KATRAN ve TÜY modern sanat bilgi ortamı

MondayOctober12th,2009

NEO LİBERAL POLİTİKALARDAN, NEO LİBERAL SANAT DÜNYASINA (GAZETECİLER dosyası - 3)

Kategori: Dosyalar, istanbul, makaleler — Etiketler: , , — KatranveTuy @ 04:12PM

Büyük küçük bir yığın gazete ve tv var. Fakat hepsi aynı isimleri farklı, biçimsel olarak farklılar ama içerikleri aynı. Dolayısı ile tek bir gazetedirler. Tek bir tv  dirler…

DURUM TESBİTİ

Kısaca ya onların istediği sanatçı tipi olacaksın, yani sanat adına aksesuar üreteceksin yada Gerçek anlamda sanatçı olacaksın. Eğer gerçek anlamda sanatçı isen kendi emeğinle dünyaca ünlü olacaksın taviz vermeyen hapisse hapis, mücadele ise mücadele vereceksin ,yani bir Nazım, Bir Can Yücel, Bir Lorca, Bir Picasso, Bir Neruda, Bir Diegora hadi bi de türk ekleyelim Yüksel Aslan… İşte o zaman abartılarak sanat adına kullanılırsın ama dikkat metalaştığın oranda .Bu saydıklarım artık birer meta olmuş sanatçılardır.

Ne dedik gazeteler ve tvler hepsi bir isimleri farklı. İşte burada sınıfsal yapı devrededir. Adamlar sınıfsal yapıları itibariyle işlerine geldiği gibi sanatı da sanatçıyıda yada sanatçı adaylarınıda kontrol altında tutup istedikleri sınırlar içinde görürler yada görmezler…Bu da onların en doğal haklarıJ Kısaca sermayeye ne kazandırıyorsun ….

Tüm bunların yanında muhalif olan holding olmasa da sınıfsal bakış açısıyla bir şeyler yapmaya çalışanlar. Birgün gazetesi, Evrensel gazetesi, Hayat tv. Yol tv, Dem tv , Bilmem Cumhuriyeti sayabilir miyiz gibi yayın organları ile günlük politika yapmaya çalışan irili ufaklı sendika dernek gibi kurumların yayınları… Ki bunların da sanatla olan bilgi birikim ve ilgileri ortada..

Bir örnek vermek istiyorum. Tuzla gerçeğini hepimiz hatırlarız. İşçiler birer birer ikişer üçer ölürlerken Evrensel ve Birgün durmadan yazıyor yazıyor ve küçücük fotoğraflarla haberi destekliyorlardı. İlk ölümlerden itibaren 10 işçi öldü, 5o işçi oldü, yüz işçi öldü toplumda tık yok. Bir gün Sabah Gazetesi tam sayfa “Mülteci kampı mı? Tuzla mı? Sürmanşetini atıp göbekten balık istifi yatan işçilerin fotoğrafını basınca ortalık karıştı.  Halbuki muhalif basın sayfalarca yazıyor … yazıyordu. Yani Sabah’ın büyük! Gazete olmasının yanı sıra mizampaj ve fotoğrafın sanatsal kullanımı dikkat çekiçiliğini ortaya koyuyordu..

Halbu ki Evrensel  ölen işçi sayısı 100 geçtiğinde aynı şeyi yapsaydı Sabah kadar olmasa da yine de dikkatleri çekebilirdi diye düşünüyorum.

Bir başka örnek ise Bildiğiniz Deniz feneri davası. Evrensel de aylar önce çeyrek sayfa RTE ile Almanya’da yargılanan kişinin birlikte fotoğrafları yayınlanmış tık çıkmamıştı ne zamanki büyük medyada patladı Muhalefetin başı sayın Baykal tarafından mecliste sallanarak delil olarak sallandı (kullanıldı).

Bunlara benzer örnekler çok.

Sanat alanına geldiğimizde ise 12 eylül sonrasında GIR GIR dergisinin işlevinden uzaklaştırılmasıyla başlayan ve muhalif basının yok sayıldığı yada görmezden gelindiği bir sürece gelindi. Burjuvazi solcu devrimci aydın ve sanatçıları kendi kadrolarına ekleyip reklamdan sanat a bir ıslaha girdi. Maddi manevi olanaklar sağlayan bu liberal burjuvazi kültür sanat alanını da kendince budamış oldu. Bu konuyu uzatmak mümkün ama biz yine konumuza dönelim.

Geldik 11. İstanbul Bienaline her şey olması .gerektiği gibi oldu. Bu dünya da solculuk yapılacaksa onuda burjuvazi yapacaktı doğal olarak!..

Hem sanatı finanse edenlerde onlar değimliydi?

NE YAPMALI?

Başta sınıf mücadelesi yürüttüğünü söyleyen sendikalar olmak üzere Sosyalist devrimci partiler ile muhalif ve alternatif mücadele içinde olan tüm kişi ve kurumların bu sanatsal ve kültürel yozlaşmaya karşı ortak bir mücadele hattı örmekle işe başlamaları gerekiyor. 12 eylül öncesinde DİSK’in Sanat Kültür komisyonları –ki en son Timur Selçuk başkanıymış ve piyanosu hala DİSK’in girişinde bulunuyor. O dönemleri hatırlayanlar bilir DİSK Müzik Korosu ve Orhan Taylan başta olmak üzere Ressamların ve yine Özcan Yurdalan ve Ali Öz gibi fotoğrafçıların katkıları unutulmaz. Aradan 30 yıl geçti. Kültürel ve Demokratik mücadele tamam nerede Sanatsal ve Kültürel mücadele????

Emekten yana sanatçılar ne yapacak ya bireysel olarak yola devam yada burjuvaziye bir kereden bir şey olmaz diyerek taviz verip sonrasında ideolojik sapma ve hümanizm batağına saplanıp bildik lafları ve duruşları sergileyeceklerdi tabiî ki.

Bir düşünelim İstiklal caddesi sağlı  sollu sanat galerileriyle doldu. Aksanatla başlayıp Tünele kadar Banka ve holdinglerin sanat galerileri hizmet  veriyorlar. Özellikle krizin yaşandığı bir ortam da sanata yatırım yapıyorlar. Teknosalarını kapatıp Aksanatlarını açıyorlar. Boşuna değil elbette. Brecht’li bienal bu bağlamda az bile kalıyor.

Peki İstiklal caddesine giriyorsunuz en az aksanat kalitesinde ( Biçimsel olarak) 3-5 katlı bir kültür merkezi üstünde EMEK KÜLTÜR MERKEZİ yazıyor. Giriş katı galeri üst katlar atölyeler vs. Hayal bu ya buralarda usta çırak –genç yaşlı emekten yana sanatçılar işlerini sergiliyorlar. Yayın organlarında Kültür Sanat sayfaları gerçek eleştirileri yapıyorlar. Dedim ya hayal bu ya …

Bizler kendi meselemizi akılcı  olarak çözmezsek burjuvazi bu rolü üstlenir ve kendince de çözer.

O zaman 97 bağımsız sanatçı, 18 sanatçı grubu; 265 katılımcı, ortak tema ve sorunsallarla bir araya gelen sanatçıların açtıkları Hayalet ve Öznesiz sergileri görülür, duyulur…

Kısacası hiçbir şeye şaşmamak gerekiyor. Herkes kendi işini yapıyor. Bizler elimizden geleni yaptık ve ortaya koyduk.

Bu bir başlangıç olsun diyelim ve tüm devrimci demokrat kurum ve kuruluşu düşünmeye çağıralım.

Özcan Yaman

12.ekim 2009

SundayJuly 5th,2009

Invasion (işgal) - Prague 1968 Josef Koudelka

Kategori: Dosyalar, videolar — Etiketler: , , — KatranveTuy @ 04:19PM
In August of 1968 the Warsaw Pact Armies invaded Czechoslovakia. It took over 5000 tanks and hundreds of thousands of soldiers to put down the rising democracy.

1968 yılının ağustos ayında,Warşova Paktı’nın orduları,5000 den fazla tank yüzbinlerce askerle,Çekoşlovakya’yı işgal etti,aşağıdaki link’e tıklayın,nasıl olduğunu görün..

http://inmotion.magnumphotos.com/essay/invasion
(yeni sekmede açın)

MondaySeptember22nd,2008

Diego Rivera

Kategori: Katran ve Tüy — Etiketler: , — KatranveTuy @ 08:58PM

Dünyanın en ünlü duvar ressamı, Meksikalı Diego Rivera’nın (1886-1957) kızı Guadalupe Rivera Marin, geçtiğimiz günlerde dört günlük bir ziyaret için İstanbul’daydı… Meksika’da tanınmış bir tarihçi, yazar, diplomat ve Kongre eski üyesi olan Marin, kendisiyle yapılan söyleşinin bir bölümünde; kimilerince ‘tarihin ünlü aşklarına örnek olduğu’ öne sürülen Frida Kahlo–Diego Rivera ilişkisinin ve Frida’nın renkli, sıradışı kişiliğinin yanı sıra politik kimliğine ilişkin de değişik görüşler öne sürdü…*

Babamın Frida’yla yaşadığı aşkı anlatan ‘efsaneler’ aslında pek gerçeği yansıtmıyor. Babam Frida’yı ilk karısı Angelina ya da benim annem ikinci karısı Guadalupe Marin’den daha çok sevmedi. Bu üç kadın da farklı zamanlarda Diego Rivera’yı sevdiler ve onun tarafından sevildiler.

Frida’yla yaşadığı aşk çok fazla afişe edildi ve neredeyse bir reklam aracı oldu. Ama hiçbir zaman Frida, Diego Rivera’nın tek ya da en büyük aşkı olmadı. Diego Rivera ondan başkalarını da sevdi.

Babam aslında aktris Maria Felix’e de çok âşık oldu. Ona her gün çiçekler, küçük kartlar, ve kendi çizdiği ufak resimler gönderirdi. Frida’nın onun hayatının tek ve en derin aşkı olduğu sadece bu fikirden para kazabileceklerin yaptığı bir reklam. Ama tabii ki Frida’yı çok sevdi, onun ölümünden sonra da çok acı çekti. Çünkü Frida ve babam birbirlerinin hayatlarının içindeydiler, birbirinden destek alan bir çifttiler ve bunun büyük kısmı psikolojik destekti. Tabii bir de duygusal desteği eklemem gerekecek.

Ancak babamın hayattaki en büyük aşkı her şeyden önce sanatıydı. Onun için yarattığı sanata inancı komünizme olan inancı ve sevgisinden çok daha güçlüydü. Meksika için resim yapması gerektiği zaman da Komünist Parti’den ayrıldı, çünkü o Meksika’nın hikâyesini, geçmişini resmetmeyi ve Meksika için çalışmayı Komünist Parti’den çok daha fazla önemsiyordu.

Babam Frida’nın bazı resimlerini tamamlardı çünkü açıkça söylemek gerekirse Frida çok tembeldi. O resim yapmayı sevmezdi ve babamın onu başladığı resmi bitirmesi için ikna etmesi gerekirdi. Ve düşünürseniz Frida hayatı boyunca neredeyse sadece 50 tane resim yaptı ve çok da erken ölmedi. Çok daha fazla resim yapabilirdi. Ben bir yıl boyunca babam ve Frida ile yaşadım ve babamın onun resimlerini bitirmesine yardım ettiğini kendi gözlerimle gördüm. Çünkü Frida onları bitirmek istemiyordu.

Resimden anlayan insanlar ve özellikle babamın resim stilini bilen insanlar, Frida’nın hangi resmini bitirip hangi resmin babam tarafından tamamlandığını açıkça görebiliyor ve söyleyebiliyorlar. Çünkü her ressamın kendine ait bir stili, bir fırça vuruşu vardır ve sanat uzmanları bunu kolayca fark ederler.

Frida ve Diego ilk kez karşılaştıklarında Frida çok genç bir kızdı. Çok akıllı, çok sempatik ve de çok güçlü komünist eğilimleri olan bir kızdı. Birçok insan bu konuda konuşmaz ama Frida gerçek bir komünistti.

Birleşik Devletler, onu zamanında ülkeye kabul etmedi. Şimdi bunun hatırlatılmasını, Frida’nın komünistliğinin ortaya çıkmasını istemiyorlar ama o gerçek bir komünistti. Ve bu da babamın ilgisini çekti. Babam Frida’nın Komünist Parti’nin bir savaşçısı olmasını da sevmişti.

Babam Frida’yla ilk kez İtalyan fotoğrafçı Tina Modotti’nin (1896-1942) evinde karşılaştı ki, Tina Modotti bir Sovyet ajanıydı. Ama kimse bundan bahsetmiyor. Herkes Diego Rivera için komünistti diyor ama Frida Kahlo da komünistti, aralarındaki fark ne? Frida kadın diye mi gözardı ediliyor? Politik eğilimleri, başka kadınlar tarafından sevilsin diye mi gözardı ediliyor?..

WednesdaySeptember17th,2008

YEŞİL ÜZERİNE DEĞİŞİK MİTOLOJİK,EZOTERİK YAKLAŞIMLAR

Kategori: Katran ve Tüy — Etiketler: , , , , , , , — KatranveTuy @ 09:21PM

yeşil adam (ömer tecimer)

Yeşil Adam… Yapraklar, dallar arasından bakan bir erkek yüzü. Saçları ve sakalları yapraklardan oluşmuş; ağzından, burnundan, kulaklarından filizler, sürgünler çıkıyor; yüzünün etrafını çiçekler ve meyveler süslüyor. Yalnızca yüzü görünen, bedeni olmayan, taştan yontulmuş ya da tahtadan oyulmuş bir bitki-adam kafası…

“Katedrallerde, kiliselerde çatılardan, sütunlardan, kapı süslemelerinden bize bakıyor. Anadolu’daki II. yüzyıldan kalmış Roma kolon başlıklarında da, Rajastan’daki Cayna (Jain) tapınaklarında da mevcut.”[i]

Dünya üzerinde bütün kültürlerde yeşil adamın heykellerine rastlamak mümkün, ama en yaygın olduğu bölge, Batı Av­rupa’dır; özellikle Britanya Adaları’nda, Almanya’da, Fransa’da, İtalya’da sıkça gö­rülür. Doğu’ya doğru giderek seyrek­leş­se bile, Rusya’da, Polonya’da ve Macaristan’da da yeşil adam heykelleri mimaride bir süsleme yöntemi olarak kul­­­lanılmıştır. Yeşil adam, Avrupa dışında Anadolu’da, Pakistan’da ve Hindistan’da, Malezya’da da esrarengiz yüzünü bize gösterir.

Yapraklarla süslenmiş bu tuhaf heykellere “Yeşil Adam” adını ilk kez Lady Raglan 1939 yılında The Folklore Journal dergisinde yayımlanan bir makalesinde takmış ve bu ad kısa sürede diğer araştırmacılar tarafından da benimsenmiştir. Pagan kökenli olduğunu vurguladığı yeşil adamı yorumlarken Lady Raglan, tarımda verimliliği sağlamak için baharın gelişinde yapılan kurban törenlerini anımsatır.[ii]

Bu çözümlemeyle, yeşil adam çeşitli kültürlerde çağlar boyunca etkin olan doğa-bitki tanrılarıyla aynı hizaya getirir; “ölümdeki yaşamı ve yaşamdaki ölümü simgeler.”[iii]

Bilindiği gibi eski dinlerin bir bitki-tanrıya tapımı esas alan ve mevsimsel törenlerde bu tanrının kurban edilmesini canlandıran birer bereket kültü oldukları görüşü James George Frazer (1854–1941) tarafından Altın Dal (The Golden Bough) başlıklı ünlü eserde ortaya atılmıştır. Hasatta ölen ve baharda yeniden doğan bu bitki-tanrı, Frazer’in tezine göre tüm mitolojilerin kökenini oluşturur.[iv]

Hıristiyanlık öncesinden kalma bir bereket simgesi olduğu varsayılan yeşil adamın bilinen ilk örnekleri Klasik Roma Çağı’na aittir. Asıl önemi, daha sonra katedral inşaatlarıyla biçimlenen Yeşil Adam, 11. yüzyıldan başlayarak çeşitli dinsel yapıların mimarisinde yaygın olarak görülen bir motif olarak öne çıkmıştır. İlginç olan bu pagan simgenin Hıristiyanlık tarafından da kolayca benimsenmesidir.

Varsayımların ötesinde yeşil adam hakkında yanıt bulmamış çok soru vardır. Kimdir? Tam olarak neyi simgeler? Yapraklarla çevrelenmiş yüzün ardındaki gerçek anlam nedir? Bu sorulara tutarlı yanıtlar vermek için gereken somut kanıtların yokluğu, bir yandan öznel yorumları kışkırtır, öte yandan yeşil adamı heyecan uyandıran bir giz, insanı giderek daha çok etkisi altına alan bir gizem durumuna getirir.

~Yeşil adamın gizlerinin ardına düşen araştırmacılar, öncelikle çeşitli kültürlerdeki bitki ve bereket tanrılarıyla yeşil adam arasında paralellikler kurmaya çalıştılar. Akla ilk gelen ve belki de en eski örnekler Mezopotamya kökenliydi; Sümer’in çoban tanrısı Dumuzi, bir yaşam-ölüm-yeniden doğum tanrısıydı. Yaşamın bereketini sağlayan Dumuzi, eşi tanrıça İnanna’yla birlikte Sümer’in kültürel sınırlarını aşmış, önce Akad panteonunda Tammuz-İştar ikilisine, sonra Anadolu’da Attis-Kibele çiftine ve en sonunda da Yunan mitolojisindeki Adonis-Afrodit ikilisine dönüşmüştür. Bu çiftlerin öykülerinde yinelenen motif, erkek tanrının şiddet içeren ölümünün ardından, tanrıçanın, ölüler dünyasına giderek eşini kurtarma çabasını göstermesidir. Her seferinde tanrıça fedakârlıklarının karşılığını görür, eşini yeniden yaşama döndürür. Mevsimsel rituslar, tanrının yaşama dönüşünü, bu sayede canlanan doğayı ve bereketi kutlarlar.

Yunan-Roma mitolojisinde asma yapraklarına ve üzüm salkımlarına bürünmüş temsil edilen, “Dionysos ya da Baküs, parçalanarak öldürülen bir bitki ve bereket tanrısı olarak yeşil adam için tam anlamıyla esin kaynağı olabilecek niteliktedir.”[v] Hermes’in oğlu, çobanların tanrısı, keçi ayaklı ve boynuzlu Pan da, yaban yaşamı simgeleyen bir doğa-tanrı olarak çoğu kez dallar, yapraklar, meyveler arasında resmedilmiştir. Ancak Pan, asla kurban edilmemiş olduğundan yeşil adam motifinin arketipi olma ihtimali düşüktür.

Anadolu’dan bir örnekse, VI. yüzyıl Roma dönemine ait, Mudanya’da bulunmuş bir Okeanos heykelidir. İlksel (primordial) denizleri ve dünyayı çevreleyen suları temsil eden Okeanos, Olümpos tanrılarının ataları olan Titanlar’dan biridir. Saçları, kaşları ve sakalları yapraklardan oluşan Okeanos heykeli İstanbul Arkeoloji Müzesindedir.[vi]

Nil’in bereket getiren taşkınlarını Mısır’a armağan eden Osiris de bitkilerin yeşermesini sağlayan bir tanrıdır; Osiris’in doğanın her yıl sonbaharda ölümüyle ilkbaharda canlanışını temsil eden ünlü bir söylencesi vardır.”[vii] Paramparça edilerek öldürülen Osiris, eşi ve aynı zamanda kızkardeşi olan İsis’in çabaları sonucunda ölümden geri dönmüş, sonsuz yaşam simgesine dönüşmüştür. Osiris, insanlığa tarımı öğretmiş, böylece uygarlığı başlatmıştır.

Mısır’dan çok uzaklardaki Maya-Aztek inançlarına egemen olan Quetzalcoatl da tıpkı Osiris gibi, ölümden geri dönmüş, halkına tarımı ve uygarlığı bağışlamış bir bilgelik tanrısıdır. Konumuz için ilginç olan husus, Quetzalcoatl’ın koskocaman bir yeşil yılan olarak simgelenmesidir.[viii]

Yeşil adam için bir diğer örnek, Yunan mitolojisinin en tanınmış kahramanlarından biri olan Trakyalı ozan Orfeus’tur. Yeryüzüne egemen olan ve insanlar arasında varlığını sürdüren nesnel tinselliği temsil eden Orfeus, Olümpos’un göksel tanrılarıyla karşıtlık oluşturur; güzelliğe beslenen sevgiyi, insanla doğa arasındaki derin bağlantıyı ifade eder. Müziği ve şiiriyle tüm doğayı etkisi altına alabilen, ölen eşi Euridike’yi yeniden yaşama kavuşturmak için yeraltına inen, ölüm ülkesi Hades’e bile müziğiyle boyun eğdirmeyi başaran Orfeus, doğal yaşamın lirik güzelliğini temsil eder. Sonunda Orfeus, kırlarda gezen çılgın Mainad’lar (Bakkhalar) tarafından kafası koparılıp bedeni parçalanarak öldürülür.[ix]

~Bitkisel yaşamı ve bereketi simgeleyen tanrı-kahramanın şiddete maruz kalarak ölmesi, bedenin parçalanmasının yanı sıra çoğu kez kafanın koparılmasını da içerir. Bu eylem, hasatta başakların kesilmesi işleminin mitoslara yansımasıdır ve ritüelik olarak da uygulanan bitki kurban törenleriyle paralellik gösterir. Yeşil adamın, yapraklar arasından görünen bedensiz başı, kurban eylemini simgeliyor olabilir.

“Kafa koparılması, oldukça eski ve kültürler arasında yaygın bir temadır; Gılgamış ve Humbaba, Perseus ve Medusa, Davut ve Calût (Goliath), Judith ve Holofernes öyküleri bu temayı farklı biçimlerde işlerler. Söz konusu temanın önemli örnekleri Ortaçağ İngiliz kaynaklarında da çokça görülür; ama yeşil adam motifi, Kelt bereket rituslarıyla olan bağlantısı nedeniyle tarımsal ve cinsel verimliliği açıklayan birleştirici bir eğretileme işlevini taşır.”[x]

Kimi zaman yeşil adamla, Kelt mitolojisindeki boynuzlu tanrı Cernunnos arasında bir benzerlik kurulmaya çalışılmıştır. Ne var ki Cernunnos, bitkiler âlemine ait olmaktan çok, hayvanlar âlemine yakındır; yeşil adam gibi vahşi yaşamı simgeleyen özellikler sergilese de onu bir av tanrısı olarak değerlendirmek, örneğin İngiliz söylencelerindeki Avcı Hern’le (Hern the Hunter), İrlanda’daki Derg Corra ya da Galler’deki Caerwiden mitoslarıyla bağlantılı görmek daha doğru olacaktır.

Belki de Kelt mitolojisinde bitkiler âleminin ruhu olarak geçen Viridios (ya da Viridius), yeşil adamın aranan kökeni olmaya daha uygundur, çünkü Roma dönemi Britanya’sında tapınılan Viridios’un adı etimolojik olarak yeşillik anlamına gelen Proto-Keltçe wirdjos sözcüğünden gelir.[xi]

Bir başka zorlamalı paralellik, yeşil adamla Roma mitolojisinde bir orman tanrısı olan Silvanus arasında kurulmaya çalışılmıştır. 1200 yılı dolaylarında inşa edilmiş olan Saint Denis manastırında bulunan bir yeşil adam heykelinin tam yanına Silvan yazısı kazılıdır. Ünlü mimar Villard de Honnecourt da 1235’te yazdığı Mimari Çizimler Kitabı’na bu heykeli Yaprak Kafa (Tête de Feuilles) başlığıyla ilave etmiştir. Yeşil adam konusunun en yetkin uzmanları olan William Anderson ve Kathleen Basford’a göre, “özgün heykeltıraşın yaptığı hata günümüze kadar yinelenerek sürdürülmüştür, oysa Roma tanrısı Silvanus asla bir yeşil adam olarak tasvir edilmemiştir.”[xii]

~Yeşil adamla en tutarlı bağlantı 14. yüzyıl sonlarına ait Sir Gawain ve Yeşil Şövalye (Sir Gawain and the Green Knight) adlı, yazarı belli olmayan Kral Arthur dönemi kahramanlık anlatısında mevcuttur. Öyküde yuvarlak masa şövalyelerinden Sir Gawain, tepeden tırnağa yeşil giyimli, saçı, sakalı, teni bile yeşil olan esrarengiz bir savaşçının meydan okumasını kabullenir. Yeşil şövalye, Sir Gawain’e kendisine baltayla tek bir vuruş yapmasını önerir; buna karşılık tam bir yıl sonra aynı gün bu kez yeşil şövalye Sir Gawain’e baltasıyla vuracaktır. Öneriyi kabul eden Sir Gawain, tek vuruşla yeşil şövalyenin kellesini uçurur. Ancak herkesin şaşkın bakışları altında yeşil şövalye ayağa kalkar, kendi başını yerden alır ve bir yıl sonra buluşmak üzere uzaklaşır. Öykünün geri kalanı, sözüne sadık olan Sir Gawain’in çeşitli sınavları kahramanlıkla aşmasını ve kararlaştırılan günde yeşil şövalyenin karşısına çıkmasını anlatır.[xiii]

Teni bile yeşil olan bu şövalyenin neyi simgelediği hakkında sayısız yorumlar yapılmıştır. İngiliz halk inançlarında yeşil renk, geleneksel olarak doğayı ifade eder, bu bakımdan bereketi ve yeniden doğuşu simgeler. Kimi araştırmacılar, kafası uçurulan ama yeniden yaşama dönen yeşil şövalyenin yeşil adamla özdeş olduğunu düşünmüştür.[xiv] “Doğayı simgeleyen yeşil şövalye, tıpkı yeşil adam gibi hem korkutucu, hem dost, hem de müthiş gizemlidir”[xv]. Bitkilerin ruhunu temsil eden yeşil adam, mevsimsel olarak ölür ve tekrar doğar; “İngiliz edebiyatındaki yeşil şövalye kimliğine büründüğünde, doğaya ve doğanın gizemlerine mutlak güveni ifade eder.”[xvi]

Şaşırtıcı olan yeşil şövalyeyle benzerliği dışında yeşil adam hakkında fazla sözel gelenekler bulunmayışıdır. Hussey’e göre yeşil adam adeta, “yalnızca görsel olarak, mitsel bir imge olarak yayılmış, sözlerden çok formla ifade edilen sessiz bir anlatım olarak var olmuştur.”[xvii]

~Bu değerlendirmeye ek olarak, pagan dinlerden kalmış benzer bir tanrıyla bağlantı sağlayacak kanıtların azlığı da dikkate alınırsa, yeşil adamı doğrudan ritüellerden ya da halk oyunlarından kaynak bulan bir kişileştirme olarak düşünmek de olasıdır. “İngiliz folklorunda, bahar danslarının ve Mummer oyunlarının*Jack the Green) olarak temsil edilir. Oyun sırasında yeşil adam kaba davranışlara maruz kalır, hatta kimi zaman suya atılır. Bunun eski kurban törenlerinin bir kalıntısı olduğu varsayılmıştır.”[xviii] birçoğunda yeşil adam, yeşilliklere bürünmüş, yapraklarla dolu dalları bedenine bağlamış bir adam (

Yeşil adam böylelikle mitolojik ağırlıklı kimlikten folklorik ağırlıklı kimliğe doğru yönelmiş, James Frazer’i izleyen Cecil Sharp ve Lady Raglan gibi araştırmacılar tarafından, mevsimsel kutlamalarda yer alan Mayıs Kralı’yla (Mayday King) ya da Yeşil Jack’le (Jack the Green) özdeş kabul edilmiştir.[xix] Böylece yeşil adam, eski bir bereket simgesi olarak pagan kültürün kökenlerine, neolitik çağ çiftçilerinin mısır-tanrı (Corn God) ya da arpa-tanrı (Barley God) inançlarına kadar geri götürülmüştür.

Bu folklorik niteliğiyle yeşil adam, tüm Avrupa’nın, Akdeniz çevresinin, Ortadoğu’nun ve Asya’nın benzer mevsimsel kutlamalarında boy gösteren “bitki ruhu”nun kişiselleşmesi olgusunu yansıtır. Frazer, ünlü eseri Altın Dal’da Easter (Paskalya), Aziz George Günü (28 Nisan), Mayıs Şenlikleri, Oak Apple Day (29 Mayıs) gibi benzer bahar kutlamalarından örnekler sunar. Kuşkusuz Nevruz’u ve Hıdrellez’i de aynı paralelde ele almak gereklidir.

Bu durumda mevsimsel kutlamalarda ya da folklorik şarkılarda yer alan Yeşil Jack çizgisindeki tüm karakterleri, örneğin Bury Man, Green George, Holly King, Garland King, Royal Oak, Straw Bear, John Barleycorn, Robin Goodfellow ve Puck gibi halk edebiyatı motiflerini yeşil adamla yakın akraba kabul etmek gerekecektir.

Bağdaştırmaların en ilginci yine Lady Raglan imzalıdır; 15. ve 16. yüzyıllarda İngiltere’deki en tanınmış yeşil adam figürünün Robin Hood olduğunu ileri süren Lady Raglan, Sherwood kahramanını Robin of the Wood[xx].

Aynı doğrultuda görüş bildiren Jay Williams da “Eylemleri ve konumuyla Robin Hood, daha eski bir dinsel-folklorik figürden, büyük olasılıkla Mayıs Kralı’ndan (Mayday King) ya da yeşil adamdan türemiş olmalıdır,” diye yazar.[xxi] Bu iddiaların ardından doğal olarak yeşil adamın edebiyattaki en etkin yansımasını, J. M. Barrie’nin ünlü karakteri Peter Pan olarak görmek hiç tuhaf olmayacaktır. Peter Pan’la Robin Hood arasındaki benzerliğe dikkat çeken Neasham, her ikisinin de yeşil adamla yakınlıklarını ileri sürer.[xxii] olarak adlandırır

~Yeşil adamla Robin Hood arasındaki benzerliği vurgulayan araştırmacılar, aynı paralelliği kaçınılmaz olarak Vahşi Adam (Wild Man ya da Wodewose) arketipi için de gündeme getirirler[xxiii]. Thomas Hahn’a göre: “Vahşi adam, yeşil adam, Yeşil Jack, Holly King, Oak King ya da Robin Hood adları, çoğu zaman birbirlerinin yerine kullanılırlar ve yaban yaşamını, yasa dışı olmayı ve ötekilik kavramını çağrıştırırlar. Orman, bitki örtüsü ve yeşil renk, tüm bu figürleri birbiriyle ilişkilendiren öğelerdir.”[xxiv]

Vahşi adam arketipi, İngiliz kültüründe Wodewose ya da Woodhouse olarak bilinir ve etimolojik kökeni Eski İngilizce’de (Anglo-Saxon) “orman adamı” anlamına gelen wuduwasa sözcüğüdür.[xxv] Uygarlığın uzağında yaşayan Wodewose, ormandaki hayvan ve bitkiler üzerinde egemenliğini kurmuş yetenekli bir avcıdır; resimlerde elinde kocaman bir tahta tokmak taşır, hatta kimi zaman elinde kökünden koparılmış bir ağaç tutar. Uzun saçları, karmakarışık sakalı ve bedenini kaplayan uzun kılları vardır. Giydiği yeşil kürk ve boynuna astığı yapraklardan oluşan çelenk, Wodewose’la yeşil adam arasındaki benzerliği tamamlar.[xxvi]

“Ortaçağ edebiyatı ve sanatı, vahşi adam mitosunun en canlı olduğu alandır; bu nedenle tanıdık sanat motiflerine esin vermesi gayet doğaldır. Örneğin; Mozart’ın Sihirli Flüt operasındaki Papageno, Wagner’in Parsifal’i ve Shakespeare’in Fırtına’sındaki Caliban, vahşi adamın sanatsal yansımaları olarak görülebilir. Evrensel çekiciliği olan vahşi adam arketipi, günümüzde çizgi romanlardan ve sinemadan yakından tanıdığımız Tarzan karakteri olarak yaşar.”[xxvii]

Tüm bu benzerliklere rağmen, yeşil adamla Wodewose arasındaki bağlantıyı zayıflatan en önemli konu, yeşil adamın çoğu zaman yalnızca bir kafa, bedeni olmayan bir figür olmasıdır.

~Yeşil adama, bedensiz bir kafa, kopmuş bir kelle olarak yaklaşmak da ilginç varsayımların ortaya dökülmesine yol açar. Örneğin H.M. Carter, bir makalesinde “yapraklı kafa” (Foliate Head) konusunu kesik kafa tapımına (Head Cult) bağlar.[xxviii] Birçok kültürde eski çağlardan beri görülen bu uygulama, özellikle Kelt’lerde çok yaygındır. Nitekim Britanya Adaları’nda tarlalarda ve bahçelerde bulunan, taştan yontulmuş, çok sayıdaki kafanın bir kısmı iki bin yıl kadar eski, bir kısmı da Ortaçağ’dan kalmadır.[xxix] Ancak yeşil adamı bu bağlamda ele almak, kesik kafa tapımının bir yansıması olarak değerlendirmek ne kadar mantıklıdır?

