KATRAN ve TÜY modern sanat bilgi ortamı

SaturdayFebruary27th,2010

Tarih istismar ediliyor - Prof. Dr. Zeynep Sayın

Kategori: makaleler — Etiketler: — KatranveTuy @ 01:07AM

T a r i h   i s t i s m a r   e d i l i y o r

İstanbul  Modern’de  açılan   ‘Gelenekten  Çağdaşa’ sergisi  23  Mayıs’a  kadar  açık.

İstanbul Modern’de açılan ‘Gelenekten Çağdaşa’

adlı serginin gerçek anlamda tarihle hiçbir ilişkisi

yok.

Tarihle ilişki kurmaya çalışan ender bir iki iş de

zaten içinde yer aldığı çerçeve tarafından emilip

yutulmakta.

I. ‘Sanat iktidar zırhı giyindiğinde, kendi araçları ona yabancılaşır.’

Ivan Nagel

Tarih için nostalji neyse, sanat için oymuş kitsch;

anıların derinliğinde özlem dolu, tarihi tekrar etmeyi

gülünç kılan, tekrar ettikçe çarpıtan, tarihte gedik açan

şeymiş. Bir nesnenin kitsch olabilmesi, gelecekten çok

daha tahmin edilemez hale gelen bir geçmişin kitsche

dönüşebilmesi, kendi özdeşliğine dil çıkarabilmesi için

geçmişi kurtarır gibi yapmak değil, gerekiyorsa

boğulmaya bırakmak gerekirmiş. Belki ucuzmuş kitsch,

belki gereğinden fazla gösterişliymiş, yine de kötü

sanatın -siyasal/ toplumsal- aidiyet mitoslarını

engelleyen bir bağışıklık sistemine, kendi kimliğini

hediyelik eşya formatına dönüştürdüğü an sanattan

feragat eden bir mütevazılığa sahipmiş. Sanat uğruna

kitsch yapabilmek için bile, kendi tarihsel kimliğini

estetize etmek yerine estetikten çok daha kavrayıcı bir

ahlak gerekirmiş.

Tarihin mirasçısı olmak tarihi tekrar etmek değil,

geçmişte asla söylenmemiş bir şeyi söylemeye açmak;

tarihi yağmalamak değil, tarihi şimdinin bir anına

dönüştürmek, ya da, eğer gerekiyorsa, tarihsel

süreklilikte bir gedik oluşturmak anlamına gelirmiş.

Aradaki fark şuymuş: Biri hazine avcısı gibi tarihi

eşelerken kitsch hiç değilse tarihin kuyruğundan tutar,

tarihi yakalayamadığına hayıflanır, eşek şakası

olduğunda bile kuyruğundan çekermiş. Biri kitsch olarak

tanınma savaşı verir, alt kültür/ üst kültür gibi

ayrımların eşitleneceği demokratik/ modernist bir

toplum özlemi içinde muhalefet ederken diğeri tarihin

zaten son bulduğu, sınıf savaşlarının gereksizleştiği,

tarihin yerini pazarın aldığı bir yere yerleşirmiş. Tarihin

sonu, tanınma savaşlarının sonu anlamına gelir,

uluslarasılık ulusallığa, küresellik yöreselliğe

gereksinirmiş. Evrensel olmak demek, pazarda bağlayıcı

bir enformasyon iletmek değil, kendi kimliğini estetize

etmek, tarihe estetik bir depo olarak başvurmak

demekmiş. Sanat gibi görünen işlerle sanat arasındaki

ayrım bile bu noktada gereksizmiş.

Bütün işlerin (tarihin) sonunda eşitlendiği bir pazarda

herhangi bir işle tabu yıkmak, provoke etmek, tarihin

içini oymak, tarihi tersyüz etmek, tarihte o güne değin

gizli kalmış bir şeyi görünürlüğe getirmek (ya da

gelenek kırılmayacaksa, ona eklemlenmek) gibi

beklentiler yiter, bunlara omuz silkilirmiş. Yeni

Osmanlıcılık da, işte böyle bir şeymiş.

