kaç tane devasa resimler
yaparlardı ama hiç biri satılmazdı, onları
göstermek imkansızdı. Aradan zaman geçti,
aradım onları. Ayrılmışlardı ve başka işlerle
uğraşıyorlardı. Sadece Türkiye’de değil dünyada
bir sürü akademi mezunu var. Çoğu başka işlere
girmişlerdir muhakkak. Çizmek, sanat, insana
başka bakış açısı verir tabii ama illa bir şey
olacak anlamına gelmez. Eninde sonunda ben
bunun faydalı olduğu kanısındayım. Çünkü
satamayacakları ya da bu işten yorulmuş
olmaları, onların illa kötü oldukları anlamına
gelmiyor.
Zaten ünlü olanların hepsi o kuşağın en iyileri
de değil. Bunların hepsi ayrı ayrı durumlar.
Kazananlar mı iyi, kaybedenler mi! Onların
arasındaki durum pek açık değil. Bu kadar
karambolün içinde Türkiye’de bir sürü akademi
mezunu bulunması enteresan. Bir sürü üniversite
mezunu olması enteresan. Sonra bir ihtilal
yapıyorlar, ya iktidarı ele geçiriyorlar ya
hapse giriyorlar ya da evlerin de oturuyorlar.
Ama resim okumuş oluyorlar. Eğitim meselesi.
Terbiyelenme durumu. Herkes bir şey olacak diye
bir şey yok. Öyle bir adalet yok.
Büyük projeler için İstanbul’a gelen büyük küratörler buraya ne kadar içerden bakabiliyor? Bildiklerini mi yapıyorlar, birer kültür misyoneri gibi mi davranıyorlar?
Öncelikle bakamıyorlar. Burayı önceden
bilmiyorsa, tarihiyle önceden ilgilenmemişse,
İslam sanatını, buranın Doğu Roma olduğunu
bilmiyorlarsa bakamazlar. Onlara rehberlik eden
Türk vakıflar ve uzmanlara ne kadar
güvenebilirler? Henüz tartışılmıyor ama bir gün
çok tartışılmaya başlanılacak bir konu.
İstanbul 2010 Kültür Başkenti projesi sonrasında, İstanbul nasıl bir hal alır sizce? Sanatçıların yetenek ve davranışlarıyla şehrin tutumu ve davranışı arasında bir yakınlaşma mı olur, uzaklaşma mı?
2010’da İstanbul’un kültür başkenti olacağını
hep duyuyoruz. Ama tam olarak ne olduğunu
bilmiyorum.
Bilmeniz ya da size bildirilmesi gerekmez miydi?
Gerekir diye düşünüyorum ama öyle bir bilgi
yoksa, kimin ne yaptığını bilmiyorsak…
Türkiye’de şöyle bir şey var, bütün arkada
kalmışlığına rağmen buradaki insanlar bazı
işlerden çok para çıkarmayı yahut bu şekilde
ismini ortada gezdirmeyi biliyorlar. Öyle bir
şey olduğu zaman bunun adayları hemen çıkıyor
piyasaya. Orası burası toplanıyorlar,
buluşuyorlar, konuşuyorlar ve kendilerine göre
bir takım şeyler yapıyorlar. Sonra biz kulaktan
bir şeyler duyuyoruz. Basında da gayet şematik,
küçük formüller şeklinde hep müthiş şeyler
olduğunu görüyoruz, fakat, ne olacağı konusunda
açıklamalar yok. Mesela önemli birisi
kalksa, dışarıdan buraya gelse, kendi alanında
faydası olabilecek bir çevreye girse, onu
getirenler hemen onu bir köşeye kapatırlar.
Onlar o adamı boğarlar sanki, kimseyle
görüştürmezler o adam uçağa biner gider. Onu
ilk geldiği gün karşılayan kimse yine onunla
geri döner. Böyle bir ülke burası. Burada
insanların birbirine saygısı yok ki. Bireyci
mi, değil mi, egoist mi, nedir bu milletin öz
ahlakı biz daha öğrenemedik yani. Her gün
namustan bahsederiz, en büyük hırsızlar buradan
çıkar.
