KATRAN ve TÜY modern sanat bilgi ortamı

SaturdayOctober24th,2009

Jacques Ranciere, ANTİ - ESTETİK HINÇ , video

Kategori: Bildiriler, makaleler — Etiketler: , — KatranveTuy @ 01:28AM

Jacques Ranciere

1940 Cezayir doğumlu Fransız filozoftur. Halen Paris VIII Üniversitesi’nde (St.Denis) felsefe dersleri veren Rancière’in adı ilk kez Althusser’in iki ciltlik Lire le Capital (1965; Kapital’i Okumak) derlemesine yazdığı yazıyla öne çıktı. 1968 öğrenci ayaklanmaları sırasında Althusser’le fikir ayrılığına düşen Rancière, Althusser çevresinden kopuşunun gerekçelerini La Leçon d’Althusser (1974, Althusser’in Verdiği Ders) adlı kitabında anlattı. Bu siyasi ve teorik kopuş, ona göre, ‘bilgi ile kitleler arasındaki tarihsel ve felsefi ilişkilere’ bakışlarındaki ciddi farkların ürünüydü. Althusser’in ideoloji teorisine yönelttiği eleştiriyi, özellikle işçi sınıfının tarihsel olarak kendisini nasıl görmüş ve bilgiyle nasıl ilişki kurmuş olduğunu ampirik analizlere de başvurarak araştırdığı bir dizi kitabında sürdürdü:
  • La Nuit des proletaires (1981; Proleterlerin Gecesi)
  • Le Philosophe et ses pauvres (1983, Filozof ve Yoksulları)
  • Le Maître ignorant: Cinq leçons sur l’émancipation intellectuelle (1987, Cahil Hoca: Entelektüel Özgürleşme Üzerine Beş Ders)

Düşünürlerin haklarında konuşmayı pek sevdikleri proleterler hakkında, onların kendilerine özgü bilgilenme tarzları hakkında pek de bir şey bilmediklerini ileri sürdü. Rancière ilk kez 1990′da yayımlanan Siyasalın Kıyısında ile birlikte, Batı geleneğinde ’siyasal’ın kuruluşu üzerinde odaklanmaya başladı ve Le Mesentente, (1995, Uyuşmazlık), La haine de la démocratie (2005, Demokrasi Nefreti) ve Chronique des temps consensuels (2005, Mutabakatçı Dönemlerin Vakayinamesi) gibi kitaplarında çok özgün ve ufuk açıcı bir siyaset düşüncesi geliştirdi. Estetik, tarih teorisi, edebiyat ve sinema hakkında yazdıklarıyla da yankı uyandırmıştır.

Estetik içler acısı durumda. Yirmi yıl önce, estetikte  keskin zevkin, özerk sanatın ve yüce yapıtın temiz kriterleri altında çeşitli toplumsal ayrımların katı gerçekliğini saklayan bir yadsıma söylemi görülüyordu. Bourdieu ‘nün sosyolojisi ya da Anglosakson sanatın kültürel ve sosyal tarihi üzerine çalışmalar, sanat uygulamalarının, sanatı temsil eden nesnelerin, sanat alanındaki siyasi ve ticari isleyiş koşullarının toplumsal gerçekliğini tanımayarak, estetiği naif olanın söylemi haline getiriyordu.

Bu arada “68 düşüncesi”nin çeşitli formlarına yapılan saldırı da işlerini yoluna koymadı. Estetik bir zamanlar, özerkliğinin onanması altında sanatın toplumsal gerçekliğini saklamakla suçlanıyordu. Günümüzde ise, sanat uygulamalarını felsefı söylemin spekülasyonlarına ve yeni toplumun düşlerine boyun eğdirmekle suçlanıyor. Eskiden, güzel hakkındaki yargının evrenselliği ile Kanarya Adaları’nın şarabıyla kışkırtılmış ampirik zevki karşı karşıya getiren Dr. Kant ‘ın melekliğiyle eğleniliyordu. Simdi ise sanatın geleceğini yeni kolektif yaşam biçimlerinin yaratılmasına bağlayan felsefenin ya da romantik şairlerin ve avangard ressamların yararına, sanatı müsadere altına almış olan Dr. Schelling ya da Hegel ‘in satanizmine üzülünüyor. Birileri estetik ütopyayı, totalizmlere yatak hazırlamakla suçluyor. Diğerleri ise ona bunalımı, ya da estetik söylemin asalaklığıyla kendi kavramının onanması içinde yok olacak derecede kemirilen bir sanatın sonunu atfediyor. Bu medyatik polemikleri kınayanlar bile sanat uygulamalarını estetik ideolojinin aylaklıklarıyla karşı karşıya getirmek için ağız birliği yapıyor. Jean-François Lyotard , Insandışı (L’Inhumain) ya da Postmodern Aktöreler’de (Moralites postmodernes) , estetik söyleme karşı resim biçeminin ya da müzik tınısının yüce kalıbını öne sürüyordu. Jean-Marie Schaeffer , bir Estetiğe Veda (Adieu â L’esthetique) bildirisinde bulunarak, romantik mutlakçılığa karşı sanat uygulamaları ve zevk yargıları üzerine araştırmayı yeniden başlatmayı amaçlıyor. Alain Badiou şiir, dans ya da sinema üzerine metinlerini, Estetiğe Aykırı Olanın EL Kitapçığı (Petit manuel d’inesthetique) başlığı altında yayımlıyor.

Bu yargılar bize, sonuçta tamamen doğru olarak, şunu söylüyor: estetik, iki yüz yıldır kendini ortaya koyduğu şekliyle, nesnesi sanat uygulamalarının özellikleri ya da zevk yargısı olan bir disiplin değildir. Estetik tümüyle bir sanatı özdeşleştirme düzenidir ve tümüyle bir düşünce düzenini gerektirir. Sanat hiçbir zaman tek başına değildir: Sanatın varlığı için ressam ya da müzisyenlerin, oyuncuların ya da dansçıların ve onları seyretmekten ya da dinlemekten zevk duyan insanların varlığı yeterli değildir. Performanslarının ayrıca, orada özgül bir etkinlik dünyasını, bu özgüllüğü kanıtlayan yargıları, bu görülebilirliğe beden veren kurumlan ayırt eden bakışlara da maruz kalması gerekir.

Kimileri bu gereklilikte yalnızca bir gaspın sonucunu görmek isteyeceklerdir: Estetik adı altında, felsefe -yani elbette ki kötü felsefe, ötekilerin felsefesi- sanat uygulamalarını kendi kuralına tabi tutmuş, özelliklerini bozacak düşünce güçlerini, toplumsal pratik içinde yer alma biçimlerini ya da bir siyasi yönelimi emanet ederek sanatı mutlaklaştırmıştır. Ama estetik, felsefenin yoldan çıkardığı birkaç felsefi simanın (Kant, Schelling, Hegel) ya da birkaç şiirsel simanın (Schiller, Schlegel) icadı değildir. 18. yüzyılda, eski şiirleri artık bir sanatın ürünleri olarak değil de, bir yaşam biçiminin bilinçsiz dışavurumu olarak okumaya koyulanlar felsefeciler değil, fılologlardır. Eski kudret anıtlarını ya da amblemlerini yerlerinden ya da işlevlerinden edip müze eserleri haline getiren, felsefı diktalar değil, devrimci kargaşalar ve Napolyonvari fetihlerdir. Bu yer değiştirme ve bu mahvetmenin, eski özneler ve türler hiyerarşisini kırıp öznenin yok oluşuna nasıl katkıda bulunduğu, bilinen bir şeydir. Tarihlerin eski Aristotelesvari rasyonalitesinin yerine, romanesk yazıya ve onun duyarlılığına utku kazandırarak sinema ve fotoğrafın önünü açacak yeni kadrolar ve selefler pratiğini getiren felsefeciler değildir; şu sıradan olanı betimleme biçimlerini, şiir ve tablonun görkemini kent yaşamının eğlencelerine ya da sosyal bilimin gösterilerine yaklaştıran geçici ve anlamlı olanı algılama tarzlarını; ya da şu mallan sunma, sanat dünyasıyla ticaret dünyası ve sanat girişimleriyle yeni yaşam biçimlerinin yaratılması arasındaki sınırı bulandırmış olan yapıtları ya da sıradan nesne desenlerini çoğaltma biçimlerini icat eden de onlar değildir.

