KATRAN ve TÜY modern sanat bilgi ortamı

SundayJanuary31st,2010

Rageh omar gives an insight of life inside iran

Kategori: videolar — KatranveTuy @ 02:18AM

SundayJanuary31st,2010

Crossing the Bridge - The Sound of Istanbul ( Fatih Akin )

Kategori: videolar — Etiketler: — KatranveTuy @ 02:14AM

ThursdayJanuary28th,2010

Ömer Uluç (1931 - 2010)

Kategori: Söyleşiler, videolar, görseller — Etiketler: — KatranveTuy @ 05:38PM

fotograf Atila Cangır 1970

söyleşi :

eylül 2008 istanbul, hande özelsancak, yavuz tanyeli

SB fotograflar,Atila Cangır,2007,istanbul

Başlangıçta hayatı ve sanatı ne kadar ciddiye aldınız?

Birisi hayata atıldığında neler hissetiniz

demişler, o da ben atılmadım ki, arkadan

ittiler demiş.

İnsan itilince ciddiye alıyor, biliyorsunuz,

nereye düşüyorum acaba diye. İnsan hayata acı

çekerek geliyor.

Sizi ittiklerinde ne kadar ciddiye aldınız? Sanat hayatınıza başlarken bu günleri düşündünüzmü?

Aman iyi ki düşünmemişim. Bir ara bir şeyleri

ciddiye aldım ki resim yaptım. İnsan hiçbir

şeyi tam olarak ciddiye alamaz. Hiçbir şeyi tam

olarak alaya da alamaz. Cereyan ve aksi

cereyanlar arka arkaya gelirler. Depresif bazı

insanlarda bunlar hızla gelir. Biri gelir hemen

ardından öbürü. Ne kadar hızlanırsa vaziyet o

kadar karışır. Şiddetli gelenleri de senin kriz

geçirmene neden olur. Bir şeyi ciddiye almakla

almamak arasındaki sürenin biraz uzaması ve

bunların çok şiddetli hissedilmemesinin bir

faydası var. Bunun bir ayarı var, o ayarı

tutturabilirseniz işiniz iş. Van Gogh kulağını

kesti olmadı, sıktı kurşunu kafasına. Onun çok

aldığı kesin. Bizim de aramızda o kadar alanlar

olmuştur. Ciddiye aldığım için bu yaşlara

kadar uğraştım. Kimse balık tuttuğumu

sanmıyordur. Her gün ben balık tuttum desem ne

yaparsınız! Her gün resim yapmışız, sergiler

açmışız, bundan para kazanmışız. Ciddiye aldık.

Ama daha da ciddiye alırsan kabaca önüne iki

yol çıkıyor. Zeki bir adamsan zaten öbür yola

gidersin. İlk yol megalomani ve övünmek.

Profesör olmak gibi. Bir yere profesör oldun mu

ciddinin de ciddisi olmak zorundasın. Bunun

mesleki deformasyonu da var. Akademiye her

gün şakalar yaparak falan gidemezsin. Sanatçı o

dünyanın içine girince ciddileşir, sıkıcı olur,

sıkıcı olunca da kötü sanat yapar. Bir de

ciddiye almanın ben neredeyim, ne yapıyorum, bu

iyi bir şey mi, değil mi, ben vasat bir adamım

da beni bir şey mi sanıyorlar, o bana şunu

söyledi, ben bunların hiçbirine aldırış

etmeyeyim, bildiğim yoldan mı gideyim gibi

gayet dertli ve trajik bir sanatçı olmaya doğru

yolu var. Ona girersen, Yunan’ın trajik

kahramanlarının tanrılarla savaştığı gibi, sen

de öyle savaşır ve mağlub olursun. Van Gogh

trajedisi böyle doğar. Ciddiye almanın iki

şekli. Bir de bizim gibi adamlar var. Ben tabii

ki birinci yola hiç gitmedim. Profesörlük,

hocalık gibi. Trajik bir şeye de gitmedim ama

onun civarından geçtim, geldim, döndüm. Benim

mizah yeteneğim çok dengeledi.

Resminizin içindeki imgelere bir anti-figür diye bilir miyiz? Eğer öyleyse bu başkaldırıyı, yine yukarı doğru gelişen ters bir piramide benzetebilir miyiz?

Figürün piramidin tepesi olması Rönesans

olayıdır. Daha doğrusu Yunanlıdan gelir. Artık

perspektif ve anatominin özellikle Rönesans’ta

çok gelişmesi figürü çok ortaya çıkarmıştır ve

figür yüceltilmiştir. Çirkin figür bile

yüceltilmiştir. Çok yüklüdür. Michelangelo

parmağıyla tanrıyı canlandırır. Artık orada bay

art var.