Yeşil adam alanında uzman olan Kathleen Basford da bu konudaki kuşkularını dile getirir; ama hemen ardından, XIV. ve XV. yüzyıllarda Cistercian keşişlerinin kendi inşa ettikleri binalarda kesik kafa yontularına yer verdiklerini ve yeşil adamın da onlar arasında çok popüler olduğunu belirtir.[xxx]

Beyaz Keşişler diye de adlandırılan Cistercianlar XII. Yüzyılda özellikle Fransa ve İngiltere’de etkin olmuş bir Katolik tarikattır. Ünlü teolog Saint Bernard tarafından yönetildiği dönemde büyük gelişme gösteren tarikatın Avrupa uygarlığına en önemli katkısı, gerçekleştirdiği mimari eserlerdir. Önceleri manastır ve kiliselerin yapımında çalışan keşişler, zamanla sanatsal etkinliklerini geliştirerek katedrallerin yapımına da katkı sağlamışlardır.[xxxi] Saint Bernard, kaleme aldığı dinsel eserleriyle gotik mimarinin erken döneminde bu stilin yayılmasında özellikle etkin olmuştur. “1134 yılında, Chartres Katedralinin inşası sırasında Saint Bernard gücünün doruklarındadır ve bu harika yapının inşasında, özellikle kuzey kulesinin yapımında kullanılan kutsal geometri ilkelerini, eserlerinde vurgulamıştır. Gotik mimari… Chartres Katedralinin kuzey kulesinin yapım çalışmalarıyla doğmuştur.”[xxxii]

Doğrusu Cistercianlar’ın en fazla etkin oldukları XII-XIV. yüzyıllar arasında inşa edilen kilise ve katedrallerdeki kesik kafa ya da yeşil adam heykellerinin çokluğu, konuya eğilen tüm araştırmacıların ilgisini çekmiştir.

Bir diğer ilginç konu, Cistercian tarikatının başında bulunan Saint Bernard’ın aynı zamanda Tapınak Şövalyeleri’nin de dinsel önderi olmasıdır. “1128 yılında, Saint Bernard daha henüz 28 yaşındayken, Troyes Konsili ondan Tapınakçılar için bir tüzük hazırlanmasını istedi. Saint Bernard, bundan çok daha fazlasını gerçekleştirdi; para ve arazi bağışları yapılmasını sağladı; soylu ailelerin erkeklerini, tarikata katılarak kılıç ve haç sayesinde günahlarından arınmaları konusunda teşvik etti.”[xxxiii]

Cistercian tarikatıyla Tapınakçılar arasında Saint Bernard vasıtasıyla kurulan bağlantıyı yeşil adam konusundaki değerlendirmelere taşımak kuşkusuz fazlasıyla spekülatif bir yaklaşım olacaktır. Yine de Tapınakçılar’ın 1308 yılındaki tutuklanmaları ve yapılan engizisyon sorgulamasında Baphomet adında, yalnızca kafadan ibaret bir puta taptıklarını itiraf etmeleri konumuz bakımından ilginçtir.[xxxiv] Uzun sakallı, uzun saçlı, haşin ifadeli bu adam kafası, çeşitli yorumlarda İsa’ya, Vaftizci Yahya’nın kesik başına, Süleyman’ın cini Asmodeus’a benzetilmiştir.[xxxv]

Baphomet’le yeşil adam arasında bağlantı kurma çabaları, hiç kuşkusuz fazlasıyla hayalci yaklaşımlar olmakla birlikte, bazı yazarların ısrar ettikleri bir heves olarak sürüp gidiyor[xxxvi]. Bu yazarlar, iddialarının kanıtı olarak İskoçya’daki Rosslyn Chapel’in çok zengin simgelerle dolu taş oymalarını öne sürüyor, yeşil adamla Baphomet’in birbirlerine dönüşerek kilisenin duvar ve sütunlarını süslediklerini belirtiyorlar.[xxxvii]

XV. yüzyıl ortalarında inşa edilen Rosslyn Chapel, gerçekten de çok sayıda Tapınakçı simgeleriyle doludur; tek ata binen iki şövalye figürüyle canlandırılan ünlü “Tapınakçı Mühürü” (Seal of Templars) de burada mevcuttur. Tapınakçılar’la olası bağlantı, Rosslyn Chapel’de bulunan, çeşitli boyutlardaki 110 adet yeşil adam heykelinin kimi hevesli ve aceleci yazar tarafından Baphomet’le özdeş tutulmalarına yol açmıştır.

Bilhassa Çırak Sütunu (Apprentice Pillar) olarak bilinen sütun üzerindeki simgeler ve yeşil adam heykeli, ilginç yorum ve tartışmalara neden olmuştur. Bu sütun hakkında Rosslyn Chapel’in sitesinde yer alan değerlendirme aynen şöyledir: “Çırak Sütunu, aşikâr biçimde Nordik mitolojideki Yggdrasil’i, yani Bilgi Ağacı’nı simgeliyor… Mitosa göre yeniden doğuşun ve sonsuz yaşamın sahibi, doğa tanrısı Mimir’in kesik başından yaratılışın ve ölümsüzlüğün sırrını öğrenebilmek için Odin kendisini Yggdrasil üzerinde kurban ediyor.”[xxxviii] Öyleyse yeşil adam, İskandinav mitolojisinin bilgelik tanrısı, kesik başlı Mimir’den başkası değildir!

~

Konu, başı kesilen kahramanlar olunca; Kutsal Kitap’ta sözü edilen Goliath, Holofernes ve Vaftizci Yahya öykülerini anımsamak kaçınılmazdır. Zaten Hıristiyanlık tarihi de başı kesilen azizlerin bolluğuyla dikkat çeker. Ancak bu din şehitlerinin en ünlüsü, İngiltere’nin koruyucu azizi olarak kabul edilen Saint George’dur.

Ortodoks Kilisesi’nin de en çok önem verdiği aziz olan Saint George (Aya Yorgi), ünlü efsaneye göre ejderhayı öldürmüş, prensesi ölümden kurtarmıştır. Ejderhanın kellesini kesen Saint George, daha sonra inançları uğruna ölümü göze almış, “İmparator Diocletianus’un emriyle 23 Nisan 303’te Nicomedia (İzmit) surları önünde bu kez kendi kellesini kaybetmiştir.”[xxxix]

Hem bir savaşçı kahraman hem de bir din şehidi olan Saint George, aslında tarlaların, su kaynaklarının, yeşil çayırların ve doğa güçlerinin azizi olarak da benimsenmiştir. Bunlara ek olarak Saint George, Tammuz-Adonis, benzeri ölen ve yeniden doğan tanrı işlevini de üstlenmiştir. Arapların Jurjîs (Curcis) adıyla bildikleri Saint George tapımı, Tammuz tapımıyla neredeyse aynıdır. 1498’de İbn Vahşiyye’nin yazdığı Kitâb el-Filâha el-Nebatiyye, “Hıristiyanların Jurjîs öyküsüyle Tammuz’un öyküsü tam olarak aynıdır,”[xl] der. Bir başka öyküde, “Açlıktan ölüme mahkûm edilince, Saint George, kuru bir tahta parçasını yeşertir, üzerini meyve ve sebzelerle donatır; öyle ki etraftaki masa ve sandalyeler bile yapraklarla bezenip meyve verirler.”[xli]

Doğu Avrupa’da Ortodoks inançlarının yaygın olduğu yörelerde Yeşil George adıyla da bilinen Saint George, koyunların, sığırların, atların ve yağmurun koruyucu azizi olarak kabul edilir. Her yıl 23 Nisan’da kutlanan Saint George günü, bereketin ve yaz günlerinin müjdecisidir.[xlii]

~Suriye, Lübnan, Orta Anadolu, Ege ve Karadeniz kıyıları, Kırım ve Balkanlar’da çok sayıda kutsal mekân (ibadethaneler, manastırlar, özellikle ayazmalar) Saint George (Aya Yorgi) adına Hıristiyanlarca takdis edilmişlerdir. Türklerin gelişinden sonra aynı mekânların Hızır-İlyas makamı olarak kabul edilmesi ve Saint George’a ait söylencelerin Hızır’a atfedilmesi çok ilginçtir. Saint George’la Hızır arasında halk inanışları bakımından bir özdeşlik olduğu böylece anlaşılır. Semavi Eyice, Hızır’ın Saint George’un İslamileştirilmiş biçimi olduğunu söyler; Hilmi Ziya Ülken de aynı görüşü paylaşır. Ahmet Yaşar Ocak’sa, Saint George’un Hızır’ın yegâne kaynağı olamayacağını, birçok kaynaklarından biri olduğunu, çünkü Saint George’un bilinmediği bölgelerde de Hızır’ın var olduğunu belirtir.[xliii]

Saint George-Hızır özdeşliği, özellikle Arapça Hadır (Hidr, Hizr, Hizar,) sözcüğünün yeşil anlamına geldiği bilindiğinde konumuz açısından önem kazanır. Arapçada el-Ahdar, yeşilliği çok olan yer demektir. Bu nedenle Hızır’ın namaz kıldığı ya da oturduğu yerin hemen yeşerdiğine inanılır. Birçok araştırmacı Hızır’da eski çağlardan kalan bir bitki tanrısının izlerini görmüş; Hızır’ı su kaynaklarıyla da bağdaştırmıştır.[xliv] Hindistan’da Müslümanlar arasında anıldığı adıyla Khawadja Khidr (Hoca Hızır), at sürer gibi bir balığın sırtına binmiş olarak resmedilir ve Hinduların nehir tanrısıyla eş tutulur.

Hızır sözcüğü, anlaşılan bir ad değil, bir lakaptır ve yeşil anlamına gelen bu lakabı nedeniyle Hızır, İslam’ın öz rengiyle de özdeşleşmiştir; yeşil renk, İslam’da selâmetin ve tüm tinsel zenginliklerin simgesidir. Takdir-i İlahi’nin ete kemiğe bürünmesi olduğuna inanılan Hızır’la karşılaşan kişi, hiç soru sormadan, ne kadar tuhaf görünürse görünsün Hızır’ın öğütlerini tutmalı, dediklerini harfiyen yapmalıdır. Çünkü Hızır, gerçeğin yolunu kimi zaman saçma zannedilen tezahürlerin ardından işaret edecek, gerekenleri tam olarak yaptıktan sonra da ortadan yok olacaktır.

Ölümsüzlük kaynağından içmiş olan Hızır, dünyanın en ucunda, yerdeki ve gökteki okyanusların birbirine kavuştuğu en son noktada, gözle görünmesi mümkün olmayan yeşil bir adada oturur; Şiî inançlarına göre on ikinci imam Mehdi de Beyazlık Denizi’nin ortasındaki Yeşil Ada’da ikamet eder. Yukarı’yla Aşağı’nın tam ortasında, makrokozmosla mikrokozmosun arasında bulunan Hızır’ın tasavvufta insanları yangından ve boğulmaktan son anda kurtardığına inanılır; hem ateşe hem de suya hükmeden Hızır, tam bir arabulucudur; karşıtlar arasında mutabakat sağlar, uzlaşmaz zıtlıkları çözümler.

Hızır’ın eski bereket tanrılarının İslamlaştırılmış hali olup olmadığı hakkındaki tartışmalar ayrı bir yazıya malzeme oluşturacak kadar geniş ve önemlidir. Bu bakımdan biz yeşil adama geri dönelim; özdeşlikleri ya da birbirlerini etkiledikleri hakkında kesin kanıtlar bulunmasa da Hızır’la yeşil adam arasında bir yakınlık, bir benzerlik bulunduğunun aşikâr olduğunu söyleyelim.


* Mummer Oyunları, Britanya Adaları’na özgü, Ortaçağ’dan kaldığı varsayılan, mevsimlik halk oyunlarıdır.


[i] Mike Harding, A Little Book of the Green Man, Aurum Press, 1998; www.mikeharding.co.uk.

[ii] Lady Raglan, “The Green Man in Church Architecture”, The Folklore Journal, Cilt 50, Sayı 1, Mart 1939, s. 47–57.

[iii] Joanne Pearson, A Popular Dictionary of Paganism, Routledge 2002, s. 72.

[iv] James Frazer, Altın Dal – Dinin ve Folklorun Kökleri, çev. Mehmet H. Doğan, Payel Yayınları, İstanbul 1991.

[v] Shelley Rabinovitch & James Lewis, The Encyclopedia of Modern Witchcraft and Neo-Paganism, Green Man maddesi, Citadel Press, 2004, s. 121.

[vi] Nezih Fıratlı, An Illustrated Guide to the Greek, Roman and Byzantine Architectural and Sculptural Collections in the Archaelogical Museum of Istanbul, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul 1968, s. 93.

[vii] Orhan Hançerlioğlu, Dünya İnançları Sözlüğü, Osiris maddesi, Remzi Kitapevi, İstanbul 1993, s. 382.

[viii] Gary R. Varner, The Mythic Forest: Green Man and the Spirit of Nature, Algora Publ., 2006, s. 132.

[ix] Burhan Oğuz, Türkiye Halkının Kültür Kökenleri, Cilt 2, İstanbul Matbaası, 1980, s. 436–441.

[x] Christopher R. Fee, Gods, Heroes, and Kings: The Battle for Mythic Britain, Oxford University Press, 2004. s.196-197.

[xi] Proto Celtic-English Word List, Resources and Documents, The University of Wales, 2002, http://www.wales.ac.uk/resources/documents/pcl-moe.pdf

[xii] William Anderson, Green Man, Harper Collins, Londra 1990 ve Kathleen Basford, The Green Man, D.S. Brewer, Ipswich 1978’den aktaran Brandon C. Centerwall, “The Name of the Green Man”, The Folklore Journal, Cilt 108, 1997, s. 25–33.

[xiii] Anonim, Sir Gawain ve Yeşil Şövalye, çev. A. Cebesoy, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, 1947.

[xiv] William Goldhurst,, “The Green and the Gold: The Major Theme of Gawain and the Green Knight”, College English, Cilt 20, No. 2, 1958, a. 61–65’den aktaran Wikipedia, Sir Gawain and the Green Knight maddesi, http://en.wikipedia.org/wiki/Sir_Gawain_and_the_Green_Knight.

[xv] Lawrence Besserman, “The Idea of the Green Knight”. ELH, The Johns Hopkins University Press, Cilt 53, No. 2, 1986, s. 219–239.

[xvi] Raven Kaldera, Mythastrology, Exploring Planets & Pantheons, Llewellyn Worldwide, 2004, s. 348.

[xvii] Stephen Hussey, Roots of Environmental Consciousness: Popular Tradition and Personal Experience, Routledge, Londra 2000, s 8.

[xviii] John M. Greer, The New Encyclopedia of the Occult, Llewellyn Worldwide, 2003, s. 211.

[xix] Lady Raglan, a.g.m., s. 50.

[xx] Lady Raglan, a.g.m., s. 50-51.

[xxi] Jay Williams, “More About Robin Hood”, The Journal of American Folklore, American Folklore Society, 1952, Cilt 65, No. 257, s. 305.

[xxii] Mary Neasham, The Spirit of the Green Man, Green Magic Publ., 2004, s. 105-107.

[xxiii] Robin Hood’la Wodewose bağlantısı için bakınız: Richard Bernheimer, Wild Men in the Middle Ages, Harward University Press, Cambridge 1952; Roger Bartra, Wild Men in the Looking Glass, University of Michigan Press 1994; Timothy Husband, The Wild Man: Medieval Myth and Symbolism, Metropolitan Museum of Art, New York 1980; William Anderson, Green Man, Harper Collins, Londra 1990; Kathleen Basford, The Green Man, D.S. Brewer, Ipswich 1978;

[xxiv] Thomas G. Hahn, Robin Hood in Popular Culture: Violence, Transgression and Justice, Boydell & Brewer, 2000, s. 240.

[xxv] H.D. Ellis, “The Wodewose in East Anglian Church Decoration”, Proceedings of Suffolk Institute of Archaelogy and Natıral History, Vol 14, 1912, s. 286–93.

[xxvi] Wodewose çizimleri için bakınız; William Anderson, The Green Man: The Archetype of our Oneness with the Earth, Londra, 1990, Fig. 9.18; Ronald Sheridan & Ann Ross, Grotesques and Gargoyles, Newton Abbott, 1975, s. 31-43; Timothy Husband, The Wild Man: Medieval Myth and Symbolism, Metropolitan Museum of Art, New York 1980, Plates 35, 45, Figs. 108-109, s. 137, 163-165.

[xxvii] N. J. Pounds, History of the English Parish: The Culture of Religion from Saint Augustine to Queen Victoria, Cambridge University Press, Port Chester, NY, USA 2000, s. 357.

[xxviii] R.O.M.; H.M.Carter, “The Foliate Head in England”, The Folklore Journal, Vol. 78, No. 4, Kış 1967, s. 269-274.

[xxix] Keltler’de kafa tapımı için bakınız: Ann Ross, Pagan Celtic Britain, Routledge and Kegan Paul, Londra, 1967.

[xxx] Kathleen H. Basford, “The Foliate Head”, The Folklore Journal, Vol. 79, No. 1, Bahar 1968, s. 59-61.

[xxxi] Cistercianlar ve katedral inşaatları için bakınız: Georges Duby, Le Temps des Cathédrales: L’Art et la Société, Gallimard, 1976.

[xxxii] Graham Hancock, The Sign and the Seal, Simon & Schuster, New York 1992, s. 102.

[xxxiii] John J. Robinson, Born in Blood, M.Evans & Company, New York 1989, s. 69.

[xxxiv] Tapınakçıların sorgulanma süreci için bakınız: Malcolm Barber, The Trial of the Templars, Cambridge University Press, Cambridge 1978.

[xxxv] Ian Wilson, The Shroud of Turin, Galilee Trade, 1979, s. 224.

[xxxvi] Yeşil adamla Baphomet bağlantısı için bakınız: John Matthews, The Quest for the Green Man, Quest Books, 2001; Philip Gardiner, Gnosis: The Secret of Salomon’s Temple Revealed, Career Press 2006; Tracy R. Twyman, The Arcadian Mystique, Dragon Key Press 2005.

[xxxvii] Mark A. Pinkham, Guardians of the Holy Grail: The Knights Templar, Adventures Unlimited, 2004, s. 236.

[xxxviii] https://www.rosslynchapel.com/carvings/carvings-page2.htm

[xxxix] Wikipedia, Saint George maddesi, http://en.wikipedia.org/wiki/Saint_George

[xl] D. A. Chwolson, Über Tammuz und die Menschenverehrung bei den Alten Babyloniern (1860), s. 41-49’den aktaran H. S. Haddad, ”Georgic Cults and Saints of the Levant“, Numen, Cilt. 16, Fasc. 1. (Nisan 1969), s. 21-39.

[xli] el-Salabî, Kısas, s. 244-45’den aktaran H. S. Haddad, a.g.m.

[xlii] Hıristiyan folklorunda Saint George için bakınız: James Frazer, Altın Dal – Dinin ve Folklorun Kökleri, çev. Mehmet H. Doğan, Payel Yayınları, İstanbul 1991.

[xliii] F. W. Hasluck, Christianity and Islam Under the Sultans, Oxford 1929, C.I, s. 321, 326-327’den; Semavi Eyice, “Çorum’un Mecidözü’nde Aşık Paşa Oğlu Elvan Çelebi Zaviyesi”, TM, C. XV., 1969, s. 226-227’den; Hilmi Ziya Ülken, “Anadolu Örf ve Adetlerinde Eski Kültürlerin İzleri”, İFD, C. XVII, 1969, s. 17’den aktaran ve yorumlayan Ahmet Yaşar Ocak, İslam-Türk İnançlarında Hızır yahut Hızır-İlyas Kültü, Kabalcı, İstanbul 2007, s. 137-138.

[xliv] Warren S. Walker ve A. Edip Uysal, “An Ancient God in Modern Turkey”, JAF, 86, 1973, s. 282’den ve Henry Corbin, L’Imagination Creatrice dans le Soufisme d’Ibn Arabi, Paris 1976, s. 50’den aktaran Ahmet Yaşar Ocak, İslam-Türk İnançlarında Hızır yahut Hızır-İlyas Kültü, Kabalcı, İstanbul 2007, s. 59.

yazı ’seksek’ sayı 4′den alınmıştır

SaturdaySeptember13th,2008

asmıyalım’da besliyelim’mi

Kategori: yavuz tanyeli, sergiler — Etiketler: , , , , — KatranveTuy @ 01:59AM

Kenan Evren 3 Ekim 1984′de yaptığı Muş gezisi sırasındaki konuşmada şunları söylemiştir:

“Şimdi ben, bunu yakaladıktan sonra mahkemeye

vereceğim ve ondan sonra da idam

etmeyeceğim,ömür boyu ona bakacağım. Bu vatan

için kanını akıtan, bu Mehmetçiklere silah

çeken o haini ben senelerce besleyeceğim.

Buna siz razı olurmusunuz?”

yavuz tanyeli’nin 1982 vakko büyük resim yarışmasında,birincilik ödülü aldığı ankara konulu resmin yıllar sonra sanatçı tarafından yapılmış bir yorumu.(orijinalı vakko merter fabrika binasında bulunmaktadır),o yıllarda cumhurbaşkanı kenan evren,demokrasiye geri dönüş,çalışmalarını başlatmış,uygun görülen,lider turgut özal bulunmuş,anavatan partisi,kuruluşuna,ihsan doğramacı yök’ü oluşturmaya başlamıştı,sanatçı bu yeni oluşumu,incelemiş ve ankara konulu (280×180) resimde sadece darbecilerin,davranışını değil,yakın gelecekte oluşacak olan yeni ülke düzenini’de işaret etmiştir.

DÜZEN  GERÇEKLEŞTİ

Turuncu Karşı Devrim

2010 yılı, İstanbul, B tipi dünya kültür başkenti seçildi. Bunu bekliyordum, çevreme söylüyordum. Bu kararın sebebini merak ediyordum. Cevabı bulmak zor olmadı. Tüm geri bıraktırılmış ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de uygulanan ‘hızlandırılmış’ kapitalizm bütün yaşam alanlarını, bankaları, madenleri, ticaret kanunlarını, tıbbı, sanayiyi, eğitimi, borsayı, piyasayı vs. ele geçirdikten sonra, kültürü de yutmaya çalışacaktı. Müziği, sinemayı, eğlencelik sanatları içeren popüler kültür alanını yutmak kolaydı. Fakat sıra sanata gelince işler biraz zorlaştı. Türkiye’de müze bile yoktu. Teşvikiye Camii civarında birçok evde yapılan görüşmelerle, önce dernek, vakıf derken, bir bie-nal, arkasından Feshane’de Nejat Eczacıbaşı Müzesi, ardından bir bienal daha, bir daha. Sanatçılar bu olaylara katıldıkça bir heyecan bir telaş. Nişantaşı piyasası şahlandı. Herkesin cebi para dolu. Resimler satılıyor, resimler alınıyor. Yarışmalar açılıyor. Ödüller veriliyor. Yeni bankalar açılıyor, koleksiyonlar alınıyor. Para dönüyor. Piyasa kanlanıyor! Yavaş yavaş sivil toplum örgütleri adı altında, sermaye örgütleri kuruluyor. Devlete yeni programlar yükleniyor. Bu holding vakıfları, AB ve ABD ile TC arasındaki ilişkiyi organize ediyor, küratörler eliyle İstanbul’a bir imaj biçiliyor. Farklı hareket eden büyük kurumlar Aksanat, Platform, Garanti, Eczacıbaşı tek bir üst başlık altında toplanıyor ve görev dağılımı yapılıyor, kadrolar yetiştiriliyor. Bu kadrolara üniversite hocalıkları veriliyor. TV, gazeteler, dergiler, bu guruba ait olduğu için, reklam bombardımanı yapılıyor. Ortam geriliyor. İkilik yaratılıyor. Kavramsalcılar ressamları, ressamlar kavramsalcıları sevmiyor. Kavramsalcılar anında sisteme entegre oluyorlar, ressamlar demode marjinaller durumuna düşüyorlar.

Sıra, artık ortaya çıkmaya geliyor. Vitrindeki kitapların, Beyoğlu’nda oynayan filmlerin çoğu bu konulardan söz ediyor. Yahudilik, Katolik ve Evangelist, mısır ve metal karışımı gotik bir karma, estetik alana egemen oluyor, formun fragmanları, ortalığı kaplıyor. Suret, asıl olanı susturuyor. Ardından içerik parçalanıyor, sözcüklerin anlamları ters çevrilmeye başlıyor. Kavramlar birleştirilip yeni açımlar yaratılıyor ve adına ‘şiirsel adalet’ diyor; herkes susuyor. 2. Cumhuriyetçiler bu duruma bayılıyorlar. Güncelleşme adına işin sonunu düşünmeden oyuna katılıyorlar. Hiçbirisini hiçbir sergide göremiyoruz.

Kral Davud, Bieanellerde

Sanat yavaş yavaş hiçkimsenin göremediği birileri tarafından adeta oriondan (insanların uzaydan geldiğine inanan ezoterik masonik elit gurup) yönetilen bir hizmet sektörüne dönüşüyor. Popüler kültürle aynı paydayı paylaşıyor. Bu yüzden çizgi romanlarda Supermen, Batman uçuşurken, en yüksek sanat organizasyonları olan bienallerde Kral Da-vud boy gösteriyor.

Binlerce yıldır mısır sütunları, yılanlı sütunlar, pagan atları, medusa başları, kiliseler, Bizans, olan bir bölgeye, ne heykeli konulmasını bekliyordunuz? Tabii Kral Davud İsra-iloğullarının lideri, kralı. Fakat yerine koyulurken neden devrildi ve parçalandı, belki İsa mesih, bir rüzgar estirmiştir, bilemiyorum. Doğal olarak sanat yapan moderndir, teorilere takılan modernist. Espri kelimenin sonundaki ist takısında yatıyor. Yaparak düşünen ve yapmayarak düşünen… Düşünmenin görsel serüveni ve düşünmenin sözel serüveni, olay aslında bir mumya filmine benziyor, dirilen ölüm işini iyi biliyor, sermayesi ve gücü var. Beslenmesi gerek. Fakat son sahnede balonla kaçarken, tapınağın tepesinden en büyük elması kapmak, mumyayı tekrar dirilmeye mahkûm eder ve ikinci film çekilir.

İşte bu elmas yerinden çalınıp İngiltere’de bir müzeye konulunca anlamı aynı kalsa bile işlevi değişiyor. Kutsal ve toplumu ilgilendiren bir yönetici durumundan, seyredilen ve tarif edilen bir nesne durumuna dönüşüyor. Yani bilgiye dönüşüyor, biriktiriliyor. Sonra kurgulanıyor. Türkiye’deki en tanınan örnek, Orhan Pamuk, kurgu romancı. Ulusal motifler kullanarak küresel konuşabilen edebiyat dehası. Bir çeşit gerçekbozuculuk. Bu birikimle oynamak çok kolay,sanatla edebiyat arsındaki fark bu olsa gerek.

Sanatın Ucuz Olması Lazım ki…

İki kuşak sonra orijin unutulur. Belgelenmek var olmak değil yok olmak anlamına gelir. Her türlü belge ve bilgi sanal ortama geçer, yaşam hafifleşir, konformizm topluma egemen olur. Konfor gasp edilen emektir! Artık herkesin kaybedecek bir şeyleri vardır ve sürekli kaybetmekten korkacakları yeni şeyler arzu etmektedirler. Parayı harcarken kazanmaları gerekiyor. Yani sanatın ucuz olması lazım. Piyasa böyle. Turuncu kapitalizm sürüyor.

Aforozdan Alegoriyle Kurtulmak

Memleket battıkça dışardan para ister, para geldikçe pop yerleşir, herkesinde bir fiyatı vardır, veya bir yorulma noktası. Süreç tamamlandığı zaman, ülkenin sanatçıları, akılları karışmış, artisan yetenekleri körelmiş, çoğu sanal malzemeye yönelmiş, baştan aşağı emek olan sanatı, artistik bir dokunuş olarak tarifeden, boyayı tanımayan, pop ve çizgi romandan beslenen, sanatçının soruları ilk soran kişi olması gerektiğini bilmeden yaşayan, şehirlerin içinde koşuşturan kişilere dönüşürler.

Bu arada işini ayarlayan, lüks araçlar satın alıp şoförler tutar, Şişli’de bir apartman, indirimli toplu alışverişler, ev, araba takasları… Önemli olan bazı konulara hiç dokunmamaktır. Osmanlı’dan iyi iş çıkar, bu toplumdan iyi resim çıkar, bu toplum mezatları sever gösterişi sever bu toplum geçmişini sever, birisini sevdimi sever, ona göre arkadaşlar bu işte para var. Çok sayıda sanatçı bu karmaşık mirası derinlemesine incelemeden, adeta bir montaj yaparak iyi para kazanır.

Her zaman işe yarar, kaliteli sanatçılar işin kaymağını götürürler, aforoz edilmekten alegori yaparak kurtulurlar. Önemli olan gerçek sivil toplum kurumlarını işletmemektir. Örneğin PSD… Kurulduğundan beri üç kişinin top sahası oldu. Ruhsuz bir kurum. Önemli olan ruhsuzluğu geliştirmektir, sıradanlaş-tırmaktır… Önemli olan değişimdir, önce biçimsel sonra ruhsal. Sonrada para kazanmak ve çoktan hakettiği havalı hayatı yaşamaktır.

Bu oligarşik yapılanmayı yeterince deşifre edersek, gidişatı kavrıyabiliriz. İKSV’nin sitesini okursanız geleceğe yönelik planları anlayabilirsiniz. Yerelliğe doğru gitmeliyiz diyor kürator Hou Hanru. Bu sokak ta bire bir küresel propaganda anlamına geliyor. Sabit sergilere yer verilmeyecek yerel her şey kullanılarak tüketilecek, sanat yapıtı devreden çıkacak dolayısıyla resim, heykel gibi tehlikeli şeyler devreden çıkacak, ve de onları yapanlar… Bir temizlik operasyonu.yerel deyince her etnik guruptan örnekler tüketilecek, bu şekilde, boştagezer genç sanatçılar yok edilecek. Herkes herkesin yaptığını yapacak, düşüncenin görsel hali ortadan kalkacak düşüncenin kurgusal hali egemen olacak, mekanik bir tasarım anlayışı ortalığı kaplayacak, tin kaybolacak medya ile cilalanan elit züppelik yayılacak, tın tın bir dönem başlayacak. İşte İKSV’nin öngörüsü bu… Tinsiz sanatçılar…

Hem Çok Komik Hem Satanik

Şimdi sıra karakteri zaten bozuk olan sanat camiasını birbirine düşürmekte. Bunu yapacak içerden birisi, bir ressam veya bir galerici, bir sözcü gerekiyordu, kendi sorunları nedeniyle zaten konuşacaktı, ve konuştu. Türkiye’deki sanatı kötülemek… Bunu da sanatçılar üzerinden yapmak. Zekâlarına hayranım, böylece, yeni kuşakların ayaklarının altındaki toprak çekilecek, elektrikle beslenen popun oluşturduğu sanal bir zemine basmaları sağlanacak. Bir var olacaklar bir yok olacaklar istenildiği zaman… Elektrik. Hem çok komik hem de satanik.