Sanatın estetik düzeni, işte bu hassas dokudur; hem sanatsal buluşlara hem de algılardaki ve olağan duyarlılıklardaki mutasyonlara ortam oluşturan “sanat” ile yaşam arasındaki bu yeni ilişkiler ağıdır. Yine de bu rejim, dış dönüşümlerin basit bir sonucu değildir. Kendi rasyonalitesine sahiptir, ama bu rasyonalitenin . karmaşıklığı, felsefı buyruklardan doğacaklara oranla kesinlikle farklıdır. Estetik rejim, yapıtları temsiliyet kurallarından koparıp sanatçının serbest gücüne ve üretimin içkin kriterlerine teslim etmiş, ama böylece onları aynı zamanda, üstlerine ötekinin damgasını vuran tüm güçlere bağlamıştır: bir toplumun soluk alması, dilin kendine özgü yaşamı, malzemenin tortulaşması, bilinçsiz düşüncenin etkisi. Bu rejim, sanatın gücünü algılanabilir bir varlığın yakınlığıyla özdeşleştirmiş ve yapıtların kendi yaşamına, onları değiştiren eleştirinin sonsuz uğraşını sokmuştur. Yapıtların müzelik ölümsüzlüğünü feda etmiş ve sahneleme, yeniden yazma ve farklı metamorfoz çalışmalarında yeniden harekete geçmelerine olanak tanımıştır. Sanatın özerkliğini onaylamış ve günlük yaşamdaki nesnelerde yepyeni güzelliklerin keşfini çoğaltmış, ya da sanat formları ile ticaret ya da kolektif yaşam biçimleri arasındaki ayrımı silip atmıştır.

Bu karşıtlar gerilimi öylesine başdöndürücüdür ki, bazı meslekten ya da alaylı felsefeciler onu yerine oturtmaya çalışmışlardır. 19. yüzyıl sonunun estetizmi bunun ilk şekliydi. Amacı ise, sanattan alınan hazları, bayağı eğlencelerden tümüyle ayırmaktı. Huysmans’ın Des Esseintes’inin örnek oluşturduğu çelişki, bu amaç uğruna sanatı bir yaşam biçimine indirgeyip, parfümcülerle bahçıvanları üstün sanatçılar olarak kutsamanın gerekli olmasıydı. Clement Greenberg ‘in örnek oluşturduğu 1940′lı yılların modernizmi ise, bunun ikinci tipik formuydu. Greenberg, sanatın estetik düzeninin karmaşıklığını, temsili ve heteronom olan eski sanat ile, yazarlar, plastik sanatçılar, müzisyenler ya da diğerlerinin salt kendi malzemelerinin olanaklarını kullanacakları yeni bir sanat arasındaki basit bir kopuşa indirgemek istedi. Ama bu sanata özgü olanın kutsanmasında da siyasi bir art düşünce vardı. Bu, en azından sanatsal devrimlerin radikalliğini -ve varsayılan yayılma potansiyelini- müsadere altındaki toplumsal devrimin felaketlerinden koruma kaygısını güden, hayal kırıklığına uğramış devrimcilerden kaynaklanıyordu. 0 model, sanatlar ya da sanat formları ile sanatsal olmayan yaşam biçimleri arasındaki tüm geçişler karşısında dayanaksız kaldığında, bu temel zayıflık alelacele, sanatın sonu ya da modernitenin çöküşü ile bir tutuldu. Bu durumda estetik -isteğe göre, ya sanatı modernist radikalliğin yanılgılarına düğümlemekle, ya da tam tersine kavramsal sanatta, pop-art’ta ya da çağdaş yerleşimlere özgü tüm karışımlardaki “gelişigüzel” dönüşümlere yol açarak bu radikalliği batırmakla suçlanabilecek- parmakla gösterilen sorumlu oldu.

Çağımızın anti-estetiği, hiç kuşkusuz bu sanatı kendine getirme çabasının üçüncü dalgasıdır. Ama “kendi” diye bir şey yoktur. Aslında, sanatın estetik müsaderesini ilan edenler, estetik yargıyı bilişsel kuramın özel bir olgusu (Schaeffer) , şiiri bir olgu kuramının doğrulanması (Badiou) , ya da tabloyu Temsil Edilemeyen’in bir tanıklığı (Lyotard) haline getirmek için, sanatı telaş içinde kendi felsefi hedeflerine hizmet ettirmeye çalışmakla sanatı kurtarmış olmadılar. Sanat pratikleri aynı zamanda hep başka şey oldu: törenler, eğlenceler, çıraklıklar, ticaretler, ütopyalar. Ozdeşleştirilmeleri, her zaman için onları başka deneyim alanlarına bağlamış olan kavranırlık biçimlerine dayalıydı. Estetik adı, bu her zaman paylaştırılmış özelliğe işaret eder. Bu nedenle de her zaman, sanat ile felsefenin, felsefe ile siyasetin birbirinden tama- men ayrı olmasını isteyenlerde öfke uyandıracaktır. Estetik, herhangi bir mahkemede yargılanabilecek bir doktrin ya da bir bilim değildir. Algılanabiliri oluşturan bir öğeler bütünüdür ve ancak, her birini yerine oturtan disiplin çerçeveleri kırılarak düşünülebilir.

Jacques Ranciere

Felsefeci –Paris Üniversitesinde profesör

FridayOctober16th,2009

bir birey olarak oturdum, yazdım. (özcan türkmen)

Kategori: Bildiriler, bienal, istanbul, makaleler — Etiketler: , , , — KatranveTuy @ 10:45PM

[bu mektup emre zeytinoğlu'na hitaben yazılmış olmayıp sadece küratörlerin metnine ve "my name is casper" başlıklı yazıya  dair kimi kişisel görüşlerimi - her zamanki gibi samimi olarak - içermekte ve açıklamaktadır]