Gizli kameralar önünde kendi bankasını soyan,
hortumlayan adamı biz burada gördük. Başbakan
dünyanın en saçma kişisi. Muhalefet desen…
En iyi şeyleri diliyorum. İnşallah 2010
muvaffak olur.
Hepimizin temennisi bu.
Bak öyle diyoruz ama ressamları çağırıp soran
var mı?
Gençlere verebileceğiniz öneriler var mı?
Bir an evvel bıraksınlar.
Ne diyeyim !!
( deyince, hande ‘neyi?’ sorusunu sormadı, ömer’de o zaman, ‘beceremedikleri herşeyi’, cevabını vermedi.)
Zavallı sanatçının sırtından…
Koleksiyonerin profili çeşitleniyor, yenileniyor. Bu iyi bir şey. Türk sanatseveri etkilenmeye çok açık. Bu etkilenme, medyadan ya da kulaktan ağıza şeklinde şeklinde gerçekleşiyor. Bir sergiden insanların beğenerek çıkması ve şehre dağılıp anlatması da önemli bir şey. En önemlisi medya. Medyadaki insanlar iyi yazılar yazabiliyorsa önemli şeyler oluyor.
Koleksiyoner daha çok isime bakarak sanat alıyor. Tabii, ticari bir amaç da güdüyor. Kimse para kaybetmek istemez. ‘Benim olsun, sonra satayım’ mantığı vardır. Bugünün koleksiyoneri bilinçsiz. Türkiye’de her şey mükemmel de koleksiyoneri mi değil! Koleksiyonerlik bir moda işidir. Bir akım moda olur, onu alırlar. Mezat işi bir modadır. Mesela benim işlerim en tepedeydi. Neden, bilmiyorum. Sonuçta koleksiyoner modaya bağlıdır. Çünkü koleksiyoner ona buna gösterir, devam ediyorlarsa, siz tutuyorsunuz demektir. Bunlar birkaç ayak; galeri, yazar, medya, alıcı ve koleksiyoner. Müze bunların bir büyüğü. Ama bazen müze çok kurumsallaşır ve müzsibet bir şey olur. Bir müzenin faydası olacağına zararı olabilir. Kurumun bir faydası olduğuna inanmıyorum. Sanatçı, kulaklarını havaya dikmiş, gözlerini etrafta gezdiren bir mahluk. Sanatçı, her durumda masumdur ama koleksiyoner değildir. Böyle dediğin zaman, bence katiller de biraz masumdur. Suçu karalayan bir adam değilim.
Koleksiyonerin suçu, zavalli sanatçının sırtından bir şeye sahip olmak. ‘Ben bunu aldım, astım’ demesi, sahip olma, gösterme duygusu… koleksiyoner, sanat eserini ucuza almak istiyor. Müzayedeye giriyor, dedikoduları dinliyor, küçük lobilere giriyor, ayakçılarla kulağını dışarıya uzatıyor. Bu dedikolduları koz olarak kullanıyor. Benden birisi iş alırken, ‘sizin buna benzer bir resminiz müzayedede satılmamış’ diyor. Satılır, satılmaz. Ben zaten bunlardan bir şey çıkacağını bilseydim kırk yıl yurtdışında yaşamazdım. Suç, bir anlamda koleksiyonerde. Çünkü cahil ve bilinçsiz. Koleksiyoner cahil, ressamların büyük bir kısmı cahil. Mesela orijinal Picasso görmemiş. Galericisi cahil. Ne bekleniyor? Fiyatlar hangi ülkede bu kadar az! En yüksek satan 100 bin euro. Ben bu fiyata sattım. Erol Akyavaş çok kültürlü ve iyi bir ressamdı, en yüksek fiyatı, 250-300 bin euro.