Yavuz Tanyeli

gh

büyük digital humanizma - katran ve tüy


köktenoryantalist bir anlayıştan yerkürenin bütününe dağılan telepatik emir,(günümüzde digital) o kadar güçlüdür ki içine girdiğin an yükselmen kaçınılmazdır.yükseldikçe güçlenir,güçlendikçe yükselirsin.bunu da ancak durduğun zaman anlarsın (eğer durursan veya durdurulursan).çevreni ancak durduğun zaman görürsün.iyi sanat dem (günceli aşmak) le yapılır.bütünü kavramaya çalışır.ancak o zaman önerilen estetikleri kavrarsın,ancak o zaman hayır diyebilirsin(istersen)..hareketsiz kalmayı,süzülüp yaratmayı,sanatçılar becerebilir belki,binlerce yıllık önermenin etkisi altına girmezlerse,orijinal cevap peşine düşerlerse,biraz şansları olabilir,kendilerini tanımak ve iyi birşeyler yapabilmek için.

otoriter(monarşi,faşizm),mirasyediler,tamda onların yaşadığı çağda,birdenbire ortaya çıkan,yapılan herşeyden kar etme anlayışını,kavradılar(tam fırsatıydı).

peşinden koştular,savaşlardan,kağıt üstünde oynanan kalem kaydırmalarından,vergilerden,ganimetlerden,artı değerden, miras yoluyla,ele geçmiş paraları,başka kıtalara kaçırmaktan tutunda,dünya tarihinin plastik kayıtları olan pahasız heykelleri eritip,üzerine anlamını bile bilmedikleri işaretleri,kendi profilden portrelerini,bastırıp,gelecekte torunları bozdurup,organize olsun diye,kasalarda sakladılar,çalınır korkusu ile..torunlarıda bula bula petrol buldular,kan gövdeyi götürdü,hala götürüyor,götürecek.obama bir amerikalı,onun asli görevi,dünya küreselleşirken,amerikayı bir ulus olarak ayakta tutmak,denizlerin ortasındaki,üstünde kadillak’ların gezdiği ada’yı,altın çağ‘a taşımak.

temel prensip,korumak,çoğaltmak olduğu için,hareket gerekti,‘her yöne hareket’,doğuya doğru gelen harekete,aydınlar oryantalizm der,askerler işgal,hükümetler kalkınma,iş adamları sermaye,halk da enflasyon.bu oturmuş parasal düzeni izliyen ve tüketen,toplumların bu hızı yakalamaları olanaksız,bir otobüs şoförünün,jet uçağını kullanabileceğini düşünmesi kadar saçma bir şey,yapılabilecek hiç birşey yok,paylaşmayı yeniden düzenlemeye çalışmak dışında

sanırım,birbirine yakın bölgeler,kültürler arası,zamanda,oryantalizm görülüyor.fakat birbirine uzak bölgeler ve kültürler,bu gibi entellektüel davranışlar içine girmiyorlar (kissingerin sözünü ettiği,nasyonal amerikan perspektifi). saldırıyorlar,savaşıyorlar ezip,dağıtıp bırakıyorlar.şimdi obamanın temsil ettiği yumuşak küreselleşme anlayışında,sadece tecavüz,daha kibarca yapılacak,dünyayada durumdan zevk almayı öğrenmek kalacak.

her iki haldede kaybeden aynı taraf oluyor,bu taraf..kimsenin kimseden birşey istediği yok,her ne kadar hz.isa ,tapınakta,dilenmenin temel ilkelerini kavrıyamasada!, bir öğreti olduğunu,bu gün artık çoluk çocuk biliyor,ve de ayıp olmadığını(imf,soroz,eu,marshall yardımı,vs,)oysa bu ülkede,istanbulda,bir süreklilik içinde,her türlü sanatı,yapacak sanatçı,işletmeci ve sermayede var,fakat,bu beraberlik oluşturulmuyor,rekabet yoluyla kurumsal egolar tatmin edilmeye ve kar edilmeye çalışılıyor.ve tabii sanatçılarada bu kaprise uyma zorunluluğu düşüyor.

kapris başladımı bitmek bilmez,örneğin bir ressam resim yapmanın dışında şunlarla uğraşmak zorundadır:resim yapacak atölyeyi tutacak,parayı,bulacak kişi ve müşterileri ayarlıyacak bir çevre ile irtibata geçmek için,istanbulda sürekli hareket edecek,parayı bulacak,akraba veya dostları varsa ikna,edecek enerjiyi,sağlıyacak olan konsantrasyonu,biriktireceği,bir park veya sakin bir köşe,yaşadığı ve gezindiği ortamlara göre değişebilir..günceli yakalamak için okuması gereken kitapları,taksitle alabileceği,bir yayınevinin satış temsilcileri ile,tanışıp anlaşmak,mevcut sanatçı gururunu çiğnemeyi öğrenmek için,ucuz içki içip egosunu paçavraya çevirebilecek,kıdemli desperadosları bulup,başına gelebilecek her türlü rezilliği kabullenmeyi sineye çekebilmenin eğitimine,uzun süreler boyunca katlanmak.bu gibi ve diğer mesleki sorunlarıda başarı ile aştığı takdirde şansıda iyi giderse,bir galeri ile anlaşıp,galerinin her türlü koşulunu kabul etme kaydı ile sergi açmak için kendisine tahsis edilen süreyi beklemek bu arada olması gereken noktaya asla ulaşamıyacak olan galeri sahibinin fikirlerini değiştirebilmek için harcıyacağı sinirini toparlamak ya tekrar içki parası bulmak yada bir tanıdık vasıtası ile yatıştırıcı ilaçlar edinip,çektiği baş ağrısı ve uykusuzluk sorunlarını ortadan kaldırmak zorundadır.bu süreç günler aylar yıllar boyunca sürer gider,devamını yazmaya gerek yok çünkü,tanıdığım,neredeyse tüm sanatçılar,benzer bir kaderi paylaşıyorlar ve herşeye rağmen,mucizevi bir şekilde çalışmaya(iyi,kötü)devam ediyorlar,benimde bu yüzden tümüne saygım çok büyük ve tabii kendimede,bizi hayatta,ayakta tutan bu saygı ve tutku olsa gerek..

işte,bu oluşmuş ortamdır iki yüzlü olan,(belki yarını düşünmek ama öbürgünü asla,”mürailik )”,toplumsal huy haline gelen,öğretilen,ezberletilen,örgütlenen, yaptırılan ..

ortada bir şuç yok,herşey yasal,stk lar yeterlidir,yetkilidir,

( unutulmaması gereken kültür ve sanat alanındaki sivil toplum kuruluşlarının çoğu holding vakıflarıdır) ve devlet de yanınızdadır,yapılanma şemasını iyi kurarsanız,bütün yollar açıktır. (beral madra bir yazısında diyorki ,küresel kapitalizm bağlamında yeniden yapılanma sürecinde sanat kurumları özel sektöre iyice bağımlı oldu. Piyasanın sanat kurumlarına, bienallere, galerilere, küratörlere uyguladığı denetim ve yönlendirmenin dozu kaçmış durumda.(İKSV ) AB ve ABD başkentlerindeki kültür odakları kolonyalist alışkanlıklarında direniyor. Bu kusurlar uluslararası sanat etkinliklerine yansıyor. Örneğin, AB açılımlar sağlamak üzere ‘piyasasız’ ülkelere doğru hamle yapıyor ve bu ülkelerin sanat ortamlarına ‘esin aktarıcı kaynaklar’ olarak zaman zaman müdahele edebiliyor.radikal 25 kasım 2005)

Bu oligarşik yapılanmayı yeterince deşifre edersek, gidişatı kavrıyabiliriz..

Yerelliğe doğru gitmeliyiz diyor herkes sanki ağız birliği etmiş gibi bütün türk kültür ve sanat vakıfları,onların üyesi oldukları avrupa birliği vakıfları,prens claus vakfı,aica,power of culture,george walker bush vakıfları,hepsi birden aynı şeyi söylüyorlar yerelliğe doğru gidiyoruz,doğru,burası(türkiye) tamda yerelliğin toplandığı merkez,türkler kürtler lazlar araplar ermeniler yahudiler rumlar arnavutlar çerkezler kafkaslar, ruslar,bulgarlar,hepsininde kültürleri, var hepsinin kendine göre sözleri var.

ozaman neden sadece ateş hava toprak su,,neden,bu tepeden inme kadim kavram ve (bilimsel gibi görünen) dini çağrışım?

ECOC‘un 2004 raporlarına göre bu program küresel kültür ofisleri politikalarını önceden belirlenmiş avrupa birliği protokolu.bu gün 2010 sitelerinde vurgulanan ‘ateş hava toprak su’ bütünüyle eğitim amaçlı bir konu.(essen ve pecs te herhangi bir konu yok) bu konuyu bizim toplumumuz bilmiyor.batı felsefesinin orijinleri,kendinden öncekileri hala araştırırken türk sanatçıların çoğu,louvre’daki piramidin ezoterik anlamını farketmiyor.ateşi ateş yakmak,eğlence,suyu yaşamın oluştuğu ortam,çevresel bir element olarak ele alırlarsa işin içinden çıkamazlar.

bunu avrupa birliği bilmiyormu,biliyor,programı onlar yapmıştı .o zaman bu büyük şölenin başka bir anlamı var sanatı şahlandıramıyacağına göre,

bu bir eğitim programı,olmalı bu,programın şifreleri ateş,hava ,toprak su.aslında,altın,gümüş,kurşun,cıva,(en iyi ve güncel örnek anself kiefer) olmalıydı,fakat bu dört metalik elemente türkiye henüz hazır değil (kavramsal sanatçılarda buna dahil ,çünkü neredeyse tümü güncel sanatçı yani amerikan önermesini vurguluyorlar,(amerikan kültürünün davranışı yatay gelişir),ezbercidir.amerikalı sanatçılar yeteneksiz olduğundan değil,aşırı derecede,sistemin labirentine,düştüklerinden ve yeryüzünde,nereye basacaklarını bilmediklerinden,veya oralara giremediklerinden.ingilizce konuşan bir dünyada,sorulara muhatap olacak,ve tatmin edici politik ve estetik cevaplar veremedikleri sürece,sosyal tarihleri çok uzun olan toplumları ikna edemiyecekler.

cumhuriyetin batılılaşma,programlarında hasan ali yücelin yayınladığı kitaplar olmazsa olmaz klasikleriydi aralarında tek tük gizli içerikler olsa bile (yeni atlantis f.b.,,son günlerde ertuğrul özkökün dilinden düşmüyor!!) 1930lu yıllardan bu güne,türk toplumu okudu,sol yayınlar ortadan kayboldu popüler edebiyat vitrinleri kapladı,kültürün bir bütün olduğunu düşünürsek,şimdiki durum ortaya çıktı,önce sessizce piyasaya sürülen tek tük ezoterik kitaplar,sonra bilim kurgu türünde romanlar,beyoğlundaki sekiz sinemadan beşinde,konuyla ilgili filmler,leonardonun şifresi,harry potter,diğerleri.yüksek sanatta,bienalin yetiştirmeye başlatıp ortada bıraktığı( çünkü uygulanan bir program vardı,ve vasıf kortuna göre işlevini tamamladı),4(20 yılda 4 kuşak eder) kuşak,şimdi yorgun ve gündemi kaçırmış görünüyor 2010 kültür başkenti seçimi ve politikası ile zirveye ulaşan,tüm istanbulluları eğlenceli sanata,alıştıran anlayış gelişti.bu durumu farkedip aşmaya çalışan insiyatif ve sanatçılar, ise olayın göndermesini tamda kavrıyamadan para için gerekçesiyle,proje sunup reddedildiler.

işte tam bu noktada ülkenin tüm sanatçılarını meşgul edecek,iş güç arasında herkesin atladığı,aydınların küçümsediği, bir kavram ortaya çıktı.

ezoterizm,insanlığın masalsı(ama gerçek) tarihi.bu konuyu kavramaya çalışan herkes bir süre,zorlanacak,bu tarihin neredeyse bütünü sembollerden oluştuğu için,okumak,hiyeroglifleri öğrenmek kadar zor olacak. sonra,aslında kültürün neredeyse bütününün buradan işlendiğini farkedecek,çocuklarının evde bilgisayarda oynadığı oyunların,bağımlısı olduğu,oyunların,çizgi filmlerin tümünün,ateş hava toprak su olduğunu kavrıyacak.pedagoglar,basit çözümlerle çocukları kurtarmaya çalışacak,(beyoğlunda,kamusal alanlarda çocukları dikkatle izleyin,hepsi çıldırmış gibi)fakat artık çok geç olacak kültürün dünyayı değiştirme işlevi ortadan kalkacak, sadece dünyayı değiştirenlerin istediği koşullarda sanat yapılabilecek,kurulan,ağın içinde olup uluslararası etkinliklerde onaylanmıyan sanatçılar sanat tarihine giremezler (art today),buda ezik,umutsuz,kısa menzilli bir sanat yaratır.

zaten resmi vurgu istanbulu geleceğe hazırlamak,bir kültür köprüsü olarak görülen koca şehri alelacele yıkıp yeniden yapmak neredeyse,(birde depremden sonra düşünün).

(hedef kitle ve fikir sadece istanbul),ECOC‘un raporunda açıkça yazılan ,avrupanın doğusuyla bütünleşmesinde köprü görevi yapacak.istanbul’dan sonra doğudaki en ilginç ve yakın merkez tahran olmalı,oraya gidip yerleşmek avrupalılara büyük bir olasılıkla pekde cazip gelmez ,zaten perslerle sorunları çok eskilere dayanıyor (amerikalıların hiç şansı yok). o zaman bu köprü masalı inandırıcı olmuyor.avrupa birliği,bizim toplum için,medeniyetle barışma,bir çeşit batılılaşma garantisi,olarak değerlendiriliyor,hem doğru hem yanlış,günümüzde zaten bütün dünya medeni,herkesin cep telefonu var,herkesin otomobili var,herkes bankaya gidiyor,herkes televizyon seyrediyor,birtek şeyi dikkatle korumak gerekiyor bu durumda,kültür ve sanatı..çünkü sanat, sanatçının,toplumun mahremiyetidir bir anlamda.tarihi,ve geleceği ile sanat bir toplumun,bilinçaltıdır,neyse odur,medenileştirilemez veya yabanileştirilemez,yoksa orijinalliği kaybolur.

esas amaç konuşlanmak ve beslenmek.tanıdığımız avrupalı geçip gitmez,güvenliğini sağlar ve kalır,zaten içinde kalmıştı(TC).peki o zaman ne olur? ,mesela,karaköy limanı ve çevresi satılır,istanbul moderne oradan gitmek düşer.sanatın gösterileceği büyük mekanlar satılır,merkez pahalılaşır sanatçılar köşede bucakta çalışmak zorunda kalırlar.merkez kaybedildiği için banliyölere göç başlar,her banliyö her türlü konfora ve merkez olanağına sahip olduğu için(marketler sinemalar salonlar vs) zamanla şehir yüzlerce banliyöden oluşmuş bir koloni haline dönüşür,belediyelerin rekabeti,partilileşme ve dini inançlarında biçimlendirdiği yaşam tarzı,orada yaşıyan sanatçıların izlenmemesine hatta dışlanmasına neden olur,merkez artık işgale uğradığından,aynı filim tekrar tekrar yaşanır yıllar geçse,kuşaklar değişse bile,düzen aynı kalır sanki dünmüş gibi,insanlar yaşlanır,ölür gider,işte kent sanatçısı olmak biraz buna benziyor.

uzaklık arttıkça iletişim kopar.sanatçıların çevreye olan sevgisi ve sahiplenme dürtüsü ilgi alanlarını değiştirir.merkezi izliyemez olurlar,bir anlamda şehirden kovulmuş olurlar,küçük ataklar yaparlar,geldikleri şehirlere dönemezler,tad alamazlar,arada kalırlar,izlenmiyeceklerini bildikleri için zamanla,bölgesel çabalar gösterselerde,çevrelerindeki toplum daha yavaş ilerlediği için,sorun çıkar.

büyük kopma o zaman yaşanır,sanatçı kuşakları arasında ilişki kalmaz ve bir önceki çöker,tarihe karışır,bir sonraki ise hafızasını,geçmişini kaybeder. işte dört element’in istanbula getireceği en vahim durum bu.

ikinci şey ise,istanbulun bu yeni ve yarış havasındaki yapılanması,ortaya bir labirent çıkarır,kenti türkiyeden koparır,gittikçe ağırlaşan kent kendi içinde şişmeye başlar,hız artar,gidilen mesafe azalır.halbuki türkiye bir bütün olarak kalkınacaktı hani (tüm partiler,hükümetler,sağcılar solcular laikler islamcılar bunu söylemişlerdi?)..

istanbulu en hevesli bir şekilde izmir izliyor.izmirdeki sanat ve kültür kurumlaşmaları 1980 lerde başladığı için orasının henüz zamanı var,hemde çevresi güzel,bir üniversite kenti çok sayıda sanatçı adayı var,çocukların kendilerine zemin hazırlamaları lazım.bunu bir tek kendileri yapabilirler,hiç kimseden yardım alamazlar,elit izmir,yaratıcılığın güzel kentini karıştırmasını istemez,bağımsız sanatı bir çeşit anarşi olarak görür,vakıflar kurarak,tedbir alır,küresel taklitçiliğin bir parçası olabilmek için,para akıtır.(bekliyelim görelim).

ankaraya gelince,yavaşça ve yumuşakça girilmeli ve sadece saygılı davranılmalı,iyi geçinmeli,zira başkentin ruhu asla hükümet etmekten,sanata kaydırılamaz kaydırılmamalı ,bir eğitim ve yönetim kentini fazla çomaklamamak gerek(ters tepebilir),ters derken şunu demek istiyorum,ankaranın karşısına,sürekli özlem ve kompleks duyduğu,istanbul,sert bir şekilde dikilirse,ankara buna hızlı ve içeriksiz bir cevap verecektir,ayrıca teknik ve ustalık olarak,1970′lerden beri zayıf kaldığı için,bozkırda yapılmaya çalışılan sanat,genç bir öğrencinin,konkurlara hazırlanırken,düştüğü,duygu ve acelecilikten nasibini alacaktır.1960′lardaki,idealizm,1970′lerdeki,özgürlük anlayışı (hipiler),1980′lerdeki cunta korkusu ile,bir daha gelmemek üzere yok edilmiştir.ankaranın bu bilinçaltı korkusunu yenmesi yüksek sanatçılar yetiştirmesi,biraz zor görünüyor.

sanatçılar şaşıracaklar,bir futbol maçının giriş turnikesinde sıkışır gibi sergi alanı,galeri,bar,kapılarında birikecekler,mekan sahiplerinin,bu izdiham karşısında tavırları değişecek,şımaracaklar,kabaracaklar (zaten alt tarafı bir yılda 7-8 sergi açabilirler),para kazandırabilecek olanları seçecekler,moda olanı) o zaman fuarlara(çok pahalı) yönelecekler fakat sonra fuarların,galerilerin dergilerin alt kademe tarafından yönetildiğini anlıyacaklar,,görmezden gelinecekler,üzülecekler,sinirlenecekler dengeleri bozulacak . önerilen maaşları kabul edecekler,ankaradaki sanatçıların çoğu nasıl devlet memuru ise,istanbuldaki sanatçılarda özel sektör memuru olacaklar.bu sefer sanatçılar kendilerine karşı iki yüzlü davranmaya başlıyacaklar,buna mecbur kalacaklar. herkes herkesin yaptığını yapacak,trendler oluşacak(bir avuç boyayla oynıyan ressam dışında), düşüncenin görsel ve sezgisel hali ortadan kalkacak düşüncenin kurgusal hali egemen olacak,digital,mekanik,bir tasarım anlayışı ortalığı kaplayacak (kes yapıştır,photoshop,print) bir kuşak bundan sonuç alamayınca ikinci kuşak ya sisteme entegre olacak yada anarşizme kayacak (çoktan başladı) anarşizmin kökenleri ve sembolleride aynı ezoterik anlayıştan geldiği için bir şey farketmiyecek konvoy yoluna devam edecek,yarılma,yırtılma artacak,elitizm yayılacak,oysa elit olabilmek için ya aileden yada uygun olmak gerekiyor,standart düşük olduğu için, sanatta ırk,sınıf ayrımı başlıyacak.bir taraf stabil olacak,diğer taraf,ona uymaya çalışacak,medyacıların halk bunu istiyor dediği gibi,koleksiyoncular bunu istiyor anlayışı yayılacak.müzeler dolacak,koleksiyonlar değer kaybedecek,literatürün çoğu türkçeye çevrilmediği için( belki bilerek çevrilmiyor) tartışmalar,ya tek taraflı yada öylesine yapılacak (manifestoları kaç sanatçı biliyor?),anlaşma sağlanamıyacak,tüm galeriler birbirleriyle rekabete girecek,yurt dışından değeri belli olmıyan sanatçıları getirecekler,yurt dışına önemli sanatçıları götüremiyecekler,ülkenin sanatı batıda,gösterilemiyecek (belkide değmez bulunuyor),veya programsız,bireysel,düzensiz bir şekilde gösterilecek.almanların,yaptığı operasyonu düşünün,kiefer’i louvre’a soktu.bu konunun ulusalcılıkla,küreselcilikle,eu ile bir alakası yok,bu birleşme her ülkenin uygulaması gereken,bir davranıştır.bir an önce yapılsa çok iyi olur…

geçenlerde iksv’nin düzenlediği bir konferans vardı,konferansın konusu iksv ifadesiyle şuydu: Konferans, kültürün festivalleştirilmesi, özel girişimciler ve kentsel planlamacılar tarafından sanatın ve kültürün araçsallaştırılması, sanat, siyaset ve ekonomi arasındaki sıcak ilişki gibi küresel eğilimlerin yanı sıra hem sanat kurumları hem de sanatsal pratikler açısından “işlev” ve “başarı”nın ne olduğu konusuna da değinecek.kültürün festivalleştirilmesi kendini açıkça ifade eden bir tarif,gizli birşey yok,sanatçının sorusu ise,bu tarif,sanatın tarifine uyuyormu yok uymuyorsa ne demek?ikinci konu kültürün araçsallaştırılması,buradaki soru ise (nasıl yani)?ve yukardaki, oluşmuş yeni koşullarla nasıl hangi işlev(küresel yöntem) kullanılırsa,başarılı olunur?(ne konuda) açıkça görülüyorki,zaten,ülke sanatı(bu ülkede yetişmiş sanatçılar) diye birşey düşünülmüyor,planlanmıyor,bir milli takım oluşturulmuyor,tersine küresel bir takım oluşturulmaya çalışılıyor,ne varki küresellik kendini anlamak ve aşmaktan geliyor,batının herşeyden önce ‘orijinal’ beklediği,orijinalin ne olduğu tartışılmıyor,medyatik ve plastik sanatların,birbirine karıştığı bu dönemde ayıklama,tasnif yapılmıyor,bu işle uğraşacak stk lar kurulmuyor (atölye gezenler vakfı olabilir mesela),,koskoca bir hangar bulunup,sanatçılar içine doldurulmuyor,ve çekip gidilmiyor.bunlar zor işler değil,eğer,yapanlar,yeterince idealist, hırslarını yeterince yenmiş olurlarsa,ve de tarafsız..

görüldüğü gibi sürekli hile yapılıyor,

bu şapka küçük (hile yapan kim ?)

sistemin akışına uydurulmuş,ortaklıklar kuruluyor,gerekirse,ufak bir gazete haberiyle,karşı taraf,susturuluyor veya,pasifize ediliyor,gündemdeki program mutlaka uygulanıyor.

önce yeni bir dönem başlayacak,(yada başladı),sonra yeni bir çağ,sınıflar arasında uçurumlar olan,sömürüyü otomatiğe bağlamış ve freni tutmıyan,tutturulmıyan,bir düzen,

tüm bilgileri ve duyguları korunaklı tapınaklarda saklıyan,büyük digital humanizma,en büyük tehdit bu..

bizde ööyle izliyoruz, yada yüzümüze bir maske daha takıyoruz,ekmek yemek ve gururlanmak için. yavuz tanyeli

xx

ThursdaySeptember 4th,2008

Derin gırtlak Kissinger

Kategori: Katran ve Tüy — Etiketler: , — KatranveTuy @ 01:33AM

Henry Kissinger: “Katiller Kapitalizmi”nin teorisyeni

Ahmet Ertegün öldükten sonra birçok gazeteci “Ahmet Ertegün kimdir” sorusu etrafında yazı yayınladı. Örneğin Akşam’dan Oray Eğin, Ertegün konusunda bir yazı ile yetinmedi. Biz ise Ertegün’ü tartışırken ona yakın bir isim aklımıza geldi: Kissinger… Henry Kissinger 1924 yılında Almanya’da Yahudi bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Gençliğinde bir Nazi olduğu belirtiliyor. 1938 yılında ABD’ye göç eden Kissinger, 2. Dünya Savaşı boyunca ABD ordusunda hizmet etti (1939–1945) ve 1943 yılında ABD’de vatandaşlık hakkı kazandı. Hem soğuk savaşın, hem de CIA’nın öncülü olan OSS’nin fikir babası olduğu biliniyor.

Harvard Üniversitesi’nden eğitim bursu kazanan Kissinger, uluslararası ilişkiler bölümünde öğrenim gördü ve siyasal bilimler alanında doktora yaptı. Bu yıllardaki önemli eserini “Davit Galula” olarak imzaladı. Galula’yı “Kontrgerilla El Kitabı”ndan hatırlayacaksınız.

1969–1973 yılları arasında başkanın Ulusal Güvenlik Danışmanlığı görevini yapan Kissinger, Vietnam işgalinde de önemli roller üstlendi. “Bu müthiş başarısından ötürü” 1973 yılında Nobel Barış Ödülünü kazandı. Başlangıçta Vietnam’da sertlik politikasını savunmuş ve ABD’nin Kamboçya’yı bombalamasını desteklemişti. Yenilgiyi de önceden koklayabilen bir zekâ olduğu tartışılmaz.

1973–1977 yılları arasında Richard Nixon ve Gerald Ford döneminde dışişleri bakanlığı yaptı. Bir söylentiye göre perde gerisindeki asıl başkan oydu. Hatta bu dönem Nixonger dönemi diye de anılıyor. ABD’de doğmadığı için başkan olamadı ama birçok dönem boyunca başkanlardan daha etkili bir adam olmayı başardı.

1983 yılında Başkan Ronald Regan tarafından ABD’nin orta Amerika’ya yönelik politikasını geliştirmek için oluşturulan federasyon heyetinin başına getirildi. Kissenger’ın ABD başkanı Nixson’un Çin’i ziyaret etmesinde, Sovyetler Birliğiyle ABD arasında imzalanan SALT silahsızlanma anlaşmasında ve ABD’nin Vietnam’dan çekilmesinde etkin rol oynadığı biliniyor.

ABD’nin Soğuk Savaş dönemi politikalarının mimarı Henry Kissinger, ABD Başkanı George W. Bush’a da danışmanlık yapıyor. Yani Bush politikalarında onun da parmağı var. Ayrıca 11 Eylül saldırısının sebeplerini araştırmakla görevlendirilen kurulun başında da aynı isme rastlıyoruz.

60 yılı aşkın bir zamandır emperyalizmin fikir babası. Başkan Nixon döneminde patlak veren Watergate skandalındaki “Derin gırtlak”ın da o olduğu söyleniyor.

Türkiye ile de çok yakından ilgilendiği biliniyor. Geçtiğimiz günlerde Ertegün’ün bahçesine gömüldüğü Özbekler Tekkesi’nin açılışını da o yapmıştı.

Türkiye’deki yetiştirmesi, geçtiğimiz aylarda ölen Bülent Ecevit. Rockefeller bursuyla ABD’ye giden Ecevit Harvard Üniversitesi’nde Kissinger’den siyaset dersleri almıştı. İlişkileri o tarihten sonra da sürdü.

Kissinger belki de dünyanın en “karanlık” adamı. Pek çok Latin Amerika ve Avrupa ülkesi, Nixon ve Ford dönemlerinde ABD Ulusal Güvenlik Danışmanlığı ve Dışişleri Bakanlığı yapmış olan Kissinger’in o zamanki eylemlerinden ötürü sorgulanması için sırada bekliyor. Kissinger’ın ifadesinin alınmasına yönelik en son talep, İngiliz insan hakları savunucusu Peter Tatchell’den geldi. Tatchell, Kissinger’ın 60’ların sonu ile 70’lerin başında Vietnam, Laos ve Kamboçya ve Endonezya’da on binlerce insanın ölümünden sorumlu olduğunu belirtiyor. Nixon yönetiminin Vietnam, Laos ve Kamboçya’ya yaklaşık 4,5 milyon ton bomba attığını; bunun tüm İkinci Dünya Savaşı’ndakinin iki katı bir miktara denk geldiğini belirtiyor.

Kissinger ayrıca, kasıtlı olarak ‘Agent Orange’ gibi kimyasal zehirler kullanarak çevrenin toptan tahrip edilmesinden de sorumlu. “Bunlar, 1957 Cenevre Konvansiyonu’na göre savaş suçlarıdır” diyen Tatchell, Vietnamlı gerillaların saklandığı sanılan köylere yönelik hava saldırılarının, “sivillerin koruması noktasında Cenevre Konvansiyonu’nun alenen ihlali” anlamına geldiğini söyleyen, Nuremberg davalarında savcılık yapmış ABD’li General Telford Taylor’un yorumlarına da değiniyor. Tatchell ayrıca, 70’lerin ilk yarısında Kamboçya’yı bombalayan ABD’li pilotları gizlice banda kaydeden, yazar ve müfettiş Fred Branfman’ın tanıklığına işaret ediyor.

Şili’deki hükümet darbesinin arkasındaki adam da o. Pinochet, Kissinger’ın bilgisi dâhilinde ve CIA yardımıyla iktidara gelmiş, demokratik yollardan seçilmiş Salvador Allende’yi devirmişti. Allende cumhurbaşkanı olmadan birkaç ay önce, Kissinger, demokrasi üstüne şu ünlü demecini vermişti: “Kendi halkının sorumsuzluğu nedeniyle bir ülkenin komünizme gidişine seyirci kalmak için bir neden göremiyorum.”

Kissinger, bugün ABD’yi yöneten Neo-Con’lar ile de içli dışlı. Üçüncü dünya ülkelerinde, Türkiye dâhil, yapılmış birçok askeri darbede onun parmak izi olduğu iddia ediliyor.

Ve son olarak… Kissinger’in şu aralar Papa 16′ncı Benedikt’e danışmanlık yaptığı söyleniyor.

kissinger’in 2008 yılı nisan ayında verdiği demeç

Dünya, eşzamanlı yürüyen üç ayrı devrimle yepyeni bir görüntü alacak. Avrupa’daki geleneksel devlet sistemi dönüşüyor; egemenliğin tarihsel kavramlarına yönelik radikal İslamcı bir meydan okuma söz konusu; uluslararası ilişkilerin odak noktası da Pasifik ve Hint Okyanusu’na kayıyor

Er geç gündeme geleceği tahmin edilen ulusal güvenlik politikası tartışması yeni yeni başlıyor. Esasen taktik meseleler, yeni ABD yönetiminin yüzleşeceği en önemli zorlu soruyu gölgede bırakmış durumda: Dünya çapında eş zamanlı yürüyen üç devrimden nasıl yeni bir uluslararası düzen damıtılabilir? Söz konusu devrimleri şöyle sıralamak mümkün:

-Avrupa’daki geleneksel devlet sisteminin

dönüşümü;

-egemenliğin tarihsel kavramlarına yönelik

radikal İslamcı meydan okuma;

-uluslararası ilişkilerin odak noktasının

Atlantik’ten Pasifik ve Hint Okyanusları’na

kayması.

Geleneksel bakış, Avrupa’yla Amerika arasındaki anlaşmazlıkların odağında Başkan Bush’un tek yanlı politikalarından duyulan rahatsızlığın yattığını söylüyor. Fakat yönetimlerin değişmesinden kısa süre sonra şu görülecektir: Atlantik’in iki yakası arasındaki temel farklılık,

Amerika’nın hâlâ geleneksel bir ulus-devlet

olması;

yani Amerikan halkının, Avrupa’nınkinden çok

daha geniş bir ulusal menfaat tarifi uğruna

fedakârlıkta bulunma çağrılarına icabet etmesi.

NATO da değişecek

-İki dünya savaşıyla bitkin düşen Avrupa ulusları, egemenliklerinin önemli veçhelerini AB’ye devretmeyi benimsedi. Fakat ulus-devletle ilgili siyasi bağlılıkların otomatik olarak devredilemediği de görüldü.

Avrupa üstesinden gelmeye çalıştığı mazisiyle

henüz ulaşmadığı geleceği arasında bir dönüşüm

yaşıyor.

-Bu süreçte Avrupa devletinin tabiatı dönüşüyor. Ulusların artık kendilerini ayrı bir gelecekle tanımlamadığı ve AB’nin uyumunun henüz sınanmadığı göz önüne alındığında,

Avrupa hükümetlerinin çoğunun halktan

fedakârlık isteme kapasitesi önemli ölçüde

azaldı.

Britanya ve Fransa gibi en uzun tarihsel sürekliliğe sahip devletler, uluslararası askeri yükümlülükler üstlenmek konusunda en istekli olanlar.

-Bu noktada NATO güçlerinin Afganistan’daki kullanımına dair anlaşmazlık örnek gösterilebilir. 11 Eylül’ün hemen sonrasında Kuzey Atlantik Konseyi, ABD’nin talebi olmaksızın harekete geçerek, NATO anlaşmasının karşılıklı desteği öngören 5. maddesini gündeme getirmişti. Fakat ne zaman ki NATO askeri yükümlülükler üstlenme noktasına geldi, ülke içinden gelen baskılar müttefiklerin çoğunu verdikleri asker sayısını kısıtlamaya ve hayati tehlike gerekçesiyle görev alanlarını sınırlandırmaya mecbur bıraktı.

Sonuç olarak NATO çift katmanlı bir sisteme,

yani ortak eylem yeteneği genel

yükümlülüklerini karşılamayan ‘a la kart’ bir

ittifaka evrilme sürecinde. Zaman içinde iki

unsurdan birinin değiştirilmesi gerekecek:

Ya genel yükümlülükler yeniden tanımlanacak ya da siyasi yükümlülükler ve askeri kapasitelerin bir tür gönüllülerin ittifakı sistemi yoluyla uyumlu hale getirildiği iki katmanlı bir sistem resmen belirlenecek.

-Avrupa’daki devletin geleneksel rolü kıta hükümetlerinin tercihiyle ortadan kaldırılırken, Ortadoğu’daki devletin zayıflayan rolü bu bölgedeki devletlerin kurulma tarzına içkin bir nitelik arz ediyor.

Osmanlı’dan bakiye devletler 1. Dünya

Savaşı’nın sonunda muzaffer güçlerce kuruldu.

Avrupa devletlerinden farklı olarak Ortadoğu devletlerinin sınırları etnik temelleri veya dilsel farklılıkları değil, Avrupalı güçler arasında bölgenin dışında süren rekabetin dengelerini yansıtıyordu.

-Bugün zaten kırılgan olan bu devlet yapısını

tehdit eden güç, Kuran’ın köktendinci bir

yorumunu evrensel bir siyasi örgütün temeli

kılan radikal İslam.