Yani sanatın en yüksek noktası. Orada önemli

olan mükemmelliktir. Koca koca müthiş figürler

ya da küçük figürler. Adam dünyanın merkezine

oturmuş, oradan dünyayı çiziyor gibi. Bu benim

sanat anlayışıma çok karşı bir şey. Ben tabii

ki merkezin etrafında, merkez kaç kuvvetiyle

dönen, düşmeyen, daha agresif, çarpık, çurpuk

figürleri seven bir adamım. Onlar diyorlar ki,

‘elimizde bir takım aletler var; perspektif,

anatomi gibi. Böyle bir takım şeylerle dünyayı

ele geçirmek istiyoruz’. Fakat bunun bir

macerası, heyecanı yok tabii. Bana her zaman,

bir karambol ya da karışıklık içinde figürü

andıran şeylerin belirmesi heyecan verdi. Ben

son derece figüratifim. Rönesans’tan

hoşlanmayacak kadar figüratifim. Bizim ülkede

dövünüyorlar, ‘biz Rönesanslı olamadık,

hiçbir şey yapamıyoruz’ diye. Sanki Rönesanslı

olsalar bir şey yapacaklardı! Çok kere,

eskiden beri, olmamasının avantaj olduğunu

söyledim. Bakın, dedim, Çinliler ağlamıyorlar

ve neler yapıyorlar. Bugün çağdaş Çin sanatı

her yeri sardı ve işleri çok yüksek fiyatlara

satılıyorlar. Pazarları falan var. Peki bu

adamlar Rönesans’ta yok, hadi bakalım!

Hindistan’ın da Rönesans’ı yok. Demek istiyorum

ki bir ülke Rönesans’ı mesele yapmazsa, bunu

bir avantaj olarak görmemeleri olacak gibi

değil.

Çok büyük bir zekasızlık olarak görüyorum

bunu. Yalnız lekeciler, bazı modern sanatçılar,

değişik figürlerde onları aramıştır. Yerlerdeki

yağ lekelerinden, duvarlardaki çizgilerden. Her

türlü leke bir figür çağrışımı yapabilir.

Onlara ilaveten bir şey daha yapıyorum ve fark

atıyorum sanıyorum bazı anti-figür

taraftarlarına; ben o figürün gözlerini

buluyorum ve oraya göz koyuyorum . Nereye

koyarsanız gözler canlandırır. Bu gözleri bir

büyücü gibi koyuyorum ve canlandırıyorum.

Artık küresel sanattan bahsediliyor. Küresel sanat okyanusunda yüzerken neden yalnız hareket ettiniz? İyi bir partner bulamadınız mı yada neden?

Robert Koleji’nin mühendislik kısmına giderken

resim de yapıyordum ve resim ciddileşmeye

başladı. Ben hop diye resme atlamadım, itildim

diyorum ya başından beri. Asmalı Mescit’te

‘Tavan Arası Grubu’ diye bir grup kurduk. Tavan

Arası Grubu mektepli olmayan, otodidakt

ressamların grubuydu ve bir iki sergi açtık. O

sırada bir takım insanlar bizi biraz kullandı,

saldırmak istedikleri kişilere karşı. Akademiye

karşıydık. Ben ciddi karşıydım, o zaman dahi.

Ressam olmayanlar da vardı orada. Atıf Yılmaz

mesela. O da resim yapıyordu. Böyle tuhaf

bir gruptuk. Bundan sonra böyle bir şeye

ihtiyaç duymadım. Ama bir sürü arkadaşım oldu.

Hala da var.

İstanbul’un yepyeni bir sürece girdiğini hep birlikte görüyoruz. Sizce bu olanlar normal mi yoksa oldu bittiye mi geliyor?

Bundan dört, beş sene önce resim sanatı bitti

diye bir şeyler söylüyorlardı. Öyle bir şeyin

olmadığı bugün görüldü. Bir takım sözde

küratörler kalktılar, resim sanatı zombidir,

öldü bitti, dediler. Ben Vasıf Kortun’a bununla

ilgili kaç kere cevap verdim. Şimdi hiç sesini

çıkartmıyor. Öyle bir şey olmaz, hiçbir zaman

da olmadı. Enstelasyona, videoya, heykele

karşıyım diyen yok zaten. Dışarıda da yok.

Burada kendilerine göre bir takım şeyler

uyduruyorlar.

Yılda 3000’e yakın resim-heykel mezunu veriliyor. Sizce bu gençler ilerleyebilmek için ne yapmalı?

Mezun olmasınlar. Bıraksınlar bence. Hiçbir

faydası yok. Ama derseniz ki milletimizin sanat

ihtiyacı var, o zaman kalsınlar. New York’ta

yaşadığım yıllarda bir takım genç sanatçıların

atölyelerine giderdim. Çok acıklı bir karı

kocayı hatırlıyorum. Kaç tane devasa resimler

yaparlardı ama hiç biri satılmazdı, onları

göstermek imkansızdı. Aradan zaman geçti,

aradım onları. Ayrılmışlardı ve başka işlerle

uğraşıyorlardı. Sadece Türkiye’de değil dünyada

bir sürü akademi mezunu var. Çoğu başka işlere

girmişlerdir muhakkak. Çizmek, sanat, insana

başka bakış açısı verir tabii ama illa bir şey

olacak anlamına gelmez. Eninde sonunda ben

bunun faydalı olduğu kanısındayım. Çünkü

satamayacakları ya da bu işten yorulmuş

olmaları, onların illa kötü oldukları anlamına

gelmiyor.

Zaten ünlü olanların hepsi o kuşağın en iyileri

de değil. Bunların hepsi ayrı ayrı durumlar.

