resmin içindeki kara tahta’da yazan metin :
amerikaya,
sizin istediğiniz kadar silahınız…vs..,,
filan,,
biz,
(persler)
kendi bildiğimiz yaparız,
atom filan,,,
silah ,falan,,,
siz bizim için,’irrelevant’-konu dışı’
sınız,
sorun,
değilsiniz,,,
resmin içindeki kara tahta’da yazan metin :
amerikaya,
sizin istediğiniz kadar silahınız…vs..,,
filan,,
biz,
(persler)
kendi bildiğimiz yaparız,
atom filan,,,
silah ,falan,,,
siz bizim için,’irrelevant’-konu dışı’
sınız,
sorun,
değilsiniz,,,

Andrew James Art (Shanghai) Booth 230
www.andrewjamesart.com
Antoine Helwaser Gallery (New York) Booth 012
www.helwasergallery.com
Art & Life (Istanbul) Booth 206
www.artandlife.com.tr
Art Beatus (Hong Kong) Booth 405
www.artbeatus.com
Art Plus Shanghai (Shanghai) Booth 320
www.artplusshanghai.com
Art Vietnam (Hanoi) Booth 335
www.artvietnamgallery.com
Byron C. Cohen Gallery (Kansas City) Booth 415
www.byroncohengallery.com
ChinaToday Gallery (Brussels) Booth 240
www.chinatoday.eu
China Previews Gallery (New York) Booth 281
www.chinapreviews.com
Chinese Contemporary (New York) Booth 090
www.chinesecontemporary.com
Ch’I Contemporary Fine Art (Brooklyn) Booth 315
www.chicontemporaryfineart.com
Contemporary by Angela Li (Hong Kong) Booth 338
www.cbal.com.hk
Dai Ichi Arts (New York) Booth 106
www.daiichiarts.com
Eli Klein Fine Art (New York) Booth 318
www.ekfineart.com
Ethan Cohen Fine Arts (New York) Booth 301
www.ecfa.com
F2 Gallery (Beijing) Booth 358
www.f2gallery.com
FPA Gallery (Jakarta) Booth 344
www.fpagallery.com
Galeri Canna (Jakarta) Booth 110
www.galeri-canna.com
Galerie Bhak (Seoul) Booth 370
www.galeriebhak.com
Galerie GAIA (Seoul) Booth 252
www.galerie-gaia.ne
Galerie Kashya Hildebrand (Zurich) Booth 355
www.kashyahildebrand.org
Gallery 2 (Seoul) Booth 001
www.gallery2.co.kr
Gallery 456 / Chinese American Arts Council (New York) Booth 333
www.caac.org
Gallery Delaive (Amsterdam) Booth 580
www.gallerydelaive.com
Gallery Q (Tokyo) Booth 114
www.galleryq.info
Gallery Sumukha (Bangalore) Booth 218
www.sumukha.com
Goedhuis Contemporary (New York) Booth 280
www.goedhuiscontemporary.com
Grotto Fine Art Ltd. (Hong Kong) Booth 274
www.grottofineart.com
The Guild Art Gallery (New York) Booth 160
www.theguildny.com
imura art gallery (Kyoto) Booth 006
www.imuraart.com
Linda Gallery (Singapore) Booth 010
www.lindagallery.com
Pan & Wei Gallery (Beijing) Booth 012
www.pan-wei-gallery.com
PALETTE ART GALLERY (New Delhi) Booth 041
www.paletteartgallery.com
Pi ARTWORKS (Istanbul) 440
www.piartworks.com
Primo Marella Gallery (Milano) Booth 030
www.primomarellagallery.com
Raquelle Azran Vietnamese Contemporary Fine Art (Tel Aviv) Booth 022
www.artnet.com/razran.html
Red Gate Gallery (Beijing) Booth 238
www.redgategallery.com
SABINA LEE GALLERY (Los Angeles) Booth 276
www.sabinaleegallery.com
Sundaram Tagore Gallery (New York) Booth 035
www.sundaramtagore.com
Tibetan Bridge Foundation (New York) Booth 122
www.tibetanbridge.org
THE Gallery (New York) Booth 319
www.THEGallery.com
Ullens Center for Contemporary Art (Beijing) Special Project
www.ucaa.org
Willem Kerseboom Gallery (Amsterdam) Booth 501
www.kerseboom.com
X-IST Gallery (Istanbul) Booth 450