“farksıst bienal” başlıklı yazımda, başlıktan da belli olacağı üzere, asıl amacım bienal küratörlerinin metnini değerlendirmekti. küratörlerin ait oldukları ekolün star isimi olarak, “vur abalıya” hesabı stalin’e,  reel sosyalizmin tüm “persona non grata”larına ve bizzat sovyetler deneyimine teorikman feci abanmış olan zizek’in nasıl bir marksist “pratik” önerdiğini kendi adıma öteden beri merak edip durdum (gelecek diye duydum, belki bunu kendisine sorma imkanı buluruz). bunca geç kapitalizm yılgınlığı ve nilihizmi içinde, yetmez, bunca adorno pesimizmi içinde kuşkusuz bir tür kültürel gerilla savaşçılığı ve sürekli entelektüel muhalefet, sürekli kuşku, sürekli yapısökümü türünde bir şey olmalı bu. durum böyle olunca ve de “mahcup marksizm” “sınıfsız toplum” idealini bir kez arzu ve objet petit a bağlamında deşmeye başlayınca öyle zannediyorum ki bazı pratik soru ve sorunlar karşısında ister istemez foucault gibi çekinser ve/veya sessiz kalmak durumunda kalır kişi. küratörler de bunu farketmiş olacaklar ki kendilerine daha benjamin’yen bir figür ve teori-pratik diyalektiğini daha sıkı örmüş bir örnek olarak brecht yoldaşımızı seçmişler. ama bu arada galiba daha çok hem anarşizme hem marksizme göz kırpmak, bir taşla iki kuş vurmuş olmak amacıyla benimsedikleri brecht’e de burjuvaziyle işbirlikçilik ve etkileşimli sanat anlayışı babında bence ihanet etmişler. brecht’in görsel sanatlardaki karşılığı bu denli “evcil”, bu denli “pasif” ve bu denli “sponsorlu” bir şey olmasa gerek. sonuçta bu bienal, bienallere klasik itirazlarımız bir yana, brecht’in adını popülist bir biçimde kullanmak ve “insan neyle yaşar” sorusunun içini boşaltmak gibi işler de kotarıyor.

“my name is casper”da ise brecht’ten hemen hiç bahsedilmeksizin nedense althusser’den, kapitalin burjuva iktisadı açısından okunmasından vb. bahsedilerek “çarpıtılmış okumalar”ın geçersizliğinden, belki de devletin, sendikaların vb geleneksel reel marksist savaşım araçlarının eskisi kadar anlam ifade etmediği günümüzde bu okumaların artık iktidarın ekmeğine yağ sürmekten başkaca bir işe yaramayacağını söylüyor. iyi ama brecht’çi küratörlere sonuçta ne diyor bu yazı? üstelik onların da açıkça “ulusalcı” bir solu çıkmaz olarak gördüklerini belirtmiş oldukları noktada?  onların okuması çarpıtılmış mı değil mi, ve bu yazıyla yapılan uzaktan, dostane bir uyarı mıdır, nedir, bunu anlayamıyoruz. insan yazıyı okuyunca doğrusu marksizmin “çarpıtılmamış” bir okumasıyla hemen karşılaşmak üzere can atıyor. ama böyle bir şey elbette bu ilgili yazının sınırlarını aşıyor olsa da bunun en ufak bir ipucunu bulamıyoruz. aşağıdaki paragrafı ele alalım örneğin :

“Sınıf mücadelesinin hem tarihten, hem de günümüzden silindiği anlamda, tüm insani projeler egemen sistemin “güvencesi” altına alınmış bulunuyor. Artık bizim kurtarıcılarımız, küresel ekonominin siyasi figürleridir. Muhalefetimiz de aynı “güvence”ye sahip. Korkulacak bir şey yok ortada. 19. yüzyıl Avrupası’nın egemenleri, komünizm hayaletinden çok korkmuşlardı. Ama bugün, o hayaleti ustaca yaratan Marx’tan hiç korkmuyorlar. Çünkü içeriğini yitirmiş dil, ehlileşmiş hukuk ve iktidar aygıtlarının kendisi olmuş devlet, çarpıtılmış metinler sayesinde her şeyi “sevimli hayalet”lere dönüştürüyor. 1970’lerin çizgi film kahramanı “Casper” gibi… Her akşam jenerikte şöyle bağırırdı: “My name is Casper !””

bu paragrafta kesinlikle katıldığım cümleler var; bunların altını çizdim. ama “sınıf mücadelesinin hem tarihten, hem de günümüzden silindiği anlamda” kısmı benim için yeterince açık değil. bu yüzden yazımda sınıf mücadelesinden ve marksizmden ne anladığımızı tekrar sormak gereği duydum. 1848, paris komünü, sovyetler, üçüncü dünya devrimci hareketleri, berlin duvarı vb - sınıf mücadelesinden bunları anlıyorsak bence bizim de çarpıtılmış bir okumamız var demektir. e eğer bu değilse silindi mi, nasıl silindi yani? batıya göç ederken ölen insanlar, sınıf atlamak için binbir türlü şaklabanlığı yapan geniş halk kesimleri - evet sınıf atlamaya çalışma olgusu da sınıfların ve sınıf savaşımının varlığına,süreğenliğine işaret eder bence  -  , dağa çıkanlar, silaha, taşa sarılanlar - sınıf mücadelesi hiç silinir mi? “silinmeye çalışılır” belki, ama silinmez. çünkü zizek’in deyimiyle tam da marx’ın keşfettiği “semptom”un, antagonizmanın üstüne kuruludur. ayrıca “Çünkü içeriğini yitirmiş dil…” cümlesinin “Marx’tan hiç korkmuyorlar” cümlesinden hemen sonra gelmesi de bence anlam karışıklığı açısından bertaraf edilmesi gereken bir şanssızlık olmuş. zira hangi dil bu? althusserden mi bahsediliyor hala? öylleyse brecht nerede?  “Marx’tan hiç korkmuyorlar”dan hemen sonra geldiğine göre, marx’ın dili mi? egemenlerin marksistçe konuştukları bir dil mi? ne olduğu belli değil. kısacası, yazının burasında, “silindiği” yerine  “silinmeye çalışıldığı anlamda” denilmiş olsaydı ve “my name is casper” küratörlerle daha doğrudan ve açıktan konuşan, brecht’i de layığıyla kapsayan, marksizmin bugün ne olduğuna da bir parça ışık tutan bir yazı olsaydı gereksiz bir işe girişip kendimi neden yoracaktım ki? bu yazı beni tatmin etmedi, bence küratörlerce de “my name is casper”ca da söylenmemiş şeyler vardı; bu yüzden kimsenin adamı olmayan biri, bir birey olarak oturdum, yazdım.

özcan türkmen

MondayOctober12th,2009

VERSUS

Kategori: Bildiriler, Katran ve Tüy — Etiketler: , — KatranveTuy @ 10:11PM

FridayOctober 9th,2009

Friendly ghost of communism haunts Istanbul’s art world


Direnistanbul - İsyan Vakti!
Friendly ghost of communism haunts Istanbul’s art world

Sunday, October 4, 2009 Marzena Romanowska

A specter haunting Europe in ‘The Communist Manifesto’ of Marx and Engels has been turned into the friendly ghost Casper at an exhibition organized by the Karşı Sanat Gallery and currently taking place in its gallery in Taksim and the former building of Sümerbank in Istanbul’s Karaköy district
The works of more than 200 Turkish artists will remain on display at the former Sümerbank building, as well as at Karşı Sanat in Taksim until October 24.


The works of more than 200 Turkish artists will remain on display at the former Sümerbank building, as well as at Karşı Sanat in Taksim until October 24.

Turkey’s attitude towards communism is one of the most interesting aspects outsiders can spot in Turkish society. Thus, it is no surprise that the main opposition to the 11th Istanbul Biennial’s anarchist theme, Bertolt Brecht’s message “What Keeps Mankind Alive?” has focused on the subject of communism.