Kazananlar mı iyi, kaybedenler mi! Onların

arasındaki durum pek açık değil. Bu kadar

karambolün içinde Türkiye’de bir sürü akademi

mezunu bulunması enteresan. Bir sürü üniversite

mezunu olması enteresan. Sonra bir ihtilal

yapıyorlar, ya iktidarı ele geçiriyorlar ya

hapse giriyorlar ya da evlerin de oturuyorlar.

Ama resim okumuş oluyorlar. Eğitim meselesi.

Terbiyelenme durumu. Herkes bir şey olacak diye

bir şey yok. Öyle bir adalet yok.

Büyük projeler için İstanbul’a gelen büyük küratörler buraya ne kadar içerden bakabiliyor? Bildiklerini mi yapıyorlar, birer kültür misyoneri gibi mi davranıyorlar?

Öncelikle bakamıyorlar. Burayı önceden

bilmiyorsa, tarihiyle önceden ilgilenmemişse,

İslam sanatını, buranın Doğu Roma olduğunu

bilmiyorlarsa bakamazlar. Onlara rehberlik eden

Türk vakıflar ve uzmanlara ne kadar

güvenebilirler? Henüz tartışılmıyor ama bir gün

çok tartışılmaya başlanılacak bir konu.

İstanbul 2010 Kültür Başkenti projesi sonrasında, İstanbul nasıl bir hal alır sizce? Sanatçıların yetenek ve davranışlarıyla şehrin tutumu ve davranışı arasında bir yakınlaşma mı olur, uzaklaşma mı?

2010’da İstanbul’un kültür başkenti olacağını

hep duyuyoruz. Ama tam olarak ne olduğunu

bilmiyorum.

Bilmeniz ya da size bildirilmesi gerekmez miydi?

Gerekir diye düşünüyorum ama öyle bir bilgi

yoksa, kimin ne yaptığını bilmiyorsak…

Türkiye’de şöyle bir şey var, bütün arkada

kalmışlığına rağmen buradaki insanlar bazı

işlerden çok para çıkarmayı yahut bu şekilde

ismini ortada gezdirmeyi biliyorlar. Öyle bir

şey olduğu zaman bunun adayları hemen çıkıyor

piyasaya. Orası burası toplanıyorlar,

buluşuyorlar, konuşuyorlar ve kendilerine göre

bir takım şeyler yapıyorlar. Sonra biz kulaktan

bir şeyler duyuyoruz. Basında da gayet şematik,

küçük formüller şeklinde hep müthiş şeyler

olduğunu görüyoruz, fakat, ne olacağı konusunda

açıklamalar yok. Mesela önemli birisi

kalksa, dışarıdan buraya gelse, kendi alanında

faydası olabilecek bir çevreye girse, onu

getirenler hemen onu bir köşeye kapatırlar.

Onlar o adamı boğarlar sanki, kimseyle

görüştürmezler o adam uçağa biner gider. Onu

ilk geldiği gün karşılayan kimse yine onunla

geri döner. Böyle bir ülke burası. Burada

insanların birbirine saygısı yok ki. Bireyci

mi, değil mi, egoist mi, nedir bu milletin öz

ahlakı biz daha öğrenemedik yani. Her gün

namustan bahsederiz, en büyük hırsızlar buradan

çıkar.

Gizli kameralar önünde kendi bankasını soyan,

hortumlayan adamı biz burada gördük. Başbakan

dünyanın en saçma kişisi. Muhalefet desen…

En iyi şeyleri diliyorum. İnşallah 2010

muvaffak olur.

Hepimizin temennisi bu.

Bak öyle diyoruz ama ressamları çağırıp soran

var mı?

Gençlere verebileceğiniz öneriler var mı?

Bir an evvel bıraksınlar.

Ne diyeyim !!

( deyince, hande ‘neyi?’ sorusunu sormadı, ömer’de o zaman, ‘beceremedikleri herşeyi’, cevabını vermedi.)

Zavallı sanatçının sırtından…

Koleksiyonerin profili çeşitleniyor, yenileniyor. Bu iyi bir şey. Türk sanatseveri etkilenmeye çok açık. Bu etkilenme, medyadan ya da kulaktan ağıza şeklinde şeklinde gerçekleşiyor. Bir sergiden insanların beğenerek çıkması ve şehre dağılıp anlatması da önemli bir şey. En önemlisi medya. Medyadaki insanlar iyi yazılar yazabiliyorsa önemli şeyler oluyor.

Koleksiyoner daha çok isime bakarak sanat alıyor. Tabii, ticari bir amaç da güdüyor. Kimse para kaybetmek istemez. ‘Benim olsun, sonra satayım’ mantığı vardır. Bugünün koleksiyoneri bilinçsiz. Türkiye’de her şey mükemmel de koleksiyoneri mi değil! Koleksiyonerlik bir moda işidir. Bir akım moda olur, onu alırlar. Mezat işi bir modadır. Mesela benim işlerim en tepedeydi. Neden, bilmiyorum. Sonuçta koleksiyoner modaya bağlıdır. Çünkü koleksiyoner ona buna gösterir, devam ediyorlarsa, siz tutuyorsunuz demektir. Bunlar birkaç ayak; galeri, yazar, medya, alıcı ve koleksiyoner. Müze bunların bir büyüğü. Ama bazen müze çok kurumsallaşır ve müzsibet bir şey olur. Bir müzenin faydası olacağına zararı olabilir. Kurumun bir faydası olduğuna inanmıyorum. Sanatçı, kulaklarını havaya dikmiş, gözlerini etrafta gezdiren bir mahluk. Sanatçı, her durumda masumdur ama koleksiyoner değildir. Böyle dediğin zaman, bence katiller de biraz masumdur. Suçu karalayan bir adam değilim.