www.artxist.com
Home CV THEIS WENDT BORN IN DENMARK 1981 EDUCATION: 2002-2008: Billedkunstskolerne, Det kongelige Danske Kunstakademi, copenhagen EXHIBITIONS: 2008: ROOM !, Event in the public space of Istanbul Fill in blank space, Galleri Karsi, Istanbul The nordic art fair (v. Galleri Christoffer Egelund), Copenhagen Summertime, Galleri Christoffer Egelund, Copenhagen EXIT08, kunstforeningen Gl strand, Copenhagen Kort varsel, Galleri Christoffer Egelund, Copenhagen 2007: X-mas, Galleri Christoffer Egelund, Copenhagen One with face - one without (solo exhibition), Galleri Christoffer Egelund, Copenhagen Planet Brun, Galleri Brun, Dusseldorf DE E-Building (v.kuno) Bjørgvin statsfængsel, Bergen NO The nordic Art Fair (v. Galleri Christoffer Egelund), Copenhagen Summertime, Galleri Christoffer Egelund, Copenhagen Black and White show, Fung Sway, valby Papirknald, fung sway, valby 2006: X-mas, Galleri Christoffer Egelund, Copenhagen KE Kunstnernes Efterårsudstilling, Den frie Udstillingsbygning, Copenhagen Rotation, Berlin DE Pøbel (solo exhibition) Galleri AX12, Copenhagen Flowshow, kabine, Copenhagen Fence, Performance at Kultorvet, Copenhagen Fabrik Selvsving, Fabrikken for Kunst og Design, Copenhagen Remixtheworld.com, Galleri AX12, Copenhagen Mediamocracy, Kunstakademiets Udstillingssted Q, Copenhagen 2005: Anden generations kunstnere, Rønne 400 m2 vægmaleri, Margrethehjemmet Fairplay, Accessible 1 og 2, Råhuset, Copenhagen Audiovisual, kunstakademiets Udstillingssted Q, Copenhagen 2004: Thad Strode’s, LA US 2003: Habengut, Berlin DE
1-”Gastronomik Orgazm” adlı serginiz, neden yola çıkarak, hangi düşünceden oluştu?
1.Son yılların Özellikle batılı toplumların en büyük toplumsal sorunu olarak gözüküyor obezite. Türkiye’de genetik tohum kullanımı ve hormonsal tarımın başlama süreci henüz yakın zamanlara tarihlense de hala bizim gibi bir çok sorununu halledememiş bir ülke için büyük bir tehdit gibi görünüyor. Serginin ismine gelince, bugünün insanını tatmin duygusunu giderek yitiriyor. Ayrıca insanoğlu tüketim meselesini fark etmesine rağmen, bu sorunu sanki diğerinin sorunuymuş gibi yaşıyor. Her geçen gün ciddileşen ve boylu boyunca korkulan bir gerçekliğe işaret etmek istedim.
2 -Resimlerinizin bazıları obez portrelerinden oluşuyor. Bu, yemek yemenin sosyo-kültürel bağıyla mı alakalı? Değilse nedir?
2.Bu konu, aslında tüketim toplumlarının biçimsel deformasyona uğradığı,ilk ve en önemli sağlık problemi olarak gözükmekte.Sosyo-ekonomik ve buna bağlı olarak kültürel bir durum yansıması diyebiliriz. Kapitalizm sonrası bir sürü problemli meseleden sonra, beslenme alışkanlıklarının da değiştiğini gözlemliyoruz. Son 30 yılda Fast food ve benzeri gıda tüketimi büyük bir yoğunluk kazandı. Bir çok toplum bugüne kadar, kendi coğrafyası ve kendi iklimi için geliştirmiş olduğu yeme- içme alışkanlıklarını değiştirmeye başladı. Tabiki bu gün zamanla yarış ve kentin ve iş yaşamının bize dayattığı hız da önemli bir unsur.Aslında ele aldığım konu tek bir konuyu değil, bir çok bağlantılı meseleyi de içinde barındırıyor.Özellikle batıda orta sınıfın bir sorunu gibi görünen bu durum bizim ülkemizde bir üst sınıfın sorunu olma yolunda.