The International Monetary Fund and World Bank meetings, which are taking place in Istanbul, have led to counter-meetings and demonstrations by those who feel excluded from the decision-making process. Furthermore, individual artists, as well as art collectives not represented at the Istanbul Biennial art event, gathered together at the Karşı Sanat Gallery in Taksim and at the former Sümerbank building in Karaköy to present their non-conformist perspective on the world’s current situation in an exhibition titled “My name is Casper.” The exhibition was organized by the Karşı Sanat Gallery.

“We have more serious problems than those shown at the biennial,” Feyyaz Yaman, one of the organizers of the exhibition and the man behind the alternative platform movement, told the Hürriyet Daily News & Economic Review. “Culture has been manipulated by the politicians for a long time. Actors on the political scene forgot about their own responsibilities [so much that they] make us wonder who the real actors are. Art should be separated from politics and politicians should do their own work,” Yaman added.One of the artists taking part in the exhibition, Ayça Telgeren, told the Daily News that just like in other places in the world, artists in Turkey also have difficulties presenting their works to the public. “Art ‘cartels’ started growing and killing single initiatives,” Telgeren said, and added, “This exhibition is a big step and an alternative for those who are not being shown in other places.” The works of more than 200 Turkish artists will remain on display at the former Sümerbank building, as well as at Karşı Sanat, until Oct. 24.

Marx, Engels versus cartoon

The title of the exhibition comes from a critical article by Emre Zeytinoğlu titled “My name is Casper.” Casper is the “specter haunting Europe” from “The Communist Manifesto” of Karl Marx and Friedrich Engels. At the same time, however, it takes its name after the popular cartoon about a friendly ghost. “I don’t think this exhibition is about showing a friendly face of communism,” Telgeren said, adding that people in Turkey find hope in this ideology because they have never experienced it in practice in this country. “Communism is a metaphor for an alternative to the current economical and ethical system,” she said. “It just looks friendlier to people than capitalism because it stands for something they don’t know.”

Yavuz Tanyeli, an Istanbul-based artist, also agrees with this idea. “There are real Marxists in Turkey because the ‘live’ side of the ideology is still happening here,” he told the Daily News, “They [the authorities] don’t like them and the ideology is somewhat forbidden.”

“It is the first time in many years that we are talking about this idea openly,” said Yaman. “It was erased from people’s minds but came back due to the economic crisis. We don’t claim the idea of socialism should be implemented the way it is, without questioning it. It has to be questioned, but at the same time we should try to find in it something practical. This movement is a way to start rethinking socialism.”

Lack of choice a common problem

Yaman admits the exhibition was not originally planned to be launched in parallel to the ongoing IMF meeting, although in their works some artists point out the relation, as well as the meaning of the location – Istanbul’s Wall Street, Banklar Avenue. “The message of the exhibition is not only addressed to Turkey, but has a universal dimension,” Yaman said. “It is not only about political issues, but also ecological and economical ones. Every person is equally responsible for solving them.”

Some works were also related to media and their influence on the society. “In my works, I am trying to point out the manipulation of the press,” Telgeren said. “As an ordinary person, I cannot get the truth from that media … without [first] checking the facts. The press should show reality and people should decide what to think about it,” she said.

Zeynep Cin Yeşildağ, from the same artistic group as Telgeren, is presenting two video performances on the first floor of the Sümerbank building. Yeşildağ also chose the media as a topic for her work because of the similarities among media-related problems all around the world. “Only the language is different and this is what I wanted to show,” Yeşildağ said about her videos.

Yasemin Erdin, meanwhile, is presenting a work about a dream at the exhibition. “Dreaming is something exceptional,” she said, adding that within the current system, dreams are limited to what is allowed and influenced from the outside. “This is a global problem, common all around the world,” she said. “If I knew any other place that is not like this, I would go and live there.”

U2 (Bloody Sunday)

WednesdaySeptember30th,2009

My Name İs Casper, ”Hem Çağırıyorsunuz Hem Gelince Korkuyorsunuz”

Kategori: Bildiriler, istanbul, makaleler, sergiler — Etiketler: , , , — KatranveTuy @ 08:07PM

Önce temel prensipleri söyliyelim.  Kapitalizm artı değerle,  yani sömürü ile,   insan isyanla  yaşar.

Bu bütün dünyada böyledir. Hayatın tüm alanlarında aynı teknik uygulanıyor. İsyan bir başlıyor,  bir bitiriliyordu. En son darbeden sonra, açılan küresel kapılardan, çok akıllıca planlanmış bir davranış Türkiyeye girdi, tabii İstanbula. Bütün holdingler, bankalar, kendi bünyelerinde sivil toplum örgütleri kuracak, kültürel faaliyetlerini, onlar aracılığıyla yürüteceklerdi, kuruldular. Küratörler bulundu işe alındı. Çalışmaya başlanıldı. Sonuç,  İstanbul bienalinde 22 yıldır sergilenen Türkiyeden çağrılan sanatçı sayısı çok az, son bienalde 9,  en az 3.  bienalde sayı 5 .

Bütün bu gelişmenin öncülüğünü Eczacıbaşı Holding yaptı, gerçekten Eczacıbaşları diğer holdinglere benzemiyordu, kültür ve sanatı seviyorlardı, ardından Sabancılar geldi, onlarda birçok etkinliğe imza attılar. Ama ne zamanki Koç Holding istanbul bienalinin yıllarca sürecek sponsorluğunu aldı, sanatçılarda şafak attı. Çünkü Koçların sanatla olan ilişkisi sınırlı, toplumla olan ilişkisi gergin, devletle olan ilişkisi kökten, Amerika ile olan ilişkisi ‘Henry Ford’ üzerindendi. Marinalar , Migroslar toplumdaki fakir zengin her sınıfın  canını sıkıyordu, bu sistemde para kazanmak normaldi, ama bu kadarda olmazdıki canım., Şahin arabaları düşündükçe hele.

Sanatçılar aşağı yukarı böyle düşünüyorlar, fakat son bienalde ‘İnsan neyle yaşar’ sorusu sorulunca, garip birşey oldu, sanki bir düğmeye basıldı, yıllardır olan biten karşısında olgunca davranan, umudu olmadığı için, pekte durumu umursamıyan özellikle genç sanatçılar galeyana geldi. Artık çok olmuşlardı, patronlar, dalga geçer gibi, Marksizm, Brecht, insan neyle yaşar, önce ekmek sonra ahlak, banka kurmanın yanında banka soymak nedirki, gibi sorular soran afişlerle, karşımıza çıkıyorlardı, hemde en büyük bankalardan birisi Koçbank olarak. Bazıları sonra sakıncalı görüldü ki İksv o afişleri geri toplattı, sadece ‘insan neyle yaşar’ afişi kaldı sokaklarda. Şöylede diyebiliriz, patronların Marksizm takiyyesi kendilerine geri döndü. Demekki kapitalizmle kapital yanyana duramıyor, aynen,modernle modernizm nasıl birbiri ile çelişiyorsa.

Bir sonraki bienal mutlaka, mevlana, sevgi, metafizik içeren bir kavramla yapılacak, hele, Avrupadaki bienallerin kavramlarının dönüşümlü bir şekilde kullanıldığını bilenler için, 12.bienalin kavramı ‘muhteşem maneviyat’ gibi bir şey olacak. Bienalin logo ortağı 2010 bile  Ateş , Hava, Su, Toprak, diyerek yaşamın temel elementlerini tüm dinlerdeki ezoterik vurguyla kullanmış, hatta Bizansın kapılarını logolaştırıp dinlerin kardeşliğine gönderme yapmıştı. Afiş tasarımlarında kullanılmıyan örneklerde, yahudi yıldızları, haçlar, ay motifleri kaynıyordu, toplumun şimdiki ruh haline uygun görülmedi demekki kullanılmadılar.