Koleksiyonerin suçu, zavalli sanatçının sırtından bir şeye sahip olmak. ‘Ben bunu aldım, astım’ demesi, sahip olma, gösterme duygusu… koleksiyoner, sanat eserini ucuza almak istiyor. Müzayedeye giriyor, dedikoduları dinliyor, küçük lobilere giriyor, ayakçılarla kulağını dışarıya uzatıyor. Bu dedikolduları koz olarak kullanıyor.  Benden birisi iş alırken, ‘sizin buna benzer bir resminiz müzayedede satılmamış’ diyor. Satılır, satılmaz. Ben zaten bunlardan bir şey çıkacağını bilseydim kırk yıl yurtdışında yaşamazdım. Suç, bir anlamda koleksiyonerde. Çünkü cahil ve bilinçsiz. Koleksiyoner cahil, ressamların büyük bir kısmı cahil. Mesela orijinal Picasso görmemiş. Galericisi cahil. Ne bekleniyor? Fiyatlar hangi ülkede bu kadar az! En yüksek satan 100 bin euro. Ben bu fiyata sattım. Erol Akyavaş çok kültürlü ve iyi bir ressamdı, en yüksek fiyatı, 250-300 bin euro.

Ortada bir suç meselesi varsa, en kabahatli galerici, çünkü, bu işi en iyi bilmesi gereken o. sonra ustalaşmış ve kurnazlaşmış koleksiyoner tipi, sonra da onlarla oynayan ressam. Bütün koleksiyoner, galerici ve ressamlar için aynı şeyi söylersek büyük haksızlık etmiş oluruz tabii, bu işi çok iyi yapanlar var.

ÖMER ULUÇ,,

Ömer Uluç Son Yolculuğuna Uğurlanıyor

Ömer’in arkadaşları , ( hayalet 1998 )

CİNLERİN RESSAMI: ÖMER ULUÇ,

ÖLÇÜYÜ REDDEDEN RESİM

Türk çağdaş sanatının kendine özgü ressamıydı Ömer Uluç. Türk sanatına olduğu kadar abartısız dünya çağdaş sanatına, bu sanatın görsel plastik dil ve anlatımına da en başta ‘yenilik’ getirmiş, giderek bu yeniliği özgün bir üslup realitesinden ‘bakış felsefesi’ne kadar genişletmişti. Bakış felsefesi, bakış realitesi… Günümüz dünyasının çağdaş açılımı aslında. Aklın görselliğe indiği ve görselliğin vitrin boyutunda düzenlenip, insan ruhunu esir alıp, onu ‘kutsal tüketici’ olarak değerlendirdiği çağımızda; mühendislik, yani bir akıl ve ölçü eğitiminden gelen bir sanatçı olarak Ömer Uluç, bunda isyanın da adı olarak beliriyordu. Resimleri ölçüyü reddetme üzerine de kuruludur onun. Mühendislik bir ölçü vermişti ve bunun ceremesini de dünya ölçeğinde bir yaşamsal ve mesleksel tecrübe olarak yaşamıştı sanatçı. Resimde akademik dilin ölçü ile sınırlandırılan boyutuna karşı olması, özgür bir alan yaratmasıyla ilgili algılamaydı. Alabildiğince bu dile, bu dilin sınırsızlığına inanarak, sığındı. O dil de onu yalnız bırakmadı, sonuna kadar yanında oldu. Samimi bir varoluşun kapısı haline geldi onun için. Sonuç olarak bu dil aklı aşan bir görsel-düşünsel estetiğe taşındı. Mühendis kökenli bir ressamın aklı aşması ancak ironik bir dille olabilirdi ki, Ömer Uluç da böyle yaptı.. Bunu ne boyutta gerçekleştirdiğini kendi de bütün boyutlarıyla bilmiyordu aslında. Bu yönüyle kendi resmine, resimsel bakış açısına getirdiği yaklaşım da ironikti onun. Aslında bunu yakın çevresinde bulunanlar bile algılayamadı. Şen kahkahalar patlatan bir çocuk olarak baktılar ona. Yoksa, hayatı ironiyle kavrayan bir Ömer Hayyam olduğunu anlayamadı çoğu… RESMİN ÖMER HAYYAM’I GÖÇTÜ İronik bakışı, cinler, periler dünyası, bohem tutumu ve entelektüel derinliğiyle Ömer Uluç, büyük bilge Ömer Hayyam gibi; kendi çağının ötesinde bir arayışın içine girmişti. Bu arayışın kodlarını nasıl Ömer Hayyam zamanında ancak sınırlı sayıda kişi idrak edebildiyse; ressam Ömer Uluç resmi ve resme taşıdığı değerler, yaşamında gerçekleştirdiği realiteler toplamında da Uluç’u çağı ve çevresi bütün boyutlarıyla kavrayamadı, anlayamadı.. Onun kabul edilmiş değerler üstü bir gerçekliğin insanı olduğunu çoğu kişi kavramak da istemedi. Cinlere, perilere yönelmesi; bildik biçim dünyası ve o dünyanın sınırlarıyla hayatı algılayan boyutuna hep tedirgin bir bakış kültürü ve plastik perspektifle bakması; onun çok boyutlu bir dünya algılaması, en önemlisi de yaşadığı çağdan memnun olmaması; gerçekte ü de batı felsefesi, sistemi ve estetiğine güvenmeyen tutumuyla da ilgiliydi. Onun için doğuya yöneldi Ömer Uluç. Hem düşünsel boyutta ve hem de estetik boyutta. Ömer Hayyam’la kıyaslamam boşuna değil. Çünkü adıyla özdeş Hayyam onun için bir çıkış güzergâhıydı da aynı zamanda. Ama bir farkla ki, Ömer Hayyam İslam kültürü içinde, onun değerleriyle yetişmiş, o değerleri skolastik boyutta algılayan ve yaşayan insanlara ve düşüncelere karşı protest bir eylem ortaya koymuş biriydi. Oysa Ömer Uluç’un böyle bir şansı hiç olmadı. Bilakis o batı terbiyesi ve kültürü aldı. O kültürün ve mesleğin icaplarını yerine getirdi. Sonra da içinde bir yaratma heyecanı olarak duran resme yöneldi. O resmin kulvarında özgün bir dil oluşturmak, o dil içinde ruhundaki kıskacı açmak, özgür kalmak; aldığı eğitime ve sisteme doğuya yönelerek isyan etmek istiyordu. Bunu da bir parça başardı Ömer Uluç. İşte olabildiği kadar resmin Ömer Hayyam’ı olarak. Sonuç olarak, Ömer Uluç resmiyle özgün bir dil oluşturdu, yarattı. Bu dil ve dilin içeriğinden gerçek protest bir yapı, giderek kendisini memnun eden bir ruh huzuru yaratıp yaratmadığı hep bir soru işareti olarak kalacaktır. Gerçek Ömer Hayyam olup olmadığı da.. Aslında bu sadece Ömer Uluç’la ilgili bir soru da değildir. Bütün Türk sanatçılarıyla ilgili bir sorunsaldır. Tanzimat’tan beri süregelen; bir kişilik, kültür, bilinç ve algı sorunudur. Ömer Uluç bunu estetiğiyle bir parça aştı. Hiç değilse bir arayış estetiği ortaya koyarak yaptı. Darısı diğer sanatçıların başına…