3 -Obezite, sizin için neyin gostergesi? Neden obezler?
3. Tüketim toplumu bilinçsizce yaşadığı bir gerçeklikle bugün yüzleşiyor ama ironik olan bunu diyet ödeyerek- yaparak yaşıyor. Giderek artan vakalar, durumun yakın zamanda ne kadar zorlaşacağını gösteriyor. Yaşadığım dönem benim için önemli, bir takım hikayeler anlatmak yerine yaşadığım zamana tanıklık etmek istiyorum. Bugünün ikonografisini ve gerçekliğini önemli buluyorum.
4 -Çalışmalarınızdan yola çıkarak, 21.yy’in özneyi degiştirme yolunda olduğunu söylüyorsunuz. Bunu biraz daha açıklarmısınız?
4. Hiç kuşkusuz ki, tıp bütün bunlara zaman içinde yine çözüm bulacaktır. Fakat esas önemlisi, insanoğlu kendi geleceğini çağırmaya devam ederken, en çok merak ettiği meselelerden birisini başardı, tohumla yani özneyle oynadı. Artık tek tip salatalık, domates, muz, çilek, koyun yada inek yetiştirebiliyor.Bu ‘tek tip sorunu’, insana da yansıyabilir. Tek tip mükemmel insanlar.Mükemmel ama, her şeyi başlangıçta kabullenmiş insanlar tuhaf değilmi?Açıkçası bana çok acayip geliyor,bu durum.Bu mesele dünden bugüne yada hemen yarın oluşacak bir durum değil.Bu gün bütün bu yaşadıklarımızın bir kısmını 40 yıl önce insan sadece hayal edebiliyordu,oysa bugün hayal bile edemediklerimizle bir gerçeklik olarak karşılaşıyoruz.
5 -Onları ne şekilde resmettiniz?
5. Aslında beden beni resimsel -plastik olarak ilgilendiriyor Bedenin kıvrımları, çıkıntıları yani uzuv yada uzuvlaşmaya başlamış olan kısımları, yada büyük bir et parçası…Tarihte bir çok sanatçının et boyadığını görüyoruz. Bu sergide ben,büyük baş denebilecek bir hayvanın ekonomik olarak en değerli ve en önemli parçasını boyadım Genetiğiyle oynanmış bir dananın pirzolasını veya markete hazırlanmış,Paketlenmiş 30 günde yetiştirilmiş bir seri üretim tavuğu…Açıkçası, hayatın içindeki bu strüktürler benim için tuvalde bir plastiğe dönüşüyor…
Bu konuları lekesel olarak tuvale yerleştirip, büyük alanlar yaratıp plastik anlamda bu alanları değişik boyama biçimleri geliştirerek,tuvalin üzerinde bir gerilim yaratmaya çalışıyorum.
Bu günün renkleri ve kavramlar boyadığım tuvallere ister istemez yansıyor.Evet hız ve hızlı akan renkli görsellik sanatta da yerini buluyor diyebiliriz.
6- Birer kurban mı, kaybolmuş ya da yenik düşmüş insanlar mı? Ya da nasıl?
6. Onların kaybetmiş olduğu yada yenik düşmüşlüğü konusunda görüş bildiremem ama bunun ortak bir insanlık sorunu olduğunu söyleyebilirim.