II. ‘Bizim için taklit edilemez olmanın yegâne yolu, eskilere

öykünmektir.’

Winckelmann

Bugünlerde İstanbul Modern’de devam eden ‘Gelenekten Çağdaşa’ sergisi, Yeni Osmanlıcılık tasarımına ve tesisine dair, giderek çoğalan örneklerden sadece biri. 20 yıl önce yapılmış olsa, sanatsal belge niteliği kazanırdı belki. Önce kendini Moskova’da yürür gibi hissettim sergiyi gezerken: Avrupa’da modernizm yaşanırken, Sovyetler Birliği komünistti. Duvarın çöküşünden sonra yadsınan komünizmle beraber modernizm de yadsınmıştı, Rusya kendi geçmişine, 19. yüzyıla geri dönme arzusuyla bakmaktaydı. Eskiye öykünen, milli duygulara seslenen yeni binalarla doluydu kent.

Bu öykünmeye, kendi özdeşliklerinden, kendi ayniyetlerinden, kendi miraslarından olmuş kimsesizler kadirdi. Kimsesizlik ve ayniyetsizlik, en büyük yabancılaşma ve en büyük ayniyetsizleşme anında yeniden doğma gücü bulacak, yeni bir başlangıcın ufkuna açılacaktı. Tarihin dışına çıkma, tarihi çarpıtma, geleceğe açma anı taşıyan özlemlerdi bunlar, varabilecekleri en uç nokta, tarih meleğini bulamadıkları an, tarihi kitsch’leştirmekti.

Sergiyi gezerken Rusya hakkında düşündümse de, bu iki imparatorluk, Rusya ile Osmanlı arasında büyük fark vardı. Yaşadığı Sovyet yüzyılından sonra kendi tarihine gerçek anlamda nostalji duyan bir Rusya; kendi geçmişiyle kurduğu ilişkiyi bir talan ilişkisi olarak kuran bir Türkiye. Devrimden sonra Maleviç’i öfkelendiren, çarlık ailesinin koleksiyonunu müzeye dönüştüren; mirasına, yaktığı zaman bile sahip çıkan özeni Rusların. Yalnız geleceği yapmaya kadir olan, kendi cesedini yakmaya da kadirdi.

Yüzleşme değil nostalji

Oysa burada sergide yer alan işlerin hiçbiri tarihe sahip çıkmıyor, tarihe öykünmüyor, geçmişin tekrar edilemezliğini kitsch’leştirmiyor, kendini yakmıyor, aynanın karşısında geçmiş tarihi takı diye takınarak, takı sahibi kendini estetize, bizi anestize ediyordu. Tarihle kurulan ilişki ‘yüzleşme’ değil, nostaljik bile değildi. Tarihsel bir mirasın korucusu ya da katili değildi Türkiye; ‘Gelenekten Çağdaşa’nın gerçek anlamda tarihle hiçbir ilişkisi yoktu; tarihle ilişki kurmaya çalışan ender bir iki iş, zaten içinde yer aldığı çerçeve tarafından emilip yutulmaktaydı. Tarihin, kendi tarih oluşunu tecrübe ettiği, kendini kurduğu ve temsil ettiği için kendisiyle karşılaştığı ve kendini kendisi olarak tanıdığı mecraydı sanat; Batılı tarihsel insanlığın geçmişinde hep böyle olmuştu. Sanat, iktidarın idolojik aygıtlarından ve özdeşleşme aparatından bağımsız değildi. Burada ise sanat gibi görünen işler sanat değil, ilgilenilir görünen tarih, tarih değildi.