Ortada bir suç meselesi varsa, en kabahatli galerici, çünkü, bu işi en iyi bilmesi gereken o. sonra ustalaşmış ve kurnazlaşmış koleksiyoner tipi, sonra da onlarla oynayan ressam. Bütün koleksiyoner, galerici ve ressamlar için aynı şeyi söylersek büyük haksızlık etmiş oluruz tabii, bu işi çok iyi yapanlar var.
ÖMER ULUÇ,,
Ömer’in arkadaşları , ( hayalet 1998 )
CİNLERİN RESSAMI: ÖMER ULUÇ,
ÖLÇÜYÜ REDDEDEN RESİM
Türk çağdaş sanatının kendine özgü ressamıydı Ömer Uluç. Türk sanatına olduğu kadar abartısız dünya çağdaş sanatına, bu sanatın görsel plastik dil ve anlatımına da en başta ‘yenilik’ getirmiş, giderek bu yeniliği özgün bir üslup realitesinden ‘bakış felsefesi’ne kadar genişletmişti. Bakış felsefesi, bakış realitesi… Günümüz dünyasının çağdaş açılımı aslında. Aklın görselliğe indiği ve görselliğin vitrin boyutunda düzenlenip, insan ruhunu esir alıp, onu ‘kutsal tüketici’ olarak değerlendirdiği çağımızda; mühendislik, yani bir akıl ve ölçü eğitiminden gelen bir sanatçı olarak Ömer Uluç, bunda isyanın da adı olarak beliriyordu. Resimleri ölçüyü reddetme üzerine de kuruludur onun. Mühendislik bir ölçü vermişti ve bunun ceremesini de dünya ölçeğinde bir yaşamsal ve mesleksel tecrübe olarak yaşamıştı sanatçı. Resimde akademik dilin ölçü ile sınırlandırılan boyutuna karşı olması, özgür bir alan yaratmasıyla ilgili algılamaydı. Alabildiğince bu dile, bu dilin sınırsızlığına inanarak, sığındı. O dil de onu yalnız bırakmadı, sonuna kadar yanında oldu. Samimi bir varoluşun kapısı haline geldi onun için. Sonuç olarak bu dil aklı aşan bir görsel-düşünsel estetiğe taşındı. Mühendis kökenli bir ressamın aklı aşması ancak ironik bir dille olabilirdi ki, Ömer Uluç da böyle yaptı.. Bunu ne boyutta gerçekleştirdiğini kendi de bütün boyutlarıyla bilmiyordu aslında. Bu yönüyle kendi resmine, resimsel bakış açısına getirdiği yaklaşım da ironikti onun. Aslında bunu yakın çevresinde bulunanlar bile algılayamadı. Şen kahkahalar patlatan bir çocuk olarak baktılar ona. Yoksa, hayatı ironiyle kavrayan bir Ömer Hayyam olduğunu anlayamadı çoğu… RESMİN ÖMER HAYYAM’I GÖÇTÜ İronik bakışı, cinler, periler dünyası, bohem tutumu ve entelektüel derinliğiyle Ömer Uluç, büyük bilge Ömer Hayyam gibi; kendi çağının ötesinde bir arayışın içine girmişti. Bu arayışın kodlarını nasıl Ömer Hayyam zamanında ancak sınırlı sayıda kişi idrak edebildiyse; ressam Ömer Uluç resmi ve resme taşıdığı değerler, yaşamında gerçekleştirdiği realiteler toplamında da Uluç’u çağı ve çevresi bütün boyutlarıyla kavrayamadı, anlayamadı.. Onun kabul edilmiş değerler üstü bir gerçekliğin insanı olduğunu çoğu kişi kavramak da istemedi. Cinlere, perilere yönelmesi; bildik biçim dünyası ve o dünyanın sınırlarıyla hayatı algılayan boyutuna hep tedirgin bir bakış kültürü ve plastik perspektifle bakması; onun çok boyutlu bir dünya algılaması, en önemlisi de yaşadığı çağdan memnun olmaması; gerçekte ü de batı felsefesi, sistemi ve estetiğine güvenmeyen tutumuyla da ilgiliydi. Onun için doğuya yöneldi