HER ŞEY “GASTRONOMİK ORGAZM”A DAHİL
Bir “her şey dahil” akımının resimsel belgeseli: Özgür Korkmazgil’in Casa Dell’Arte’deki sergisi tek tümceyle böyle özetlenebilir. Evet, tablolarda gördüğümüz bu insanlar ilk fırsatta o bilmem kaç yıldızlı yerlere gidip yediler, içtiler, güneşlendiler, havuz başında birbirlerine bedenlerini, becerilerini, yürüyüşlerini, duruşlarını, sahip oldukları aksesuarların ne kadar pahalı, ne kadar teknolojik olduğunu gösterdiler, çatladılar, çatlattılar. Ayrıca katıldıkları sabah sporu, su terapisi, spa, sıpa sırtında köy gezintisi, öğlen animasyonu, gece karaokesi gibi etkinliklerle de “sağlıklarına özen gösterdikleri kadar eğlenmesini de bilen, hayvansever, çevreye duyarlı, uygar ve sosyal kent insanları” olduklarını bize kanıtladılar. Hatta bunu daha da kanıtlamak için cep telefonlarıyla ve kameralarıyla bol bol görüntü aldılar. Bu da yetmedi, inandırıcı olmak için kafi miktarda bronzlaştılar ve kaldıkları “club”dan kente dönerken eşantiyon peçete ve sabunlar götürdüler. “Her şey dahil”di, evet, hormonlu gıdalar, fazla kilolar, selülitler, basenler, kırışıklar da! Sanat tarihinde bolca örneği bulunan “balkon, teras ve pencere güzelleri”inin parodi halinde resmedilişindeki sevecenlikte; animatörün numaralarını izleyen kadınların yüzüne kondurulmuş silikon dudaklı hayretin sevimliliğinde; son gün telaşıyla kurulanan kadının, havuza uçarcasına dalan adamın, içindeki sessiz çığlığı karaokede dışavuran obez kızın jest ve mimiklerinde Özgür’ün bu insanlara duyduğu sevgiyi görmemek olanaksız. Her şeyin dahil olup hazır bir şekilde bize sunulduğu, ne giyeceğimizden tutun da nerede tatil yapacağımıza kadar, buncasına “düzenlendiğimiz” bir Dünyada, bizi kimi zaman umutsuz bir kabullenişe kimi zaman da sessiz isyanlara, depresyonlara sürükleyen ortak bir umarsızlığı paylaşmıyor muyuz? Anoreksi ve blumia yüzünden genç yaşta göçüp gidenlerin ölümünü, güya obez, çirkin, özürlü, anormal bir insanın yalnız bırakılmışlığını? Hepimiz “gerçek” domatesin kokusunu annemizin kokusu gibi özlerken mülkiyet ve teşhir hırsıyla yaşanmaz bir mekana dönüştürdüğümüz kentlere tıkılıp kalmadık mı? Son çözümlemede “her şey dahil”e “hepimiz dahil” değil miyiz? Özgür Korkmazgil’in “Gastronomik Orgazm” başlıklı sergisi, son yıllarda başlı başına bir değer sayılan “popüler”in ne denli “totaliter” olabildiğini anlamak için iyi bir olanak. Bakıyorsunuz, televizyonlarda hep aynı görünüşlü kişiler, podyumlarda aynı beden ölçüleri, gazetelerde benzer reklamlar, benzer iş ilanları, alışveriş merkezlerinde bir örnek reyonlar, kravatlı erkekler, pantolonlu kadınlar, birbirine benzeyen kafeterya zincirleri - Bu nasıl oluyor, serbest piyasanın teorideki sonsuz çeşitliliği pratikte nasıl böylesine bıkkınlık verici bir tekdüzeliğe varıyor? Özgürlüğümüzü mü yoksa hayalgücümüzü mü kaybettik? Gerçekte bu sorunun yanıtı basit: Popüler olabilmek için, önce kıyasıya rekabette kazanmak gerekiyor. Rekabette kazandıkça artan gücünüzle kitleleri manipüle edebilecek çapta reklam ve medya olanaklarını satın alabilir hale geliyorsunuz. Nihayet, arkanızdaki bu güçle bir tekel haline gelebilmişseniz, artık alanınızdaki “standart”ı siz belirliyor, neyin “popüler” olduğunu kitlelere siz söylüyorsunuz. Sektördeki irili ufaklı diğer tüm