Doğruydu, ulusların doğuşu, kendi mitlerinin temsili sayesinde gerçekleşirdi; yeni ulusal egemenliklerin, yeni kültürel meşruiyetlerin oluşması için tarihsel bir temsile ihtiyaç vardı, sanat bu işlevi görürdü. Yine doğruydu, talan ekonomisinde de yeni bir şey yoktu. En gecinden ondokuzuncu yüzyıldan modernizme Avrupa sanatı, kendi olmayan ülkelerin ve kıtaların talan edilmesi üzerinde şahlanmıştı, yine de bu iğfal edişin bile bir zerafeti, bir mütevaziliği vardı. Hakiki bir özdeşlik arayışının, kendini bulabilmek için başkasına öykünmenin göstergesiydi. Oysa diğer hemen her şey gibi burada bu sergi, özdeşlik, kimlik ya da farklılık arayışlarının ötesinde, tarihin sonu tartışmalarının ve tanınma politikalarının güvencesine hoyratça yaslanarak, 2010 Kültür Başkenti için alınan bir parayla alelacele hazırlanmış gibiydi. Belki de bakanlıklardaki kadrolar gibi siyasal ve kültürel hükümetin yukarıdan aşağı kadroları yeniden doldurması, kendine uygun bir tarihsel gelenek icat etmesi gerekirdi. Belki de bu serginin zihniyeti, yeni bir sosyal aydın tipolojisiydi.

Her ne ise eskilerin ve yenilerin kemiklerini sızlatan bir mirasyedilikti. Tarih istismar edilmekteydi.

Prof. Dr. Zeynep Sayın,

sanat kuramcısı, ‘İmgenin Pornografisi’ (Metis), ‘Mithat Şen ve Beden Yazısı 1’ (İthaki), ‘Noli Me Tangere: Beden Yazısı 2’ (Kaknüs) kitaplarının yazarı.

SERGİDEN GÖRÜNTÜLER İÇİN TIKLAYIN

ThursdayFebruary18th,2010

taxi driver

Kategori: videolar — Etiketler: — KatranveTuy @ 11:05PM

TuesdayFebruary16th,2010

“BEĞENİ GELİŞİMİ” İPOTEK ALTINDA

Kategori: makaleler — Etiketler: — KatranveTuy @ 08:08PM

“BEĞENİ GELİŞİMİ” İPOTEK ALTINDA

Özgürlük ve gençlik hareketleri, 1960’ların ortalarına doğru Avrupa’da ve dünyada gücünü yükseltirken, Türkiye’de özellikle üniversitelerde ve büyük kentlerde de etkilerini hızla artırıyordu. O yıllarda Ortadoğu, bugün de olduğu gibi aynı yangın yeriydi. Akdenizin özellikle doğusu, dünyadaki gençlik hareketlerinin dışında, tamamen bu coğrafyaya ait, hiç bitmeyen bunalımlar ve krizlerle de boğuşmaktaydı.

Yeniden yeniden kurgulanan bıktırıcı senaryolarla, Türkiye 70’ leri yaşamaya başlar. Bütün gizli servislerin en kuvvetli ve en yetenekli elemanları yine bu coğrafyada görevlendirilir. Ortadoğuya ait planları çalıştırmak için!

70’ler Türkiyede bir yandan siyasal ve kültürel dönüşüm yılları olurken, bir yandan da çeteleşmenin yılları olur.

Paramiliter güçler çeşitli sivil oluşumların içinde konuşlanırlar. Hatta bu uluslararası istihbarat teşkilatları ülke içinde etkinliklerini artırmak için, aşırı milliyetçi güçlere hem ekonomik olarak, hem de formasyon anlamında destek verirler. İçinde emniyetçilerin, subayların, iş adamlarının, gazetecilerin, diğer meslek gruplarından insanların ve hatta profesörlerin bulunduğu birimler oluşturulur. 80’ lerin etkili lideri Özal bu örgütün adını “ Ergenekon ” olarak zaman zaman korkuyla anar.

İlginç olan bu teşkilatla çalışan kadroların, ilerleyen yıllarda dünya uyuşturucu trafiğindeki etkinlikleridir. Uyuşturucu için, sık sık ortaya çıkan silahlı hesaplaşmaları ve basına yansıyan mahkeme tutanaklarını hatırlayabiliriz.