-Cihatçı İslam laik devlet modeline dayalı ulusal egemenliği reddediyor; nüfusun Müslüman inancına bağlılık sergilediği neresi varsa oraya daha fazla ulaşmaya çalışıyor. Ne uluslararası sistem ne de mevcut devletlerin içsel yapıları İslamcıların gözünde meşruiyet taşıdığı için,

İslamcı ideoloji güvenliğin ve endüstriyel

devletlerin refahının hayati çıkarlara hitap

ettiği bir bölgede Batı’nın müzakere veya denge

gibi kavramlarına pek imkân bırakmıyor.

Mücadele bölgesel bir salgın niteliğinde;

geri çekilme seçeneğimiz yok. Irak gibi tek bir

bölgeden çekilebiliriz ama bu yeni cephelerde,

muhtemelen daha da dezavantajlı biçimde

direnmeye mecbur kalmaktan başta işe

yaramayacaktır.

Tek taraflı çekilmeyi savunanlar bile, Kaide veya radikalizmin güçlenmesini önlemek için geride dişe dokunur bir güç bırakmaktan dem vuruyor.

-Bu dönüşümler bir üçüncü gelişmenin arka planında vuku buluyor: Uluslararası ilişkilerin odak noktasının Atlantik’ten Pasifik ve Hint okyanuslarına kayması.

Paradoksal olan şu ki, bu yeni güç dağılımı

dünyanın hâlâ geleneksel Avrupa devletlerinin

niteliklerini sergileyen ulusların bulunduğu

kısmında gerçekleşiyor.

Asya’nın büyük devletleri (Çin, Japonya, Hindistan ve zaman içinde muhtemelen Endonezya) birbirlerine, Avrupa’daki güç dengesinin muhatapları birbirlerine nasıl bakıyorsa öyle bakıyorlar: Yani arada bir işbirliğine gittiklerinde bile birbirlerini doğal rakipler olarak görüyorlar.

Çin-ABD ilişkisi belirleyici

-Geçmişte güç dengesindeki bu tür değişimler savaşa yol açardı; tıpkı 19. asrın sonunda Almanya’nın yükselişiyle yaşandığı gibi. Bugün Çin’in yükselişi böyle bir rolü, daha telaşlandırıcı bir yorum eşliğinde üstleniyor.

Çin-Amerika ilişkisinin kaçınılmaz olarak

klasik jeopolitik ve rekabetçi unsurları

içereceği doğru.

-Bunlar görmezden gelinmemeli. Fakat dengeleyici unsurlar da söz konusu.

-Ekonomik ve finansal küreselleşme, çevresel ve enerjiyle ilgili mecburiyetler ve modern silahların yıkıcı güçü… Bütün bunlar bilhassa Amerika’yla Çin arasında küresel işbirliğine yönelik büyük bir çaba gösterilmesini gerektiriyor. Hasmane bir ilişki her iki ülkeyi de Avrupa’nın iki dünya savaşının ardından düştüğü konuma getirir.

Avrupa ülkeleri, güç uğruna birbiriyle çatışıp

kendi kendini yıkarken, vardıkları yerde diğer

toplumların o güce ulaştığına tanık olmuştu.

-Daha önceki kuşakların hiçbiri dünyanın ayrı köşelerinde eş zamanlı olarak gerçekleşen farklı devrimlerle başa çıkmak zorunda kalmamıştı. Her derde deva tek bir ilacın peşine düşmek boşuna. Yegâne süpergücün geleneksel ulus-devletin kabiliyetlerinden yana olduğu,

Avrupa’nın yarı yolda çakılıp

kaldığı,Ortadoğu’nun ulus-devlet modeline uyum

gösteremeyip din güdümlü bir devrimle yüz yüze

olduğu ve Güney ve Doğu Asla ülkelerinin hâlâ

güç dengesini esas aldığı bir dünyada, bu

farklı bakış açılarını bağdaştırabilecek

uluslararası düzenin niteliği nedir?

Amerika’nınkiyle kıyaslanabilir bir egemenlik kavramını ve Asya’nınkine benzer bir stratejik güç dengesi esasını öne süren Rusya’nın rolü ne olmalı? Mevcut uluslararası örgütler bu meselenin altından kalkabilecek güçte mi? Amerika kendisi ve dünya toplumu için hangi gerçekçi hedefleri önüne koyabilir? Büyük ülkelerin içsel dönüşümü ulaşılabilir bir hedef midir? Uyum içinde hangi hedefler için gayret gösterilmelidir ve tek taraflı eyleme geçmeyi meşru kılacak olağanüstü koşullar nelerdir? Belli grupların manşetleri kapmak için çıkardığı yaygaralara odaklanmak yerine, işte böyle bir tartışma yürütmemiz gerekiyor.

The Washington Post

Henry A. Kissinger: Eski ABD dışişleri bakanı, 7 Nisan 2008

ve türkiye,,,

ve ırak

ve afganistan

ve filistin

ve amerika

video kolaj,korku tüneli,yt.

FridayAugust29th,2008

(oligarşi)

Kategori: Katran ve Tüy — Etiketler: , , , , — KatranveTuy @ 04:09AM

Tayfun Er - Gökyüzü -

ERGUVANA DOĞMUŞLAR*


“Oligoi” (όιο) Helencede “küçük sayı”, tekil ve yalın hali olan “oligos” (όιο) ise “az sayıda” demek. Bu kelimelerden türeyen “oligarşi” (οιαχα) de “az sayıda kişinin yönetimi” anlamına geliyor. Atina Polisi’nin bazileus’unu yani kralını deviren soyluların, areopagu denen bölümü yasama ve yargı işlerini üstlenirken, arkhon denen sayıları başta üç daha sonra ise dokuz kişiye çıkan bölümü de yürütmeyi götürüyorlardı. İşte, oligoi, oligos ve oligarkhia (oligarşi) bunu anlatıyor.

Atina Polisi’nde insanlar üçe ayrılıyordu: yurttaşlar, yabancılar ve köleler. Yurttaşlar da homojen bir kitle değildi; içlerinde eupatrid (επτίη) denen bir kesim vardı ki onlar hiyerarşide en tepedeydiler. Aslında okunuşuyla yazmak gerekirken, karışıklık olmasın diye Batı dillerine geçen yazışıyla aldığımız eupatrid’in anlamı gerçekten çok öğreticidir: iyi doğmuş.

Bizans’ta imparatorların çocukları; erguvan renkli sarayda, erguvan rengindeki odada doğuyordu. Bu çocuklar Porphyrogenitos (πρυοέντς) yani “erguvan doğmuş” ya da “erguvan içinde doğmuş” unvanı alıyorlardı. Erguvan rengi giysi ve ayakkabı yalnızca saray mensuplarına özgüydü. Helence porfira (πρύα) erguvan rengi demektir.

Erguvan renginin soyluların rengi olması, bu sınıfın beğenisinden değil ekonomik kökenindendir. Erguvan, Antik Çağ’da kırmız böceğinden elde edilen kırmız renginin bir türevi olarak elde edilebiliyordu. Bir böcekten ancak birkaç damla renk maddesi elde edilebiliyordu. Üretim de karmaşık ve çok masraflıydı. O yüzden erguvan rengi giysi giymek son derece pahalıydı; dolayısıyla sadece en üst sınıfın giysilerinde bu renk görülebiliyordu.

Tanzimat-İttihat-Cumhuriyet’i bir üçleme olarak görüyoruz ve Türkiye’nin dünden bugüne yönetici sınıfını, elitlerini de eupatrid olarak nitelendirip, bu insanların birbirleriyle olan akrabalıklarını, bağlarını, benzerliklerini kısacası ortak paydalarını sistemi anlamanın anahtarı olarak yazmaya çalışıyoruz.

Abartarak söylersek, yöneticiler, elitler, öne çıkanlar, “başarılı” olarak kabul edilenler hep akraba, tanıdık. Abartmadan söylersek mutlak olarak bir ortak paydaya sahipler.

Kapitalizmin her türüne itirazımız başka bir düzlem, ama mevcut kapitalizm de kurallarına göre işlemiyor. Bu haksızlığın haksızlığına ayrıca itirazımız var; yazdıklarımız itirazımızın dillendirilmesi ve delillendirilmesidir. İddiamız, dünden bugüne bu ülkede örtük bir “kast sistemi” olduğudur.

Böyle de adlandırılabilir, ancak yetersiz ve bunun ötesinde de gerçeğin üstünü örten bir ifade olacağı için “kast sistemi” demek daha uygun geliyor. Bu kast sistemini anlamadan ne dünü ne bugünü anlamak mümkündür ne de -böyle bir iddiası olanlar için- gerçekten muhalif olunabilir.

***

“Dade-i Hakka kanaat edici derviş isen

Kim dedi keşkül-i cerri bahşiş-i sultana tut.”

Sanatçıdan esere ve/veya eserden sanatçıya bakıp, eseri ve sanatçıyı anlamak eleştiri yöntemlerinden biridir. Bu ülkede eseri ve önemini anlamak için, eserin bazı kişi ve cemaatlerde ne anlama geldiğini, sanatçının bağlarının neler olduğu gibi faktörleri de anlamak, bilmek gerekiyor. Koç ve Eczacıbaşı gibi her daim dayanışmış iki holding bile Kaplumbağa Terbiyecisi’ni, bu ülkenin en pahalı tablosunu, satın almak için rekabete giriyor.

Neden acaba?

Mistik, zahiriye değil batıni (ezoterik) olana anlam yükler; meramını açık değil örtük olarak ifade eder.

Resimdeki kaplumbağa terbiyecisi ‘in bizzat kendisidir. Osman Hamdi, YÖK sonrası Mimar Sinan Üniversitesi, ondan önce Devlet Güzel Sanatlar Akademisi olan Sanayi-i Nefise Mektebi’nin kurucusu; 25 yıl da müdürlüğünü yapmış. Osman Hamdi Bey, öğrencilerini bir kaplumbağa olarak görüyor. Zavallı kaplumbağalar, hızı ve bir şey öğrenememesi açısından küçümsenmiş, ama üstüne mum dikilerek gece eğlencelerinde fener yerine, bir “hoşluk” yaratmak amacıyla, özellikle de Sadabat eğlencelerinde kullanılmış. Ortada yavaş yavaş dolaşan, azıcık bir ışık veren, daha çok görsel bir eğlence malzemesi olan kaplumbağa ile öğrenciler özdeşleştiriliyor. Ressam ise elinde ney, sırtında keşkül-i fukara olan bir derviş. Hindistan cevizinden yapılan keşkül-i fukara ya da sadece keşkül, dilenci çanağıdır; dervişlerin ilahi okuyarak dilenirken uzattıkları çanaktır. Boynunda asılı olana maşa diyorlar, ama benim görebildiğim maşa değil, kaşağı ya da şeşper (altılı topuz). Bektaşilikte, el (pençe) “al-i aba”yı (Hz. Muhammed, Fatma, Ali, Hasan ve Hüseyin’den oluşan aile) simgelediğinden kutsal sayılıp, vücudun bir yerini kaşımak için el yerine kaşağı kullanılıyor. Şeşperlerin topuzu ise dervişin ait olduğu tarikatın sikkesi oluyor. Ülkenin en pahalı resminde anlatılandan kimse rahatsızlık duymuyor.

Osman Hamdi Bey’e, Kanlıca’daki yalısından kendini derviş gibi resmettiği için bile, çok sevdiği ve ait olduğu mistik dünyanın jargonuyla önce bir “Edep Ya Hu!” demek gerekiyor.

OSMAN HAMDİ BEYE REKOR FİAT

Osman Hamdi Bey’e rekor fiyatRessamı Osman Hamdi Bey’in “İstanbul Hanımefendisi” adıyla yaptığı, sol üst köşesinde imzasını ve “1881″ tarihini taşıyan tablo, İngiltere’nin en ünlü müzayede organizasyonu Sothbey’s tarafından düzenlenen açık arttırmada 8.1 milyon YTL (3.38 milyon sterlin) satıldı.

Bu sabah yapılan oryantalist eserler müzayedesinin en nadide parçasını oluşturan tablo, müzayede salonu tarafından 2 milyon 200 bin sterlin başlangıç fiyatıyla satışa sunuldu.

Arttırma sonucunda, tabloyu adı ve milliyeti gizli tutulan bir alıcı 3 milyon sterlin bedelle satın aldı. Tablonun komisyon ce benzeri masraflarla birlikte alıcıya maliyetinin 3 milyon 380 bin 500 sterlin olduğu bildirildi.

Bu sabah yapılan müzayedeye, kadar Sotheby’s’de özel bir köşede sergilenen 1.85′e 1.09 santimetre boyutlarında, kanvas üzerine yağlı boya tekniğiyle yapılmış tablo Sotheby’s’in oryantalist eserler müzayedesi için hazırladığı kataloğun da kapağını oluşturuyordu.

Avrupa’nın akademik tarzını benimseyen ilk Türk ressamı olarak bilinen Osman Hamdi Bey’in bu sabahki satışa kadar Avrupalı bir koleksiyoncunun elinde bulunduğu bildirilen tablosunda, Türk değerleri ve en son Paris modasını yansıtan giysileriyle alımlı kumral genç bir kadın resmediliyor.

Halen devam eden müzayedede, diğer iki Türk ressam Naci Kalmukoğlu’nun “Reclaning Nude” ve Serkis Diraniyan’ın “His Master’s Servant” adlı eserlerinin de satışa sunulması bekleniyor.)))

Osman Hamdi Bey’in ressamlığı kadar ünlü bir diğer yanı da müzeciliğidir. Osman Hamdi Bey, İzmir Arkeoloji Müzesi’ni (Asar-ı Atika) Kazım Dirik’le beraber çok yakın dostu Aziz Ogan’a kurduruyor. Aziz Ogan, Oğuz Atay’ın “Bir Bilim Adamınının Romanı” kitabında anlattığı üstad masonlardan Prof.Dr. Mustafa İnan’ın kayınpederi, Prof.Dr. Jale (Ogan) İnan’ın da babasıdır. Osman Hamdi Bey, babasından kalan Halil Ethem Paşa Yalısı’nda yaşıyor, sonra beğenmeyip başka yalıya taşınıyor. (Halil Ethem Paşa Yalısı daha sonra Osman Ulagay‘ın ailesinin eline geçiyor).

İbrahim Ethem Paşa’nın dört erkek iki kız çoğundan birisi olan Halil Ethem Bey, Viyana’da okutulmuş; jeoloji mühendisliğinin kurucusu, aynı zamanda müzeci ve yurtdışında ilk doktora yapan Türk. Halil Ethem Bey, milletvekilliği ve Milli Müzeler Müdürlüğü de yapmış. Hala hakkında pek çok kuşku bulunan Piri Reis Haritası’nı da bulan kişi. Ailede bağlar kuvvetli, şahıslar önemli. Enver Paşa öldükten sonra dul eşi Naciye Sultan, Enver Paşa’nın kardeşi Mehmet Kamil Killigil’le evlenmiş. Naciye-Mehmet Kamil çiftinin çocuğu Rana Hanım, Ethem Paşa’nın torunu Sadi Eldem’le evleniyor. Diplomat Sadi Eldem, Fuat Köprülü

Dışişleri Bakanı’yken Özel Kalem Müdürü. Osman Hamdi Bey’in diğer meşhur kardeşi Nümizmat İsmail Galip Bey, Girit Vilayeti Müsteşarlığı da yapmış. İsmail Galip Bey’in oğlu Mübarek Galip Eldem’in kızı Roksan Hanım’ın oğlu da ünlü MİT’çi Hiram Abas. Hiram ismi dedesi tarafından verilmiş; Dede, Hiram ismini torununa verecek kadar masonluğa bağlı birisi.

Hiram Abas emekli olunca ‘in yanında çalışmıştı. Hira, Helence χήρα dul kadın demek. Masonlukta en saygın kişi olan Süleyman Mabedi’nin Mimarı “dul kadının çocuğu” Hiram’dır. İbranice חִירָם Hiram’ı oluşturan he, yod, reş ve mem harflerinin sayısal değerlerinin toplamı yani gematriası 258 yapar. 258′in anlamını yazalım: soylu. İsim buradan geliyor.

Bugün bir önceki mason büyük üstadı olan ve yolsuzlukla suçlanan Diplomat Kaya Paşakay, Enver Paşa’nın yaşı kendisinden küçük amcası Halil Kut’un kızı Şükriye Hanım’ın oğlu. Gülseren-Kaya Paşakay’ın kızı Ahu Paşakay, Arnavutköy’deki Halil Paşa Yalısı’nda intihar etti. Toparlamak için bir daha belirteyim: Osman Hamdi Bey, Hiram Abas’ın dedesinin amcası oluyor. Burada geçen bütün isimler mason, masonluğun önemine aşağıda değineceğiz. Halifebaba Turgut Koca’dan kalan evraka göre Enver Paşa aynı zamanda Bektaşidir.

Ünlü Mimar Sedad Hakkı Eldem, Nümizmat İsmail Galip’in kızı Azize Hanım’ın oğlu. Yani Osman Hamdi Bey, S. H. Eldem’in dedesinin kardeşi. Ulusal Mimarlık deyince ilk akla gelen S.H. Eldem, Başbakanlık Binası, Hilton Oteli, Rahmi Koç Köşkü, Zeyrek SSK Binası, Yalova Termal Oteli, Amerikan Hastanesi ve daha pek çok önemli yapının mimarı. Sedat Hakkı Eldem’in babası Alişanzade İsmail Hakkı Bey. İsmail Hakkı Bey, Halveti Sünbül Sinan Kolu’nun son şeyhinin kuzenidir. Sedad Hakkı Eldem, Ali Fethi Okyar’ın (İttihat ve Terakki Gen. Sekreteri, Cumhuriyetin İlk Millet Meclisi Başkanı, II. Başbakan, İçişleri Bakanı, Adalet Bakanı, Serbest Fırka Kurucusu) da kayınbiraderi. Ali Fethi Okyar’ın Cambridge’de okuttuğu oğlu Prof. Dr. Osman Okyar 2004′te vefat etti. Osman Hamdi Bey’in ilk eşinde olan kızı Fatma Hanım’ın Feyziye Mektepli oğlu Cemal Sait Bark da büyük dedesi gibi Paris’te okutulmuş bir maden mühendisi olup, Menderes’in Devlet Bakanı Feyzi Lütfi Karaosmanoğlu’nun bakanlık sekreteridir. Müzisyen Cemal Reşit Rey’in annesi Fethiye Hanım’ın babası da İbrahim Ethem Paşa. Yani Osman Hamdi Bey, Cemal Reşit Rey’in dayısı oluyor. 10. Yıl Marşı’nın da bestecisi olan Cemal Reşit Bey’in kardeşi Ekrem Reşit ise yazar.

Babaları Ahmet Reşit Bey, bugün fazla bilinmeyen ama geçmişte önemli bir şahsiyet. Mutasarrıflık, valilik ve nazırlık yapmış. Fransa ve İsviçre’de geçen yılları nedeniyle çocukları da orada yetişiyor. Cemal Reşit Rey’in babaannesi Huriye Hanım, ünlü Leyla Saz’ın yakın akrabası

Şaire ve Bestekar Leyla Saz’ın “Yaslı gittim şen geldim” en tanınmış eseridir. Giritli Sırrı Paşa’nın ve Leyla Saz’ın birinci ünlü çocuğu, ünlü mimar Vedat Tek;

TBMM Binası, Haydarpaşa ve Moda Vapur İskele Binaları gibi pek çok bilinen yapının mimarı. Vedat Tek’in eşi Firdevs Dino. Dino soyadı futbola aşina olanlar için BJK’nin ünlü kalecisi Sabri Dino’yu, sanata aşina olanlar için de hemen

Abidin Dino‘yu çağrıştırır ki iki çağrışım da doğrudur; çünkü hepsi aynı ailenin mensuplarıdır.

İbrahim Ethem Paşa; eşi Şeşka Fatma Hanım, İsmail Galip Bey, bir diğer oğlu Mustafa Bey’den olan torunu Ali Sami Bey, kayınbiraderi Bahriye Müsteşarı Mehmet İsmet Efendi’yle birlikte Üsküdar İskelesi’nin karşısındaki Mihrimah Sultan Cami’in içinde adını taşıyan türbeye gömülmüş. Sırrı Paşa-Leyla Saz’ın diğer ünlü çocukları da Yusuf Razi Bel. Leyla Saz, soyadını Fransız eşinden alan oğlu Yusuf Razi Bel ve Halil Ethem Eldem, Edirnekapı Mezarlığı 4. Ada’ya gömülmüş. Giritli Sırrı Paşa’nın ilk ünlü kardeşi Ahmet Fuat Paşa. İkinci ünlü kardeşi Mustafa Nuri Bey, Rasih Nuri İleri’nin dedesi olur.

Cemal Süreya, Rasih Nuri İleri için “devrim olsa devrimi değil belgelerini önemser” mealinde güzel bir saptama yapmıştı. Müze ve kütüphane görünümündeki evinde, 40′lı yıllarda beyaz ceketle servis yapan bir uşak, çocuklara Fransızca öğretsin diye İsviçre’den getirilen bir de madam varmış. Bugün TKP’nin en önemli isimlerinden birisi olan Rasih Nuri, dedesi Abidin Paşa‘nın sadece Adana’daki arazilerinin 180 milyon metrekare olduğunu ve bu muazzam malı mülkü nasıl yitirdiklerini “hayıflanarak” anlatıyor.

Rasih Nuri’nin evi adeta bir mahfel gibi ve zamanın ne kadar tanınmış ismi varsa orada. Hıfzı Topuz, kendi deyişiyle ilişkilerinin temelinde en az yüz yıllık bir ilişki olan Rasih Nuri’den bahsederken şöyle diyor : ” Zaten İstanbul halkı iki bölümdür. Abidin Paşa ve Sırrı Paşalarla akraba olanlar ve olmayanlar. Kimden söz edilse Rasih’in akrabası çıkar.” Rasih Nuri İleri’nin dedesi Hazine-i Hassa Nazırı Mustafa Nuri Bey, Abidin Dino’nun da dedesi Abidin Paşa’nın (Hariciye Nazırı, Ankara ve Adana Valisi) damadıdır. Abidin Paşa, Adana Valisi’yken Mustafa Nuri Bey de Vali Muavini’dir. Kayınpeder vali, damat vali muavini ve sonuç Adana’da 180 bin dönüm arazi. Mustafa Nuri Bey, Aşiyan’a gömülmüş. Abidin Paşa, Fatih Cami’in içine gömülmüş, yanı başında ise Dinozade Veysel Paşa var. Vezir Veysel Paşa, Dino Ailesi’nin büyüklerinden. Suphi Nuri İleri ve eşi Leyla Hanım kardeş çocukları. Birinci Meclis’in Anayasa Komisyonu Başkanı Celal Nuri, İstanbul Radyosu’nun kurucusu Karikatürist Sedat Nuri ve Rasih Nuri’nin babası Prof. Suphi Nuri İleri kardeştirler. Rasih Nuri İleri, babası ve dedesi tümü üstad masondurlar ve aileden İttihatçıdırlar.

Rasih Nuri’nin eşi Bedia Hanım, Fehmi Behlil’in kızkardeşidir. Fehmi Behlil, Adana Bossa’nın ilk kurucularındandır. Fehmi Behlil’in kuzeni de Mehmet Ali Aybar’ın kızı Güllü Hanım’la evlendi.

“Enka”, Enişte ve kayınbirader sözcüklerinden oluşturulmuş; çünkü firmanın sahiplerinden olan ve yıllar önce Ortadoğu’da bir uçak kazasında ölen Sadi Gülçelik, diğer ortak Şarık Tara‘nın kız kardeşi Vildan Hanım’la evlenmiş. Fevzi oğlu Şarık Hamza Tara, Üsküp 1930 doğumlu ve 1948-1949 Şişli Terakki mezunu; daha sonra İTÜ’yü bitirmiş. Niş’li İbrahim Bey’le Şair Galip’in yeğeni Nakiye Hanım’ın Aşiyan’a gömülen oğlu Yahya Kemal Beyatlı (asıl adı Ahmet Agah’tır) ile kardeş torunudur.

Enka’yı anlatmaya gerek yok, çok büyük ve büyüklüğü kadar da meşhur bir firma. ENKA; ANAP’ın kuruluşunda şirketin küçük ortağı Vural Arıkan’ı Özal’a verdi. Enka Pazarlama Genel Müdürü Şerif Egeli’nin kardeşi Selim Egeli de, Nazlı Semra Yeyinmen’in eşi Halil Turgut Özal ‘ın Propaganda Danışmanı oldu ve Halil Turgut Özal’ın gerçekten en yakınlarından birisiydi. Selim ve Şerif Egeli’nin babası Reşit Egeli, Türkiye Sınai Kalkınma Bankası (TSKB)Genel Müdürü’ydü.

Türkiye’de sanayileşmeye dair kim ne araştırma yaparsa bu bankanın verdiği kredilerle zengin yaratılmasından ve kim yolsuzlukların tarihçesinden bahsedecekse bu bankadan bahsetmek zorundadır. Ve yine kim kontrgerillaya dair bir şeyi tarihçesiyle yazacaksa yine bu bankadan bahsetmek zorundadır.

Reşit Egeli, Şerif Yakup ve Emine Egeli’nin 1911′de Bandırma’da doğan oğludur. Ağabeyi Ekrem Şerif Egeli tıp profesörüdür. Eşi Jale Hanım’ın kızlık soyadı Taylan’dır. Çocukları Şeri 1943′te, Selim ise 1947′de doğmuş. Şerif Egeli’nin eşi Cenap Hanım Modacı Rifat Özbek’in teyzesidir.

Selim Egeli ise Yırcalı Ailesi’nin kızıyla evlenir. Yırcalı Ailesi çok önemli. Bu aile Balıkesir’in “sahibi” olan ailedir. Dışişleri eski Bakanı Vahit Halefoğlu’nun oğlu Melih Halefoğlu da üst düzey Enka yöneticisidir.

Enka’nın İzmir temsilcisi Melih Gürsoy da İzmir üzerine kitaplar yazan bir başka çok zengindir. Melih Bey’in teyze kızı Nevzit Hanım masonluğu bütün kaynaklarda yazan Şahap Kocatopçu ile evli. Şahap Bey, Sanayi Bakanlığı ve Koç Holding İcra Kurulu Başkanlığı da yapmış bir zattır. Asıl adı Şehabettin Şefkati ve dostları da Şefkati derlermiş kendi aralarında. Kocatopçu’nun kızı Ayşe Kocatopçu da 1969-1970 Şişli Terakki mezunu dur.

Melih Gürsoy’un eşi ile Kenan Evren’in ölen eşi Sekine Evren, Alaşehirli ve aynı ailenin mensubudurlar. Melih Bey’in kendi gibi önce Robert, sonra Boğaziçi sonra da ABD’de okuyan kızı Melis Gürsoy Sökmen de Metis Yayınları’nın sahibidir.

Kenan Evren, Anıları’nda, Özal hükümet kurarken, Özal’dan Halefoğlu‘nu Dışişleri Bakanı yapmasını istediğini, Özal’ın da yaptığını söylüyor. Bağlar böyle işliyor…

Kocatopçu ve Zehra Halefoğlu’nun bir diğer ortak özelliği de 500. Yıl Vakfı Kurucuları olmaları. Vakıf Kurucuları’na bakınca bir de görüyoruz ki (Hasan) Şerif Egeli de var. Manajans’ta Eli Acıman’ın yetiştirmesi olan Selim Egeli’nin Enkacı Genel Müdür ağabeyi burada da karşımıza çıkıyor. Elbette bir ikinci ismi daha var ve o da Hasan’mış. Siyaset, Holding, Bonapartizm ilişkileri işte böyle iç içedir bu ülkede. Son bir not olarak yazalım ki, Sikorsky Helikopterleri Türkiye Temsilcisi de Enka’dır.

Rahmi Koç’un oğlu Mustafa, Caroline Giraud’yla evli. Giraud’lar 18. yüzyılda İzmir’e göç etmiş Levanten bir aile. Bornova’daki ünlü köşkleri uzun yıllar Venedik’in İzmir Konsolosluğu olarak kullanılmış. Kurucusu oldukları İzmir Yün Mensucat’ı ve İzmis Basma fabrikası’nı yakın zamanda kapattılar.İlk ortakları Whitthal Ailesi. “Barış “Manço-Moda İstanbul” adresi Whitthal Köşkü’dür. İki aile’den mütevellit İzmir karması futbol takımı, 1906′da Atina’da yapılan “Ara Olimpiyat” ikincisi olmuş. Binicilik, atıcılık deyince Giraud Ailesi akla geliyor hemen. Nazım Hikmet’in mektuplarında da ismi geçen Alparslan’ı fidye için kaçıran Çerkez Ethem’in elinden kurtaran da Caroline Giraud’un dedesi Henri Giraud.

Alparslan, İzmir Valisi İttihatçı Rahmi Bey’in oğludur. Rahmi Bey, Mehmet Ali Aybar’ın halası Nimet Hanım’la evlenmiştir. Nimet Hanım’ın babası Hareket Ordusu’nun başında İstanbul’a giren Hüseyin Hüsnü Paşa’dır. Aybar’ın babaannesi ile Nazım Hikmet’in anneannesi kardeş. İttihat ve Terakki’nin en önemli isimlerinden

20 Aralık 2002 günü Aşiyan Mezarlığı’na gömülen E. Albay Canip Orhun, Evrenoszade Ailesi’nin damadıdır. Merhum, aynı zamanda TRT eski Genel Müdürü Diplomat Cem Duna’nın da kayınpederidir. Evrenos Ailesi ile ENKA’nın sahibi Şarık Tara da akrabadır.

Mason Mozart’ın üç operasının konuları ile Fransız Devrimi’nin sloganları paraleldir. Saraydan Kız Kaçırma’nın konusu özgürlük, Figaro’nun eşitlik, Sihirli Flüt’ün ise kardeşliktir. Masonlar isimlerinin yanına üçgen şeklinde üç nokta koyuyorlar. Bunun nedeni de, Hiram’ın cesedini bulan üç usta ve bu üç sayısı, üç nokta, üçgen vs; bilim, hoşgörü ve doğruluk olarak simgeleniyor. Rasih Nuri ile Çetin Altan karşılaştıklarında bu yüzden üç kere öpüşürler. Bu üçleme, teslis, İslam mistisizminde de vardır. İttihat ve Terakki’nin selamlaşma biçimi de masonluktan alınmadır. Sağ elin üç parmağını büküp hilal şeklinde kalbine götürme, “ben İttihatçıyım” demekti. Yine, parola-şifre olarak da muin ve hilal kullanılmıştır. El kalpteyken; mim, ayn, ye yani muin’in harfleri söyleniyordu. Masonlar kendilerini Hiram’la özdeşleştirirler ve yardım istedikleri zaman da “yok mu dul kadının çocuğuna yardım edecek” derler. İshak Alaton, Üzeyir Garih’in ölümünden sonra bu yardımda bulunmuştu.

Hiram, dul bir kadının oğludur ve bu tapınağın yüklenicisidir. Hiram, tapınağın inşası sırasında çalışanlar arasında hiyerarşi oluşturuyor (üstad, usta, kalfa çırak vb), çalışanların sayısı çok fazla olduğu için ücretlerini almak için geldiklerinde, kimin çırak kimin kalfa vs olduğu anlaşılsın diye her bir dereceye ayrı işaretler, el değdirmeler ve parolalar saptanmış. Masonluktaki aşamaların, parolaların, şifrelerin, tokalaşırken parmak tıklatmaların (lems) kaynağı buradan geliyor. Üç kalfa, usta gündeliği almak isterler ama parolayı bilmemektedirler (parola Yehova’ymış ustalar için; Yehova, Tanrı’nın söylenmesi yasak olan ismidir ve gematriası yani harflerinin sayısal değerlerinin toplamı 26′dır) ve bu parolayı öğrenmek amacıyla Hiram’ı sıkıştırırlar ancak Hiram parolayı söylemez ve öldürülür. Masonluktaki sır saklama, ketumiyet, bunun önemi, değeri buradan geliyor.

1789′un asıl ve en büyük etkisi milliyetçilik olmuştur; milliyetçilik, Fransa’dan dalga dalga yayılmaya başlamıştır. Jön Türkler’in ismini aldığı Jön Avrupa, Giuseppe Mazzini isimli bir masonun önderliğinde bir örgüttü ve çalışma yerleri mason localarıydı. Masonlar, Avrupa’da monarkların karşısına çıkan hareket ve örgütlere destek veriyorlardı. Masonluğun karşısına dikilen en büyük isim de, bugünkü Avrupa’nın mimarı kabul edilen Metternich olacaktı. Metternich karşısında gizli örgüt Carbonari devreye girecek ve masonlarla bütünleşecektir. Fransa’da oluşturulan Carboneri, Bourbon Hanedanı’na karşı tamamen masonlardan oluşan bir kadroyla kurulurken İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) de örgütlenme yapısı olarak Carbonari’yi dolayısıyla masonları örnek model olarak alacak ve elbette İTC’nin önderleri de masonlar olacaktı. İTC’ye katılacaklar önce mason localarında denenecekti, özellikle de sır saklama açısından. Monarşiye karşı cumhuriyet (bizde önce meşrutiyet) için monarkın gücüne karşı gizli örgüt, devletin aygıtlarına karşı da masonik örgütlenme modeli vardı. Dönemin felsefesi pozitivizmdi ve bilime adeta tapılıyordu. İttihat ve Terakki’nin ismi de zaten pozitivizmin babası A. Comte’un, “Ordre et Progress”inden geliyor. Fransız Devrimi’nin ünlü sloganları da sloganları oluyor.