Ömer Uluç. Hem düşünsel boyutta ve hem de estetik boyutta. Ömer Hayyam’la kıyaslamam boşuna değil. Çünkü adıyla özdeş Hayyam onun için bir çıkış güzergâhıydı da aynı zamanda. Ama bir farkla ki, Ömer Hayyam İslam kültürü içinde, onun değerleriyle yetişmiş, o değerleri skolastik boyutta algılayan ve yaşayan insanlara ve düşüncelere karşı protest bir eylem ortaya koymuş biriydi. Oysa Ömer Uluç’un böyle bir şansı hiç olmadı. Bilakis o batı terbiyesi ve kültürü aldı. O kültürün ve mesleğin icaplarını yerine getirdi. Sonra da içinde bir yaratma heyecanı olarak duran resme yöneldi. O resmin kulvarında özgün bir dil oluşturmak, o dil içinde ruhundaki kıskacı açmak, özgür kalmak; aldığı eğitime ve sisteme doğuya yönelerek isyan etmek istiyordu. Bunu da bir parça başardı Ömer Uluç. İşte olabildiği kadar resmin Ömer Hayyam’ı olarak. Sonuç olarak, Ömer Uluç resmiyle özgün bir dil oluşturdu, yarattı. Bu dil ve dilin içeriğinden gerçek protest bir yapı, giderek kendisini memnun eden bir ruh huzuru yaratıp yaratmadığı hep bir soru işareti olarak kalacaktır. Gerçek Ömer Hayyam olup olmadığı da.. Aslında bu sadece Ömer Uluç’la ilgili bir soru da değildir. Bütün Türk sanatçılarıyla ilgili bir sorunsaldır. Tanzimat’tan beri süregelen; bir kişilik, kültür, bilinç ve algı sorunudur. Ömer Uluç bunu estetiğiyle bir parça aştı. Hiç değilse bir arayış estetiği ortaya koyarak yaptı. Darısı diğer sanatçıların başına…
Ümit Gezgin
Ömer Uluç Hakkında
ömer uluç’un kadınları
Geçtiğimiz Ocak ayında (2010) yitirdiğimiz Ömer Uluç’un 25 eserinin reprodüksiyonları “Ömer Uluç’un Kadınları” adlı sunumla Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi koridorlarına taşındı. Ömer Uluç’un 1979, 1984, 1987 ve 2007 yıllarında Ankara’da açtığı çeşitli sergilerdeki eserlerinin reprodüksiyonlarından oluşan sunum, İlef Öğretim Görevlisi Atila Cangır’a ait reprodüksiyon arşivinden seçildi ve üniversitenin basımevinde hazırlandı. 28 Ocak 2010 tarihinde kaybettiğimiz sanatçı Ömer Uluç’un eşi Vivet Kanetti Uluç’un izniyle İlef’in koridorlarında Uluç’u yaşatmayı amaçlayan sunum, sanatçının “Ölümün olduğu yerde ben yokum. / Benim olduğum yerde ölüm yok.” sözlerini de haklı çıkarıyor.
WednesdayJanuary27th,2010
MondayJanuary25th,2010
MondayJanuary25th,2010
MondayJanuary25th,2010
SaturdayJanuary23rd,2010
FridayJanuary22nd,2010
Fidel Castro yazdı: Haiti gerçeği
Bu trajedi çok insanı harekete geçirdi. Ama çok azı Haiti’nin neden bu
kadar fakir olduğunu düşündü.
Neden nüfusun yüzde 50’si yurtdışından aile fertlerinin gönderdiği
paraya bağımlı yaşıyor? Niçin Haiti’yi şimdiki duruma ve bu büyük
acıya sürükleyen gerçekler incelenmiyor?
İki gün önce, Küba saatiyle sabaha karşı altıda, televizyon kanalları
Port-au-Prince’i ciddi bir şekilde sarsan şiddetli depremi (Richter
ölçeğiyle 7.3 büyüklüğünde) vermeye başladılar. Bu sismik fenomen,
nüfusun yüzde 80′inin kerpiç ve çamurdan yapılmış evlerde oturduğu
Haiti başkentinin 15 kilometre uzaklığında denizdeki bir faydan
kaynaklanıyordu.