Yine o günlerde, Ülke’nin Sosyal demokrat Başbakanı “kontrgerilladan hesap soracağız” nutukları atarken, yani oligarşi siyasal hareketlenmelere birtakım nifaklarını sokarken, sanat ve düşün dünyası için de projeler yapar. Aydınların da bu projeleri ve tasarlayanlarını çeşitli yayın organları ve tartışmalarla tanımlamaya başladıkları görülür. O günlere baktığımızda peş peşe ve hiç bitmek bilmeyen, katilleri bilinen ama hiçbir şekilde doğru dürüst yargılanamayan aydın cinayetleri bize her şeyi anlatır.

Bedrettin Cömert bu aydınlardan biridir. 1970’lerde İtalya’da aldığı eğitimi bitirerek

Türkiye’ye dönen sanat tarihçi ve bir estetikçidir. İyi bir araştırmacı olduğu için İtalyanlar orada kalması için önemli tekliflerde bulunur. Fakat o, Türkiye’ye gelir, Hacettepe Üniversitesinde öğretim üyesi olarak çalışmaya başlar. Bir yandan özgün yapıtlar üretirken, öte yandan önemli yapıtları da Türkçe’ye kazandırır. Asıl önemlisi, Avrupa sanatının Türk bilim adamları tarafından da araştırılabileceğini ve yorumlanabileceğini ortaya koyar. İkinci elden bilgilerle yetinmeyen bu bilim adamı, Türkiye de eksikliğini en çok hissettiğimiz, bilgi birikimi ve beğeni gelişimini yükseltmek için uzun araştırmalar yapar, yazılar yazar. B. Cömert’in İtalya’da öğrenim gördüğü yıllarda klasik edebiyatla ve Hristiyan kültürüyle de olan yakın ilişkisi, onun bu konuda birikimlerinin kaynağıdır. Özellikle derslerinde verdiği örneklerde Anadolu üzerinde yoğunlaşır. B.Cömert’e göre, sanat eserini anlayabilmek bir yöntem ve metodoloji meselesidir. Yorum oluşturulurken izlenimler ve sezgiler son derece önem taşır.

Sanat eserini tanımlamak için, yaratma eylemini sanat dışı endişelerle zorlamamak koşuluyla, araştırmak gerekir. Sanat tarihçisi, ancak bağımsız, güdümsüz ve ilkeli bir yöntemle çalışırsa, sanatsal olgulara doğru yorumları koyabilir. Sanat tarihçisi taraf olamaz. Taraf olmak, bilimi gerçeklikten uzaklaştırır. “ Beğeni ” gelişen, ilerleyen, zamanla tamamlanan bir olgudur. Kuramsal çalışmalar “ beğeni gelişiminin ” vazgeçilmezidir ve buna bağlı olarak, “ beğeni gelişimi ” toplumun kültürel yapılarıyla en çok etkileşen unsurdur. Kültürel birikim ise hiç kuşkusuz, çağını her yönden anlamış, tartışabilen, üreten bir toplum demektir. “ Beğeni gelişimi ” estetik açıdan tüm sanatsal disiplinleri etkilediği gibi, doğal olarak kentleri, kentsel yapıları da, etkiler. Böylelikle insanoğlu yaşadığı coğrafyayı yeniden kurgular ve yaratır.

B. Cömert 70’lerde “ mitoloji ve ikonografi ” kitabının giriş yazısına , “ Bugün çağdaş sanata ilgisizliğin nedeni, sorumsuzca savsaklanmış eğitim sorunlarıdır ” diye yazmıştı. Tam 30 yıl sonra bugün de, aynı durumdan yakınmıyor muyuz? Evet, eğitim veren kurumlar çoğalmıştır ama eğitimin kalitesinin aynı oranda arttığını söyleyebilir miyiz? Sanat etkinlikleri artmış, sanatın sergilenebileceği mekanlar çoğalmış ve bu mekanların etkinlik alanları da genişlemiştir. Ayrıca artık, çağdaş sanat müzelerimizde var. Tabiki, İstanbul bienalinin dünyadaki etkisini ve önemini de görmezden gelemeyiz.