Pozitivizm, doğduğu coğrafyada elbette bir içsel düşünsel süreç, yaşanılan üretim ilişkileri/üretim araçlarının durumu gibi tarihin akışından doğmuş, bu topraklara ise ithal edilmiştir. Auguste Comte “alemişul din”e davet için dönemin Paris Ortaelçisi olan Mustafa Reşit Paşa’ya uzun bir mektup yazıp, Tanrı’nın yerine ilmi ve beşeriyeti ikame eden yeni dinin peygamberi sıfatıyla Reşit Paşa’dan Doğu’da bu yeni dini yaymasını istiyordu. Modernleşmenin siyasal ve ideolojik alanda ilk sistematik uygulamalarına baktığımızda Tanzimat’la karşılaşırız. Mustafa Reşit Paşa’nın şahsında, pozitivizm ile modernleşme arasında bire bir örtüşme görüyoruz. Modernleştiriciler aynı zamanda, ilk pozitivistler olarak da karşımıza çıkıyor.

Tarihteki önemi bazen önüne gelen “Büyük” sıfatı kadar önemli olan, aynı zamanda çok da önemli bir mason olan Mustafa Reşit Paşa’nın koruyuculuğunda Paris’e giden aşağıda bahsi geçecek Şinasi, pozitivist düşünürlerle temasa geçmiştir. Milliyetçilik homojen kültür, din, dil istemiştir. Burjuvazinin ihtiyacı olan pazar, homojenite sağlayan bir milli pazardı, bu da ancak ulus-devletle gerçekleşebilirdi; bundan dolayı burjuvazi kapitalizmin önünde engel olarak gördüğü feodal yapıların, monarkın karşısına milliyetçilik ideolojisi ve ulus-devlet modeliyle çıkacaktı. Modernleşmenin siyasi yansımalarından, bileşkelerinden birisi ve/veya toplumsal üst organı olarak ulus-devlet vardır. Eupatrid (iyi doğmuş) olarak tanımladığım kişiler, masonlar, ilk Türkçüler oldukları gibi kuşkusuz ilk modernleş(tir)meciler de oluyor.

Leyla Hanım’ın ailesinin bir kolu Aslanpaşa Ailesi. Sabahattin Ali, Aslanpaşa Ailesi’ndendir. Aslanpaşa Ailesi’ne değinmemiz gerekiyor. Bu ailenin Rana Pirinçcioğlu, Reha Oğuz Türkan (Kızılderilerin Türk olduğunu iddia eder) gibi isimleri de var. Reha Oğuz Türkkan, 1944′teki ünlü Irkçılık Davası’nda Türkeş, Nihal Atsız, Zeki Velidi Togan, Orhan Şaik Gökyay, Sait Bilgiç ve Tarkan’ın dedesinin kardeşi Fethi Tevetoğlu gibi isimlerle birlikte yargılananlardan birisi.

Türkkan’ın babası Tapu Kadastro Genel Müdürlerinden Halit Ziya Bey. Büyükada’da köşkleri var, Türkkan da orada büyümüş. Türkkan, Reşat Nuri Güntekin’in baldızıyla evlenmiş yani bacanaklar. Üstad Mason Reşat Nuri’nin de Büyükada’da köşkü var. Büyükada’da iskeleden çıkıp sağa dönerseniz, ada Nizam ve Maden olarak iki bölümdür, daha zenginlerin oturduğu Nizam’a girersiniz. Bu bölgede Reşat Nuri’nin adını taşıyan bir sokak vardır. Reşat Nuri’nin kızı Ela Hanım, ünlü Diplomat Tanşuğ Bleda’nın eşidir. Reha Oğuz Türkkan, yayıncılık hayatına “Ergenekon” isimli bir dergiyle başlamış. Ondan sonra çıkardığı derginin adı ise Bozkurt.

Reha Oğuz, askere çağırılınca bu tür kişilerde sıkça rastlandığı üzere askere gitmemiş; kardeşi Atilla Türkkan gibi ABD’ye gitmiş. ABD vatandaşı olup, Konstantinidis isimli birisiyle Türkkan-Konstantinidis Denizcilik Şirketi’ni kurmuş. Askerliğini yapmadığı için vatandaşlıktan da atılan bu milliyetçi teorisyen Turancılığı da bırakmamış elbette. Kızılderililer Türktür iddiası işte bu meşhur zatın iddiası. Aşiyan Mezarlığı’na ana kapıdan, Kayalar Sokak’tan girince 10- 15 metre sonra sağ tarafta Ömer Fahrettin Türkkan’ın (Korgeneral, Medine Müdafai, Büyükelçi; General Selim Türkkan ile General Orhan Türkkan’ın babası) mezarını görürsünüz. Merhum, Prof. Dr Reha Oğuz Türkkan’ın da amcasıdır. Rana Pirinçcioğlu VIP Turizm’in sahibi, bütün büyük davetlerin organizasyonunu o yapıyor. Rana Hanım’ın babası Ali Fevzi Pirinçcioğlu; Ziya Gökalp, Cahit Sıtkı Tarancı, Sait Paşa’nın çocukları Süleyman Nazif ve kardeşi Faik Ali Ozansoy kuzendirler. Süleyman Nazif’in Edirnekapı’daki mezarının solunda TKP Genel Başkanı Aydemir Güler’in de dedesi olan Mehmet Akif Ersoy, sağında ise Babanzade Ahmet Naim Baban vardır. Yasemin Pirinçcioğlu’nun anneannesi Saadet Hanım’ın kızkardeşi, Yaşar Holding’in kurucusu Durmuş Yaşar’la evlenen Selçuk Yaşar’ın da annesi olan Hikmet Yaşar’dır. DYO’nun açılımı Durmuş Yaşar ve Ortakları’dır. Pınar Süt, Altınyunus Çeşme vs Ege’nin en büyük kuruluşu Yaşar Holding’dir. Hortumlanan Yaşarbank’ın sahibi Selçuk Yaşar’dır. Yasemin Hanım’ın annesi Hayrünisa İnci Pirinçcioğlu, Halide Edip’in asistanıdır. Hayrünisa İnci Hanım’ın babası Dr. Ekrem Arkan’ın ilk soyadı Gelenbevi’dir yani Mehmet Ali Aybar’ın annesinin ailesidir. Ekrem Bey’in kardeşi İnönü’nün köşkünü yapan kişidir. Pirinçcioğlu Ailesi ve bağları bir yazı değil bir büyük kitap konusudur.

Aslanpaşa Ailesi bahsini kapatmadan bir başka bağa daha değinmem gerekiyor. Dr. Fuat, Diyarbakır-Çermikli, Hacıkadiroğlu Ailesi mensubu. Dr. Fuat, Şeyh Sait İsyanı dolayısıyla asılmış. Dr. Fuat, duruşmalarda sürekli olarak Kürt değil Türk olduğunu söylemiş. Dr. Fuat’ın ailesi soyadı kanunu sonrası Erkmen soyadını alıyor. CHP Senatörü, Danıştay’da Daire Başkanı Kamuran Erkmenoğlu, Dr. Fuat’ın yeğeni. Dr. Fuat’ın oğlu Mehmet Fuat Erkmen, öğrenciliği sırasında Musa Anter’in yurdunda kalıyor ve Musa Anter kendisinden hiç para almıyor. Dr. Fuat’ın kız kardeşi Cahit Sıtkı Tarancı’yla evlenmiş. Yasemin Pirinçcioğlu’nun dedesi Arif Fevzi Pirinçcioğlu’nun babası ile mason Ziya Gökalp’in annesi kardeş. Arif Fevzi Bey, Ziya Gökalp’in dayısının oğlu. Arif Fevzi’nin babasının kız kardeşlerinden, diğer üç kız kardeşten olan çocukların birisi Cahit Sıtkı Tarancı, diğeri Ziya Gökalp ve Süleyman Nazif. Cahit Sıtkı Numune-i Terakki mezunu. Faik Ali Ozansoy’un oğlu Munis Faik Ozansoy, Basın Yayın ve Turizm Genel Müdürlüğü, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği yapmış. Yine bir soru soralım: Pirinçzade ya da modernize edilmiş ismiyle Pirinçcioğlu Ailesi’nin Diyarbakır’daki büyük arazilerinin 1914′teki miktarı ne kadardır, 1916′da ne kadar olmuştur?

Abidin Paşa’nın, muavini yaptığı Mustafa Nuri’nin eşi Nefise Hanım dışındaki kızlarından birisi olan Sabire Hanım, Umur Talu’nun tam ismiyle Umur Ekrem Talu’nun büyük annesidir. Umur Talu, Aydın Doğan’a yakınlığı nedeniyle “manevi oğlu” olarak biliniyordu. Talu Milliyet’in başındayken, Demirel’in aile fotoğrafında yer alan “İnterbank Fatihi” Cavit Çağlar’ın eski koruması Necdet Menzir İstanbul Emniyet Müdürü’ydü. Menzir’e en büyük desteği de Milliyet veriyordu. Demirel de “Polisin elini soğutmayın” diyordu.

Ercüment Ekrem Talu, Umur Talu’nun dedesi ve Recaizade Ekrem’in oğlu. Umur Talu’nun dedesi ile Ali Naci Karacan (Milliyet’in ilk sahibi, mason) Tasvir-i Efkar ve Vakit’i birlikte çıkarıyorlar. Umur Talu’nun babası Muvakkar Ekrem Talu da gazeteci ve spiker; İtalya’da bankacılık eğitimi görmüş. Ali Naci Karacan’ın oğlu Ercüment Karacan’ın yakın dostu. Namık Kemal, oğluna en yakın arkadaşının yani Recaizade Ekrem’in ismini verecek kadar yakın dostlar. Ali Ekrem Bolayır’ın adındaki Ekrem buradan geliyor.

Tasvir-i Efkar’ın ilk imtiyaz sahibinin Feyziye Mektepli Şinasi’dir Şinasi, haftada beş gün çıkan gazeteyi 200. Sayı’dan sonra Paris’e kaçtığı için Namık Kemal’e bırakıyor. Namık Kemal de Avrupa’ya gidince bu kez gazeteyi Recaizade Ekrem çıkarıyor. Gazete daha sonra Ebuzziya Tevfik tarafından çıkarılmaya başlanıyor. Şimdi bütün bu isimlerin bir ortak noktası olabilir mi elbette var hem de çok var, sadece bir akrabalık bağını yazayım: Ebuziyya Tevfik, Rasih Nuri’nin akrabasıdır. Dört kuşak gazeteci olmakla övünen (herhalde genetik bir yetenek) Umur Talu’yu “keşfeden” Yasemin Kozanoğlu’nun babası Ahmet Kozanoğlu ve Ömer Cavuşoğlu’dur. Umur Talu’nun ablası Çiğdem Talu, Feyziye Mektebi’nde İngilizce Öğretmeniydi; kamuoyu Çiğdem Hanım’ı asıl söz yazarı olarak tanıyor. Aşiyan’a gömülen Çiğdem Talu’nun kızı Zeynep Talu Kurşuncu’nun babası Felsefeci Yazar Selahattin Hilav’dır. Umur (Ekrem) Talu’nun halası merhume Esin Talu Çelikkan iyi bir çevirmendi. Eşi Ali İhsan Çelikkan TMTF Başkanlığı yapmış, Ekrem Alican’ın başkan olduğu Yeni Türkiye Partisi kurucusu ve sonra da milletvekili.

Taluzade meşhur Mimar Eren Talu da eski güzellik kraliçelerinden Defne Samyeli’nin eşidir. Gazetecilik hayatını nedense Güneş’le başlatmaya çalışan, Ilıcak’ın malum Tercüman’ının başında olduğundan artık hiç bahsetmeyen şimdilerin “liberali” Güneri Cıvaoğlu da Umur Talu’yu “keşif” esnasında Güneş’in Genel Yayın Yönetmeni’ydi. İntihara teşebbüs eden Bakan Hikmet Uluğbay’ın ağabeyi E. Orgeneral Ragıp Uluğbay, Cıvaoğlu’nun -Çiğdem Talu gibi- Aşiyan’a gömülen merhume ablasıyla evliydi.

Nazım Hikmet Ran’ın annesinin dedesi Polonyalı Konstantin Borzecki, sonraki ismiyle Mustafa. Celalettin Paşa Türkçülüğün “babası”dır. 1848 Polonya - Rus Savaşı sonrasında Osmanlıya iltica eder ve “Les Turcs, ancients et modernes” (1869) kitabında Turancı-Aryanizm kavramıyla Türklerin Ariyen yani “beyaz ırktan” olduğunu söylemiştir. Oğlu Enver Celaleddin Paşa 1917′de yazdığı “Türklerin Aslı” makalesiyle babasının savlarını desteklemiştir. Mustafa Celalettin Paşa, Mirliva Ömer Lütfi Paşa’nın kızı Saffet Hanım’la evlenmiş ve Bektaşi olmuş. (Ömer Paşa’nın soyundan gelenler içinde de tanınmış kişiler vardır: Halide Nusret Zorlutuna, kızı Emine Işınsu, kardeşi İsmet Kür ve onun kızı Pınar Kür).

Oğlu Hasan Enver (Ferik Enver) Paşa’dır. Hasan Enver Paşa, önce Leyla Hanım’la evleniyor, bu evlilikten Ayşe Cemile (Nazım Hikmet’in annesi), Mehmet Ali, Mustafa Celalettin (eşi Gabriela Taron), Sara Hanım (Şevket Mocan ve sonra da Avni Oka’yla evlenmiş) ve Münevver Hanım (önce Kadri Bey’le sonra da Oktay Rifat’in babasi olan Samih Rifat’la evlenmiş) doğmuş. Ayşe Celile Hanım’ın annesi olan Leyla Hanım’ın babası ise aslen Alman olan -gerçek ismiyle Karl Detrois- Müşir Mehmet Ali Paşa’dır. Enver Celalettin (Ferik Enver) Paşa da Nazım’ın dedesi yani annesi Celile Hanım’ın babasıdır. Celile Hanım, Padişah II. Abdülhamid’in yaverliğini yapan babası Ferik Enver Paşa vasıtasıyla padişahın ressamı Fausto Zonaro’dan ders almış bir ressam. Soyadı kanunundan sonra Uğuraldım soyadını almış. Hasan Enver Paşa’nın Hortense Leffine ile yaptığı evlilikten de Ömer Songar, Suzan (Rakim Özkök’le evlenmiş) ve Enver Songar doğmuş.

Hasan Enver Paşa’nın torunu, Nazım Hikmet’in evlendiği hanımlardan birisi olan, Nazım’ın teyzesi Münevver Hanım’la aynı ismi taşıdığı için sık sık karışıklığa yol açan Münevver (Andaç) Hanım ilk evliliğini Ressam Nurullah Berk ile yapıyor, bu evlilikten Renan isimli kızı, Nazım Hikmet’le olan evlilikten ise halen Fransa’da yaşayan Mehmet Nazım doğuyor. Münevver (Andaç) Hanım’ın annesi Fransız ve Türkçeyi, Fransa’dan geldikten sonra öğreniyor ve Nazım Hikmet’ten epey sonra o da Fransa’ya yerleşmiş ve orada öldü.

Nazım Hikmet’in babası Hikmet Bey, Mehmet Nazım Paşa’nın oğludur. Mevlevi olan, pek çok yerde valilik yapan, Nazım Hikmet’e Mevleviliği tanıtan Mehmet Nazım Paşa, Akşehir Kaymakamı Şakir Efendi’nin oğludur. Oğlu Hikmet Bey, İttihatçı olduğu için o dönemde üstelik Almanya’da konsolos olmuş ve sonra, halen açık olan Kadıköy’deki Süreyya Sineması’nda müdürlük yapmış. Hikmet Bey’in Ayşe Celile Hanım’la yaptığı evlilikten doğan, Nazım’ın çok sevdiği, “Samoş” dediği Samiye Yaltırım’ın kızı Ayşe Yaltırım, onun da oğlu Murat Germen. Hikmet Bey, Celile Hanım’dan sonra Cavide Hanım’la evleniyor, bu evlilikten Melda (Kalyoncu) ve Metin kardeşler doğar. Kemal Tahir Vakfı’nın başkanlığını yapan, Refik Erduran’ın ilk eşi de olan Melda Kalyoncu’nun teyzesinin oğlu yani annesi Cavide Hanım’ın kız kardeşi

Macide Hanım’ın oğlu ise Orgeneral Turgut Sunalp’tir. Kore’de rütbelerinin tutmamasına rağmen Turgut Sunalp ve Refik Erduran’ın aynı çadırlarda kalmalarının nedeni budur. O esnada Refik Erduran, Melda Hanım’la evlidir ve eşinin teyzesinin oğluyla aynı çadırda kalmaktadır.

Refik Erduran, Nazım Hikmet’i motorla kaçırırken Boğaz Komutanı olan kişi Erduran’ın dayısı Münci İlhan’dır. Refik Erduran ikinci evliliğini Leyla Umar’la yapar. Nazım Hikmet’i önce Melike Demirağ’ın amcası olan Tarık Demirağ’ın motoruyla kaçırmayı planlayan Erduran’ın ailesi de güçlü ve zengin: Refik Erduran’ın anne dedesi Mustafa Refik Bey, okul müdürlükleri ve gazetecilik yapıyor; Salacak’ta bir yalıda oturuyor ve Ekmekçizadelerin kızıyla evlenmiş.

Muallim Naci Şair yazar, Ahmet Mithat Efendi’nin damadı. Modernleşmenin çok önemli bir ismi olan Ahmet Mithat Efendi de Refik Erduran’ın dedesinin (Mustafa Refik Bey’in) dayısıdır.

Mehmet Ali Aybar, İstiklal Harbi esnasında sıkıntıya düştük ve bazı mücevherleri sattık diyor ama bu esnada Fransızca öğretmesi için getirilen madam bu “sıkıntılı” günlerde dahi yalıda kalmaya devam edebiliyor.

Aybar’ın baba dedesi Hüseyin Hüsnü Paşa, 31 Mart’ı bastırmak için Selanik’ten İstanbul’a yürüyen Hareket Ordusu’nun Mahmut Şevket Paşa’dan önceki komutanıdır. (Mahmut Şevket Paşa’nın kardeşinin damadı da YÖK “kahramanı” mason İhsan Doğramacıdır.) Aybar’ın babası Tahsin Bey, Sultan Reşat’ın ve Veliaht Yusuf İzzettin’in yaverliklerini de yapmış, en son Bursa Harb Divanı Başkanlığı yapmış bir asker. Babası Hüseyin Hüsnü Paşa, Abdülhamit tarafından Karaman’a sürüldüğünde Paris’e kaçmış. Hüseyin Hüsnü Paşa’nın damadı ise İzmir Valisi 33. Dereceden mason İttihatçı Rahmi Bey’dir.

Aybar’ın babannesi Hayriye Hanım ile Nazım Hikmet’in anneannesi Leyla Hanım kardeş. Hayriye Hanım da gerçek ismi Karl Detrois olan Müşir Mehmet Ali Paşa’nın kızıdır. Aybar’ın anne tarafı da ünlü bir aile : Gelenbeviler. Aybar’ın annesi Aliye Hanım, Gelenbevi İsmail Efendi’nin torunu Lezize Hanım’ın kızıdır. Aybar’ın büyük dayısı Gelenbevioğlu Ahmet Muhtar Paşa, Damat Ferit Paşa ve Ali Rıza Paşa hükümetlerinde maarif nazırlığı yapmış.

Oktay Rifat anneannesi Nazım Hikmet’in de anneannesi olan Leyla Hanım, yani Karl Detrois’in kızı. Oktay Rifat’in baba dedesi Macar Ali Rifat Bey. Macar diyorlar çünkü 1848′den sonra Osmanlıya sığınan bir Macar. Bektaşi oluyor ve ilk operalardan birisi olan Bülbül’ün de bestecisi. Oktay Rifat’in babasi Samih Rifat, kahramanlık şarkıları besteliyor (torunuyla ayni isime sahipler) ve amcası Ali Rifat (sonradan Çağatay soyadını almış) da bugün söylenmeyen ama ilk kabul edilen İstiklal Marşı’nın da bestecisi. Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın torunuyla evlidir.

İlk Opera olan “Bülbül”ün de besteci olan Ali Rifat Çağatay’ın eşi de Hidiv Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın oğullarından Abdülhalim Paşa’nın kızıyla evlenmiş.

Cumhuriyet’in yolsuzluktan düşürülen ilk bakanı da Ali Fuat Cebesoy’un babası, zamanın Bayındırlık Bakanı, İsmail Fazıl Paşa. Daha sonra da; İsmet İnönü zamanında oğlu Ali Fuat gelir. Nazım Hikmet, Ali Fuat için “Büyük Dayı Ali Fuat” diyor. Ali Fuat Cebesoy, Nazım Hikmet’in annesi Celile Hanım’ın teyze çocuğu. Ali Fuat Cebesoy’un yakın akrabalarından birisi de Kazım Karabekir’dir.

Kavramak, değiştirmek için gereklidir. Marx, Kapital’de, kapitalizmin çelişkilerini, kapitalizmin yerine başka bir sistemi koymak için, kapitalizmi değiştirmek için incelemiştir. Değiştirmeyi düşünmeyen bir inceleme tam anlamıyla inceleneni anlayamaz; inceleneni anlamak da onun çelişkilerini çözümlemeden mümkün değildir.

Tarihi, dünü ve bugünü anlamak açısından erguvaniler faktörünü koymadan tarihin denklemini doğru kuramazsınız. Erguvaniler bu denklemde bir katsayıdır ve mutlaka sonuca etkili olmuştur, olmaktadır ve olacaktır. Tarihin anlaşılabileceğine, çözümlenebileceğine inanan birisi olarak tarihin -ezilenlerin yararına okumak açısından- eupatrid dediğimiz bu “büyük aile” ilişkilerini anlamadan eksik ve hatta yanlış okunabileceğine inanıyoruz.

Kautksy’in “modernleştiriciler” diye benimsediğimiz bir kavramı var. Bizdeki modernleştiriciler, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e hep eupatridler olmuş. Modern bürokrasinin doğuşu kabul edilen Tercüme Odası’ndan, Mekteb-i Sultani’ye oradan Mülkiye’ye kadar hep eupatridler var. Bu sıralardan sonra da bürokrasinin bütün üst kademelerine onlar gelmiş. Modernleşmenin toplumsal üst organı olarak ulus-devlet var ve gerek ulus-devletin özelliği gerekse de, modernleşmenin bir diğer ana unsuru olan demokrasi gereği modern devletin, ulus-devletin bürokrasisinde de, gelenekten bir kopuş yaşanıyor ya da yaşanması gerekiyor. Yani, geleneksel devletten farklı olarak modern devlette bürokratların seçiminde akrabalık/dinsel/etnik bağların değil, liyakatin esas olması gerekir. Oysa bizde bu durum tam tersidir. Modernleşmenin doğal bir sonucu olması gereken ya da beklenen durumlardan biri de; hayatın her alanında öne çıkmanın, güçlüye yakınlığa, sadakate, akrabalığa, aynı din/etnisite mensubu olmaya değil de liyakate bağlı olması gerekirken yaşanan durum bu değil. Kapitalizmin gelişmesi, modernleşmenin siyasal karşılığı olan ulus-devlette de modern-öncesi ilişkiler ağı belirleyici oluyor. Mina Urgan, “Bir Dinozorun Anıları”nda, “Ben bir toplumsal haksızlığın ürünüyüm.” diye durumu örtük de olsa itiraf ediyor. Yaşanan haksızlık, bir zümrenin baştan ayrıcalıklı mensuplarının çok iyi donatılmış, öne geçirilmiş olmasıyla sınırlı değil. Bu kapitalizmin doğası gereği böyle zaten; ancak yetenekli, donanımlı olan da “eupatrid” değilse olması gerektiği yere gelemiyor. Kapitalizmin içinde “teorik” olarak olmaması gereken ama bizde yaşanan fiili durum budur.

* Yazılarını geniş bir kitlenin internette “sandal forumunda” Gökyüzü adıyla bildiği Tayfun Er’in Duvar Yayınları’ndan yakında çıkacak olan “Erguvaniler-Hep Aynı İktidar” isimli kitabından alınmıştır

ERGUVAN (judas tree)

Erguvan, yapraklanmadan önce baharın müjdecisi

kabul edilen morumsu pembe renkte çiçekler

açar. Bazı Hristiyan inanışlarına göre İsa’nın

ihanet eden havarisi onu ele verip, çarmıha

gerilmesine sebep olduktan sonra pişmanlık

duyup kendini bu ağaca asmış. Efsaneye

göre önceleri beyaz olan erguvan çiçekleri

dallarında can veren bu adamın alçaklığından

dolayı utançtan ya da kandan kırmızıya

dönmüştür.

Erguvan, İstanbul’u, özellikle de İstanbul

boğazını bahar aylarında kendine has mor

rengine büründürür. Bizans ve Hristiyanlığın

önemli imgelerindendir. Bizans Çiçeği olarak da

bilinir.Erguvan moru Bizans hükümdarlarının

kıyafetlerinde kullanılan bir renktir. Doğal

yollarla üretilen en zor zenk olduğu için, bir

zenginlik ve güç belirtisiydi; imparator

dışında hiç kimse mor pelerin takamazdı.

bir erguvanlar vardı

pembe mi desem deli mi desem

bu ümit olmasa içimde

buralarda bir gün beklemem

“bir erguvan mevsimi daha geçti ömrümden

ve ben sadece kendime ağlıyorum”

necati cumalı

Nazilerden kaçan mimarın sırrı!

TBMM’nin mimarı dünyaca tanınmış Avusturyalı mimar Prof. Clemens Holzmeister’di. 1886 yılında doğan ve 1983 yılında hayata veda eden Holzmeister’in ilginç bir hikayesi vardı. 1930’lu yıllarda Nazi’lerin Almanya’da iktidarı ele geçirmesinden sonra birçok Yahudi’nin yanı sıra, bilim adamı, sanatçı, politikacı alelacele ülkesini terk etmek zorunda kalmıştı…

“Her tarihte biraz efsane, her efsane de biraz tarih vardır.”

Masonluk tarihi de Hiram Usta efsanesi ile başlamıştı. Hiram Usta Süleyman Mabedi’nin mimarıydı. Bir iddiaya göre, asıl adı Horemheb’ti. Mısır’daki “yaşamevi” denen tapınakta yetişmişti. Kral Süleyman (Süleyman Peygamber) tek tanrı inancını simgeleyen görkemli bir tapınak yaptırmak isteyince, mimarlarıyla ünlü Mısır’dan genç ve hırslı Horemheb uygun görülmüştü.

Muharref Tevrat kaynaklı bir başka iddiaya göre ise Hiram Usta, Sur ülkesinden “Dul kadının oğluydu”

Hiram, tunç işinde ve mimarlıkta yetenekliydi.

Süleyman Tapınağı’nın yapımı sırasında büyük bir güce sahip olmuştu. Tapınağın yapımında tam 20 bin işçi çalışıyordu. Hiram bu işçileri üç dereceye ayırmıştı; çırak, kalfa ve usta. Hiram her bir dereceye mimarlığın sırlarıyla birlikte, gizli kelimeler öğretmişti. Bu sayede, çırakları, kalfaları, ustaları birbirinden ayırabiliyordu. Hiram usta, İşçiler arasında kurduğu bu yapı ile sahip olduğu gücü daha da arttırmıştı. Bir el işaretiyle 20 bin işçi aynı anda çalışmaya başlıyor, yine bir el işaretiyle bir anda durabiliyordu.

9 Ustanın yemini

Efsaneye göre Hiram Usta, Mabed’in bitimine doğru, bir gece tapınağın içinde gezerken, ustaların gizli kelamını öğrenmek isteyen üç kalfa tarafından, üç darbe ile öldürüldü. Hiram Usta’nın öldürüldüğünü duyan 9 ustası O’nun mezarı başında yemin etti. Dünya üzerinde Hiram Usta’nın adını sonsuza kadar yaşatmak ve yaptıkları her esere O’nun sembollerini yerleştirmek üzere and içti.

9 usta 9 ayrı yöne dağıldı.

O günden bu yana Masonlar, yaptıkları her esere bazan açık bazan gizli Masonik sembolleri yerleştirdiler. Bu bir çeşit imzaydı. Masonlar yaptıkları kiliselere dahi Masonik semboller koyuyorlardı. İngiltere’nin Edinburg kenti yakınlarındaki “Rosslyn Şapeli” en çarpıcı örneklerden biriydi. Bir Kilise olmasına rağmen Masonik sembollerle doluydu. (Ayrıntılı bilgi için-Tamer Ayan, Bilinen En Eski Masonik Kuruluş İskoçya Royal Order, Mimar Sinan, 1998, sayı 110, s. 18-19).

Ziraat Bankası’ndaki esrarengiz heykel

Masonlar Türkiye’de yaptıkları eserlere de kendi sembollerini yerleştirdiler. Bunlardan en bilineni Mithat Paşa’nın kurduğu Karaköy Ziraat Bankası’ndaki heykeldi. Harun Yahya’ya ait Yahudilik ve Masonluk adlı esere göre, Karaköy Ziraat Bankası’daki “elinde mason tokmağı olan heykel” Hiram Usta’ya aitti. Tevrat kaynaklıydı. Muharref Tevrat’da “Ve sağ elini işçilerin tokmağına saldı; ve tokmakla Sisera’yi vurdu, başını ezdi” ayeti vardı. (Tevrat-Hakimler- Bab:5-Ayet:26) Hemen yanındaki kadın heykeli de “Dul Kadın”ı sembolize ediyordu. Türkiye Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Locası’nın resmi web sayfasındaki listeye göre de Mithat Paşa Masondu.

TBMM mimarının ilginç hikayesi

TBMM’nin halen çalışmalarını sürdürdüğü görkemli binanın inşaatına 1938 yılında başlandı. Binanın yapımı uzun zaman aldı. Çünkü dönemin şartlarında parasal kaynak bulmakta büyük zorluklar çekildi. Binanın yapımı sırasında patlak veren İkinci Dünya Savaşı da sıkıntılara yol açtı. Bu nedenle, binanın yapımına ancak aralıklarla devam edilebildi. 1957′den sonra yapımı hızlandırılan yeni Meclis Binası, 6 Ocak 1961′de hizmete açılabildi.

Binanın Mimarı dünyaca tanınmış Avusturyalı mimar Prof. Clemens Holzmeister’di. 1886 yılında doğan ve 1983 yılında hayata veda eden Holzmeister’in ilginç bir hikayesi vardı. 1930’lu yıllarda Nazi’lerin Almanya’da iktidarı ele geçirmesinden sonra birçok Yahudi’nin yanı sıra, bilim adamı, sanatçı, politikacı alelacele ülkesini terk etmek zorunda kalmıştı. Avusturya’nın, Nazi Almanyasına bağlanmasından sonra da aynı şey Avusturya için sözkonusu oldu. Avusturyalı mimar Clemens Holzmeister de ülkesini terk edip Türkiye’ye sığınanlar arasındaydı. Nazi’lerden kaçmıştı. Çünkü nedense Naziler, Avusturya’ya girdiklerinde onun peşine takılmıştı. Hatta Avusturya’daki çalışma ofisini basmışlar, ofisin altını üstüne getirmişlerdi.

Burada araya girip bir parantez açmamız gerekiyor. Tarihi kayıtlarda Avrupa’daki Nazi iktidarında Hitler ve adamları özellikle iki kesimin peşine düşmüştü. Yahudiler ve Masonlar. Bu yüzden nazi iktidarlarının hakim olduğu ülkelerden kaçanların büyük çoğunluğu ya “Yahudi asıllı” ya da açık-gizli “Masondu”

Türkiye Hür ve Kabul Edilmiş Mason Locaları Üstadı Azamlarından Kaya Paşakay bir röportajında ilginç bir ayrıntı veriyordu. Üstadı Azam Paşakay’a göre; “Nazi Yönetiminde Masonlar çok taciz edildikleri ve kötü şartlara mahkum edildikleri için gönye ve pergel rozetlerini kullanmayıp yakalarına mine çiçeği takmaya başlamışlardı” Almanlar’da mine çiçeği; “Beni unutma” anlamına geliyordu.

Türkiye’ye geldiğinde yakasında mine çiçeği olup olmadığını bilmiyoruz ama TBMM’nin mimarı Holzmeister, Naziler’in ofisini bastığı, bu yüzden kaçarak Türkiye’ye sığınmak zorunda bıraktığı bir isimdi.

Temelini atan Meclis Başkanı Masondu

TBMM Binasının yapımında başrol oynayan bir başka önemli isimde, Abdülhalik Renda idi. 1881 yılında doğdu ve 1948 yılında öldü. Mimarlığının Holzmeister’in üstlendiği, TBMM’nin temeli 26 Ekim 1939 yılında Abdülhalik Renda tarafından atıldı. Çünkü dönemin Meclis Başkanı O’ydu.