Haberler saatlerce hiç aralıksız devam etti. Herhangi bir görüntü
olmasa da birçok kamu binasının, hastanelerin, okulların ve sağlam bir
şekilde inşa edilmiş birçok binanın yıkıldığı bildirildi. 7.3
şiddetinde bir depremin, 400 bin ton TNT patladığında yayılan enerjiye
denk olduğunu okudum.
Trajik tarifler dilden dile aktarılıyordu. Sokakta yaralı insanlar
tıbbi yardım için ağlıyordu, etrafları yakınlarının gömülü olduğu
göçüklerle sarılıydı. Ne var ki birkaç saat boyunca hiç kimse hiçbir
görüntü yayınlayamadı.
Haberleri hepimiz şaşkınlıkla karşıladık. Çoğumuz Haiti’de gerçekleşen
fırtınaları ve ciddi sel baskınlarını zaman zaman duymuştuk, ancak
hiçbirimiz bu komşu ülkenin büyük bir deprem riskinde olduğundan
haberdar değildik. Bu olaydan sonra ortaya çıktı ki, bundan 200 yıl
önce büyük bir deprem o zamanlar birkaç bin kişinin yaşadığı bu şehri
benzer bir şekilde etkilemişti.
Gece yarısı olduğunda kurbanların tahmini sayısı hâlâ açıklanmamıştı.
Yüksek rütbeli Birleşmiş Milletler yetkilileri ve birkaç hükümet
görevlisi yardım için acil durum ekipleri göndereceklerini
açıkladılar. MINUSTAH (Haiti Birleşmiş İstikrar Görevi) orduları
bölgede konuşlanmış olduğundan, bazı savunma bakanları personelden
olası kayıpların olabileceğini konuşuyordu.
Çarşamba sabahından itibaren çok büyük kayıplar olduğuna dair üzücü
haberler gelmeye başladı. BM gibi kurumlar bile ülkedeki bazı
binalarının yıkıldığını bildirdi.
Saatler boyunca bu komşu ulusun durumuyla ilgili git gide daha
travmatik haberler gelmeye devam etti. Ölen kurbanların sayısının
çeşitli kaynaklara göre 30 bin ile 100 bin arasında değiştiği
söylendi. Bu felaketin dünya çapında yaygın bir şekilde yayınlandığına
şüphe yok ve birçok devlet harekete geçti ve yardım etmek için çaba
sarf ediyor.
Bu trajedi çok fazla insanı harekete geçirdi. Ama belki de çok azı
durup da Haiti’nin neden bu kadar fakir bir ülke olduğunu düşündü.
Neden nüfusun yüzde 50’si yurtdışından aile fertlerinin gönderdiği
para havalelerine bağımlı yaşıyor? Niçin Haiti’yi şimdiki duruma ve bu
büyük acıya sürükleyen gerçekler incelenmiyor?
Bu hikayenin en merak uyandıran yönü, Haiti’nin Avrupa tarafından
köleleştirilen 400 bin Afrikalının, şeker ve kahve ekimindeki 30 bin
köle sahibine karşı ayaklandığı, dolayısıyla bulunduğumuz yarımkürenin
ilk büyük sosyal devrimini gerçekleştiren ilk ülke olduğundan hiç
kimsenin bahsetmemesi. Burada yenilemez bir şöhretin sayfaları
yazıldı. Napolyon’un en yüksek rütbeli generali burada yenilgiye
uğratıldı. Haiti, sömürgecilik ve emperyalizmin, insan kaynaklarının
bir yüzyıldan fazladır en zor işlerde çalıştırılmasının, askeri
darbelerin ve doğal kaynaklarının tüketilmesinin, somut ürünü.
Gezegenin sakinlerinin büyük çoğunluğunun sömürülmesinin ve talan
edilmesinin sürdüğü bu dünyada, Haiti çağımızın kepazeliği olmasaydı
eğer, bu tarihi gerçekliğin gözden kaçırılması bu kadar ciddi
olmayacaktı.