“ 2010 Avrupa kültür başkenti ” projesinin İstanbul için, önemli olduğunu da biliyoruz. Ama sanatın esaslarından olan “ beğeni gelişimi ” kavramıyla ilgili olarak, hala gerekli gelişmenin sağlanamadığını da söylemeliyiz. Bazı teknolojik gelişmelerin dışında, hiç yol katedemediğimiz de ayrıca bir başka gerçektir. İstanbul’un kentsel sorunları bu durumun en basit göstergesidir. Sanat etkinlikleri çoğalmış olmasına rağmen bu durum, niçin “ beğeni gelişimi ” olarak dönüşmemiş, dönüştürülememiştir? Hiç sorgulamadığımız bu olgu, estetik tanımlar açısından bugün problem olarak karşımıza çıkıyor.

Eğer ki bu, doğal bir süreçse ve sorun yoksa herkes niçin sürekli birbirine yakınıp duruyor? Hepimiz biliyoruz, yolunda gitmeyen o kadar çok ve önemli unsur varki… Tüm bunlardan yola çıkarak,estetikçi ve sanat tarihçisi bir bilim adamını hangi güç, niçin öldürtür, bu olay aydın cinayetlerinden herhangi bir tanesi midir, sonrasında toplumun elinden neler alınmıştır, gibi soruların yanıtları artık bugün çok daha önemli olmaya başlıyor.

Hiç kuşkusuz ki, B. Cömert cinayetini hangi karanlığın planladığını ve hangi zavallılara nasıl ihale ettiğini biliyoruz. Kısa bir araştırma yapıldığında, kimlerin örgüt içinde olduğunu, hangi düzeyde görev yaptığını, etkinlik alanını, kimin kime emir verdiğini herkes öğrenebilir. Oligarşi, her zaman bir bilim adamını, birikimli bir üst hayat okuyucusunu öldürmek ister. Özellikle estetik geleceğine ipotek koymayı planladığı bir toplumun, bu konuda önemli önermeler yapan, entellektüel karakterini katletmesi gerekir. Bir kaç mahkeme tutanağını ve ifadeleri incelediğimizde, bugün milliyetçi bir partinin genel başkanı olan Muhsin Yazıcıoğlu’nun ismi bu dosyalarda emir veren olarak geçerken, Abdullah Çatlı’nında planlayıcı ve azmettirici olarak yer aldığını görürüz. Fakat şaşırtıcı ve inanılmaz olan, o günlerde öncelikli olarak, öldürülmesi planlanmış birçok aydın ve aktif sosyalist varken; Muhsin Yazıcıoğlu’nun B. Cömert’i önemsemesi, tehlikeli bulmasıdır. “ Sadece bir sosyalist ” olan, B. Cömert’i acaba ilk kim, nereden, kime işaret etmiştir?… Aslında bu cinayetin yalnızca bir aydın cinayeti olduğuna inanmak için çok saf yada duyarsız olmak gerekir.

Bir sanat tarihçisini, estetikçiyi öldürmek kimin işine yaramıştır? B. Cömert yaşasaydı Türk plastik sanatlar dünyasında neler olurdu, gelişmeler hangi doğrultuda yaşanırdı sorularını sorduğumuzda; bu konuda bugün yaşanan sıkıntılar, bu sorulara yanıt olmaktadır. Oysa marksist eleştiri tüm dünya da, 70’lerden bu yana kendi göstege bilimini ve metodolijisini kurmuştur. Bugün, kim ne derse desin B. Cömert yaşasaydı, Croce’den yola çıkarak ve Erwin Panofsky’den etkilenerek bir yöntem oluşturmayı başaracaktı. Evet, B. Cömert’ in öldürülmesini işaret edenler, kazanmıştır aslında! Plana göre darbeden sonra, özel ve vakıf üniversiteleri kurulacak, buralara uygun hocalar devşirilecek, zaman içinde, bilgi istedikleri gibi yeniden tanımlanacak ve üretilecek, devamında da bir takım küresel yaklaşımlar geliştirilerek, sanat ve sanatçı ehlileştirilecek; hatta kimi zaman popüler bir sunumla, deha kategorisinde topluma yutturulacaktır. Kendisini oluşturan, yaratan bir performansa gerek yoktur. Ayrıca böyle bir gerçeğin tehlikeli olacağı muhakkaktır. Kurulan oyunları çözebilecek ve bu coğrafyaya ait karakterler, yok sayılmalı hatta hemen katledilmelidir. Bugün de böyle olmuyor mu?