Olmadık bir zamanda yapılan bir kavram hatası, sanırım sanatçıların aniden birleşmesine, buradanda büyük bir sergi yapmasına sebep oldu, hep böyle olmazmı ?

Şimdi size soruyorum, ülke çapına 50 güzel sanatlar fakültesinden her yıl mezun olan binlerce gencin ne yapacağını düşünüyordunuz,  kuzu kuzu oturup pinekliyeceklerinimi sanıyordunuz yoksa sizin her türlü yaptırımınızı peşinen kabul edeceklerinimi var sayıyordunuz ? Yoksa fuarları sanat galerilerini kullanarak parayla yönetebileceğinizimi planlıyordunuz? Hoş bunu seven gençler yok değil, başlarınada neler geliyor, bir bilseniz, Nişantaşında ama onu artık başka bir yazıya bırakalım.

Sanat bir toplumun bilinçaltıdır,  orayla oynarken zarif ve ahlaklı olmak gerek.

Evet, durum böyle, bir kültür gidiyor  (akademizm, grek) , bir kültür geliyor. (tabandan, urban).

”My Name İs Casper”  ” ”Hem Çağırıyorsunuz Hem Gelince Korkuyorsunuz”

isimli sergi,  ‘Voyvoda (bankalar) caddesi no 5  Karaköy-İstanbul’ adresinde,  tarihi Sümerbank binasında 3 Ekim Cumartesi günü açılacak, 24 Ekime kadar devam edecek.  Sergi bir gelenkültür sergisi,

kentin içinde yaşıyan ‘ötekiler’ toplandılar.

katran ve tüy

TuesdaySeptember29th,2009

BerBat Zoksal - BEĞENAL REZİL ORDU KOROSU @ 25.09.09 HAYMATLOS

Kategori: Bildiriler, makaleler — Etiketler: , , — KatranveTuy @ 11:43PM

Bienal’e ağır eleştiri Le Monde, Bienali yerden yere

vurdu

Fransa’nın önde gelen gazetelerinden Le Monde, kültür ve sanat sayfasında geniş yer ayırdığı 11. Uluslararası İstanbul Bienali’ni yerden yere vurdu. Le Monde’un İstanbul’a Bienal’ini takip etmesi için İstanbul’a gönderdiği muhabiri Phillippe Dagen, sanat sayfasında geniş yer ayrılan haberinde oldukça çarpıçı eleştirilerde bulundu. Dagen, Bienal’in sunumunu eleştiriken, sunumun sanatçıların değeri ve kalitesiyle bağdaşmadığını belirtti. Haberde İstanbul Bienali’nin yalnızca sanatçıların eserlerinin net ve açık olması için gayret ettiğini vurgulanırken bu çabanın yeterli olmadığına işaret edildi. Dagen’e göre, sunumdaki bu netlik ve açıklık, sanat eserlerinin sergilenmesinde bir sertlik yansıtıyor. Bienal’in İstanbul’da yer almasına rağmen Türk sanatçılarının sayısının az olduğu ve bunun üzücü olduğunu belirtilerek Bienal’de tüm dünyadan sanatçılar varken Türkiye’nin neredeyse olmadığı ima ediliyor. Ayrıca, yazdığı makalenin başlığında Dagen, İstanbul Bienali’ni “vahşi” olarak tanımlıyor. Bienal’de yer alan 70 artistin büyük bir kısmının Orta Doğu, Doğu Avrupa veya Orta Asya gibi “sorunlu” bölgelerden gelmesi nedeniyle haberin başılığında bu tespite yer verilmiş. Bienali’n yerden yere vurulduğu haberde bazı olumlu görüşler de yok değil. Haberde İstanbul Bienali’nde “çok az olsalar da”, katılımcı Türk sanatçıların tamamının başarılı isimlerden oluştuğu yorumu yapıldı. Kerim ÜSTER/ PARİS

SaturdaySeptember19th,2009

ulaşmamız gereken asgari hız

Kategori: Bildiriler, videolar — Etiketler: , — KatranveTuy @ 02:39AM

Led Zeppelin - Immigrant Song (1972)

ThursdaySeptember17th,2009

11. Uluslararası İstanbul Bienali kuratörleri, sanatçıları, katılımcılarına ve tüm sanatçılara ve sanat sevicilere açık mektup

Kategori: Bildiriler, bienal, istanbul — Etiketler: , , — KatranveTuy @ 03:54PM

Direnal-İstanbul Direniş Günleri Kavramsal Çerçevesi: İNSAN NE-SİZ YAŞAYAMAZ?

Son birkaç yıldır müzelerde, dergilerde ve piyasada popülerleşen politik sanatın dünyayı gerçekten değiştirmekle hiçbir ilgisi olmadığını artık anlamamız gerekiyor. Sanat çerçevesinde risk almanın, biçimin sınırlarını zorlamanın, kültürün kurallarına itaatsizlik etmenin, politika hakkında sanat yapmanın hiçbir şeyi değiştirmediğini görmemiz gerekiyor. Artık, sanat sermaye ve güç ilişkilerinden bağımsız, otonom ve özgür bir alanmış gibi davranamayız.

Sanatçılar için görünmez olmanın vakti geldi. Hayatın içine karışıp, yokolmanın… (1)

11. Uluslararası İstanbul Bienali’nin kavramsal çerçevesini büyük bir ilgiyle ve yüzümüzde bir tebessümle okuduk. İstanbul Bienali’nin politik meselelerle en ilgili sanat oluşumlarından biri olmayı amaçladığını da uzun zamandır biliyoruz.

Tesadüfe bakın! Bienal, bu sene, yoldaşımız Brecht’ten alıntılar yapıyor, neoliberal hegemonyadan ve küresel kapitalizmi durdurmaktan bahsediyor. Her ne kadar benzer sorunsalları paylaşıyor olsak da, sanatın hiçbir zaman hayattan ayrı bir kategori olarak varolamayacağını düşünüyoruz. Bu yüzden, size, Koç Holding gibi kendilerini küresel sanatın sıcak sularında temize çıkarmaya çalışan silah satıcıları ile işbirliği yapmamanız için yazıyoruz, sizi hayata, direnişin hayatına katılmaya çağırmak için yazıyoruz.

Küratörler Brecht’in “İnsan Neyle Yaşar?” sorusunun neoliberal hegemonya altında yaşayan bizler için aciliyetini hala koruyup korumadığını soruyorlar. Biz de “İnsan Ne-siz Yaşayamaz?” diye ekliyoruz. Çalışma hakkımızın, ücretsiz sağlık ve eğitim hakkımızın olmadığı, şehir, meydan ve sokaklarımızın şirketler tarafından ele geçirildiği, toprak, tohum ve suyumuzun çalındığı, istikrarsız ve güvencesiz bir hayata sürüklendiğimiz, sınırları geçerken öldürüldüğümüz veya krizlerle dolu belirsiz bir gelecekte yalnız bırakıldığımız bugün nelersiz yaşayamayacağımızı açıklıkla görüyoruz. Ama savaşıyoruz. Vicdanların uysal eleştirilerle rahatlatıldığı steril ve kurumsal alanlarda değil, kamusal alanda, sokakta savaşıyoruz. Bizi mahallelerimizden, Sulukule’deki, Gülensu’daki, Ayazma’daki evlerimizden atmaya çalıştıklarında, Bergama ve Kaz Dağları’nda altın arama çalışmalarıyla toprağı siyanüre bulamak isteyenlere, Giresun’da fındık ve Çukurova’da pamuk üreticisini mağdur edenlere, kot taşlama işçilerini sağlıksız koşullarda atölyelerde günde 12 saat çalıştırarak hayatlarını silikozis hastalığıyla söndürenlere, Tuzla tersanesinde çalışan işçilere güvenli çalışma koşulları sağlamayarak tersaneyi bir ölüm kampına dönüştürenlere, Sinop ve Akkuyu’da nükleer santral kurmak isteyerek bölge halkının hayatını tehlikeye atanlara, Desa’da, Yörsan’da sendikaya kaydoldukları için işçilerini işten atılmasına neden olanlara karşı da savaştık. Mücadelemiz ve umudumuz bizi ayakta tutuyor.