Latin Amerika, Afrika ve Asya’dan milyonlarca insan, Haiti vakasındaki
kadar olmasa da benzer yokluklar çekiyor.
Buradaki gibi durumlar dünyanın hiçbir yerinde olmamalı, ancak
dayatılan adaletsiz uluslararası ekonomik ve siyasi düzenden dolayı
dünyada on binlerce şehir ve kasabada benzer ve ya daha kötü koşullar
var. Dünya nüfusu sadece doğal felaketlerden dolayı (Haiti’de olduğu
gibi) tehlike altında değil. Bu doğal felaketler, iklim değişikliği
sonucunda gezegende neler olabileceğinin bir göstergesi, bu da
Kopenhag’daki aldatmacanın konusuydu.
Haiti’deki felaketten dolayı yurttaşlarını ve çalışanlarını kaybeden
bütün ülkeler ve kurumlara sadece şunu söylemek doğru olur: hiç
şüphemiz yok ki insanların hayatını kurtarmak ve uzun süredir acı
çeken bu toplumun acısını hafifletmek için en büyük çaba
gösterilecektir. Haiti’de uygulanan politikayı kabul etmesek de,
onları gerçekleşen bu doğal felaketten dolayı suçlayamayız.
Ama şunu ifade etmeliyim ki şimdi bu kardeş ulusun sorunlarına gerçek
ve kalıcı çözümler üretmenin tam zamanıdır.
Sağlık hizmetleri ve diğer konularda Küba, Haiti halkıyla senelerdir
işbirliği yapıyor. 400′e yakın doktor ve sağlık görevlisi Haitililere
ücretsiz hizmet sunuyor. Doktorlarımız ülkenin 337′i topluluğundan
227’sine her gün hizmet veriyor. Diğer taraftan, en az 400 Haitili
genç ülkemizde tıp eğitimi görüyor ve bu gençler dün Haiti’ye giden
takviye ekipleriyle kritik durumdaki yaralıları iyileştirmek için
çalışacaklar. Yani, özel bir çaba harcanmadan 1000′den fazla doktor ve
sağlık uzmanı bir anda seferber edilebiliyor ve hepsi de Haiti halkına
yardım etmek isteyen diğer devletlerle işbirliği yapmaya hazır.
Bunun dışında da önemli sayıda Haitili genç şu anda Küba’da tıp okuyor.
Biz Haiti halkıyla diğer alanlarda da elimizden geldiğince
dayanışıyoruz. Politika ve fikirler alanında birbirine zıt olarak
tanımlanan ulusların, -Haiti’deki gibi- insanların acı çektiği
trajedileri sonlandırmak için işbirliği yapmasından daha değerli bir
dayanışma biçimi yoktur.
Sağlık ekibimi şefimiz, dün Port-au-Prince’e vardıktan birkaç saat
sonra “durumun çok zor olduğunu, ancak şimdiden hayat kurtarmaya
başladıklarını” rapor etti.
O gece geç saatlerde, Kübalı doktorların ve ELAM’ın Haiti asıllı
mezunlarının ülkenin her yerine dağıldıklarını öğrendik. Şimdiden
Port-au-Prince’de binin üzerinde hasta baktılar, yıkılmayan hastane
binalarında ameliyatlar yapıyorlar, gerekli yerlere seyyar hastaneler
kullanıyorlar.
Kübalı doktorların ve Küba’da eğitim görmüş genç Haitili doktorların
Haiti’deki kardeşlerimize hizmet sunarak gösterilen işbirliğinden
gurur duyuyoruz.
* Eski Küba Devlet Başkanı Fidel Castro’nun 13 Ocak tarihli yazısının
İngilizcesi Znet’te yayımlanan metnini, Çiçek Tahaoğlu bianet için
Türkçeleştirdi.
WednesdayJanuary13th,2010
ThursdayJanuary 7th,2010
Avatar, Bir Ütopya - Çağla Cömert
.