Akademilerden yeni kuşak mezunlara veya henüz öğrenim görenlere B. Cömert’i sorduğumuzda onu yok etmenin nasıl sonuçlandığını görebiliriz. “ Sanatın Öyküsü ” gibi bir kaynağı çevirmiş olmasına rağmen, genç kuşak artık bu önemli bilim adamını tanımıyor.

Aslında içinde çalışanlarınında tanımladığı gibi, “ derin devlet o kadar da derin de değildir, etrafınızdadır, ortaokuldan sınıf arkadaşınızdır, kayınbiraderinizin iş yerindeki arkadaşıdır, bir okulda hocanızdır… ”Sizce, provakatif planlarını bugün de işbirlikçileriyle beraber sürdürmüyorlarmı ve bu ipoteği üzerimizden kaldırabilecekmiyiz ?..

Özgür Korkmazgil

ThursdayFebruary11th,2010

‘Duvara Karşı’ Fatih Akın, Sibel Kekili

Kategori: videolar — Etiketler: — KatranveTuy @ 01:36PM

WednesdayFebruary10th,2010

‘Malina’, çağla cömert

Kategori: Katran ve Tüy, çağla cömert — Etiketler: — KatranveTuy @ 08:34PM

Malina

Çağın çarpık ruhuna direnmeye çalışırken, ister istemez kaçış yolları geliştiriyoruz. Hitler’in vatanı Avusturya’ya gelişimde kaçışın payını göz ardı edemem, burada ise bana yabancı, daha incelikli ve sinsi, başka türlü bir barbarlıkla karşılaşıyorum, Walter Benjamin’in sözü aklımdan çıkmıyor, uygarlıkların karşılaşması barbarlıkların karşılaşmasıdır.

Bir başka uygarlığı tanımak onun barbarlık yollarını fark etmekten geçiyor, ben de karşılaştığım bu bambaşka barbarlığı anlamaya çabalarken, ona direniş yolları ararken, faşizm üzerine okuduğum en duyarlı başyapıtı, Avusturyalı yazar ve şair , ’ın Malina’sını anımsıyorum.

Defalarca okuduğum bu kitabı, ancak şimdi, Viyana atmosferinde, içimde hissedebiliyorum. Dünyanın başına gelen en korkunç acımasızlığın ve en yoğun duyarlılığın, Hitler ve Bachmann’ın aynı ülkeden çıkmasının bir anlamı olmalı, henüz keşfedemediğim bu gizem, merakım beni Viyana’da tutuyor.

Wilhelm Reich,  Faşizm’in Kitle Ruhu Anlayışı adlı kitabında, Hitler’e neden çoğunlukla kadınların oy verdiğini soruyor, kadınların içindeki bu hastalık neydi, Malina işte bu hastalığı anlatıyor, Bachmann bu hastalıkla savaşıyor.

Faşizm insanlar arasındaki ilişkilerde başlar, iki insan arasındaki ilişkide başlar ve ben anlatmak istedim ki, savaş ve barış yoktur, hep savaş vardır, diyor Bachmann. Malina onun ‘Ölüm türleri’ adı altında yazmayı tasarladığı roman dizisinin ilki ve sonu oluyor, yazar kitap bittikten sonra 1973’te evinde çıkan bir yangında, kırk yedi yaşında ölüyor.