işletmeler de, siz pazarda egemen olduğunuz için sizin dilinizden konuşmak zorunda kalıyor. Kitlelere gelince… Sizi başarıya onların taşıdığı söylenir; ama siz inanmayın, bu sadece onların tüketici olarak sırtlarının sıvazlanması gerektiği içindir. Çünkü onların yoğun çalışma temposu ve kapital gücüyle maruz bırakıldıkları imge bombardımanı altında tercih yapma şansları pek yoktur. Paranın iktidarının dayattıkları dışında bir şey talep edip seçemezler. Öyle ki bu insanların bütün bir insani kimliği sistem tarafından sadece gelir grupları ve tüketici sınıfları düzeyinde tanınır. İşte böyle böyle, her yerin her yere, herkesin herkese benzediği bir Dünya yaratılıyor ve bireyler olarak aramızdaki farklar, tuttuğumuz takımlarla, dinlediğimiz şarkıcılarla, izlediğimiz dizilerle sınırlı kalıyor. A’yı B’ye tercih etmemizin hem A’nın B’ye üstünlüğünden hem de kendi kalitemizden kaynaklandığını, A ile B birbirlerine taban tabana zıt şeyler olduğu için A’yı seçmekle net bir kimlik edindiğimizi düşünmeyi seviyoruz – tam da A’nın reklamlarının bize söylediği gibi! Gastronomik orgazm - “gastronomik”, çünkü her şey sindirmeye ve sindirilmeye dahil; “orgazm”, çünkü her şey haz için. Sindirilen insan kendi sindirim sistemini ekonomik sistemin kendisi olarak mı içselleştirip kurguluyor acaba? Bu hayatta ezildik ama midelerimizin efendisiyiz, keyfimizin kahyasıyız, hazzımızın patronuyuz, gibisinden? Vitrinlerde sessiz duran ürünler, işitsel sanrılarda olduğu gibi, birden konuşmaya başlıyorlar televizyonda. Daha doğrusu, televizyonda konuşan şeylerin ruhlarına vitrinlerdeki o ürünler girip onların “gastrointestinal” sisteminden konuşuyor. Bir konserve kutusu konuşuyor örneğin: “Ben, sağlığım. Beni tüketmezsen sağlıksızsın”. Sonra dizi başlıyor, sevdiğimiz aktris çıkıyor ekrana. O da fısıldıyor: “Ben güzelim. Çirkinsin, benim gibi değilsen”. Fısıldıyorlar koro halinde: “Sağlıksızsın, çirkinsin, yalnızsın, bak, gör, tat, giy, öğren, yoksulsun, yoksun, ölüsün sen”.
Özcan Türkmen, 30/09/2008
Homo sapien’in sonu geldi
FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN
‘Sosyolojik kavramlar üzerinden sanat yapmaya
çalışan’ ressam Özgür Korkmazgil, beşinci
kişisel sergisi ‘Gastronomik Orgazm’da 21.
yüzyılın en büyük sağlık sorunu obeziteden yola
çıkıp genetiğiyle oynanmış yeni insan türünü
resmediyor
Gastronomik Orgazm gibi bir başlığın akla ilk getirdiği ‘Çikolata seksin yerini tutar mı’ konulu sabun köpüğü kıvamındaki dergi yazıları olabilir ama Özgür Korkmazgil’in derdi tatminden çok tatminsizlikle. Değiştirdiğimiz her kanalda, çevirdiğimiz her gazete sayfasında birileri yemek tarifi veriyor, gastronomi kelimesi ‘yemek kültürü’nün yerini alıyor. Korkmazgil, 21. yüzyılın en hızlı büyüyen sağlık sorunu ‘obezite’ üzerinden hem tüketim toplumunun tatminsizliğini hem de genetik dönüşümün yarattığı yeni insanı resmediyor. ‘Gastronomik Orgazm’ 16 Ekim’e kadar güncel sanatın yeni üslerinden olmaya aday Casa Dell’Arte’da görülebilir.
Karşımızda kendini ‘Sosyolojik kavramlar üzerinden sanat yapmaya çalışan bir adam’ olarak tanıtan bir ressam olunca konu da tuvalin dışına taştı.
Sergilerinizin konseptinde her zaman güncel toplumsal meseleler belirleyici oluyor. Obezite kavramı serginin ve toplumsal dönüşümün neresinde duruyor?