Avatar, Bir Ütopya
1958’de ölümünden kısa bir süre önce, Andre Bazin İkinci Dünya Savaşı sırasında yazdığı sinema üzerine yazılarını tekrar gözden geçirmeye başlar. Aklındaki dört ciltten,1958’de basılan ilki sinemanın ontolojik temeli üzerinedir, ya da Bazin’in diliyle, bir gerçekçilik sanatı olarak sinemadır.
Bazin birinci cilde, eğer plastik sanatların psikoanalizi yapılırsa, sanatsal üretimin temelinde ölüyü korumak güdüsüne dayandığını söyleyerek başlar. Eski Mısır dini kurtuluşu bedenin fiziksel varoluşunu sürdürme yolları aramakta görmüştür. Bu zamana karşı direniştir, insanın en temel psikolojik ihtiyaçlarından biridir çünkü ölüm, Bazin’in deyişiyle, zamanın zaferidir. Yapay olarak bedeni korumak, mumyalamak, onu zamanın akışından koparmaktır. İlk Mısır heykeli bir mumyadır. Bazin Batı sanatına da içrek gördüğü bu olguyu, mumya kompleksi olarak nitelendirir.
Uygarlığın ilerlemesiyle, mumyalar fotoğrafa dönüştü, plastik sanatlar büyüsel niteliğini yitirdi, günümüzde görüntü üretmek sorusunun ardında yatan neden artık ölümden sonra varoluş değil, daha geniş bir düşünce, gerçeğine öykünen, ancak farklı bir kaderi, dolayısıyla farklı bir ahlakı olan, ütopik bir dünya yaratmak oldu. Platon’un Sokrates’in ağzından dile getirdiği gibi iki dünya vardı, ilki duyularımızla deneyimlediğimiz gerçek dünya, diğeri ise ışık ve kusursuzluğun dünyası. Bazin’e göre, kusursuz dünya arayışı insanın düşünsel kibriyle ilgilidir, ölümle masaya oturan insan, yarattığı ütopya ile ölüme karşı zafer kazanmak ister, plastik sanatlar tarihi öykünmenin öyküsüdür.
Andre Malraux, sinemayı kökleri Barok resmine dayanan, plastik gerçekçiliğin son aşaması olarak nitelendirmiştir. Bazin, resim sanatındaki sembolik ve gerçek arasındaki dengenin, on beşinci yüzyılda form sorununu çözen perspektifin keşfedilmesine bağlar, Leonardo da Vinci’nin Kamera Obscura’sı Niepce’ninkini öncelemiştir. Sanatçı şimdi gerçekte olduğu gibi üç boyutlu bir yanılsama yaratma gücündedir. Sonuç olarak resim iki hedef arasında kalmıştır, biri sembolik olanın nesnenin ötesine geçtiği, ruhsal gerçekliğin dışavurumuyken, diğeri ise dış dünyayı kopya etmektir.
Yanılsamaya duyulan gereksinim, Bazin’e göre, estetik değil psikolojiktir, kökeni aklın büyüye eğiliminde aranmalıdır. Gerçekçilik üzerindeki tartışma estetik ve psikolojik olanın karıştırılmasına dayanan yanlış anlaşılmadan doğar, Bazin’in ‘gerçek gerçekçilik’ dediği dünyaya bir anlam verme arayışıyken, ‘psido gerçekçilik’ gözün kandırılmasına dayanan bir yanılsamadır.
James Cameron’un epik bilimkurgu filmi Avatar’ı üçüncü boyut derinliği yaratmak için iki kameranın kullanıldığı IMAX 3D dijital teknolojisi ile izledim. Neyin gerçek neyin animasyon olduğu ayırt edilemiyor, gördüklerim bende dokunma arzusu doğuruyordu. Ekrandaki yanılsama, gerçek deneyime o denli yakındı ki bundan bir adım ötesinin, yanılsamaların gerçeklik olarak bellekte yer edinmesi, benlik deneyimin bilinçli ya da bilinçdışı yoluyla bellekte yer edilmesi olarak ele alındığında temsili benliklerin gerçek benlikle yer değiştirme olasılığının çok yakın olduğunu düşündüm.