Ümit Gezgin

Ömer Uluç Hakkında

ömer uluç’un kadınları

Geçtiğimiz Ocak ayında (2010) yitirdiğimiz Ömer Uluç’un 25 eserinin reprodüksiyonları “Ömer Uluç’un Kadınları” adlı sunumla Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi koridorlarına taşındı. Ömer Uluç’un 1979, 1984, 1987 ve 2007 yıllarında Ankara’da açtığı çeşitli sergilerdeki eserlerinin reprodüksiyonlarından oluşan sunum, İlef Öğretim Görevlisi Atila Cangır’a ait reprodüksiyon arşivinden seçildi ve üniversitenin basımevinde hazırlandı. 28 Ocak 2010 tarihinde kaybettiğimiz sanatçı Ömer Uluç’un eşi Vivet Kanetti Uluç’un izniyle İlef’in koridorlarında Uluç’u yaşatmayı amaçlayan sunum, sanatçının “Ölümün olduğu yerde ben yokum. / Benim olduğum yerde ölüm yok.” sözlerini de haklı çıkarıyor.

WednesdayJanuary27th,2010

Old Man Peter - Ivan Golovnev

Kategori: videolar — KatranveTuy @ 11:58PM

MondayJanuary25th,2010

Slavoj Žižek - The Horseshoe Above The Door, Or, How Are We Embedded In Ideology

Kategori: videolar — KatranveTuy @ 01:57AM

MondayJanuary25th,2010

Noam Chomsky - The Militarization of Science and Space

Kategori: videolar — KatranveTuy @ 01:49AM

MondayJanuary25th,2010

The Corporation

Kategori: videolar — Etiketler: — KatranveTuy @ 01:29AM

SaturdayJanuary23rd,2010

Human, All too Human: Nietzsche (1999)

Kategori: videolar — KatranveTuy @ 11:00PM

FridayJanuary22nd,2010

Fidel Castro yazdı: Haiti gerçeği

Kategori: makaleler — KatranveTuy @ 02:35AM

Bu trajedi çok insanı harekete geçirdi. Ama çok azı Haiti’nin neden bu

kadar fakir olduğunu düşündü.

Neden nüfusun yüzde 50’si yurtdışından aile fertlerinin gönderdiği

paraya bağımlı yaşıyor? Niçin Haiti’yi şimdiki duruma ve bu büyük

acıya sürükleyen gerçekler incelenmiyor?