İnsanoğlunun tohumlar ve tohumun genetiğiyle oynaması sonucu hızlı bir üretim başladı. Genlerimizin içine işleyen o genetiğiyle oynanmış ve hormonlarla desteklenmiş kimya bizim vücudumuza giriyor. Yüksek orta sınıfının çocuklarına baktığımızda bunu görüyoruz. Onların fiziği değişti. Daha uzun boylu, daha iri, büyük popolu, vücudu deformasyona uğramış genç bir jenerasyon olmaya başladı. Ben aslında obezite meselesi üzerinden tek tip insan meselesini imgelemeye çalşıyorum. Çünkü insanoğlu tohumla oynadığı zaman her şeyi başlangıçtan kabul eden, yönetilmeye elverişli insanlar yaratabilir. Bu anlamda da artık Homo sapien’in başkalaştığını ve öyle bir dönemin başlamış olabileceğini söylemeye çalışıyorum. Homo sapien bir ‘loser’dır, kazanımlarını kaybediyor çünkü. Açıkçası ben Homo sapien’in artık bitmesi gerektiğine inanıyorum. Bence artık mesele bitti, biz bu dünyayı kurtarmaya çalışmayalım, aksine yok etmeye çalışalım. Dünyaya bir şey olacağını zannetmiyorum, kendisini yenilemeyi başarıyor, başaramayan Homo sapien’dir.
Üzerine gittiğiniz sosyal meseleler nedeniyle resimlerinizin görselliğinden önce bu kavramlar konuşuluyor çoğu zaman. Bu rahatsız etmiyor mu?
Evet rahatsız ediyor ama şüphesiz ki sosyolojik kavramlar üzerine sanat yaptığınızda ilk önce o kavram konuşulmaya başlıyor. Bir kere burada samimi olalım, bu ülkede resim bilen çok az. Ama açıkçası ressamlar aslında ilk önce ressam arkadaşları için resim yapıyorlar. Sanatçılar ve sanatı gerçekten takip eden insanlar meseleyi direkt bildikleri için konuşmalar form anlayışı, gerilim veya o resmin yarattığı etki üzerinden oluyor. ‘O et o kadar etkili boyanmış ki’ diye başlıyorlar söze.
Bir yandan da buna tam olarak meydan bırakmayan resimler bunlar. Doğrudan bir eleştiri yok.
Mesaj verme meselesini sevmiyorum. Ben 21. yüzyılın sanatçısı olarak sadece tanıklık edebilirim. Ben bir bilim adamı, sosyolog değilim. Sadece işaret ediyorum, asla yüksek bir önerme yapmıyorum. Obeziteyi eleştiriyorum demiyorum, bir sorun olduğundan bahsediyorum.
Et görsel olarak da cazip bir malzeme sundu mu?
Francis Bacon, Goya, Velasquez gibi birçok ressam et ve gövdeyi boyamış. Obez insanların sadece gövdeleri ve bedenleri bile plastik olarak beni çok çekiyor. Bedenleri büyük olduğundan tuvalde büyük lekelere dönüşebiliyorlar. Tuvale yayılmış bir kadın bedenini veya et parçasını birbirine çok yakın buldum ben. Birbirlerine temas eden iki mesele gibi gördüm. Et de pornografik bir mesele. Oradaki şiddet, erotizmin üzerinde, pornografiye yakın bir şey.
Model kullandınız mı?
Evet, hatta birkaç arkadaşımın yakın arkadaşlarından yararlandım. Aslında görsel olarak herhangi bir yerde, bir dergide veya internette gördüğüm bir imaj ya da tatil köylerinde çektiğim fotoğraflar beni bu sergide çok ilgilendirdi. Plajlarda yaptığım desenler yardımcı oldu. Ama bazı resimlerde figürün kendisi modeldir.
Kadın modellerin bedenlerine yaklaşımlarında bir farklılık var mı?
Aslında bunu isteyen kadın zaten biraz rahatlamış bir insandır ama esas, estetik form olarak kadınların bedenleri yakın kilodaki bir adamdan çok katmanlı. Benim için o katmanların, formların birbirleriyle ilişkileri önemli. Onları boyamayı seviyorum. Bu sergide kadınların uzuvlaşmaya başlamış veya uzuvlaşmış katmanları benim için bayağı resimsel malzeme oldular.
Kadın bedeni ve et parçasının yan yana sergilenmesinin kızdırdığı kadınlar olmadı mı?
Olmuştur ama ben bir sanatçıyım ve o kadının ne kadar sinirleneceği beni ilgilendirmiyor. Benim sanatım yalan söyleyen bir sanat olmamalı. Ben güne tanıklık eden bir sanatçıyım. Bugünün ikonografisi o kadar önemli ki birçok sanatçı kendi hikâyesini bile anlatmıyor. Bir dünya savaşı çıkmak üzereyken, gerçekten insanları ilgilendiren bir konu olmadıkça sanatçının öznel hikâyesinin ne önemi var?