Yine duyarlı bir kadın, Nilgün Marmara, Kırmızı Kahverengi Defteri’nde Malina’dan yola çıkarak şöyle anlatıyor Bachmann’ı ve ölümü, ‘bir kadın bütün parçalanmış , yanmış aklı ve hiç sarsılmayacak açıklığıyla yazmış bir kadın. İçinden rastlantıyla geçtiği zamanlar, durumlar, ilişkiler yaralar açtıkça, kaçınılmaz olan göğe bir güneş bir ay ve bir çizgi yapmak ve sonra delirmek görevi. Kendilerini ölmeden bir ceset olarak algılayanlar intiharlarını başkalarının bir vasiyeti gerçekleştireceği gibi gerçekleştirirler. Ölüm yaşarken vardır, olmuştur cesedi yakarak ortadan kaldırmak gerekir. Domenico’nun nahif çığlık/dilekleri İngeborg’un çocuksu masalı…’

Nilgün Marmara da, tıpkı Bachmann gibi, Katie Kollwitz’in desenlerindeki ölümün soluğunu ensesinde hisseden, yüzlerinde dehşet ifadesiyle donmuş kalmış kadınlardan, canhıraş yazıyorlar. Marmara günlüğünde yazma sürecinden şöyle söz ediyor, ‘ölüm, yaşayabilmek için sonsuzca kaçındığımız, ama sözcükleri yaşatabilmek için kucak açtığımız …’

Malina, Ahmet Cemal Türkçesiyle,1985 tarihli Bilim, Felsefe ve Sanat yayınları baskısından okudum. Son baskısı, 2004 yılında Yapı Kredi yayınlarından yapılmış. Yetmişlerde kadın bakışı üzerine birçok feminist tartışmaya konu olan kitap,  ülkemizde feminist kesimlerce pek tartışılmadı. Belki de, hala yüzeylerde kadının adı olmamasıyla uğraşırken, derinlerdeki, evrensel adsızlığımızla yüzleşemiyor, dolayısıyla üzerine bir dil geliştiremeyip,  politik şemaya dökemiyoruz.

‘Pakistan’da olanların, şurada burada olanların korkunç olduğunu söylemek için büyük bir sanatın varlığı gerekmez’, diyor Bachmann, ‘yanı başımızda her gün nelerin olup bittiğini, günlük yaşamda insanların insanları nasıl öldürdüklerini söylemek, önce betimlenmesi gereken budur; önce bu yapılmalıdır ki, büyük cinayetlere nasıl yol açıldığı anlaşılabilsin.’

Belki de dünya önceliklerini doğru belirleyemediğinden, çağımızda büyük cinayetler artıyor, Malina ise önceliğimizi,  yani insanlığımızı anımsatması açısından geri dönülmesi gereken bir roman.

Çağla Cömert

http://www.itusozluk.com/goster.php/malina

SundayFebruary 7th,2010

‘Beynelmilel’ (Sirri Süreyya Önder, Muharrem Gülmez)

Kategori: videolar — Etiketler: — KatranveTuy @ 11:07PM

Beynelmilel 1:41:44

Filmde 12 Eylül 1980 sonrasi sikiyönetiminin, doguda yerel halk ve çalgici sinifi (gevende) üzerine etkileri trajikomik bir sekilde anlatilir. 1982 yilinda Adiyaman’da bir grup yerel müzisyen (gevende), o yillarda uygulanmakta olan sokaga çikma yasagindan dolayi geçim sikintisina düserler. Geçinebilmek için bulduklari çözüm hepsinin tutuklanmasina yol açar. Yörenin sikiyönetim komutani, bu yerel müzisyenleri çagdas bir orkestraya dönüstürmek isteyince olaylar gelismeye baslar. Yöresel orkestradan, kenti ziyaret edecek olan Konsey üyelerinin karsilama töreninde çalmalari istenir. Fakat bu konseyi karsilamayi sadece müzisyenler degil, sehrin genç aktivistleri de büyük bir sabirsizlikla beklemektedir. Siyasal bilimler ögrencisi Haydar (Umut Kurt); “Biz çalgici adamiz. Çalgicidan hiç devrimci olur mu, komünist olur mu?” diyen abisi Servet’e (Sirri Süreyya Önder) kulak asmamakta, Konsey üyelerini karsilamak için bir protesto eylemi hazirlamayi düsünmektedir. Ve bu eylemi gerçeklestirmek için de çagdas orkestranin sefi Abuzer’in (Cezmi Baskin) kizi, asklarini birbirlerinden bile gizli tuttuklari, Gülendam’dan (Özgü Namal) yardim almaktadir. Bir yandan sikiyönetim birimleri ve yöresel orkestra, bir yandan da devrimci gençler tarafindan birbirinden habersiz olarak yürütülen bu karsilama hazirliklarinin karismasi sonucunda herkesi sasirtacak olaylar gelisecektir.