Tesadüfe bakın ki; Meclis Başkanı Abdülhalik Renda, Türkiye Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası’nın resmi listesine göre Mason devlet adamlarından biriydi.

Esrarengiz semboller TBMM’nin neresinde?

Garip ve bir o kadar gizemli işaretler TBMM’nin anıtsal nitelik taşıyan Şeref Holü ile Genel Kurul Salonu’nun bulunduğu orta mekanın arasında yer alıyor. Adı “Mermer salon ve sütunlu galeri” olarak biliniyor. İlginç olan bu esrarengiz sembollerin, 475 bin 521 metrekare gibi çok büyük bir arazi üzerine oturan TBMM’nin sadece bu bölümünde yer alıyor olması. Başka hiçbir yerde bu tür semboller yok. Esrarengiz sembollerin konuşlandırılmış olduğu bu yer fiziksel olarak da oldukça çok ilginç bir özelliğe sahip; TBMM arazisinin en yüksek noktasına inşa edilen TBMM Ana Binası’nın, ortasına denk geliyor.

Peki TBMM’deki bu esrarengiz işaretler hangileri ve Masonik sembolizmde ne anlama geliyorlar?

En bilinen Masonik sembol: Üçgen

TBMM Genel Kuruluyla, Şeref Girişi arasında yer alan bu işaretlerden en dikkat çekeni “Üçgen” Farklı şekil ve boyutlarda oldukça ilginç “üçgen”ler ilk bakışta geometrik birer şekilmiş gibi dursa da, dikkatli bakıldığında çok ilginç ayrıntılar veriyor. Ama bu ayrıntılara geçmeden önce Üçgen ve Masonluk bağlantısına ilişkin bilgilere bakmakta fayda var. Üçgen masonların en çok kullandıkları ve en fazla önem verdikleri sembollerden birisi.

Masonların, kendi yayın organlarında Masonik allegori’ye örnek olarak “Hiram Efsanesi” gösterilirken, Masonik Sembole örnek olarak da “üçgen”i göstermeleri dikkat çekicidir.

Türkiye Hür ve Kabil edilmiş büyük masonlar Locası’nın resmi yayın organı Tesviye’de yer alan bilgiler bu konuda oldukça aydınlatıcıdır: “Üstadı Muhterem kürsüsünün arkasında, eşkenar üçgen vardır.

2000 yıllık efsane kutsal kadeh TBMM’de!

Üstadı Muhterem, birinci ve ikinci Nâzır kürsülerini birleştiren hatlar üçgen oluşturur, Önceki Üstadı Muhteremin sembolü dik kenarlı üçgendir.”

Aynı dergide yer alan ilginç bir ayrıntıya göre, “Piramitlerin yanlarının üçgen olması da bir mimari tesadüf değildi!” Buna göre “Eski Mısır’da, eşkenar üçgen Tanrı ile Nur’un sembolüydü!”

Masonların resmi yayın organı Mimar Sinan Dergisi’ne göre de Üçgen, “Operatif Masonlar tarafından Teslis’in (Hristiyanlıktaki Baba-Oğul ve Kutsal Ruh üçlemesi) sembolü olarak kabul edilmis ve böylece bugünkü spekülatif masonluğa intikal etmisti.”

Üçgen içinde göz TBMM’de

Ancak Masonik sembolizmde en bilinen ve en çok konuşulan sembollerden biri de “Üçgen ve Göz”ün birlikte kullanıldığı semboldü. Bu sembol Meşhur Amerikan dolarının üzerinde de bulunması nedeniyle de bugün artık herkesin bildiği Masonik bir şekildi.

“Her şeyi gören göz” olarak da nitelendirilen bu sembolün kökeni Mısır’a dayandırılıyordu. Putperest Mısır’da “Ra” kelimesi, “güneş tanrısı anlamına” geliyordu. İmparatorun altında “Naacaller” denen bir yönetici sınıf bulunuyordu. Bu yöneticilerde “Kutsal Sırlar Kardeşliği!”nin üyesiydiler.

Masonik inanışa göre Kayıp Krallıktan, Mısır’a oradan da günümüz Masonluğuna kadar uzanan bu sembolde, “Güneş Tanrısı RA”, “Nokta” ile ifade ediliyordu. Üçgen içinde yer alan Nokta ise, “Tanrının gözünün daima insanların üzerinde olduğunun!” göstergesiydi.

Resimde de görüldüğü gibi TBMM’nin Mermer Salonu’nda tam ortasında Üçgen içinde nokta çok net bir şekilde görülmektedir. Ancak TBMM’deki bu garip üçgen ve nokta işaretleri sadece bununla da sınırlı değil. Yine aynı bölümde Mısırdaki piramitleri andıran görüntüsüyle üçgen ve tam üzerine yerleştirilmiş daire (Büyük Nokta) çok da yoruma yer bırakmayacak açıklıkla kendini anlatıyor.

Masonlukta Üç Nokta’nın sırrı

Bir gizli semboller topluluğu olan Masonluk’ta en az üçgen kadar önemli bir diğer sembolde “üç” rakamı. Kendisini “Alegori perdesi arkasına gizlenmiş sembollerle tasvir edilen bir ahlak sistemi olarak” tanımlayan Masonlukta “Üç”ün özel bir anlamı vardı. Bu yüzden Masonik semboller arasında en sık rastlanan şekillerden biride “Üç nokta”ydı.

Çünkü Masonluğun babası kabul edilen Hiram Usta’nın meslek sırlarını elde edemeyince onu öldüren kalfa sayısı Üç’tü. Karanlıktan yararlanarak mabedin Üç kapısında gizlenmişlerdi. Hiram Üçüncü darbede ölmüştü.

Mason Locaları’nda yemin kürsüsünün üzerinde üç kutsal kitap bulunurdu. Bu üç kitabın yanında da üç sütun.

Masonluğun üç temel derecesi vardı; çırak, kalfa ve usta!

Masonik törende, Üstadı Azam, sol elinde tuttuğu kılıcın namlusunu Mason adayının başının üstüne uzatır ve namlusunun üstüne çekiçle üç kere vururdu. (ÇIRAK-KALFA-USTA Sf. 41)

Masonlukla ilgili araştırmalarıyla tanınan Aytunç Altındal’a göre Üç nokta, bütün Mason localarında kullanılan bir sembol. Altındal’ın iddiasına göre “Üç nokta” aynı zamanda “Masonik Tanrıyı simgeliyor.”

Üç nokta; Masonik G’nin yani “God”un simgesel karşılığıydı.

İşte bu bilgilerden sonra mevcut TBMM’de bizi şaşırtan bir başka sembolle karşılaşıyoruz. Bu Sembol resimde de net bir şekilde görüldüğü gibi “Üçgen İçinde Üç Nokta!”

Kadeh sembolü neyi ifade ediyor?..

TBMM’deki bu esrarengiz işaretler arasında beklide en çarpıcı olanlardan biri “Kadeh Sembolü” Yine resimlerde görüleceği gibi TBMM’nin Mermer zemini üzerine yerleştirilmiş farklı “Kadeh” sembolleri dikkat çekiyor. Tabii dikkatli bakan gözler için. Ve bu kadeh sembollerini ayrıntılı şekilde değerlendirdiğimizde, ilginç ve bir o kadar çarpıcı ayrıntılar bizi yakalıyor. Bu ayrıntılara ve Masonik anlamına geçmeden önce bir soru sormakta fayda var? Bu sembolleri sıradan birer geometrik şekil olarak değerlendirebilir miyiz? Üçgen ve üçgen içinde nokta gibi sembolleri tesadüfen konulmuş birer geometrik şekil olarak değerlendirsek bile, o zaman kadeh sembolünü nasıl açıklayabiliriz? Çünkü kadeh açıktır ki bir geometrik şekil değildir!

Peki neydi bu Kadeh’in hikayesi? Neden bu şekiller arasına açık bir şekilde Kadeh sembolü yerleştirilmişti. Masonlar için neden bu kadar kutsaldı? Burada tıpkı Hiram Usta gibi Tapınak Şövalyelerinden, Masonluğa uzanan 2000 yıllık bir efsane karşımıza çıkıyordu; “Kutsal Kadeh” efsanesi!

Masonluk yemininde kadeh

Bir Mason adayı Masonluğa kabul töreninde yemin ederken elinde kadeh tutar. Türkiye Masonları’na ait Çırak, Kalfa-Usta dergisinden öğrendiğimize göre “Çırak derecesinde, ilk yemin yapılırken, sağ el kalbin üzerine konuyor. Ve sol elde ise bir Kadeh tutuluyor!”

Masonlara göre “içinde saf su” olan bu kadeh, safiyetin sembolü. Ancak bir çok kaynağa göre, Masonluktaki Kadeh sembolü, gerçekte Tapınak Şövalyelerinin “Kutsal kase” inancıyla bağlantılı. Da-Vinci Şifresi gibi büyük yankılar uyandıran onlarca kitaba, Indiana Jones gibi onlarca filme ve hatta BBC gibi etkin yayın organlarında belgesellere konu olan “Kutsal Kase” efsanesi neydi?

Bir rivayete göre Kutsal Kase, Hz. İsa’nın çarmıha gerilerek idam edilmesinden önce Havarileri ile yediği son akşam yemeğinde şarap içtiği Kadehti!. Bir diğer rivayete göre ise Hz. İsa’nın çarmıha gerilişi esnasında Arimatea’lı Yusuf’un, İsa’dan akan kanı doldurduğu kaseydi.

Ancak Kutsal Kase konusundaki asıl fırtına birçok akademisyeninde itibar ettiği üçüncü iddiadan sonra koptu. Gerçekte Kutsal Kadeh, Hz. İsa’nın soyunu temsil ediyordu.

Mecdelli’nin Sembolü “M”

Vatikan’ı sarsan son yılların en popüler kitabı Dan Brown’un Da Vinci Şifresi’ne göre, Kutsal Kase sırrına sahip Sion Tarikatı, bu sırrı korumalarının yanı sıra yaptıkları eserlerde İsa’nın soyunu taşıyan Mecdelli Meryem’e saygılarını gösteren gizli sembollere yer veriyorlardı. Bu Sembolde “M” harfi idi.

Hristiyan dünyasını derinden sarsan bu iddiaya göre Hz. İsa, çarmıha gerilmeden önce Mecdelli Meryem ile evlenmiş ve ondan bir çocuğu olmuştu. Tapınakçılar ve Masonlar için Kutsal Kase bu soyu temsil eden bir simgeydi. Gerçekte korunan ve saklanan Kutsal Kase değil, İsa’nın soyundan gelen çocuktu. Ve Büyük Siyon Krallığı kurulduğunda tahta geçirilecekti.

Ve Mecdelli Meryem’in Sembolü “M”

TBMM’deki esrarengiz işaretlerden biri de “M” şeklindeki semboldü. Bu esarengiz semboller arasında “üçgen” ve “kadeh” sembolünden sonra en fazla yer verilen sembol buydu. Resimde de görüleceği gibi, bir tarafından bakınca “W”, diğer tarafından bakınca ise “M” görüntüsü veriyordu.

Peki bu esrarengiz harfin anlamı neydi? Neyi anlatmak istiyordu? İşte burada da çarpıcı bir ayrıntı bizi yakalıyor. Çünkü Masonların köklerini dayandırdığı Tapınakçı inanışa göre “M” harfi; Mecdelli Meryem’in sembolü idi. (Hristiyan dünyasında Madgelenalı Maria olarak anılıyor)

Vatikan’ı sarsan son yılların en popüler kitabı Dan Brown’un Da Vinci Şifresi’ne göre, Kutsal Kase sırrına sahip Sion Tarikatı, bu sırrı korumalarının yanı sıra yaptıkları eserlerde İsa’nın soyunu taşıyan Mecdelli Meryem’e saygılarını gösteren gizli sembollere yer veriyorlardı. Bu Sembolde “M” harfi idi. Dan Brown’un iddiasına göre Leonardo Da Vinci bu yüzden ‘İsa’nın Son Akşam Yemeği” tablosunda Mecdelli Meryem’i simgelemek için M harfine yer vermişti. Leonardo Da Vinci, Sion Tarikatı üyesiydi. 1400’lü yılların sonunda, 10 yıl süreyle bu karanlık örgütün başkanlığını yapmıştı!

Resimlere bir kez daha dikkat!

Bu anlamlarıyla birlikte düşünüldüğünde, Meclis’teki bu esrarengiz şekiller adeta mesaj verilmek istenen bir kitabeyi andırıyor. Yine resimde net bir şekilde üçgen ve yarım daire’den oluşturulmuş Kadeh görüntüsü dikkat çekiyor. Kase’nin iki yanında yer alan “M” harfi ise gerçekten şaşırtıcı bir kompozisyon oluşturuyor. Yine diğer resimde M harfinin üzerine oturtulmuş bir başka kadeh dikkat çekiyor. Mecdelli Meryem’in Rahminin simgesi Kutsal Kase ile Mecdelli Meryem’in simgesi “M” harfi bir arada.

Sanki Kutsal Kadeh ve M’nin bağlantısını ısrarla göstermek istercesine!

Mason Locası’ndaki ikinci Nur(!)Gönye

Yine bu esrarengiz şekiller arasında Masonların en tanınmış sembollerinden biri olan “Gönye”yi görmek mümkün. Türkiye Masonlarının yayın organı Tesviye’ye göre Gönye, “Kutsal kitaplardan sonra Locayı aydınlatan ikinci Büyük Nur’dur.

Tesviye’de Gönye’nin sembolik anlamı ise şu sözlerle ifade edilmektedir:

“Gönye’nin yatay ve dikey hatları, karşı düşünceleri birleştirir, hakikati arayan Masonun düşüncesinin temeli, kullandığı ifadeler, savlar fevkalâde düzenli olmalıdır; inşaatta kullanılan her cilâlı taşın tam yerine oturabilmesi için dik açılarının gönye ile kontrol edilmesi gerekir, inşaatta ahenk ancak böyle sağlanır. Dik açıları tutmayan taşlarla yapılan inşaat en ufak sarsıntıda yıkılır.

Gönye Üstadı Muhteremin bijusudur. Gönye yeryüzünü, dört yönü temsil eder, altın sikke, resim ve diğer sembollerle birlikte, büyük inşaatların temel taşlarının altına gönye konurdu.”

Aynı kaynaktan öğrendiğimize göre 1507 yılında inşa edilen, İrlanda’daki Limerick köprüsünün temelinde bir Gönye bulunmuştu ve Gönye’nin yüzüne kazılan İngilizce metinde “Gönye’nin yardımıyla ölçülen dikey hat gibi, sevgi ve yardım ilkelerine uyarak yaşamaya gayret göstereceğim” yazısı yer alıyordu.

Daire ve ortasındaki nokta

TBMM’deki bu esrarengiz işaretler arasında, yılan, daire içinde nokta gibi yine Masonik sembolizmde karşılığı olan bir çok çarpıcı şekil net bir şekilde kendini gösteriyor.

Yılan Dünya çapında tartışmalara neden olmuş ilk kez Rusya’da ortaya çıkarılan Sion Liderleri’nin Protokolü’nde karşımıza çıkıyor. Sion Protokolü’ne göre “Kudüs’ten çıkıp Dünya’yı dolaşan Yılan’dan bahsediliyor” Kökeni yine Mısır Tapınaklarına kadar uzanan yılan sembolü, Gizli Dünya Devleti’ne göre ise: “Dünya Hakimiyeti’ni garanti eden, her şeyi kaplayan ve içine alan paranı gücü.”

“Yılan, kendi kuyruğunu ısırınca Dünya hakimiyeti garantilenmiş olacak.”

Bazı kaynaklara göre bu sembol aynı zamanda Dolar’ı sembolize ediyor. Doların dünya ekonomisi üzerindeki gücünü..

Yine resimde açık bir şekilde görülen Daire içinde Nokta görüntüsü, tanınmış Masonik sembollerden biri. Evrenin gizemini simgeliyor. Daire Evreni, ortasındaki nokta ise dünyayı, Masonik literatürde ise “gerçek locayı” simgeliyor. (Harun Yahya- Kabala ve Masonluk)

Rowena ve Rubert Shephard adlı yazarların 1000 sembol adlı kitabına göre ise Daire ve tam ortasındaki nokta, Antik dünyada erkek dünyasını- egemenliğini simgeliyor. Tam bu noktada tarihin Tapınak Şövalyelerine ve Sion Tarikatı ile şimdinin Mason Localarına kadınların alınmadığını ve sadece erkeklerin üye olabildiğini hatırlıyoruz.

Ancak resimde de görüleceği gibi iki daire “8” rakamı görüntüsü verecek şekilde yerleştirilmiş. Millî Gazete’nin okurlarına hediye olarak verdiği ve bir dönem yankı uyandıran Gizli Dünya Devleti isimli esere göre; 33 Derece’li Masonik hiyerarşide; 8’inci derece’nin Masonik ünvanı “Bina Emini!”

9’uncu derece’deki masonun ünvanı ise “Maitre Elu Des Neuf” yani “Dokuzların Seçilmiş Üstadı”

Bu ilginç yazı diziye başlarken; Hiram Usta’nın mezarı başında O’nun adını sembollerle sonsuza dek yaşatmaya and içen 9 Usta’dan bahsetmiştik.

9 Usta bu amaçla Dünyanın 9 ayrı yönüne dağılmışlardı.

Ne dersiniz? TBMM’den de geçmiş olabilirler mi? Yorum siz değerli okuyucularındır…

SON SÖZ

Bizim medeniyetimiz, estetik desenleriyle ünlü bir medeniyettir. Bizim medeniyetimizi temsil eden desen ve semboller, “düz çizgi”den oluşan ve sıradanlık içeren Batı’nın estetik anlayışıyla kıyaslandığında bu fark daha net bir şekilde ortaya çıkacaktır. Bu yüzden elbette gönül isterdi ki; Meclis’imiz milletimizin tarihiyle, değerleriyle örtüşen ve medeniyetimizi temsil eden desenlerle süslü olsun… Ama gerçek şu ki; aslolan semboller değil, zihniyetlerdir.

Elbette bu yazı diziye konu olan esrarengiz semboller Millî İrade’nin yegane tecelligahı TBMM’ye gölge düşüremez. Meclis’in itibarı bu tür sembollerle değil, ancak çıkardığı kanunlarla ölçülebilir. Hayra, iyiye, güzele, doğruya ve milletin menfaatlerine yönelik kanunlar çıkardığı ölçüde, Milletin Meclisi olma özelliğini kazanacaktır. Meclis’in millet nezdindeki saygınlığı sembollerle değil çıkardığı kanunların milletin hayrına olup olmadığına göre artıp azalacaktır.

MUSTAFA YILMAZ

MondayJune30th,2008

baş şiir (amerika) ginsberg

Kategori: Kategorilenmemiş — Etiketler: , — KatranveTuy @ 05:33PM


Amerika

amerika her şeyimi verdim sana,

şimdi bir hiçim

17 ocak 1956 ve iki dolar yirmi-yedi sent.

kendi kafam bile destek değil bana.

insanlarla savaşı ne zaman sona erdireceğiz

amerika?

al şu atom bombanı kıçına sok.

kafam bozuk, amerika, bir de sen üstüme varma,

kafam yerine gelene dek şiir miir de

yazmayacağım.

söyle bana amerika ne zaman melekleşeceksin

sen?

ne zaman anadan doğma olacaksın

ne zaman bakacaksın mezarlıktan amerika?

ne zaman milyonlarca troçkistin’e yakışır

olacaksın?

amerika, kitaplıkların niçin gözyaşı ile dolu?

amerika, hindistan’a yumurtaları ne zaman

yollayacaksın?

amerika bu senin kılı kırk yarmalarından bıktım

artık.

ne zaman süpermarket’e gidip, şu güzel gözlerim

için

gerekenleri alabileceğim?

amerika, her şeyin bir yana, eksiksiz olan bir

sen varsın

bir de ben, öbür dünya değil.

şu makinalarına da dayanasım kalmadı amerika,

bil.

bende bir ermiş olma isteği uyandırdın.

bu tartışmayı çözmek için bir başka yol olmalı.

burroughs şimdi tanca’da, sanmıyorum ki geri

dönsün

korkunç bir şey olurdu bu.

sen de korkunç musun amerika yoksa bir oyun mu

bu?

saplantımdan döneceğimi sanıyorsan

aldanıyorsun.

öyle üstüme varma amerika, ne yaptığımı

biliyorum ben.

amerika, erikler çiçek döküyor.

aylardır gazete okuduğum yok, her gün

cinayetten birisi kodesi boyluyor.

amerika, wobblie’lere tutkunum ben.

küçükken komünisttim amerika, özür mözür de

dilemiyorum

şimdi her fırsatta esrar çekiyorum.

günlerce evde oturup iş olsun diye kilerdeki

gülleri seyrediyorum.

chinatown’a gittiğimde kafayı çekiyorum

ölesiye,

ama hiç kimselerle yatamıyorum.

bu işin içinde bir şamata olduğunu sanıyorum.

ah! sen beni marx okurken görmeliydin amerika.

ruh doktorum hiçbir şeyin yok diyor.

hiçbir şeyim yok gerçekten, tanrı’ ya yakarma

dahil.

mistik görünümlerim ve kozmik titreşimlerim var

yalnız.

amerika, daha sana max amcam rusya’dan

döndükten sonra

ona yaptıklarından söz açmadım.

sana sesleniyorum amerika.

heyecanlarının daha time eliyle yönetilmesine

göz yumacak mısın?

ben time’a tutkunum amerika

her hafta bir tane alıp okuyorum

köşebaşındaki şekercinin yanından geçerken

kapağı beni gözlüyor

onu berkeley halk kitaplığı’nın bodrum katında

okuyorum.

sana hep sorumluluktan söz ediyor. iş adamları

ciddi.

film yapımcıları ciddi. herkes ciddi, ben

hariç.

zaman zaman amerika ben değil miyim diye

düşündüğüm oluyor.

yeniden kendi kendimle konuşmaya başladım işte.

asya bana karşı ayaklanıyor amerika.

bir metelik talihim yok.

en iyisi ulusal kaynakları inceleyip, onlara

dönmek.

ulusal kaynaklarım, biliyorum, iki parça esrar,

binlerce cinsiyet organı, saatde 1400 mil hızla

giden

bir özel basılmaz edebiyat ve yirmibeşbin

tımarhane.

cezaevlerinden ve beşbin güneş ışığı altında

saksılarda

yaşayan fakir fukaradan sözetmiyorum.

fransa’daki kerhaneleri kaldırdım, şimdi sıra

tanca’da.

katolik olmasına katoliğim ama gene de başkan

olmak istiyorum.

amerika senin bu alık ve çılgın havanda nasıl

kutsal bir yakarma yazabilirim?

dörtlüklerime henry ford gibi devam edeceğim,

yazdıklarım onun çıkardığı otomobiller kadar

kişisel, üstelik her biri değişik cinsiyetten.

amerika dörtlüklerimi peşin para 2500 dolardan

satarım sana,

eski dörtlüklerimi de 500 eksiğine alırım.

amerika tom mooney’i serbest bırak.

amerika ispanyol *****huriyetçilerini kurtar.

america sacco ve vanzetti ölmemeli. amerika ben

scottsboro çocuklarıyım.

amerika, yedi yaşımdayken anam hücre

toplantılarında götürürdü beni,

orda bize leblebi satarlardı, bir karneye bir

avuç

leblebi

beş sent ve söylev beleşti

herkes bir melekti orda amerika ve işçiler

karşı iyi

duygularla doluydu herkes içtendi amerika ve

bilemezsin.

parti 1833′de nasıl iyiydi ve scott nearing ne

hoş

bir ihtiyardı bloor ana bir seferinde nasıl da

ağlatmıştı

beni bir kez israel amter’i görmüştüm orda.

her biri birer casus olmalıydı onların.

amerika biliyorum gerçekten savaşmak

istemiyorsun.

amerika onlar rus haydutları biliyorum.

ruslar onlar ruslar ve çinliler. ve ruslar. ve

ruslar.

rusya bizi canlı canlı gövdeye indirmek

istiyor.

lüpletmek istiyor. gücünde çılgına dönmüş

moskof.

elimizden arabalarımızı ve garajlarımızı almak

istiyor.

chicago’yu ele geçirmek istiyor. onun kızıl

reader digest’a ihtiyacı var.

bizim otomobil fabrikalarımızı sibirya’ya

taşımak

istiyor.

benzin istasyonlarımızı o büyük iğrenç

bürokrasi

yönetsin istiyor.

iyi bir şey değil bu.

o kızılderililere okuma yazma öğretmek istiyor.

onun güçlü kuvvetli zencilere ihtiyacı var.

bizi günde on-altı saat çalıştırmak istiyor.

imdat.

amerika bu iş ciddi.

amerika ben bunları televizyona bakarak

çıkarıyorum.

amerika doğru mu bunlar ?

hemen çalışmaya başlasam iyi olacak, öyle

görülüyor.

ama orduya yazılmak istemiyorum, ne de

fabrikalarda tasviye tekerleği çevirmek,

miyobun biriyim, üstelik kafadan çatlak.

amerika dönsün çark. nasılı masılı yok. şu

oğlan omuzlarımızla dönsün.

Allen Ginsberg

MondayOctober22nd,2007

İçselleştirilmiş, Açık ve gizli oryantalizm

Kategori: Kategorilenmemiş — Etiketler: — Webmaster @ 12:06AM

İçselleştirilmiş, Açık

ve Gizli Oryantalizm ve Kemalizm

Hasan Bülent Kahraman

GiRİŞ:KEMALİST ORYANTALİZMİN KÖKENLERİ ÜSTÜNE

Edward Said’in Oryantalizm isimli kitabı yayınlandığı günden bu yana yoğun bir ilginin odağı olmuştur. Bu kitabın yayınlanmasından sonra yapılan akademik çalışmalar sadece kitabın öne sürdüğü tezleri ele alıp irdelemekle sınırlı kalmamıştır. Said’in tezleri bugün de akademik dünyanın ilgili çevrelerini ortasından ikiye ayıran etkenlerden birisi olmayı sürdürmektedir. Kitapta öne sürülen düşünceler yandaş ve karşıt yazılara konu edilmektedir.

Fakat, ondan daha önemlisi, Said’in görüşlerinin salt Oryantalizm kavramıyla sınırlı kalmamasıdır. Tersine ve daha önemlisi bu kitabın ana tezinin çok farklı alanlarda yeni bakış açılarının oluşmasına, yeni düşüncelerin gelişmesine, yeni çalışma alanlarının doğmasına yol açışıdır. ‘Oryantalizm’ zaman içinde bir ‘jenerik’ kavram niteliği kazanmış, bu yanıyla kendisini aşan bir kavrama dönüşmüştür.

Bu bağlamda Oryantalizmin en önemli katkılarından birisi farklı tarihsel-liklerin, oluşumların, süreçlerin ve kavramların algılanıp anlaşılmasına yeni bir olanak getirmesidir. Bu niteliğiyle Oryantalizm, Said’in kendisinin söylediği gibi metin çözümlemesine dayalı, neredeyse amprik denilen bir niteliği aşmış, bir episteme olarak ortaya çıkmıştır. Farklı düzeylerde uygulanabilmesinin en önemli nedeni budur. Böyle bir sonucun oluşumundaki en önemli koşul ise Said’in Oryantalizmi bir dönem içinde gelişmiş belli bir tavır olarak değil bir hegemonya unsuru olarak tanımlamasıdır. Nitekim, Said’in kitabının farklı yerlerinde atıfta bulunduğu ve borçluluğunu açıkladığı Foucault’nun bu anlayışa en önemli katkısı da kendisini burada gösterir. Foucault’nun belli bir noktaya kadar temellerini attığı bilgi-söylem-iktidar ilişkisi, Oryantalizm kavramının asıl belkemiğini meydana getirir.

Oryantalizm, bu niteliğiyle, her şeyden önce açık ve gizli iktidar ilişkilerini içeren bir politik süreçtir. Bu iktidar tarihsel olarak iki farklı coğrafya arasında gerçekleşmiş olabilir. Öte yandan, o tarihsel durumun dışında kalan ve iç toplumsal süreçlerin oluşturup hazırladığı daha örtülü Oryantalizmler de vardır. Bu nedenle özellikle Batı dışı toplumlar ve modernleşme sürecini Batılılaşma bağlamında yaşayan toplumların hazırladığı, Said’in kitabında haklı olarak irdelemediği başka Oryantalizmlerden de söz etmek gerekir. Türkiye bu konuda son derecede ilginç bir örnek oluşturmaktadır. Çünkü, neredeyse sayılamayacak çok ve farklı nedenden ötürü Türkiye, Batı’yla başından beri karmaşık, çapraşık fakat her durumda yoğun ilişkiler içindedir. Bu, siyasal, toplumsal ve kültürel bir süreç olarak Tanzimat’tan beri somut olarak süren bir durumdur. Tanzimat, Türk modernleşmesinin en hassas dönemlerinden birisidir. Bir tür ‘rahim’ veya ‘batın’ olarak görülebilecek olan Tanzimat daha sonraları Jön Türk sürecini ve nihayet Kemalizmi doğurmuştur. Bu tarihsel ve zihinsel sürekliliğe karşın Kemalizm, Türk modernleşmesi içinde bütünüyle farklı ve özgül bir duruma tekabül eder. Çünkü, Kemalizm, öteki dönemlerin dikkatle gözettiği ‘imtidat’ arayışına radikal bir darbe indirir.

Attığı bu adım Kemalizmin en çelişkili yanım oluşturur. Çelişkiyi doğuran neden onun radikalizmini de hazırlayan nedendir ve bu Batı’yla olan ilişkisidir. Kemalizm, bir boyutuyla Batı’yı reddeden, hatta onu mahkûm eden bir ideolojidir. Meşruiyetini ve mevcudiyetini bu niteliğine borçludur.

Öte yandan aynı Kemalizm Batı’yı bir soyut hedef olarak belirlemekle bile yetinmez, bütün bir toplumu o hedefi ele geçirmek üzere örgütlemeye başlar. Bu örgütlenme de hem soyut hem de somut düzlemlerde cereyan eder. Somut olarak Batı’lı bir toplum olmanın, Batı’ya kabul edilmenin, Batı’yla bütünleşmenin aracı olarak, hatta sine qua non koşulları olarak görülen kurumsal düzenlemelere gidilir. Ne var ki, kurumsal düzenleme diye tanımlanan şeyler soyut düzlemde yeni bir insan tipolojisi yaratacaktır. Kemalizm bunun ayır-tındadır. İşi, zamana yaymaktan kaçınır. Örneğin hukuk sisteminin insanı zaman içinde yeniden şekillendirmesini istemez. Doğrudan müdahalelerle insanı ‘ideolojik’ olarak da -ve bir çırpıda- dönüştürmeye koyulur.

Batı, bu süreç ve yaklaşım içinde teleolojik bir anlam kazanır. ‘Batılı insan’ denilen kimliği oluşturmak için sayısız yol denenir. Özellikle 1930′lu yıllar bu doğrultudaki deneysel dönem olarak nitelendirilebilir. Tarih, coğrafya ve dil başta olmak üzere mimarlık ve güzel sanatlar alanında girişimlerde bulunulur. Klasik liselerin açılmasına kadar gidilir. Bu dönem Avrupa’nın hemen her alanda ithal edildiği yıllardır. Ne var ki, bu ikili bir süreçtir. Bir yandan bu süreçte açık ve keskin bir Oryantalizm yapılırken bir yandan da aynı özelliklere sahip bir Oksidentalizm gerçekleştirilmiştir. Oryantalizmin içinde saklı olan ‘muhayyile’ ve ‘yanlış’ temsil kendisini bu düzeyde de aynen göstermiştir. Muhayyel bir Batı bu kurgunun özünü oluşturmuştur. İlginç olan karşı çıkılan Doğu’ya dönük Oryantalist sürecin Oksidentalist süreçle at başı gitmesi, bu ikisinin birbirinin kurucu dışarısı olarak işlev görmesidir.

İlginç olan Kemalizmin özellikle Batı karşısında yaşadığı bu ikili, çelişik yapıdır. Doğu’yu, kendi ürettiği Oryantalizm içinde toptan reddeden ve bu konuda asla ödün vermeyen Kemalizm Batı söz konusu oldu mu tam bir çelişki yaşamıştır. Ne var ki, Kemalizmin bir ‘total ideoloji’ olması bu çelişkiyi doğallaştırmıştır. Bu özellik bütün benzeri modellerde görülür. ‘Total ideoloji’lerin ana amacı dünyayı bir bütün olarak açıklamaktır. Fakat kendisi bir ideoloji olduğu için dünyanın ancak kısmî açıklamasını gerçekleştirebileceği için bünyesinde, bu tür ideolojiler, birbiriyle çelişen görüşler barındırır. Bununla birlikte bu çelişkileri onun diyalektik yanı olarak görmek gerekir. Aşırı derecede politize olmuş ve bir siyasal modele dönüşmüş olan ideolojiler aynı zamanda sahip oldukları pragmatizm nedeniyle de kendi içinde birbirini değilleyen farklı yaklaşım ve söylemleri yan yana bünyelerinde muhafaza eder.