Küratörler aynı zamanda Bienal’in en önemli sorularından birinin “hazzın nasıl özgür bırakılacağı ve hazza devrimci rolünün nasıl iade edileceği” olduğunu belirtiyorlar. Biz hazzı sokakta, sokaklarımızda özgür bırakıyoruz. Prag’da, Hong Kong’da, Atina’da, Seattle’da, Heiliegendamm’da, Cenova’da, Chiapas ve Oaxaca’da, Washington’da, Gazze’de ve İstanbul’da …Neşenin ve hazzın devrimci rolü tam da buralarda kendini gösteriyor ve biz bu hazzı her yerde besliyoruz; çünkü biliyoruz ki hayatta kalmamız gerekiyor ve dünyayı ve kendimizi, sözlerimizle, eylemlerimizle ve kahkahamızla değiştiriyoruz. Ve zaten hayatın kendisi bu hazzın en temel kaynağı.

IMF ve Dünya Bankası’nı temsil etmeye gelen 13.000 delegeyi, daha önce başka yerlerde yaptığımız gibi, şimdi de İstanbul’da karşılamaya hazırlanıyoruz. Misafirperver olmayacağımızı ilan ediyoruz. 1-8 Ekim arasında “direniş karnavalı”nda sokaklarda olacağız ve bu buluşmayı engelleyeceğiz.

Sizi direniş ve hayal gücünün isyanına çağırıyoruz! Kurumsal mekanları terk edin ve işlerinizi özgür bırakın! Direniş günleri için sokağa çıkabilecek işler ve görseller (afiş, sticker, stencil, vs.) hazırlayalım. Üretimi dört duvar arasında değil, sokaklarda, meydanlarda, direniş haftasında, hep beraber gerçekleştirelim! Yaratıcılık, sponsorlara değil hepimize aittir.

Yaşasın küresel isyan!

Direnistanbul Toplumsal Gerçekçilik Komitesi

http://resistanbul.wordpress.com/

http://direnistanbul.wordpress.com/

Direnistanbul-IMF ve Dünya Bankası’na karşı Direniş Günleri Koordinasyonu Eylül ayını Direniş Günleri etkinlik ve eylemlilikleri hazırlığı ve mobilizasyonuna ayırmıştır. Görsel atölyesinin tarihi siteden takip edilebilir. Katılım, önerileri ve daha fazla devrimci bilgi için: direnal@gmail.com

SundaySeptember13th,2009

12 Eylül Yargılansın

Kategori: Bildiriler — Etiketler: , — KatranveTuy @ 02:53PM

Gözaltına alınanlar: 650.000 (asli rakamlar 1 milyonun üstünde) »Fişlenenler: 1.683.000 (Bu rakam 1980 ile 90 arasına ait, 1990’dan sonlarına kadar bölge de 450 bin kişi daha fişleniyor). »Açılan dava sayısı: 210.000 »Sıkıyönetim mahkemelerinde yargılananlar: 230.000 »Bunlardan 141-142-163. maddelerden yargılananlar: 71.500 »Sivil mahkemelerde açılan davalar (1980-88): 9.508 »Yargılanan ‘örgüt üyesi’: 98.404 »Hüküm giyen ‘örgüt üyesi’: 21.764 »’Yurda dön’ çağrısı yapılanlar: 29.000 (Gelemeyenlein çoğu vatandaşlıktan çıkarıldı). »Vatandaşlıktan çıkarılanlar: 14.000 »Pasaport verilmeyenler: 388.000 (Ruhi Su‘ya pasaport verilmeyince yurtdışında yapması gereken tedavisi gecikti ve öldü). »Faaliyetten men edilen dernek: 23.700 »Hakkında soruşturma açılan dernek: Toplam 644 »Cezaevindeki hükümlü-tutuklu: 52.000 (1990’da kalanlar) »Toplam ölü (eceliyle): 229 »Kuşkulu ölüm: 144 (Kuşkulu ölüm eceliyle ölmemektir,öldürülmektir, bu nokta çok önemlidir). »Açlık grevinde ölenler: 14 »Kaçarken vurulanlar: 16 (Bu bir şekilde ve genellikle yargısız infaz diye okumalı). »’Çatışma’da öldürülenler: 74 (Bunu da bir şekilde ve genellikle yargısız infaz diye okumalı). »Doğal ölüm raporu verilenler: 73 »’İntihar’ ettiği bildirilenler: 43 (İntihar’da genellikle öldürülmektir). »’Nedeni belirsiz’ ölümler: 2 »İşkence sonucu öldürülenler: 171 »Kaybetmeler yok. 1990 sonrası salt bölgeden 17 bin kişi kayıp… »Bu rakamda içinde olmalı, bölgede asgari 40 bin kişi öldürüldü. »İşkence iddiası ile açılan dava ve soruşturmalar: 9.962 (1982-1988 arası). »İşkence yaptıkları suçlamasıyla yargılanan güvenlik görevlisi: 544 »1981 yılı Nisan-Mayıs aylarında ödüllendirilen güvenlik görevlisi: 1.002 »1402 Sıkıyönetim yasasına göre yapılan işlem: 18.525 »Hakkında işlem yapılan memur: 7.245 »Hakkında işlem yapılan öğretmen: 3.854 »Hakkında işlem yapılan güvenlik görevlisi: 988 »Hakkında işlem yapılan din görevlisi: 266 »Hakkında işlem yapılan öğretim görevlisi: 120 »Hakkında işlem yapılan mülki amir: 35 »Hakkında işlem yapılan hakim-savcı: 47 »Bölge dışına sürülenler: 7.233 »Görevlerine son verilenler: 4.891 »Cezaevlerindeki gazetecilerin aldığı ceza toplamı: 3.315 yıl 3 ay »İstanbul gazetelerinin yayın yapamadığı gün sayısı: 300 gün »Gazeteciler hakkında istenilen hapis cezası: 4.000 yıl »Cezaevlerindeki gazeteciler: 31 »Polisçe aranan gıyabi tutuklu gazeteciler: 13 »Silahlı saldırıda öldürülen gazeteciler: 3 »Yalnızca 1989’da yayın yapan 16 günlük gazeteye açılan dava: 394 »Tazminat davalarının sayısı: 211 »İstenilen tazminat miktarı: 12 milyar 848 milyon »Yakılarak yok edilen gazete, dergi, kitap: 39 ton »Yok edilmek üzere depolarda bekletilen yayın: 40 ton »Basın özgürlüğünü kısıtlayan yasa sayısı: 151 »Yasaklanan yayın sayısı: 927 »Yasaklanan film sayısı: 927 »Kağıt oranlarının artış oranı: 13 »Haklarında idam cezası istenenler: 7.000 »Ölüm cezası verilenler: 517 »Askeri Yargıtay’ın onayladığı idam cezası: 124 »Dosyası Meclis’te bulunan idam hükümlüsü: 259 »İnfaz edilen idam cezası: 50 (Erdal Eren yaş problemine rağmen asıldı). »İnfaz edilen sol görüşlü idam mahkûmu: 18 »İnfaz edilen sağ görüşlü idam mahkûmu: 8 »İnfaz edilen yabancı (Ermeni): 1 »İnfaz edilen adli suçlu: 23 »1980 – 1985 Yılları arasında verilen cezalar: »420 kişiye ölüm cezası verildi. »630 kişiye müebbet hapis cezası verildi. »939 kişiye 20 yılın üzerinde hapis cezası verildi. »2.396 kişiye 10-20 yıl hapis cezası verildi. »6.186 kişiye 5-10 yıl hapis cezası verildi. »10.784 kişiye 1-5 yıl hapis cezası verildi. »22.912 kişiye 0-1 yıl hapis cezası verildi. Çalışma Yaşamı : 1980’de sendikalı işçi sayısı 5.721.074 1985’de sendikalı işçi sayısı 1.711.074 Bir işçinin 1979’da günlük ücreti 8.4 ABD Doları Bir işçinin 1985’de günlük ücreti 4.0 ABD Doları 1 ABD Doları: 23 Ocak 1980 47.10 TL 27 Ocak 1981 91.90 TL 11 Ekim 1980 82.70 TL 06 Mayıs 1980 100.45 TL 24 Aralık 1981 130.35 TL 01 Ekim 1987 174.450 TL Dış Borçlar: 1979 14.2 milyar ABD Doları 1980 16.2 milyar ABD Doları 1981 16.8 milyar ABD Doları 1982 17.6 milyar ABD Doları 1983 18.4 milyar ABD Doları 1984 21.3 milyar ABD Doları 1985 25.3 milyar ABD Doları 1986 31.2 milyar ABD Doları 1987 36.0 milyar ABD Doları Adli Suçlardaki Gelişme 1980 1985 Irza geçme 1.183 1.750 Zimmete para geçirme 95 191 Dolandırıcılık 281 757 Hırsızlık 4.266 5.635 Rüşvet vb. 387 628