Avatar, sözcük anlamıyla, bilgisayar oyuncusunun öz benliğinin temsili demek, sözcüğün kökeni ise Sanskritçe yeniden doğuş anlamına gelen Avatara’ya dayanıyor. Öz benlik, korku kaynağımız, ya da Lacan’ın Lamella mitinde söylediği gibi semboliğe dökülmeyen ‘canavarımsı’ libido nesnesi, bastırılamayan hayat güdüsü, tüm bunlar Cameron’un Navi figüründe beden bulmuş. Melankolik, mavi renkleri, çeşitli etniklerden derleme süslemeleri, hüzünlü bakışları ve doğayla barışık, anaerkil kültürleriyle Pandora sakinleri, ölümle güdülenen, ölümün pençesindeki insanoğluna bir cevap gibi. Lacan her ne kadar “küçük kadınsı adam” olarak da tanımladığı lamellanın semboliğin dijitalliğiyle tasvir edilmeyeceğini söylese de Cameron, Avatar ütopyasıyla imkânsızı deniyor.
Film, Orta doğu işgali gibi birçok dünya sorununa, dünya düzenine eleştiri getirirken insanlığı yeni bir ahlak anlayışına çağırıyor ya da daha doğrusu, insanoğlunun yeni bir ahlaka, erdemli bir yaşama duyduğu özlemi yansıtıyor. Ahlak, ötekilerin çağrılarına ve isteklerine verilen bir yanıt, içimizdeki insanlık, Kant’ın buyruğunca, şu an yaşamakta olanların, yaşamış olanların ve henüz doğmamış olanların sesleri olarak algılanırsa, filmdeki kutsal yaşam ağacı birleştirici ethos’un tasviri gibi. Evrensel, birleştirici etik değerlerden mahrum, boşluğa atlamış, koltuk değneklerine mahkûm modern insan ise kendisiyle yüzleşmeye korkarak, ötekine karşı sorumluluğundan kaçınıyor.
Peki, bir yaşam ağacına sahip olmak, içimizdeki tüm ötekilerin seslerine cevap veren bir kültür mümkün mü, Derrida, sınırlı, sonlu varlıklar olarak insanoğlu için bunun olanaksız olduğunu söylüyor. Bunu denemeye kalkışan kişi hemen ölür diyor. Derrida’nın sözlerine paralel olarak, film boyunca ahlaki çelişkisine tanık olduğumuz, iki dünya arasında kalan ve sonunda kendi ırkına ihaneti seçen Jake Sully sevdiği Neytiri’nin kollarında ölmek üzereyken, Navi bedenine geçerek kurtuluyor. Ahlaki imkânsızlığı sunması açısından Cameron’un ütopyası umutsuzluğu yansıtıyor.
Agnes Heller’in deyişiyle, ütopya düzenleyici bir fikirdir ve hiçbir düzenleyici fikir gerçek olasılıklarımızdan kaynaklanan ahlaki sorunları ve ikilemleri halının altına süpüremez. Ve aslında bizi çerçevelemeyi sürdüren şey, gerçek olasılıklarımızdır.
Çağla Cömert











EN YÜKSEK KULENİN TÜRKÜSÜ
Dönmeli, geri gelmeli,
O sevdalar çağı.
Dayandım nasıl da
Unutamam bir daha artık,
O korkular, kaygılardı
Uçup gitti göklere.
Bir belalı susuzluk
Kabartıyor damarlarımı.
Dönmeli, geri gelmeli,
O sevdalar çağı.
Bir çayır gibi tıpkı
Unutulmuş bir kıyıda,
Karamukların, günlüklerin
Çiçek açıp büyüdüğü,
O yabanıl uğultusunda
Korkunç pis sineklerin.
Dönmeli, geri gelmeli,
O sevdalar çağı.
Arthur RIMBAUD
Çeviri:
İlhan
BERK