Bu açıdan bakıldığında Kemalizm, özellikle ‘orient’le de ‘oksident’le de kurduğu ilişkide zihinsel açıdan benzer bir durumdadır. Her iki koşulda da Kemalizm coğrafîleştirdiği zihniyetleri birer dışarısı olarak görmektedir. Her iki koşulda da gerçeği değil gerçeğin iktidarını kullanmaktadır. Bununkberaber gerçek diye öne sürdüğü yaklaşımı ve algılama düzlemini bir iktidar aracına dönüştürmektedir. Her iki durumda da kendi konumunu başatlaştırmakta, söylemini hegemonik hâle getirmektedir2.

Bu durum oryantalizm kuramları açısından ilginç bir durum oluşturmaktadır. Batı’nın Doğu’yu ‘tayin etmesi’ diye tanımlanabilecek tek yanlı bir olgu, yani Said’in tanımladığı Oryantalizm, bu durumda bir kavram ve bir epistemoloji olarak kendi dışına açılmaktadır. Bu koşullar altında Kemalizm gibi Batı yönelimli modernleştirici süreçlerin özgül oryantalizmler ürettiğinden söz edilebilir. Çoğul oryantalist süreçler bu nitelikleriyle de çok boyutlu yapılar oluşturmaktadır.

Bu yazıda bu bağlamın nasıl geliştiği Kemalizm örneği üstünde durularak ele alınacaktır. Oryantalizm bir bilgi üretme ve bilgiyi hegemonize etme modeli olarak temellendirilecek, çoğul oryantalist modelde Said’in tanımlamasıyla gizli ve açık oryantalizmlerin eşanlı olarak bulunduğu saptanacaktır. Yanısıra, bir bilgi egemenliği süreci olarak nitelendirildiği için bu tür oryantalizmlerin bilginin kurumsallaştırılması sırasında özgül olarak aydınlarla belli bir ilişkililik içinde olduğu öne sürülecektir. Buna bağlı olarak Kemalist doktrinin teleolojik hâle getirdiği Batıcılığın aslında içselleştirilmiş bir Do-ğuculuk olduğu gösterilmeye çalışılacaktır. Bu bağlamda Kemalizmin, içselleştirilmiş, açık, gizli olmamak üzere üç farklı Oryantalist model etrafında biçimlendiği her birisinin Kemalizmin farklı bir toplumsal-ideolojik pozisyonuna tekabül ettiği çözümlenecektir.

SAİD VE AÇIK VE GİZLİ ORYANTALİZM

Edward Said, çok incelenmiş kitabının henüz girişinde oryantalizmi olabileceği en geniş şekilde tanımlar.

(Oryantalizm) jeopolitik bir duyarlılığın estetik, akademik, ekonomik, sosyolojik, tarihsel ve filolojik metinlere dağıtılmasıdır; sadece temel coğrafî bir ayrımın üstünde düşünmek değil, akademik buluşlar, filolojik yeniden inşalar, psikolojik çözümlemeler, doğa ve sosyoloji tanımlamaları aracılığıyla gerek yarattığı gerekse sürdürdüğü tam bir ‘çıkarlar’ dizisi üstünde de durmaktır. İfade ettiğinin ötesinde, zaten oldukça açık olan bir farkı, bazen kontrol etmeye, yönlendirmeye, hatta içermeye yönelik bir amaçla, anlamaya dönük belli bir istenç (irade) ve yönelimdir. Her şeyin ötesinde, ham politik söylemle doğrudan ve tekabül eden bir ilişki içine girmeyen bir söylemdir. Fakat üretilen ve çeşitli iktidar türleriyle eşit olmayan etkileşimi içinde varolan, siyasal iktidarla (…), entelektüel iktidarla (…), kültürel iktidarla (…), ahlâkî iktidarla (…) karşılıklı etkileşimi içinde biçimlenen bir söylemdir.3

Buradan hemen anlaşılacağı üzere, Said, getirdiği tanımla oryantalizmi gerek bu yapıtı yazmadan önce çok uzun bir süre boyunca sürdürülmüş pratiklerin dışına çıkarmış, gerekse o pratikleri yeniden anımsatarak ve tartışma ortamına getirerek kendisini eleştirenleri daha başlangıçta yanıtlamıştır. Bu anlayışıyla Said, oryantalizmi bir zihinsel süreç olarak belirlerken onu aynı zamanda, sınırlarını Foucault’nun belirlediği söylem-bilgi-iktidar bağlamına yerleştirir. Ne var ki, Said’in yaklaşımı içe dönük ve ‘nötr’ değildir. Tersine, Said, son derecede politik bir tutum ve eylem içindedir. Nitekim, bunu da bir sınır koşulu olarak belirtir ve oryantalizmi ‘teker teker yazarlarla üç büyük imparatorluğun -Britanya, Fransız, Amerikan- siyasal ilgileri arasındaki dinamik etkileşim olarak’ incelediğini belirttikten sonra, yazının üretildiği imgesel ve entelektüel alanın bu imparatorluklara ait olduğunu vurgular.4

Bu bağlamda Said, Orient’le Oryantalizm arasındaki farkı üç düzeyde açıklar. ‘Orient yüklenmemiş (inert) bir doğa olgusu değildir. Tıpkı Batı’nın orada olmadığı gibi Doğu da salt orada değildir’5 dedikten sonra Said, Batı’nın da Doğu’nun da ‘insan eliyle yapılmış’ şeyler olduğunu belirtir ve ‘Batının kendisi kadar Doğu da tarihi olan bir fikir, bir düşünce, tahayyül geleneğidir ve Doğu, ona Batı için ve Batıda gerçeklik ve varlık kazandıran bir lügattir’6 der. Bu saptamasının ardından Said, Doğunun Doğulaştınlmasıyla ilgili üç temel düzey ve gerekçe saptar ve şu sonuca varır: ‘Oryantalizm, sadece Doğu hakkında geliştirilmiş havai bir Batı fantezisi değildir. Kuşaklar boyunca emek verilerek yaratılmış bir kuram ve eylem bütünüdür. Bu sürekli yatırım, Doğu hakkında bir bilgi sistemi olarak Doğuculuğu, Batı bilincine sızılabilecek bir ağ haline getirmiştir’.7 Doğunun varlığının Batı için ne kertede önemli olduğunu bu şekilde saptadıktan sonra Said, Gramsci’nin çok tanınmış hegemonya kavramına yönelir.

Gramsci, Hapishane Defterleri nde entelektüellerle üretim dünyası arasındaki ilişkiyi saptar. Bu bağlamda herhangi bir temel toplumsal sınıfla yakın uzak ilişkisi olan entelektüel tabakaların ‘organik’ diye nitelendirilebileceğini belirtir. O arada üstyapının ikiye ayrılabileceğini, ‘özel’ örgütlenmelerin bulunduğu kesimin ’sivil toplum’, buna mukabil, yönetici sınıfların toplum üstünde ‘hegemonya’ kurmasına aracı olan, kendisini Devlet ve yasal hükümet aracılığıyla gösteren ‘doğrudan yönetim’ örgütlerinin de ’siyasal toplum veya Devlet’ olarak tanımlanabileceğini belirtir.8 Gramsci bu bağlamda entelektüelleri yönetici sınıfın ‘memur’ları olarak tanımlar.

Said, burada ortaya koyulan hegemonya kavramını Oryantalizm sürecine taşır. Gramsci’nin görüşlerini tekrarlayarak kültürün sivil topluma ait olduğunu belirttikten sonra9 kültürün bir onay süreci olduğunu vurgular. Totaliter olmayan toplumlarda daima belli kültürler ötekiler üstünde başatlaşacaktır. Aynı şekilde belli düşünceler de bir toplumda ötekilerden daha etkili olacaktır. Said’e göre Gramsci’nin hegemonya diye tanımladığı şey bu kültürel önderliğin biçimidir.10 Buradan kendi önermesine geçerek şu görüşü ortaya koyar: ‘Oryantalizme, (Batıdaki) gücünü ve kalıcılığını sağlayan hegemonya veya yürürlükteki kültürel hegemonyanın sonucudur’.11 Said, bunun hemen ardından Doğu-Batı kesişimine ve hangi düzeylerde Doğunun Batıyı temellendirdiğine değinir. Doğu, ‘bir Avrupa fıkri’nin kendisinden daha farklı bir şey değildir. Doğu, tıpkı Avrupa fikrinin ‘biz’ Avrupalıları ‘o’ Avrupalı olmayanlara karşı tanımlayan bir kolektif kimlik bilinç olması gibi işlev üstlenmektedir.

Bu niteliğiyle Doğu, Avrupa kültürünü Avrupa içinde ve dışında hegemonik hâle getiren en önemli bileşendir. Çünkü, böylelikle, Avrupa kimliği bütün öteki Avrupalı olmayan insanlar ve kültürlere kıyasla daha üstün kılınmış olmaktadır. Bu arada Avrupa’nın ileriliğinin Doğunun geri kalmışlığı vurgulanarak da ikinci bir hegemonya düzlemi inşa edilmektedir. Said buna ‘pozisyonel üstünlük’ demektedir.12 Said’in muhakemesi içinde Doğuculuğu bir söyleme dönüştüren de budur. Said, söylem kavramını Foucault’dan devşirmiştir13. Buna göre bir metin bir süre sonra belli bir bilgiyi üretmekle kalmaz. Tanımlar göründüğü bir gerçekliği yaratmaya da başlar. Zaman içinde bu bilgi ve gerçeklik bir gelenek hâlini alır. Said’e göre, Foucault’nun ’söylem’ (discourse) dediği şey bu gelenektir. Bir süre sonra, herhangi bir yazarın özgünlüğünü aşacak biçimde, kimi metinlerin kendisinden kalkılarak üretilmesine yol açacak olan şey söylemin/geleneğin bu maddesel mevcudiyetidir.14 Said’in Foucault’ya olan borcu bunun çok ötesindedir. Çünkü, Doğuculuğun bir bilme biçimi olarak temellendirilmesi, bilgiyle iktidar arasındaki ilişkilerin saptanması, bu ikisinin birbirini tamamlayan süreçler olarak belirlenmesi Foucault tarafından geliştirilmiş olan yaklaşımlardır. Daha da önemlisi, Foucault’nun, ‘bilimsel düşünce’yi de iktidarın bir uzantısı, hiç değilse onun dolaylarında biçimlenmiş bir süreç olarak belirtmesidir. Bu, Foucault’nun ‘gerçek rejimi’ (’regime of truth’) gerçeğin ‘politik ekonomisi’ (’poltical economy’) dediği şeydir:

Bizimkine benzer toplumlarda ‘gerçeğin politik ekonomisi’ beş önemli süreç içinde kimlik kazanır. ‘Gerçek’ bilimsel söylem şeklinde ve onu üreten kurumlarla merkezîleşir; sürekli ekonomik ve siyasal belirlemelerin öznesidir (ekonomik üretim kadar siyasal iktidar da gerçeğe dönük talepte bulunur); farklı biçimlerde de olsa yoğun bir tüketim ve yayılmanın nesnesidir (belli ve kesin sınırlamalara dayanmaksızın, toplumsal bünye içinde uzantıları bir hayli geniş olan eğitim ve enformasyon araçlannca dolaşımı); dışlayıcı değilse de başat olan birkaç büyük siyasal ve ekonomik aracın denetimi altında üretilir ve yayılır (üniversite, ordu, yazı, medya); son olarak, tüm bir siyasal tartışmanın ve toplumsal taraflaşmanın ana sorunudur (’ideolojik’ çatışmalar).15

Foucault bu çığır açan yaklaşımını bir adım daha ileriye götürür ve şu iki temel noktada özetler: ‘Gerçek’ vargıların (statement) üretimi, regülasyonu, dağıtımı, çevirimi ve işletilebilmesi için sipariş edilmiş süreçler sistemi olarak anlaşılmalıdır. ‘Gerçek’ dairesel bir ilişki içinde onu üreten ve sürdüren iktidar sistemlerine ve onu ortaya çıkaran ve genişleten iktidarlara bağlıdır’.16 Foucault’nun nihaî saptamasıysa şudur: ‘Siyasal sorun, yanlış, yanılsama, yabancılaşmış bilinç veya ideoloji değildir; bilginin kendisidir’.17

Said, Doğuculuğun oluşumundaki asıl etmenin, Doğu coğrafyasının Batı’dan geri kalmış olduğuna dönük inanç olduğunu belirtir18. Bu geri kalmışlık algılaması ve anlayışı Doğuculuğun bir siyasal doktrine dönüşümünü de hazırlamıştır. Bütün bunlar, Said’in yorumuna göre ‘açık Doğucu-luk’tur {manifest Orientalism). Bu, Said’in geliştirdiği iki Doğuculuk tanımından ilkidir. Diğeri, ‘gizli Doğuculuk’tur (latent Orientalism).19 İki kavram arasındaki farkı şöyle açıklar: ‘Bilinçsiz ve hatta dokunulmaz bir olumluluk gizli, Doğulu toplum, diller, edebiyatlar, tarih, sosyoloji ve benzerleri hakkında belirtilmiş görüşler açık Doğuculuktur. Doğu konusundaki bilgide ne tür değişiklik meydana gelirse gelsin bu özgül olarak açık Doğuculukta mevcuttur’.20

Said, buradan hareket ederek gizli Doğuculuk konusunda yeni açıklamalar geliştirir. Bunların içinde belki de en önemlisi, yukarıda değinilen ‘Doğu’nun geriliği’ tezinin aynı zamanda Doğu’nun yozlaşmışlığı, eşitsizliği gibi kavramlarla desteklenmesi ve bunun sonucunda Cuvier, Gobineau, Knox gibi bilim adamları tarafından ortaya atılan ‘insan soyu’ tezlerinin gizli Doğuculuğa bir yandaş kazandırmasıdır.* Ayrıca, Said’e göre, gizli Doğuculuk, özellikle ‘erkek’ bir dünya algılaması üretmiştir.21 Doğuculuğun, cinsiyetçi (sexist) bir temele oturması ve Doğu’nun bir tahayyül merkezi haline gelmesi bu bağlamdadır. Bu bağlamda, Doğuculuk, zaman içinde beklenen dönüşümünü gerçekleştirmiş ve Doğu’nun akademik açıdan incelenmesi olmaktan çıkıp, metinsel ve gözlemsel özelliğini yitirip yönetsel,ekonomik ve hatta askerî bir nitelik kazanmıştır.

Bu çerçeve içinde Said’in getirdiği Doğuculuk anlayışının son önemli noktası onun muhayyile ve temsil kavramlarıyla olan ilişkidir.

Said, gene post-yapısalcı düşüncenin, gerek Althusser, gerekse Foucault tarafından sıklıkla kullanılmış fakat temellerini gene Gramsci’de bulan ‘tiyat-rosallık’ ve ona bağlı olan ’sahne’ kavramını kitabının daha girişinde kullanır. Bu yolda geliştirdiği ilk kavrama göre Doğuculuk edinilmiş, öğrenilmiş bir alandır (learnedfıeld). Fakat bu, somutlaştırılması gereken bir yaklaşımdır. Said bunu şöyle tanımlar: ‘Alan genellikle gizli bir mekândır. Temsil (representation) düşüncesiyse tiyatrosaldır: Orient, bütün Doğunun içine hapsedildiği sahnedir. Bu sahneye rolleri türedikleri daha büyük kesimi temsil etmek olan oyuncular çıkacaktır. Bu koşullar altında Orient, tanıdık Avrupa dünyasının ötesine geçen sınırsız bir uzantı değil, Avrupa’ya eklenmiş gizli bir alan, bir tiyatro sahnesidir’,23 Bu durumda, Orient sahnesi, Said’e göre, ‘bir ahlâkî ve epistemolojik güçlülük sistemi halini alır’.24

Bütün bu oluşum özünde bir temsil sorunudur. Bu kavram Said’in gene daha gizli bir biçimde Foucault’dan kaldırdığı ve kendisi hakkındaki eleştirilerde oldukça ağırlıklı rol oynamış bir kavramdır. Öncelikle herhangi bir şeyin ‘gerçek’ bir temsili olup olmayacağı sorusuna yanıt arar Said. Bu sorusunu ikinci bir soruyla pekiştirir ve ‘yoksa’, der, ‘herhangi bir veya bütün temsil denilen şeyler, temsil oldukları için önce dilde sonra kültürde ve nihayet temsilcinin çevresinde mi içkindir?’.25 Bu soruyu yanıtlarken Said, şu görüşü öne sürer: ‘eğer ikinci seçenek doğruysa, bu durumda eo ipso temsilin sorunlu olduğunu kabule hazır olmalıyız’. Said’in bu tereddüt karşısındaki tavrı açıktır ve kendisinin ikinci seçenekten yana olduğunu, dolayısıyla temsil denilen şeyin sorunlu olduğunu belirtir.26 Bu durumda, temsil sadece sorunlu değil aynı zamanda, ‘gerçeğin’ yanı sıra bir çok başka şeyle iç içe, onlara içkin, onlarla bir bütün halindedir. Kaldı ki, gerçeğin kendisi de bir temsildir. Said’in, Doğuculuk konusundaki görüşlerinin sayısız denebilecek kadar çok alana yayılmasını sağlayan en önemli olgu olan bu temsil olgusudur; Doğuculuğun bir temsil etkinliği olarak biçimlendiğini ısrarla vurgulaması, dolayısıyla bir gerçekliğe sahip olamayacağını belirtmesidir.

IÇSELLEŞTİRİLMİŞ ORYANTALİZM, AÇIK ORYANTALİZM VE KEMALİZM

Kemalizm, başlangıçta da belirtildiği gibi 1839′la birlikte başlayan sürecin uzantısı ve aynı zamanda ondan radikal bir kopuştur. Bu çok ihmâl edilmiş, hatta saklanmış ilişkililik çok ender hatırlanan bir kaynakta bizzat Atatürk tarafından da vurgulanmıştır. Yakın çevresinde bulunan Atay’m bu konudaki gözlemi ilginçtir: ‘Atatürk’e bir gün, ‘Bizim yaptıklarımızı İttihatçılar neden akıllarına bile getirmediler?’ yollu bir söz üzerine rahmetli lider: ‘ama biz onların yanlışlıklarından ve denemelerinden faydalandık’ demişti’.27 Radikal kopuş denilen şeyi belli bir tarihselcilik anlayışı meydana getirir. Özellikle 1908 öncesini hazırlayan sürecin bağlandığı pozitivist ve evrimci dünya görüşü28 Kemalist kadroları da yoğun biçimde etkilemiştir. Evrimci anlayışın temel parametresi modernitedir. Modernite pozitivist süreçte bir doğal dönüşüm olarak görülmemiştir. Ondan ziyade bir proje olarak değerlendirilmiştir. Modernite olarak nitelendirilen aşamalar Hegelci bir teleolojik anlayışla bütünleştirilerek belli bir sonculuk çerçevesi içinde değerlendirilmiş ve gene pozitivist tercihlere koşut olarak öncü gruplar aracılığıyla belirlenmiş ve uygulanmıştır.

Özellikle sınıfsal dönüşümle at başı gitmeyen, daha doğrusu onun üretmediği toplumsal gelişmeler için bu daha da geçerli bir durumdur.29 Burada ilginç ve örtük olan husus modernite denilen sürecin Batı tarihinin ortaya çıkardığı gelişmelerle eşanlamlılığıdır. Bu oluşum özünde teknik ilerlemeyi barındıran, ciddi bir teknolojist yaklaşıma dayanır. Ne var ki, toplumsal planda söz konusu edilen bu değil ortaya çıkan gelişmelerin toplumsal plandaki yansımalarıdır. ‘Modernite aktarımı’ diye özetlenebilecek girişimler-deyse üzerinde durulan bu düzeydeki olgulardır. Bu nedenle Batı dışı modemitelerin oluşumundaki öncelik daima toplumsal düzeydeki dönüşüme verilmiş ve kurumsal düzenlemeler modernleşme için yeterli sayılmıştır. Çoğu zaman literatürde ‘üstyapı devrimi’ veya ‘gardrop’ kavramlarıyla açıklanan bu girişimler ‘Batı gibi bir toplum yaratmak’30 şeklinde özetleniyor ve ‘Türk toplumuna bir Batı toplumu görünümü kazandırmayı amaçlayan’31 girişimler olarak nitelendiriliyordu. Burada ilginç olan bu ‘görünüm’ temelli değişikliklerin Batı’ya dönük ‘anti-emperyalist’ mücadelenin bir parçası sayılmasıdır.

Böyle bir anlayışın kendi içinde çözümlenmeyi bekleyen bir zihinsel duruma tekabül ettiği açıktır. Çünkü, bu anlayış bir yandan şiddetli bir Batı karşıtlığını içermekte fakat onunla eş zamanlı olarak yoğun bir Batı yandaşlığını benimsemektedir. Hatta burada, ‘Batı uygarlığı’ denilen olguyu hazırlayan bütün süreçler (burjuvazi, kapitalist gelişme, ulusçuluk, sanayileşme, vb.) bu görünümle birlikte gerçekleştirilmek istenmiş, bu da ‘medeniyet’ olarak belirlenmiştir. Dolayısıyla, bu girişim ‘global modernite=Avrupa medeniyeti=Batılılaşma’ denklemi içinde tamamlanmak istenmiştir.32 Atatürk’ün amacı olarak da gene bu husus gösterilmiştir: ‘O Türklüğü Batı medeniyet toplumları arasına katılmaktan alıkoyucu bütün köstek ve engelleri silip süpüren bir devrimci(dir)’ .33 Atatürkçülük bu değerlendirmeyle ve getirdiği bütün uygulamalarla açık bir Batıcılık olarak biçimlenmiştir.

Bununla birlikte bu aşamada ortaya çıkan iki sorun göze çarpmaktadır. Birincisi, Batılılaşmaya giderken bir Batı taklitçiliğine saplanmak korkusudur. Bu, özünde bütün bir yakın dönem bilinç tarihinin en önemli parametrelerinden birisidir ve adeta bir sabite gücünü kazanmıştır. Buna karşılık, gerek Atatürk’ün kendisi gerekse daha sonra o görüşü savunanlar bu hususu dikkatle vurgulamışlardır. Atatürk’ün bu konuda neredeyse ‘klasikleşmiş’ iki metninden birisi sorunu oldukça doğrudan bir biçimde karşılar: ‘Biz Garp Medeniyetini bir taklitçilik yapalım diye almıyoruz. Ondan iyi olarak gördüklerimizi kendi bünyemize uygun bulduğumuz için, dünya medeniyet seviyesi içinde benimsiyoruz’.34 İkinci metin Konya gençleriyle yaptığı konuşmadır. Burada daha geniş bir çerçeve çizerek, özellikle İslâm, kültürel gelenekler ve yapılar ve nihayet aydınlar üstünde durur. Özellikle aydınların halkla ve toplumla nasıl, hangi noktalarda birleşmesi gerektiğini ve ‘yaban-cılaşmamaları’ndaki zorunluluğu işaret eder.35 Fakat buradaki asıl vurgu da ‘bize özgülük’ ve değişirken aynı kalmak ilkelerine dönüktür. Kaldı ki, söylev ve demeçlerinin yakın bir incelemesi Atatürk’ün hiç denecek kadar az yerde doğrudan Batı (Garp) kavramını kullandığını göstermektedir. Daha sıklıkla kullandığı kavram ‘medeniyet’tir. Özellikle şapka reformu sırasında da, ‘beynelmilel’ kavramına yönelir36. Bir yandan kurumsal Batılılaşmanın adımları atılırken bu husus dikkat çekicidir ve geniş ölçüde ‘medeniyet’37 kavramıyla Batı arasında ayrıca belirtilmesine gerek duyulmayan bir zihinsel özdeşliğin kurulduğunu göstermektedir.

Bu noktayı, Kemalizmin içselleştirdiği Oryantalizm olarak kaydetmek gerekir. Çünkü, bu yaklaşımla birlikte gerek Atatürk’ün kendisi gerekse Kemalist doktrini yaymakla kendisini yükümlü gören çevre Doğu’nun a priori geri kalmışlığından ve Said’in kitabında belirttiği üzere belli bir İslâm yorumunun ve pratiğinin buna yol açtığından söz eder38. Bu, daha ziyade tekke, şeyh, mürid, tarikat gibi kavramlarla belirlenen bir İslâmdır39 ve buna şiddetle karşı çıkmaktadır. ‘İslâm âlemi’ ‘düşüncelerini, fikirlerini medeniyetin emrettiği değişiklik ve yükselmeye uydurmadıklarından (ne) büyük felaket ve ıstırap içindedirler.’40 Buna mukabil, dinin gerekliliğini kabul etmekte ve bu konudaki doğruyu gösterecek tek merci olarak da Diyanet İşleri Reisliği’ni işaret etmektedir.41 Bu tutum ve anlayış neredeyse bir temel ilke konumundadır42. Bu konudaki duyarlılık yabana atılacak veya görmezden gelinecek ölçülerin çok ötesindedir. Atatürk’ün belirlemesi doğrultusunda bütün bir kuşak aynı duyarlılıkla davranmıştır. Bu durumun nasıl geliştiğini incelemeden önce şunu belirtmek gerekir. Böylesi bir tutum, yani içselleştirilmiş Oryantalizm, kökleri ayrıca ele alınmayı gerektiren, epistemolojik bir durumdur. Bir anlamda, belli bir mantığın -Oryantalizm- doğurduğu ‘doğal’ bir sonuçtur.

Bu konuda bütünüyle böyle bir tavır içinde bulunan en ödünsüz isim Falih Rıfkı Atay’dır. Atay, gerek anılan kitabında, gerek çok tanınmış yapıtı Çankaya’da., Atatürk’ün yaşamını anlatmayı bitirdiği bölümden sonra eklediği yazılarda, hatta 1908 sonrası anılarını yazdığı Batış Yılları isimli yapıtında gerek o bölüme serpiştirdiği satırlarda, gerekse ondan sonrasına eklediği yazılarda sürekli olarak ’softalık-yobazlık’ üstünde durur. İlginç olan bunu sürekli olarak ‘Şark kafası’ diye tanımlamasıdır. Onun tamamlayıcısı da ‘taassup’ kavramıdır.43 Bunların dışında tek yol Batı uygarlığıdır.44 Onun dışında kalanları neyin beklediği bellidir: ‘Batı medeniyet ve kültürü dışındaki müslüman toplulukları medeniyet ve kültür krizi içindedirler’.45 Hatta bu, ’sosyalizm’ için bile geçerli olan bir husustur: ‘Sosyalizm insaniyetçidir. Barışçıdır. Hakçı ve hürriyetçidir. Onun için de BATILI’dır’. Doğulu olamaz. Ancak o medeniyet ve kültür toprağında çiçeğini açar’.46 Bir anlamda, Batılılık ve Doğu karşıtlığı bağlamında Atay, karşısında olduğu sosyalizmle bile ittifak edebilmiştir. Bununla birlikte bütün bu değişikliklerin nedeni ‘gizli oryantalizm’ diye nitelendirdiğimiz şeyi açıklayacak bir kavramla ortaya çıkar. Atatürk, aksi yapıldığı, yani herhangi bir konuda Batı’nın uyguladığı yöntemden vazgeçildiği takdirde dünyanın kendisine ‘güleceği’ endişesindedir.47

Böyle bir noktaya nasıl gelindiği Atay’dan izlenebilir. Özellikle İstanbul’da ve Beyoğlu’nda belli bir dönemde yaşananların kendi kuşağı üstünde nasıl bir aşağılık duygusu uyandırdığını Atay açıklıkla yazar. Mustafa Kemal hareketininse kendi kuşağını öncelikle Batı ve Batılılar karşısındaki bu eziklikten kurtardığını özellikle ve defalarca vurgular48. Fakat, sorunun neden bu anlamda bir Şark-Garp çatışmasına dönüştürüldüğü elbette ancak tarihsel bir perspektifte anlaşılabilir ve gene hiç kuşkusuz burada belirleyici olan 1839 sonrası süreç ve bizzat Mustafa Kemal’in tercihleridir. Ne var ki, gelinen nokta, Atay’in deyişiyle 1923 devrimi neresinden bakılırsa bakılsın kesin ve keskin bir Batıcılık anlayışı içindedir.

Bu anlayışı, yukarıda belirtildiği gibi, içselleştirilmiş oryantalizm şeklinde önerdiğimiz kavramla tanımlamak mümkündür. İçselleştirilmiş oryantalizm kavramına, Wilson III de farklı bir bağlamda değinir. Wilson III, kavramı temellendirmek için öncelikle Said’in Oryantalizm isimli yapıtında oldukça alıntılanmış bir bölümden hareket eder. Wilson IH’e göre, özellikle İslâm bağlamında Said, Oryantalizmi dört belirleyiciye indirgemektedir: ‘1. Batı ve Orient arasında sistematik ve mutlak fark. 2. Orient hakkındaki soyutlamaların daima bu bölge hakkındaki doğrudan örnekleri yönlendirmek için kullanılması. 3. Orient’in ebedî, türdeş, kendisini tanımlamaktan âciz olduğu görüşü. 4. Orientm korkulacak ve denetim altında tutulması gereken bir şey olması’.49 Wilson III, bu genellemeden hareket ederek aynı muhakemenin ABD’de zencilere karşı uygulandığını, bu kitlenin ‘öteki’ olarak görüldüğünü ve aynı yaklaşımla ele alındığını belirtmektedir. Dolay-sıyla, Said’in tezinin bir toplumun içinde yaşayan belli bir kesimin ‘öteki’ kabul edilerek onlara dönük bir tavır olarak da kendisini gösterdiğini belirtmektedir. Bununla birlikte, Wilson III ün makalesinde eksik bıraktığı bu oluşumun epistemolojik arka planıdır. Yazar, sorunu daha pratik bir arayışın uzantısı olarak kaleme almıştır.

Oysa, bizim iddiamıza göre, Türkiye’deki durum bu anlamdaki bir Oryantalizmden, yani bir toplumun kendi içindeki belli bir azınlığı ötekileştirerek uyguluyor olmasından daha farklıdır. Önce şunu belirtmek gerekir ki, Oryantalizmin en önemli içkin karakteristiklerinden birisi ötekileştirmektir.50 Ne var ki, ötekileştirmek, Oryantalizmi aşan bir boyuta da sahiptir. Bununla birlikte, salt Oryantalizm bağlamında alınsa bile, Türkiye’de 1923 sonrasında geliştirilen Oryantalist perspektifin çok daha özgül bir boyutu mevcuttur. Çünkü, bu anlamdaki bir Oryantalizm salt belli bir toplum kesimi (mütedeyyinleri, ‘hacıları, hocaları’, tarikatları, şeyhleri ve müritleri) kapsamakla kalmaz. Siyasal düzeydeki meşrulaşma sürecinde oluşturduğu en belirgin hedeflerden birisi bu olmakla birlikte (öteki, emperyalizm) bu Oryantalizm daha çok toplumun bütününü kendisine hedef alır. O niteliğiyle de bir tarihselliğe ve bir zihniyete karşıdır. Giderek, bu Oryantalizmin ötekisinin siyasal pratik içinde belli bir kesimi hedef alırken, onu salt ‘taktik’ bir yönelimle uyguladığını fakat asıl ötekileştirmenin epistemolojik bir düzeyde kurgulandığını söyleyebiliriz.

Buradaki Oryantalizm bütün toplumsal süreçleri yatay olarak kesmektedir. Epistemolojik tavır alışı kadar kendisi de epistemolojik bir söylem olarak gelişmektedir. Bu nedenle, buradaki içselleştirme ediminin çok daha soyut, hiyerarşik ve aynı zamanda dikey eksenli olduğunu öne sürebiliriz. Bir anlamda bu özelliklere sahip içselleştirilmiş Oryantalizmin hegemonik söylemin tarihsel boyutu olduğunu ve daha ziyade kendi kendisini kurgulamaya dönük olduğu da vurgulanabilir. Nitekim, bu iddiayı temellendirecek olan en güçlü kanıtlardan birisi bu sürecin sadece muhayyel bir Doğu ve İslâm yaratmakla kalmaması aynı şekilde muhayyel bir Batı da yaratmasıdır. Bu muhayyel Batı hem bir Batı tanımı içermekte hem de Batılılaşma için nereye kadar ileri gidilmesi gerektiğini göstermektedir.

GiZLİ ORYANTALİZM OLARAK KEMALİZM

Kemalizmin bir söylem olarak gerek kurgulanmasında gerekse hegemonik hâle gelmesinde açık Oryantalizm olduğu üstünde daha fazla durmayı gerektirmeyen bir husustur. Bununla birlikte, yukarıda belirtildiği gibi, Kemalizmi Oryantalist bir söylem olarak ilginç kılan onun ‘içselleştirilmiş Oryantalizm’i kullanmasıdır. Bu, toplumun ve onu kuran değerler bütününün doğrudan doğruya Oryantalist bir gözle okunması ve değerlendirilmesidir. Dolayısıyla daha başlangıçta bu söylemi geliştirenler ve kendilerini bu konuma yerleştirenlerle toplumun geri kalan kesimi arasında hiyerarşik, otoriteryen bir tavır girer. Fakat, Kemalizmin, gerek bir alternatif modernleşme gerekse bir Doğu modernitesi kurma süreci olarak Oryantalizmle ilişkisi bu kadarla sınırlı değildir. Oryantalist algılamalar içinde bu kadarıyla bile, özellikle içselleştirilmiş Oryantalizm bağlamında, son derecede özgül bir doku meydana getirmekle birlikte Kemalizmin gene bir alternatif modernite seçeneği olarak çok daha ilginç açılımlarından birisini ‘gizli oryantalizm’ meydana getirmektedir. Bu süreç birbirine bağlı iki aşamadan oluşur. Sürecin en önemli belirleyicisi, açık Oryantalizmden çok farklı bir biçimde toplumun ve genel olarak da Doğu’nun değerlerinin tanımlanışı yerini doğrudan doğruya Batının tanımlanmasına bırakır.