Yönetmen Sirri Süreyya Önder, Muharrem Gülmez, Senaryo yazari, Sirri Süreyya Önder, Oyuncular Cezmi Baskin, Özgü Namal, Umut Kurt, Mersin Belediye Orkestrasi, Film müzikleri Kalan Müzik (orijinal soundtrack parçalari), Pierre Degeyter (Komunist Enternasyonal Marsi), Chopin (Cenaze marsi), Anonim (türküler)

Yapim yili, ülkesi 2006,Türkiye Yapim sirketi Besiktas Kültür Merkezi (BKM) Süre 106 dakika Dil Türkçe Tür Dram/Komedi/Politik Gösterim tarihi 12 Eylül 2006 Beynelmilel, Sirri Süreyya Önder ve Muharrem Gülmez’in yönettigi sinema filmi. 2006 yilinda çekilen film, gösterime Ocak 2007′de girdi.


SundayFebruary 7th,2010

Venezuela Bolivariana: People and the struggle of the 4th world war

Kategori: videolar — Etiketler: — KatranveTuy @ 10:14PM

Venezuela Bolivariana: People and the struggle of the 4th world war 1:16:58

2004 documentary on the impact of financial neo-liberalism on Latin America and other parts of the world and what Hugo Chavez is doing to stop its spread in Venezuela.

SundayFebruary 7th,2010

VENEZUELA, THE REVOLUTION WILL NOT BE TELEVISED DIRECTED AND PHOTOGRAPHED BY KIM BARTLEY AND DONNACHA O’BRIAIN IRELAND, 2003

Kategori: videolar — Etiketler: — KatranveTuy @ 09:21PM

THE REVOLUTION WILL NOT BE TELEVISED  1:14:31

THE REVOLUTION WILL NOT BE TELEVISED

74 MINUTES IN SPANISH WITH ENGLISH SUBTITLES

HUGO CHAVEZ ELECTED PRESIDENT OF VENEZUELA IN 1998

IS A COLORFUL, UNPREDICTABLE FOLK HERO,beloved by his nation’s

working class and a tough-as-nails, quixotic opponent to the power

structure that would see him deposed. Two independent filmmakers were

inside the presidential palace on April 11, 2002, when he was forcibly

removed from office. They were also present 48 hours later when,

remarkably, he returned to power amid cheering aides. Their film records

what was probably history’s shortest-lived coup d’état. It’s a unique

document about political muscle and an extraordinary portrait of the man

The Wall Street Journal credits with making Venezuela “Washington‚s

biggest Latin American headache after the old standby, Cuba.”

FridayFebruary 5th,2010

Jimmy Tornado

Kategori: videolar — Etiketler: — KatranveTuy @ 09:31PM

TuesdayFebruary 2nd,2010

Shotgun Paintings (date unknown) William S. Burroughs (1914-1997)

Kategori: videolar — Etiketler: — KatranveTuy @ 09:04PM

TuesdayFebruary 2nd,2010

Warrior Dances

Kategori: videolar — Etiketler: — KatranveTuy @ 08:17PM

TuesdayFebruary 2nd,2010

Delhi, Lahore, Khyber

Kategori: videolar — Etiketler: , , — KatranveTuy @ 07:50PM

WordPress üzerine kurulmuştur.