İki gün önce, Küba saatiyle sabaha karşı altıda, televizyon kanalları

Port-au-Prince’i ciddi bir şekilde sarsan şiddetli depremi (Richter

ölçeğiyle 7.3 büyüklüğünde) vermeye başladılar. Bu sismik fenomen,

nüfusun yüzde 80′inin kerpiç ve çamurdan yapılmış evlerde oturduğu

Haiti başkentinin 15 kilometre uzaklığında denizdeki bir faydan

kaynaklanıyordu.

Haberler saatlerce hiç aralıksız devam etti. Herhangi bir görüntü

olmasa da birçok kamu binasının, hastanelerin, okulların ve sağlam bir

şekilde inşa edilmiş birçok binanın yıkıldığı bildirildi. 7.3

şiddetinde bir depremin, 400 bin ton TNT patladığında yayılan enerjiye

denk olduğunu okudum.

Trajik tarifler dilden dile aktarılıyordu. Sokakta yaralı insanlar

tıbbi yardım için ağlıyordu, etrafları yakınlarının gömülü olduğu

göçüklerle sarılıydı. Ne var ki birkaç saat boyunca hiç kimse hiçbir

görüntü yayınlayamadı.

Haberleri hepimiz şaşkınlıkla karşıladık. Çoğumuz Haiti’de gerçekleşen

fırtınaları ve ciddi sel baskınlarını zaman zaman duymuştuk, ancak

hiçbirimiz bu komşu ülkenin büyük bir deprem riskinde olduğundan

haberdar değildik. Bu olaydan sonra ortaya çıktı ki, bundan 200 yıl

önce büyük bir deprem o zamanlar birkaç bin kişinin yaşadığı bu şehri

benzer bir şekilde etkilemişti.

Gece yarısı olduğunda kurbanların tahmini sayısı hâlâ açıklanmamıştı.

Yüksek rütbeli Birleşmiş Milletler yetkilileri ve birkaç hükümet

görevlisi yardım için acil durum ekipleri göndereceklerini

açıkladılar. MINUSTAH (Haiti Birleşmiş İstikrar Görevi) orduları

bölgede konuşlanmış olduğundan, bazı savunma bakanları personelden

olası kayıpların olabileceğini konuşuyordu.

Çarşamba sabahından itibaren çok büyük kayıplar olduğuna dair üzücü

haberler gelmeye başladı. BM gibi kurumlar bile ülkedeki bazı

binalarının yıkıldığını bildirdi.

Saatler boyunca bu komşu ulusun durumuyla ilgili git gide daha

travmatik haberler gelmeye devam etti. Ölen kurbanların sayısının

çeşitli kaynaklara göre 30 bin ile 100 bin arasında değiştiği

söylendi. Bu felaketin dünya çapında yaygın bir şekilde yayınlandığına

şüphe yok ve birçok devlet harekete geçti ve yardım etmek için çaba

sarf ediyor.

Bu trajedi çok fazla insanı harekete geçirdi. Ama belki de çok azı

durup da Haiti’nin neden bu kadar fakir bir ülke olduğunu düşündü.

Neden nüfusun yüzde 50’si yurtdışından aile fertlerinin gönderdiği

para havalelerine bağımlı yaşıyor? Niçin Haiti’yi şimdiki duruma ve bu

büyük acıya sürükleyen gerçekler incelenmiyor?

Bu hikayenin en merak uyandıran yönü, Haiti’nin Avrupa tarafından

köleleştirilen 400 bin Afrikalının, şeker ve kahve ekimindeki 30 bin

köle sahibine karşı ayaklandığı, dolayısıyla bulunduğumuz yarımkürenin

ilk büyük sosyal devrimini gerçekleştiren ilk ülke olduğundan hiç

kimsenin bahsetmemesi. Burada yenilemez bir şöhretin sayfaları

yazıldı. Napolyon’un en yüksek rütbeli generali burada yenilgiye

uğratıldı. Haiti, sömürgecilik ve emperyalizmin, insan kaynaklarının

bir yüzyıldan fazladır en zor işlerde çalıştırılmasının, askeri

darbelerin ve doğal kaynaklarının tüketilmesinin, somut ürünü.

Gezegenin sakinlerinin büyük çoğunluğunun sömürülmesinin ve talan

edilmesinin sürdüğü bu dünyada, Haiti çağımızın kepazeliği olmasaydı

eğer, bu tarihi gerçekliğin gözden kaçırılması bu kadar ciddi

olmayacaktı.

Latin Amerika, Afrika ve Asya’dan milyonlarca insan, Haiti vakasındaki

kadar olmasa da benzer yokluklar çekiyor.

Buradaki gibi durumlar dünyanın hiçbir yerinde olmamalı, ancak

dayatılan adaletsiz uluslararası ekonomik ve siyasi düzenden dolayı

dünyada on binlerce şehir ve kasabada benzer ve ya daha kötü koşullar

var. Dünya nüfusu sadece doğal felaketlerden dolayı (Haiti’de olduğu

gibi) tehlike altında değil. Bu doğal felaketler, iklim değişikliği

sonucunda gezegende neler olabileceğinin bir göstergesi, bu da

Kopenhag’daki aldatmacanın konusuydu.