Cumhuriyet’in belirmesiyle birlikte Türkiye’de gene Gramsci’nin terimiyle söyleyecek olursak ‘organik aydınların’ en önemli sorunlarından birisi Avrupa’nın tanımını yapmaktı. 1839 sonrasında farklı Avrupa ve Batı (Garp) tanımları yapılmıştı ve bu tanımların her birisi dönemin özgüllüğünden belli etkiler taşımaktaydı. 1923 ise bu açıdan daha da ilginç bir dönemdi. Çünkü, özellikle 1918-1922 arası Batı’ya karşı verilmiş bir savaşı kapsıyordu. Bu itibarla getirilecek Batı tanımının yönetimin meşruluğunu zorlamayacak bir içerik taşıması gerekirdi.

Bu konuda kullanılabilecek en önemli anahtar bir kez daha Ziya Gökalp’in geliştirdiği formül olmaktaydı. Batı’da daha kendisine özgü bir anlayışla ortaya çıkan kültür-uygarlık farkını51 Gökalp düşüncesinin ve modelinin temeli hâline getirmişti. ‘Hars’ kavramıyla ortaya koyduğu kültür kavramını Gökalp yerli sayarken uygarlık kavramını çok daha teknolojist bir içerikle ele alıyor ve evrensel kabul ediyordu52. Dolayısıyla herhangi bir ülkenin kendisine özgü kültürel değerleri koruması koşuluyla uygarlığı, kaynağı ve kökeni nerede olursa olsun almasında sakınca yoktu. Özellikle Türk Ocakları döneminde ve öne çıkmış Türkçülük arayışları içinde oldukça işlevsel olan bu yaklaşımın erken Cumhuriyet döneminde de -hatta bugün de- en çok kullanılan, en rahatlatıcı kavramlardan birisi olduğu açıktır.

Bununla birlikte, erken Cumhuriyet döneminde Atatürk, bu tanımın yeterliliği kadar yetersizliğini de fark etmiştir. Bu fark ediş daha boyutlu bir yorum yapmak çabasından değil çok nesnel ve pratik bir ihtiyaçtan kaynaklanır. Çünkü, asıl amaç, daha önce de belirtildiği gibi, ‘medeniyet’ kavramıyla Batı (Avrupa) özdeşliğini kurmaktır. Ancak o özdeşlik kurulduğu takdirde reformcu yaklaşımın topluma kabul ettirilmesi, meşrulaştınlması mümkün olacaktı. Nitekim, reformlara henüz başlandığı bir dönemde bu ve bağlı bir çok gerçek çok dikkatli bir biçimde vurgulanmıştır. Her şeyden önce, gene yukarıda değinilen ve ‘üstüne güldürmek’ metaforu çok farklı ve daha örtülü bir anlayışla dile getirilmiştir: ‘Benim kanaatim o idi ki ve daima o oldu ki dünyada insan diye yaşamak isteyenler, insan olmak vasıflarını ve kudretini kendilerinde görmelidirler… Bu uğurda her türlü fedakârlığa razı olmalıdırlar. Yoksa hiçbir medeni millet onları kendi sırasında ve safında görmek isteme’.53 A posteriori ortaya koyulmuş bu genel gerekçenin gösterdiği ‘medeniyet’le bütünleşmek gereksinmesi medeniyetin ne olduğunu tanımlamayı da gerektirir. Gerçi bu, 1926′dan önce ortaya koyulan uygulamalarla belirginleşmiştir fakat o yıllardan daha önce de Mustafa Kemal tavrını açıkça ifade etmekten çekinmez. ‘Medeniyet’ demek ‘Batı’ demektir: ‘Bütün mesaimiz Türkiye’de asrî, binaenaleyh batılı bir hükümet vücuda getirmektir. Medeniyete girmek arzu edip de garba teveccüh etmemiş millet hangisidir?’.54 Bunu bir süre sonra şu görüşlerle pekiştirir: ‘Batı’nın her türlü medenî eserlerini alacağız’.55

Bütün bunlardan daha ilginç olanı Ziya Gökalp’in öne sürdüğü ve o tarihe kadar çok etkili olmuş görüşleri eleştirmeye başladığı noktadır. Daha eski bir tarihte Gökalp’in yaklaşımına benzer bir görüşü kendi anlayışı içinde ortaya koyar: ‘Memleketler muhteliftir fakat medeniyet birdir’. Burada dikkat çekici olan bu cümlenin hemen ardına eklediği görüştür ve onunla ‘bir olan mede-niyet’ten ne anladığını açık biçimde dile getirir: ‘bir milletin gelişmesi için de bu yegâne medeniyete iştirak etmesi lâzımdır’. Yukarıda geçirilenlerle birlikte düşünüldüğünde medeniyetten muradın Batı medeniyeti olduğu açıklıkla anlaşılır. Onu bu derecede berrak bir biçimde ortaya koyduktan sonra bu kez sorunun bu dünyayla ilişkinin kesilmesi olduğu öne sürülür: ‘İmparatorluk zamanında sultanın hükümetleri Türk milletinin Avrupa ile temasına mani olmak için ellerinden geleni yapmıştır’.56 Hatta bu konuda bir açıklamada da bulunur ve bunun bir başka neden olarak da Türklerin kazandığı zaferlerden sonra edindiği özgüven içinde Batı’yla ilişki kurmayı gereksiz görmeleri olduğunu söyler ve şunu dikkatle kaydeder: ‘bu bir hata idi bunu tekrar etmeyeceğiz’.57 Bu görüşlerin bir adım sonrasıysa çok çarpıcıdır: ‘Siyasetimizin, ananelerimizin, menafiimizin bizi fikr ü temayül itibariyle bir Avrupa Türkiye’si daha doğrusu garbe teveccüh etmiş bir Türkiye arzu etmeye meylettirmesi olacaktır’. Bu konuda daha soyut düzeydeki bir açıkla-masıysa Gökalp’e tam bir cevap niteliği taşır. Çünkü, medeniyeti, yani Gökalp’in uygarlık karşılığı kullandığı ve teknoloji düzeyini ve kapasitesini içeren medeniyeti, gene Gökalp’in içe dönük, özgül değerler bütünü olarak tanımladığı kültürle özdeşleştirir. Bunu sistemleştirir:

“Bence medeniyeti harstan ayırmak güçtür ve lüzumsuzdur. Bu noktai nazarımı izah için hars ne demektir tarifedeyim:

Bir insan cemiyetinin a- Devlet hayatında, b-fikir hayatında yani ilimde, içtimaiyatta ve güzel sanatlarda, c- iktisadî hayatta yani ziraatte, sanatta, ticarette, kara, deniz ve havaya ait ulaştırma işlerinde yapabildiği şeylerin sonucudur.Bir milletin medeniyeti denildiği zaman hars namı altında saydığımız üç nevi faaliyet sonucundan hariç ve başka bir şey olamayacağını zannederim”.

Mustafa Kemal’in bu yaklaşımıyla birlikte uygarlığı kültürle özdeşleştirdiğini ve çok çeşitli toplumsal, tarihsel dönüşümler sonucunda ortaya çıkmış olan siyasal, kültürel düzeylerdeki Batı uygarlığını ‘kültür ve uygarlık birdir’ mantığıyla temellendirmeye çalıştığı açıktır. Bu, özünde Ziya Gökalp’in anlayışını aşan, daha açık uçlu bir modeldir. Ne var ki, Mustafa Kemal’in bunla asıl yapmak istediği mutlakıyetçi bir Avrupa merkezci (Eurocentrist) yapı oluşturmaktır. Bu, her şeyiyle, bir bütün olarak benimsenmiş bir Avrupa modeli/yaklaşımı olmaksızın kısmî bir anlayışla Batıyla bütünleşmenin olanaksız olduğunu öngören/varsayan bir yaklaşımdır.

Bu model, ‘gizli oryantalizm’in ulaşabileceği en son nokta olmakla birlikte bununla sınırlı değildir. Buradaki Oryantalist motivasyon çok daha örtüktür -Batı güçlü, vs. olduğu için oraya yönelinmelidir, çünkü biz geriyiz, vs. Ne var ki, bu yaklaşım örtük oryantalizmin Kemalist söylemin hegemonikleşme sürecinde kullanıldığı, onun dışına çıkılmaz bir aracı olmaya yöneldiği son derecede açıktır. Nitekim bu anlayış kısa sürede çok daha kapsamlı bir proje niteliği kazanmış, daha farklı katkılarla çok farklı bir yörüngeye oturmuştur. Bunu, en geniş anlamda Prof. Sinanoğlu’nun kitabına verdiği isimle söylemek gerekirse Türk Hümanizmi’dir.58

TÜRK HÜMANİZMİ VE GİZLİ ORYANTALİZM

Türk Hümanizmi diye yerleştirilen kavram özünde Almanya’nın 1848-1918 arasında yaşadığı ve kimi kaynaklarda ‘aklın krizi’59 diye özetlenen dönemde üretilmiş Antik Yunan ve Roma kaynaklarına dönmek, onlan günlük hayat içinde yeniden üretmek ve Avrupa düşüncesini bu bağlamda kurmak yolundaki düşüncenin gecikmiş bir biçimde Türkiye’de de yerleştirilmesi çabasıdır. Bu açıdan bakılırsa Türk Hümanizminin iki boyutundan söz edilebilir. Bunların ilki, bu projenin bir kültür projesi olarak gündeme getirilmesidir. Fakat, ondan daha önemlisi, ikinci öge budur, bu yaklaşımın (kapalı) oryantalizm düzleminde ifade ettikleridir. O düzeyde de iki önemli sonucundan söz edilebilir. 1. Bir gizli oryantalizm kurucu söylem öğesi olarak Türk Hümanizması, açık oryantalizmden bir hayli farklı bir yerde kristalize olur. Açık oryantalizmin bilinen yaklaşımla Doğuyu sorunsallaştıran ve tanımlayan tercihi burada aşılır ve örtük/gizli Oryantalizm belirleyicisi olarak Türk Hümanizmi Batıyı sorunsallaştınr ve tanımlar. 2. Bu husus Kemalist söylemin aşkınsalcı-erekbilimsel dokusunu oluşturmakta kullanacağı en önemli araçlardan birisi niteliğini kazanır. Onunla birlikte organik aydın kesiminin Kemalizmle örtüşmesinde gene önemli bir rol oynar.

Türk Hümanizminin Kemalist dönemde ortaya çıkışı gecikmez. Böyle bir gelişmenin önemli düşünsel açılımlarından birisini Yücel dergisi çevresinde toplanan aydınlar oluşturur.60 Bu gelişme kendisini iki düzeyde dışa vurur. Önce liselerin bir kolu olarak, Almanya’da uygulanmış ‘jimnazyum’dan esinlenen ‘klasik lise’ler açılır61. Bunlar Latince ve Yunanca öğreten orta öğretim kurumlandır. Klasik liseler 1940 yılında eğitime başlamış, 1949′da kapatılmıştır. İkincisi, Batı klasiklerinin çevrilmesini sağlayan ve Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde yer alan bir Tercüme Bürosu 1940′larda, dönemin ilgili bakam Hasan Âli Yücel’in girişimleriyle kurulur. O arada, özellikle 1935′te daha farklı amaçlara da hizmet etmekle birlikte Dil ve Tarih, Coğrafya Fakültesi’nin kuruluşu, burada bir Klasik Filoloji bölümünün açılışı62 bu süreci hızlandıran oluşumlardır. Aynı mantık bir süre sonra Köy Enstitüleri’ne de yansımış, daha sonraysa Mavi Anadolu adıyla kendisini tanımlayan bir küçük aydınlar grubu içinde kalmıştır. Daha sonralarıysa neredeyse unutulan bu yaklaşım Sinanoğlu tarafından sistematize edilmiş ve bu kavram ‘Atatürk devrimlerinin yarım kalmasının’ ve gene o devrimlerin tutucu kesim tarafından baltalanmasmın asal etkeni olarak sunulmuştur.63

Türk Hümanizması, özünde klasik oryantalist düşünceden hareket eder. Bunu öne sürerken temel önerme ‘Batılı olmayan evren tarih ve fikir yönlerinden yapılan incelemelere karşı koyan bir niteliktedir’. Çünkü, ‘Batılı olmayan evreni bir bütün olarak kavrayan bir kuram bugüne kadar vücut bulmuş değildir’. Bunun nedeniyse şudur: ‘batılı olmayan evrenin yaradılışının gereği olarak sistemli bir araştırmaya, yani bu evrenin özünü ortaya koyacak ve böylece nedensel bağlantılarını ve ideal değerlerini saptayacak veya, başka bir deyimle, bu evren hakkında tarihsel yargılar verecek ve onun felsefî kavramlarını bulup çıkaracak araştırmalara yaradılışı gereği aykırı düşen bir nitelik taşımasıdır’ .64

Örnekleri bir çok yerde bulunabilecek bu açık Oryantalist söylem, Hümanizmacılara göre, Kemalist anlayış karşısındaki en önemli engeldir ve gene Kemalizmin niçin Batı’ya yönelmesi gerektiğini açıklamaktadır. Bu bağlamda, Sinanoğlu, Kemalist devrimin yeterince temellenmediğini belirtir ve ‘benimsenmek istenen yeni ilkelere ve başlayan yeni yaşayışa rağmen öbür dünyaya dönük yazgıcı zihniyetin Türk toplumu üzerindeki egemenliğini sürdürmesi’ni65 devrimi üç türlü yorumlanmasına bağlı görür.

Bu üç yorumun ortak paydasını devrimin yeterince algılanmaması oluşturur. Birinci yorumu secularist’ler, ikinci yorumu modernist’ler, üçüncü yorumu conservatives’ ler oluşturur66. Oysa çare dördüncü yorumun benimsenmesindedir. O da, ‘devrimin yakın zamanlarda Türkiye’ye soktuğu toplumsal, siyasal ve kültürel kuruluşların ruhunu -oluştukları yer ve çağda gelişmelerine yol açan ruhu- benimsemeye çaba göstermek durumundadır’.67 Bu anlamda, Atatürk devrimi ’skolastik düşüncenin reddi, Hümanist düşüncenin olduğu gibi kabulü’dür. Onun özü de ‘Avrupa’yı Avrupa yapan toplumsal ve ahlaksal değerlerin insancıl ve akılcı ilkelere dayandığını ve bu ilkelerin kaynağının Yunan-Roma evreninde aranması gerektiği’dir.69 Bu amaca varmak için eğitim sistemi tepeden tırnağa değişmeli, ‘Osmanlı tarih ve edebiyatı dahi öğretilmemeli’70, Latince ve Yunanca öğretimine geçilmeli,’ siyasal eğitim alanında Yunanistan’ın ve Roma’nın siyasal tarihini ve kurumlar tarihini batı toplumlara oranla daha büyük bir istek ve coşku ile incelemeli’dir71.

Buradan bir . Türk Hümanizmi doğacaktır72. Bu anlayışı yeterince yerleştirmek için kullanılan metafor Pindaros’tur. O da genç bir şairdi. Thebaili’dir. Atina’da yaşamış ve çok şey öğrenmiştir. Fakat iyon ruhunu asla anlamamış, ‘Atina’nın üstlendiği şanlı tarihsel rolün büyüklüğünü kavrayamamış’, sonuna kadar Dorlu kalmıştır. Çünkü, Pindaros Atina’ya 18 yaşında gelmiştir.73 O nedenle çocuklarımıza devrimi kaynaklarına inerek çok küçük yaşlardan başlayarak öğretmeliyiz. Doğuyu aşacak olan güç ve olanak budur.

Bu anlayış, yeni değildir. Daha önce Yahya Kemal-Yakup Kadri ikilisi tarafından Nev-Yunanilik olarak gündeme getirilmiştir.74 Yakup Kadri, konuyu, ‘Avrupakari, Avrupai’ yazısında 1924′te ele alır. Hümanizme en erken çağrılardan birisi olan bu yazısında Karaosmanoğlu da aynı kavramları vurgulamaktadır:

Garbın medenî milletleri tahsil ve tehzib sahasında bunlardan (Yunan ve Latin yazarlanyla-hbk) bir hatve ayrılmamıştır ve hümanite (yani Yunan ve Latin dersi) namı altında bunlarla daimi bir rabıta muhafaza etmiş, bunların yolu üzerinde yürümüştür. Bugünkü Avrupa’da ‘hümanite’sini yapmamış yani Yunaniyat ve Latiniyat dersi görmemiş bir adama tahsil ve terbiyesi tam nazarıyla bakmak mümkün değildir. Çünkü lise tahsili demek az çok hümanite tahsili demektir. Ve bunsuz garp usulü liselerin bir manası yoktur.75

Yakup Kadri, bu makalesini dönemin mottosu olan bir maxim‘le tamamlar: ‘şeklen Avrupakari değil ruhen Avrupai olmaya çalışalım’.

Bu anlayışın daha sonraki dönemde savunucusuysa eleştirmen Nurullah Ataç olmuştur.

Ataç, yazdığı bir çok yazıda, öldüğü yıl olan 1957′ye kadar bu görüşleri şiddetle savunmuştur. Türkçe’de özdeşleşmenin en önde gelen savunucularından olduğu kadar Ataç, neredeyse ‘katıksız’ denecek bir Batıcılığın da savunusunu yapmıştır. Bu konuda, elitist bir anlayışı benimseyen76 , eğitim sisteminde Emrullah Efendi’nin Tuba ağacı kuramı diye bilinen görüşlerini yani öncelikle yüksek eğitim kurumlarının geliştirilmesi görüşünü savunan Ataç77, orta eğitim kurumlarına, liselere Yunanca ve Latince’nin koyulmasını ödünsüz bir biçimde savunmuştur. Ataç’in bu konuda öne sürdüğü gerekçeler daha sonrakilerden farklı değildir. Bunu temelde bir Atatürkçülük ve Batılılaşma modeli olarak benimser ve önerir:

“Bizde gerçek aydın, sözün Avrupa ‘daki anlamile gerçek aydın yetişmesini istiyorsak, orta öğretim okullarını değiştirmeliyiz, o okullara edebiyat derslerini koymalıyız. Büğün (Bugün-hbk) yok mu o okullarda edebiyat dersi? Yoktur, bizde Batı acunundaki anlamile bir edebiyat yoktur da onun için. Bizde hep kendilerinden öncekilerin söylemiş olduklarını tekrar eden bir takım şairler yetişmiştir, hiçbir şair, hiçbir yazar yeni düşünceler, yeni görüşler getirmemiştir, i.ö. hayatımız naslara bağlanmıştır, düşünce hayatımız da naslara bağlanmıştır. Bizim edebiyatımız insana türlü görüşleri, türlü düşünceleri öğretmez, insanoğlu saygısı aşılamaz. Bunun için orta eğitim okullarından bizim edebiyatımızı kaldırıp yerine Yunan, Latin edebiyatını koymak gerektir. Batı acunu aydınını aydın eden onlardır da onun için.”

Sinanoğlu tarafından çok daha sistematik bir biçimde önerilen okullarımızdan Osmanlı tarihi ve edebiyatı öğretiminin kaldırılması bu şekilde ön-celendikten sonra gene Sinanoğlu’nun siyasal düzeyde önerdikleri de Ataç tarafından neredeyse aynen belirtilir: ‘Büğün biz budunbuyrumcu (demokrat) olduğumuzu, ulusçu olduğumuzu söylüyoruz ya, değiliz. Allı*, Yunan Latin ekininden (kültüründen-hbk) geçmemiş, Yunan, Latin yazarlarının yapıtla-rındaki düşünlerle yoğrulmamış bir toplumda gerçekten budun-buyrumculuk da gerçekten ulusçuluk da olmaz, bunlar Doğu’nun bilmediği görüşlerdir, Yunan-Latin ekininin ürünleridir, bütünü almadan, bütünü kavramadan bu tikeleri (cüzleri) de alamayız’.79

Ataç, bir üçüncü noktada, Sinanoğlu’nun ‘devrimin dördüncü yorumu’ dediği ve radikalizmi önerdiği noktayı da önceden kesin çizgilerle pekiştirmiştir:

“Bu ülkede. Batı uygarlığının üstünlüğünü anlamış, bunun için de o uygarlığın gereklerini yaymağa çalışan kimseler var, en aşağı yüz, yüz elli yıldan beri…. Getirebildiler mi Batı uygarlığını? Hayır, onlar da ılımlı olmağa kalktılar, yahut önlerine ılımlılar çıktı: ‘Yoool’ dediler ılımlılar, ‘Biz büsbütün de Batılı olamayız, bizim de geleneklerimiz var, ayrılmamalıyız o geleneklerden. Batı uygarlığını mı alacağız? Peki. Ancak ona biraz da Doğu uygarlığını karıştırmalıyız’ dediler. Neye vardı bu? Batı uygarlığı gücünü yitirdi Doğu uygarlığı içinde, eridi, ancak bir gölge olarak kaldı. Batının bir takım düşüncelerini, aldık, kendimize uydurduk onları, Doğu düşüncelerine, görüşlerine, inanışlarına göre yorumladık, özlerini değiştiriverdik, tanınmaz bir kılığa soktuk onları “.80

Ataç’in 1940′larda öne sürdüğü bu görüşler son aşamasına Mavi Anadolu hareketiyle ulaşır. Mavi Anadolu’nun başını çeken Halikarnas Balıkçısı, Azra Erhat ve Sabahattin Eyüboğlu özde bütün uygarlıkların beşiğinin Anadolu olduğunu savunur. Halikarnas Balıkçısı’nın bir çok eserinde daha sistematik bir biçimde öne sürülen ve Erhat tarafından da tekrarlanan bu görüş özellikle Eyüboğlu’nda neredeyse ‘klasik’ denilecek bir yaklaşımla tekrarlanır. Eyüboğlu, Doğu’nun karanlığının her şeyi bastırdığını öne sürürken bunu softalıkla belirginleştirir.81

Mavi Anadolu hareketinin bu bağlamda sarıldığıysa romantik bir halk kavramıdır . Her üç yazar, fakat özellikle gurubun ideologu konumundaki Eyüboğlu bu konuyu yılmadan işler. Halkla, Anadolu’yu bütünleştirir. Halkın kirlenmemiş, su katılmamış, tertemiz bir kuvvet olduğunu ve softalık, ‘taassup’ karşısında yer aldığını belirtir.83 Özellikle Eyüboğlu ve Erhat bu doğrultuda gerçek Batı düşüncesini oluşturan kaynak olarak gördükleri ve bağnazlıkla savaşımda en önemli tarihsel dayanak saydıkları Rönesans uygarlığının temel yapıtlarını çevirmeye koyulurlar.* Eyüboğlu, Montaigne, Rabelais’yi Türkçe’ye kazandırır.* Grup, ayrıca Köy Enstitülerinin kurulmasında etkin rol oynadığı gibi, o sürece doğrudan katılır.84 Yüksek Köy Ensti-tüsü’ne ‘Metinlerle Batı Edebiyatı’ öğretmeni olur.

Eyüboğlu ve arkadaşlarının çalışmaları iki noktada kavramlaştınlabilir. Bunların ilki, grup, Atatürk’ü ‘Türkiye’nin ilk Hümanist düşünür’ saymaktadır.85 İkincisi, grubun temel görüşleri yıllarca bir metafor etrafında biçimlenmiştir. Buna göre bir albay, Eyüboğlu’na, Atatürk’ün, ‘Dumlupınar’da Yunanlılardan Troyalıların öcünü aldık’ dediğini aktarmıştır. Eyüboğlu, böyle bir söz duyup duymadığını F. R. Atay’dan sorar. Atay duymadığı gibi ‘böyle bir şey söylemiş olmaz, uydurmadır’ deyince, bunu Atay’ın böyle bir sözü kendi Mustafa Kemal’ine yakıştırmadığını ve aslında böyle bir sözün olağan olduğunu belirtir.8687. Dolayısıyla, Atatürk devrimleri de bu perspektiften değerlendirilmelidir. Eyüboğlu’na göre bu söz Atatürk’ün tarih anlayışının bilinmeyen bir yanını aydınlatmaktadır

Bu anlayışın ve yaklaşımın değinilmesi gereken son evresini ‘klasik’ tartışması oluşturur. Temsilciliğini daha çok şair ve düşünür Melih Cevdet Anday’ın yaptığı bir görüş sorunu çok farklı bir açıdan ele alır. Anday, ‘kendimizi bir türlü Batı’nın içinde duyamıyor, bulamıyoruz’88 dedikten sonra Eliot’un çok tanınmış ‘Klasik Nedir?’ makalesinden hareket ederek Ataç’ı, bütün önermeleriyle birlikte ‘modern kültürümüzün köşe taşlanndan biri ve başlıcası’89 sayar. Avrupa’yı özünde bir Akdeniz uygarlığı sayan Anday, o kültürün ‘Yunan Latin kültürü üzerine dayalı olan… 18. yüzyıldaki bilim patlaması ile dünyayı egemenliğine aldığı’ kanısındadır. Avrupa bir Roman dilleri uygarlığıdır, Anday için.90 Eyüboğlu, Erhat ve Halikarnas Balık-çısı’yla birlikte Anadolu’daki tüm uygarlıklar bizimdir görüşünü benimseyen Anday91 nihayet klasik kavramını tartışmaya başlar.

T. S. Eliot’un çok tanınmış ‘Klasik Nedir?’ makalesinden hareket eden Anday, ‘bizim klasiğimiz yok demekte sakınca görmüyorum’ der.92 Klasikten anladığı Anday’ın açıktır: ‘eskimiş ve üstünde tartışılmayacak kadar gelenekleşmiş, değeri kabul edilmiş’. Bizim dil değişiklikleri nedeniyle bir geçmiş birikimimiz olmadığını, geçmiş edebiyatımızın unutulmuş olduğunu belirtir. İlerleyerek, ‘yeni Türk şiiri modern olarak doğdu’ saptamasında bulunur. Anday, burada, evrenselle klasik arasında muğlak bir geçiş yapar ve ‘kendi içine kapalı toplum gibi kendi içine kapalı edebiyatın da evrensel olma şansı yoktur’ der. Nihayet, bizde klasik diye adlandırılan şeyin aslında eski olduğunu belirtir.94 Bir başka yazısında da Saint-Beuve’den alıntılar yaparak Aristoteles’in Poetika’sında getirdiği tanımın kabul edilmesi gerektiğini vurgular.95 Bu, ister istemez Batı klasiklerini tek kaynak olarak kabul etmeyi açık ya da zımni olarak öne süren bir yaklaşımdır.

Bütün bunlar, Kemalist söylemin gizli Oryantalist bağlamda vardığı son/ucu belirtmektedir. Bu yoldan yalnız toplum tanımlanmamış aynı zamanda ve daha çok Batı da tanımlanmıştır. Öte yandan, bu yaklaşımla Kemalist yaklaşım meşrulaştırılmıştır.

Sonuç

Kemalizm, kendisini oluşturan söylemsel, zihinsel ve kurumsal olguların henüz yeterince çözümlenmediği bir .ideolojidir. Bu eksikler nedeniyle Kemalizmin yapısal özellikleri de henüz yeterince bilinmemektedir. Bütün bu nedenlerden ötürü Kemalizmin Batılılaşmayı hedeflemiş bir yönelim olarak nereye kadar ve nereden sonra bir Batı-dışı modernite veya bir alternatif modernite öğesi sayılabileceği sorusuna bir yanıt vermek bugün için kolay değildir. 1839′la birlikte başlayan dönemin son büyük ve radikal halkası olmakla Kemalizmin toplumsal, kültürel ve siyasal düzeylerde getirdiği dönüşüm kuşkusuz etkileyicidir. Bununla birlikte gene bu dönüşümü oluşturan hususların 19. yüzyıl modernleşme arayışları içinde ele alınması ve özellikle Japon ve Rus modernleşme/Batılılaşma çabalarıyla karşılaştırmalı olarak izlenmesi gerekir.

Bu olgu en az Kemalizm çalışmalarından öte modernite yaklaşımlarını öne çıkaracaktır. Ne var ki, kökleri 16. yüzyıl Batı toplumlannda ve nihayet Batı burjuvazisi içinde bulunan modernite kavramının ‘içinden’ yapılacak okumaların Türkiye ve Kemalizm gibi iki öğeyi öncelikle kuşatması ve açıklaması neredeyse olanaksızdır. Bu arayış, daha içe dönük yaklaşımları zorunlu kılmaktadır.

Oryantalizm çalışmaları ve özellikle Kolonyalizm Sonrası Çalışmalar, o arada Kültür Çalışmaları Batı moderniteleriyle Batı dışı modernitelerin karşılıklı etkileşimi içinde anlaşılmasını sağlayacak kapsamlı ipuçları sunmaktadır. Bununla birlikte ‘klasik’ veya daha doğru bir deyişle ‘konvansiyonel’ bir Oryantalizm okumasının da bu konuda sınırlı kalacağından söz edilebilir. Bu, özellikle Kemalizm gibi bir ara-modernite oluşturmuş modeller için çok daha geçerli olan bir husustur. Bu, gene Kemalizmin özgüllüğüyle ilgilidir.

Bu çalışmada Kemalizm sadece Oryantalizm bağlamında okunmakla kalmamış, bir Oryantalizm oluşturma süreci olarak ele alınmıştır.

Buna göre Kemalizmin Oryantalizmle olan ilişkisini öne çıkaran asal öge Batı ve batılılaşmayla olan ilişkisidir. Kemalizm, Batı karşısında ikili bir tavır ve tutum içindedir. Batı’ya karşı verilmiş bir savaşın ardından kendisini kurumsallaştırması nedeniyle Batı’yi belli bir mesafede tutmaya özen göstermiştir. Buna mukabil özellikle kültürel, toplumsal ve siyasal düzlemde kayıtsız koşulsuz bir Batılılaşmacılık içine girmiştir. Birbiriyle çelişen bu iki hususun aşılması kolay olmamış, ortaya karmaşık fakat özgül bir model çıkarmıştır.

Kemalizm bu nedenlere bağlı olarak kendisine özgü bir epistemoloji geliştirmiştir. Bu, Kemalizmi doğrudan bir siyasal ideolojik pratik olmaktan çıkarmıştır. Kemalizmi özgül bir epistemoloji haline getiren en önemli ögeyse onun Oryantalizmle olan ilişkisidir. Bu makalede Kemalist epistemolojinin öncelikle içselleştirilmiş oryantalizm boyutuna sahip olduğu öne sürülmüştür. İçselleştirilmiş Oryantalizm, Kemalizmin içinde doğduğu topluma ve kendisini üreten koşullara Batılı bir oryantalist muhakeme ve mantıkla yaklaşması sürecidir. Bu spontan olduğu kadar da otantik bir boyuttur. Kemalizmle Oryantalizm arasındaki ilişkinin bu makalede saptanan ikinci aşamasını açık Oryantalizm meydana getirmektedir. Açık Oryantalist süreçte Kemalizm Doğu’yu Oryantalist muhakemeye egemen olan perspektifle ele almakta, onu başta dinsellik olmak üzere karanlık, geri, koşullarını kendi kendisine değiştirme olanağından yoksun bir coğrafya ve zihniyet olarak tasarlamaktadır. Bu Oryantalist sürecin özellikle Kemalizmin kendisini bir söylem, iktidar pratiği olarak hegemonikleştirme evresinde kullanıldığı makalenin öne sürdüğü temel görüşlerden birisidir. Kemalizmin Oryantalizmle olan ilişkisinin üçüncü evresini gizli Oryantalizm meydana getirmektedir. Gizli Oryantalist yaklaşımı içinde Kemalizm, öncelikle Doğu’yu değil Batı’yı tanımlamaktadır96. Bu tanım bütünüyle muhayyel (imaginary) ve temsilidir (representational)91‘. Gizli Oryantalizm, açık Oryantalizmden farklı olarak Kemalizmin meşrulaşma çabasının bir dayanağı, bir aracı olarak geliştirilir. Gizli Oryantalizmin en önemli unsuru çeşitli kesimlerde Türk Hümanizması denilen bir yaklaşımla bütünleşmesidir.

Burada önemli olan Kemalizmle Oryantalizm arasındaki ilişkinin bugün de çeşitli katmanlarda ve düzeylerde çeşitli biçimlerde devam etmesidir. Günümüz Türk siyasal yaşamının da kültürel yaşamının da karşılaştığı bir çok sorunun algılanması ve çözülebilmesi bu süreçlerin dikkatle izlenmesine bağlıdır. Bununla birlikte, kendisini çok farklı kanallar ve kurumlar aracılıyla yeniden üretme olanağına geniş ölçüde sahip olan ve bir toplumsal zihin belirleyicisi olma özelliğini koruyan Kemalizmin devrettiği bu yaklaşımların Türk toplumunun Batı karşısındaki konumunu ve tavrını anlayıp saptamakta önemli bir işlevinin olacağı açıktır.

*Doç. Dr. Hasan Bülent Kahraman, Sabancı Üniversitesi, Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi.

WordPress üzerine kurulmuştur.