FridaySeptember11th,2009

Kategori: Bildiriler, Katran ve Tüy, videolar — Etiketler: , , — KatranveTuy @ 10:00PM

insan  isyanla  yaşar.

özgür korkmazgil



MondaySeptember 7th,2009

irritatio inisiyatifi Zuhar Adaçoğlu & Vedia Yeşim Bayanoğlu

Kategori: Bildiriler, bienal — Etiketler: , — KatranveTuy @ 11:10PM

‘Bıçak kemiğe dayandı’ duygusuyla nefes almaya çalıştığımız şu günlerde, çoğunluğa dayatılan nefes alamama halinin ve sürüklendiğimiz sözüm ona  bireyselleşmenin, ne acı bir kılıf olduğunu görmek, hıncımızı  biledi. Somut varlıklarımız tek başına sessizleştirilirken, yan yana durmanın nefes alma alanımızı genişlettiği noktada,ortak sesimiz oluşmaya başladı.

Her gün irrite olmaya başladığımız dünyanın maddi-manevi tahakkümüne direnmek ve bilhassa üretimimiz üzerine yaptığı mikro- faşizan yönlendirmenin ibresini şaşırtmak için üretim sürecimizi ,tekelimize almaya giriştik. Dünyanın sonlandırılması için çalışan silah sanayi ve saz arkadaşlarını sulu gözlerle izlemek yerine isyanımızı üretim duygumuzla harmanladık.

”Militarizmli günler göreceksiniz çocuklar”,ibaresinin dayatılması, yiten ve  tarih olan çocukluğumuzu-umudumuzu tehdit etmekte. Ancak egemen güçlerce  ölme-öldürme içgüdüsüyle biçimlendirilen bu yokedici-‘ezen’ de aslında bir çeşit ‘ezilen’ olup kendi eliyle  yokoluş koşullarını oluşturmakta. İnsanlığın zembereğinden boşaldığı bu ortamda resmetme dürtüsüyle, mevcut halle yüzleşerek,Prokrustes’ in yatağında eylemleri(mizi) sınıyoruz.

irritatio inisiyatifi

Zuhar Adaçoğlu & Vedia Yeşim Bayanoğlu

WednesdaySeptember 2nd,2009

daralan–bildiri

Kategori: Bildiriler — Etiketler: — KatranveTuy @ 03:25AM

http://daralan.blogspot.com/

Hayat denen hengamenin başrol oyuncusu olduğunu düşünen insan, mevcut veya karşıt tüm hareketlerin toplamının oluşturduğu bütün olan sistemin yaratıcısı, uygulayıcısı, satıcısı tüketicisi ve bekçisidir. Bu devamlılığı (bir şekilde) sağlamak adına yarattığı soyut ve somut kavram, kural, gelenek, ahlak, ideoloji, inanç, eğitim, aile vb. birbirinden farklı yöntem ve araçların toplamının oluşturduğu yapı, kestirmeden gidecek olursak hayatın ta kendisidir.

Devamlılığı sağlamak adına uygulanan yöntemin içeriği değişse de sistem, mevcut işleyişi (işleyiş biçimini) varlığı veya varoluluşunun bilinirliliği ile tehdit eden – tehdit etme potansiyelini barındıran veya sistem tarafından böyle olduğu düşünülen karşıt, muhalif, alternatif unsurları yok etmeyi bir savunma biçimi olarak uygulamış fakat hiçbir zaman (şuana kadar) tam olarak başarılı olamamıştır.

Günümüzde gelinen noktada egemen sistem; tehdit olarak gördüğü unsurlarla mücadelede başka yeni yöntemler keşfediyor! Din, ahlak, eğitim, aile gibi organları kullanarak karşı hareketlerin içeriğini-anlamını-temsil ettiklerini elden geçiriyor, olası etkisini engelliyor ve etki alanını daraltıyor olmasına rağmen bir yandan da bu karşıtlıkları; kültür, müzik, reklam, moda… endüstrisinin çekici ürünleri olarak daha geniş bir alana yayıyor ve genişleyen dar alanlar yaratıyor.

Cinsel özgürlük mü istiyorsun? Haberleşme kurumuna abone olarak ayda 29.90’a bilgisayar başında “sınırsız” cinsel devrimini yaşayabilirsin. Fakat sokağa çıkarken cinsel kimliğini evde bırak!

Çevre kirliliğini mi engellemek istiyorsun? Büyük fabrikaları, nükleer santralleri boş ver, diğer plastik kredi kartlarına oranla doğada daha hızlı yok olan çevre dostu kredi kartını kullanarak bunu yapabilirsin ya da banyoda biraz daha az kalarak su rezervlerini koruyabilirsin!