Haiti’deki felaketten dolayı yurttaşlarını ve çalışanlarını kaybeden

bütün ülkeler ve kurumlara sadece şunu söylemek doğru olur: hiç

şüphemiz yok ki insanların hayatını kurtarmak ve uzun süredir acı

çeken bu toplumun acısını hafifletmek için en büyük çaba

gösterilecektir. Haiti’de uygulanan politikayı kabul etmesek de,

onları gerçekleşen bu doğal felaketten dolayı suçlayamayız.

Ama şunu ifade etmeliyim ki şimdi bu kardeş ulusun sorunlarına gerçek

ve kalıcı çözümler üretmenin tam zamanıdır.

Sağlık hizmetleri ve diğer konularda Küba, Haiti halkıyla senelerdir

işbirliği yapıyor. 400′e yakın doktor ve sağlık görevlisi Haitililere

ücretsiz hizmet sunuyor. Doktorlarımız ülkenin 337′i topluluğundan

227’sine her gün hizmet veriyor. Diğer taraftan, en az 400 Haitili

genç ülkemizde tıp eğitimi görüyor ve bu gençler dün Haiti’ye giden

takviye ekipleriyle kritik durumdaki yaralıları iyileştirmek için

çalışacaklar. Yani, özel bir çaba harcanmadan 1000′den fazla doktor ve

sağlık uzmanı bir anda seferber edilebiliyor ve hepsi de Haiti halkına

yardım etmek isteyen diğer devletlerle işbirliği yapmaya hazır.

Bunun dışında da önemli sayıda Haitili genç şu anda Küba’da tıp okuyor.

Biz Haiti halkıyla diğer alanlarda da elimizden geldiğince

dayanışıyoruz. Politika ve fikirler alanında birbirine zıt olarak

tanımlanan ulusların, -Haiti’deki gibi- insanların acı çektiği

trajedileri sonlandırmak için işbirliği yapmasından daha değerli bir

dayanışma biçimi yoktur.

Sağlık ekibimi şefimiz, dün Port-au-Prince’e vardıktan birkaç saat

sonra “durumun çok zor olduğunu, ancak şimdiden hayat kurtarmaya

başladıklarını” rapor etti.

O gece geç saatlerde, Kübalı doktorların ve ELAM’ın Haiti asıllı

mezunlarının ülkenin her yerine dağıldıklarını öğrendik. Şimdiden

Port-au-Prince’de binin üzerinde hasta baktılar, yıkılmayan hastane

binalarında ameliyatlar yapıyorlar, gerekli yerlere seyyar hastaneler

kullanıyorlar.

Kübalı doktorların ve Küba’da eğitim görmüş genç Haitili doktorların

Haiti’deki kardeşlerimize hizmet sunarak gösterilen işbirliğinden

gurur duyuyoruz.

* Eski Küba Devlet Başkanı Fidel Castro’nun 13 Ocak tarihli yazısının

İngilizcesi Znet’te yayımlanan metnini, Çiçek Tahaoğlu bianet için

Türkçeleştirdi.

WednesdayJanuary13th,2010

They Live, a great flick by the master of horror, John Carpenter.

Kategori: videolar — KatranveTuy @ 12:19AM

ThursdayJanuary 7th,2010

Avatar, Bir Ütopya - Çağla Cömert

Kategori: videolar, makaleler, çağla cömert — Etiketler: — KatranveTuy @ 02:36AM

.

Avatar, Bir Ütopya

1958’de ölümünden kısa bir süre önce, Andre Bazin İkinci Dünya Savaşı sırasında yazdığı sinema üzerine yazılarını tekrar gözden geçirmeye başlar. Aklındaki dört ciltten,1958’de basılan ilki sinemanın ontolojik temeli üzerinedir, ya da Bazin’in diliyle, bir gerçekçilik sanatı olarak sinemadır.

Bazin birinci cilde, eğer plastik sanatların psikoanalizi yapılırsa, sanatsal üretimin temelinde ölüyü korumak güdüsüne dayandığını söyleyerek başlar. Eski Mısır dini kurtuluşu bedenin fiziksel varoluşunu sürdürme yolları aramakta görmüştür. Bu zamana karşı direniştir, insanın en temel psikolojik ihtiyaçlarından biridir çünkü ölüm, Bazin’in deyişiyle, zamanın zaferidir. Yapay olarak bedeni korumak, mumyalamak, onu zamanın akışından koparmaktır. İlk Mısır heykeli bir mumyadır. Bazin Batı sanatına da içrek gördüğü bu olguyu, mumya kompleksi olarak nitelendirir.

Uygarlığın ilerlemesiyle, mumyalar fotoğrafa dönüştü, plastik sanatlar büyüsel niteliğini yitirdi, günümüzde görüntü üretmek sorusunun ardında yatan neden artık ölümden sonra varoluş değil, daha geniş bir düşünce, gerçeğine öykünen, ancak farklı bir kaderi, dolayısıyla farklı bir ahlakı olan, ütopik bir dünya yaratmak oldu. Platon’un Sokrates’in ağzından dile getirdiği gibi iki dünya vardı, ilki duyularımızla deneyimlediğimiz gerçek dünya, diğeri ise ışık ve kusursuzluğun dünyası. Bazin’e göre, kusursuz dünya arayışı insanın düşünsel kibriyle ilgilidir, ölümle masaya oturan insan, yarattığı ütopya ile ölüme karşı zafer kazanmak ister, plastik sanatlar tarihi öykünmenin öyküsüdür.

Andre Malraux, sinemayı kökleri Barok resmine dayanan, plastik gerçekçiliğin son aşaması olarak nitelendirmiştir. Bazin, resim sanatındaki sembolik ve gerçek arasındaki dengenin, on beşinci yüzyılda form sorununu çözen perspektifin keşfedilmesine bağlar, Leonardo da Vinci’nin Kamera Obscura’sı Niepce’ninkini öncelemiştir. Sanatçı şimdi gerçekte olduğu gibi üç boyutlu bir yanılsama yaratma gücündedir. Sonuç olarak resim iki hedef arasında kalmıştır, biri sembolik olanın nesnenin ötesine geçtiği, ruhsal gerçekliğin dışavurumuyken, diğeri ise dış dünyayı kopya etmektir.

Yanılsamaya duyulan gereksinim, Bazin’e göre, estetik değil psikolojiktir, kökeni aklın büyüye eğiliminde aranmalıdır. Gerçekçilik üzerindeki tartışma estetik ve psikolojik olanın karıştırılmasına dayanan yanlış anlaşılmadan doğar, Bazin’in ‘gerçek gerçekçilik’ dediği dünyaya bir anlam verme arayışıyken, ‘psido gerçekçilik’ gözün kandırılmasına dayanan bir yanılsamadır.

James Cameron’un epik bilimkurgu filmi Avatar’ı üçüncü boyut derinliği yaratmak için iki kameranın kullanıldığı IMAX 3D dijital teknolojisi ile izledim. Neyin gerçek neyin animasyon olduğu ayırt edilemiyor, gördüklerim bende dokunma arzusu doğuruyordu. Ekrandaki yanılsama, gerçek deneyime o denli yakındı ki bundan bir adım ötesinin, yanılsamaların gerçeklik olarak bellekte yer edinmesi, benlik deneyimin bilinçli ya da bilinçdışı yoluyla bellekte yer edilmesi olarak ele alındığında temsili benliklerin gerçek benlikle yer değiştirme olasılığının çok yakın olduğunu düşündüm.

Avatar, sözcük anlamıyla, bilgisayar oyuncusunun öz benliğinin temsili demek, sözcüğün kökeni ise Sanskritçe yeniden doğuş anlamına gelen Avatara’ya dayanıyor. Öz benlik, korku kaynağımız, ya da Lacan’ın Lamella mitinde söylediği gibi semboliğe dökülmeyen ‘canavarımsı’ libido nesnesi, bastırılamayan hayat güdüsü, tüm bunlar Cameron’un Navi figüründe beden bulmuş. Melankolik, mavi renkleri, çeşitli etniklerden derleme süslemeleri, hüzünlü bakışları ve doğayla barışık, anaerkil kültürleriyle Pandora sakinleri, ölümle güdülenen, ölümün pençesindeki insanoğluna bir cevap gibi. Lacan her ne kadar “küçük kadınsı adam” olarak da tanımladığı lamellanın semboliğin dijitalliğiyle tasvir edilmeyeceğini söylese de Cameron, Avatar ütopyasıyla imkânsızı deniyor.

Film, Orta doğu işgali gibi birçok dünya sorununa, dünya düzenine eleştiri getirirken insanlığı yeni bir ahlak anlayışına çağırıyor ya da daha doğrusu, insanoğlunun yeni bir ahlaka, erdemli bir yaşama duyduğu özlemi yansıtıyor. Ahlak, ötekilerin çağrılarına ve isteklerine verilen bir yanıt, içimizdeki insanlık, Kant’ın buyruğunca, şu an yaşamakta olanların, yaşamış olanların ve henüz doğmamış olanların sesleri olarak algılanırsa, filmdeki kutsal yaşam ağacı birleştirici ethos’un tasviri gibi. Evrensel, birleştirici etik değerlerden mahrum, boşluğa atlamış, koltuk değneklerine mahkûm modern insan ise kendisiyle yüzleşmeye korkarak, ötekine karşı sorumluluğundan kaçınıyor.

Peki, bir yaşam ağacına sahip olmak, içimizdeki tüm ötekilerin seslerine cevap veren bir kültür mümkün mü, Derrida, sınırlı, sonlu varlıklar olarak insanoğlu için bunun olanaksız olduğunu söylüyor. Bunu denemeye kalkışan kişi hemen ölür diyor. Derrida’nın sözlerine paralel olarak, film boyunca ahlaki çelişkisine tanık olduğumuz, iki dünya arasında kalan ve sonunda kendi ırkına ihaneti seçen Jake Sully sevdiği Neytiri’nin kollarında ölmek üzereyken, Navi bedenine geçerek kurtuluyor. Ahlaki imkânsızlığı sunması açısından Cameron’un ütopyası umutsuzluğu yansıtıyor.

Agnes Heller’in deyişiyle, ütopya düzenleyici bir fikirdir ve hiçbir düzenleyici fikir gerçek olasılıklarımızdan kaynaklanan ahlaki sorunları ve ikilemleri halının altına süpüremez. Ve aslında bizi çerçevelemeyi sürdüren şey, gerçek olasılıklarımızdır.

Çağla Cömert

WordPress üzerine kurulmuştur.