Okula, aileye, çalışmaya mı karşısın! Alışveriş merkezlerindeki, tepkini dillendiren tişörtler, “punk” stili kıyafet ve aksesuarlarla dolu mağazalar, şehir dışında kurulan, on binlerle birlikte tepkini bağırabileceğin asilik kasabaları ne güne duruyor? Kredi kartına taksit, erken rezervasyonda indirim bile var…

WednesdaySeptember 2nd,2009

Küresel direniş günleri başladı

Kategori: Bildiriler, istanbul — Etiketler: , — KatranveTuy @ 01:25AM
Dünya Bankası (DB) ve Uluslararası Para Fonu (IMF) 2009 Yılı Guvernörler Toplantısı 6-7 Ekim 2009 tarihlerinde, İstanbul’da yapılacak. ‘Dünyanın içine edenleri’ biraraya getiren toplantıyı protesto için sokaklarda olacak küresel kapitalizm karşıtları eylemlere şimdiden başladı. Dünya Bankası’nın dış ilişkilerden sorumlu başkan yardımcısı Marwan Muasher, zirve sırasında göstericilere karşı aşırı biber gazı kullanılmamasını salık vermişti…

Ana gündemin küresel ekonomik kriz olacağı toplantılara, 185 ülkeden aralarında Merkez Bankası Başkanları ve Maliye Bakanlarının da olduğu yaklaşık 13 bin kişinin katılması bekleniyor. Resmi toplantıların yanında sivil topluma yönelik etkinlikler de yapılacak.

6 - 7 Ekim’de İstanbul’da yapılacak olan Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası yıllık toplantısına karşı bir araya gelenler Direnistanbul isimli bir inisiyatif oluşturdular. 5 Ağustos’ta İstanbul’da bir basın açıklaması yapan inisiyatif, dün akşam da “İstanbul Direniş Sezonu”nun açılışınıkutlamak için konser düzenledi. Konserde sahne alan Bandista grubu şarkılarını IMF ve Dünya Bankası’na karşı söyledi.

1 - 8 Ekim tarihlerini IMF ve Dünya Bankası’na karşı direniş günleri olarak ilan eden Direnistanbul isimli grup hafta boyunca çeşitli eylemler, söyleşiler, film gösterimleri, sergiler, atölye çalışmaları ve konserler düzenleyecek. İnisiyatifin etkinlikleri ve eylemleri hakkında daha fazla bilgiyi direnistanbul.wordpress.com adresinden edinmek mümkün.

Emek örgütleri de sokakta olacak

Küresel kapitalizmi, emekçileri yoksullaştıran politikaları, savaşı, adaletsizliği protesto etmek için 6 Ekim Salı günü büyük bir protesto etkinliği yapmaya hazırlanan emek örgütleri, önümüzdeki günlerde programlarını açıklayacak. Tüm anti-kapitalistlerin, yaşam savunucularının, çevrecilerin ve savaş karşıtlarının destek vereceği etkinlik muhtemelen IMF-DB Toplantılarının yapıldığı ‘Kongre Vadisine’doğru yürüyüş şeklinde olacak.

Onların da gözü korkmuş…

Son iki 1 Mayıs’ta, İstanbul sokaklarında emekçilere ve 1 Mayıs’ı kutlamak isteyen sosyalistlere yapılan insanlık dışı saldırıları bütün dünya izlemişti. Neredeyse İstanbul’un üzerinde ‘biber gazı bulutları’ oluşmuş, polisin elindeki gaz stokları tükenmişti… Nitekim geçtiğimiz hafta İstanbul toplantısıyla ilgili bir açıklama yapan Dünya Bankası’nın dış ilişkilerden sorumlu başkan yardımcısı Marwan Muasher, İstanbul polisini uyarmış ve zirve sırasında göstericilere karşı aşırı biber gazı kullanılmamasını önermişti.

Alternatif forum düzenlenecek…

IMF-DB toplantılarıöncesinde, kapitalizm karşıtları da İstanbul’da alternatif forum toplantıları yaparak anti-kapitalist mücadele ve küresel direnişi konuşacaklar. 2 - 6 Ekim tarihlerinde yapılacak toplantılara Türkiye’den katılacak konuşmacıların yanı sıra, dünyaca tanınmış küreselleşme karşıtları da katılacak.

Küresel kapitalizmin koltuk değnekleri…

Uluslararası ticaretin yükseldiği 1944 yılında kurulan Uluslararası Para Fonu (IMF), 1970′lerden sonra sisteme borçlarını ödeyemeyen, ekonomik sıkıntı çeken ülkelere dolar üzerinden kredi veren tefeci bir organizasyon haline geldi. Dayattığı politikalar ile, borçlu ülkeleri sisteme tam bağımlı hale getirmek için tuzaklar kuran IMF, uyumla çalıştığı Dünya Bankası ve Dünya Ticaret örgütü ile birlikte kapalı kapılar ardında dünya halklarının geleceğini ilgilendiren kararlar alan bir kurumdur.

IMF’ye üye olan ülkeler fona ne kadar para katıyorlarsa politikalarda o kadar söz sahibi oluyorlar. Dolayısıyla, oyların yaklaşık yüzde 20’sine sahip olan ABD, IMF’nin temel karar vericisi ülke konumundadır.

Kategoriler :

Örgütlenmeler, Gruplar

Haber Siteleri

Forumlar

Dergi, Fanzin ve Yazılar

Görsel, İşitsel

Diğer dillerde anarşist, antiotoriter siteler

Diğer siteler

Alfabetik Liste :

A-Infos Anarşist Haber Ağı
An kara Fanzin
Anarkismo
Anarkom
Anarkotopya
Anarşi Forum
Anarşi Kolektifi Ankara
Anarşist Bakış
Anarşist Komünist İnisiyatif
Anarşiv
Anti-otoriter Komün
Anti-Pop
Atrakya
Attack To Society
Bireyin not defteri
Çalışmaya Hayır
Çorlu’dA
Dahke Fanzin
Dergi Pan [anarşist e-dergi]
Doğrudan Eylem
DTCF Muhalifleri
Emek Araştırmaları ve Dayanışma Topluluğu
Gezgin Tao
Global Disaster
Gözetleme Kamerası Oyuncuları
Hayvan Özgürlüğü
Indymedia İstanbul
Kaos GL
Kaos Yayınları
Kara Gazete
Kara Güneş Sokak müziği yapan bir grup
Kara Haber Video Eylem Atölyesi
Kara Kukla
Kara Kızıl Notlar
Kara Mecmu-A Forum
Kara MecmuA
Kara-Kızıl Forum
Kara-Kızıl Kollektifi
Kara-Kızıl Paris
Karahat
Karakök Otonomu Türkiye/İsviçre
Komün Hayatı
Koyaanisqatsi Fanzin
körotonomedya
Kır Anarşi
Lambda İstanbul
Liberter
Lilith Kolektifi
MorEl Eskişehir LGBTT Oluşumu
Mülksüzler Radyo
Otonom-X
otonomA
otonomizmir
Portakalzine
ProleterTeoriA
Radikal Karar Anı
Radikal Karar Anı Forum
RASH Ankara
Sanal Aylık Teorik E-Dergi
Sanal Molotof
Sanal Molotof Mesaj Panosu
Savaş Karşıtları
Solucan Fanzin
Spontan
Taçanka
Toplumsal Ekoloji
Türkçe Metinler
Uygarlığa Karşı
Veganarşi
Yabanıl
İç Mihrak
İnat!
İzinsiz Gösteri

WednesdayJuly15th,2009

Art and Orientalism - Professor Edward Said

Kategori: Bildiriler, videolar — Etiketler: , — KatranveTuy @ 12:43AM

Yeni Yazılar »

WordPress üzerine kurulmuştur.