Çağdaş resimde bu tanıklık ne kadar var?
Türkiye’deki tuval resminin çağdaş sanattan ayrı düşmüş olması biraz da Türk tuvalcisinin sorunu. Herkes gündemi takip ederken, ‘Benim hikâyelerim var, onları anlatmak istiyorum’ diyorsan git, film yap. Güncel yapılan sanat hâlâ tüketilenmiş gibi algılanıyor. Ama Damien Hirst’ün yaptığı oklu kafa her zaman kalacak, eskimeyecek. 10 yıl önce yaptığı köpekbalığı hâlâ dünyanın her yerini geziyor.
Serginin ismi şaşırtmacalı. İlk duyulduğunda yemeğin fetişleştirilmesini, erotik bir nesne olarak kullanılmasını çağrıştırıyor.
‘Fake’ bir isim aslında. Bir taraftan burada insanları gülümsetirken, bir taraftan da bugünün insanının tatmin duygusunun giderek kaybolduğuna işaret etmeye çalışıyorum. TV kanallarında sürekli yemek programları görüyoruz. Gazetelerde sayfalar dolusu yemek sütunları, köşeleri… Bu fena bir şey değil aslında, kültürün paylaşımı gibi bir şey. Ama bu kadar hayatımıza girmemeli. Her şey insanoğlunun yeme içmesine odaklı değil. Büyük bir tatminsizlik bu…
‘Obezler acınası insanlar değil’
Serginin hazırlık süreci sırasında obezleri araştırırken önyargılarınızı yıkan şeylere rastladınız mı?
Sergiyi oluşturan iki yıllık sürecin altı ayı sadece okudum, bu metinleri oluşturdum. Bir obezin cinselliğini, sorabildiğim insanlarla konuşmak istedim. Bir de baktım ki internet siteleri bunlarla, hatta pornografisiyle dolu. Obez dediklerimiz çok da acınası insanlar değil. Gidip tanıdıkça onu yenmiş olanların bayağı espritüel, şirin, zekâsını ciddi ciddi kullanan, iyi söyleşen, özgüveni yerinde kişiler olduklarını görüyorsunuz. Toplumun içindeki bakışlar farklı. Ama insanlar daha çok gördükçe, onlar da kendilerini toplum içinde daha iyi var ettikçe toplumun kanıksadığı insanlar olmuşlar.
Kenan Evren 3 Ekim 1984′de yaptığı Muş gezisi sırasındaki konuşmada şunları söylemiştir:
“Şimdi ben, bunu yakaladıktan sonra mahkemeye
vereceğim ve ondan sonra da idam
etmeyeceğim,ömür boyu ona bakacağım. Bu vatan
için kanını akıtan, bu Mehmetçiklere silah
çeken o haini ben senelerce besleyeceğim.
Buna siz razı olurmusunuz?”
yavuz tanyeli’nin 1982 vakko büyük resim yarışmasında,birincilik ödülü aldığı ankara konulu resmin yıllar sonra sanatçı tarafından yapılmış bir yorumu.(orijinalı vakko merter fabrika binasında bulunmaktadır),o yıllarda cumhurbaşkanı kenan evren,demokrasiye geri dönüş,çalışmalarını başlatmış,uygun görülen,lider turgut özal bulunmuş,anavatan partisi,kuruluşuna,ihsan doğramacı yök’ü oluşturmaya başlamıştı,sanatçı bu yeni oluşumu,incelemiş ve ankara konulu (280×180) resimde sadece darbecilerin,davranışını değil,yakın gelecekte oluşacak olan yeni ülke düzenini’de işaret etmiştir.
DÜZEN GERÇEKLEŞTİ
Turuncu Karşı Devrim
2010 yılı, İstanbul, B tipi dünya kültür başkenti seçildi. Bunu bekliyordum, çevreme söylüyordum. Bu kararın sebebini merak ediyordum. Cevabı bulmak zor olmadı. Tüm geri bıraktırılmış ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de uygulanan ‘hızlandırılmış’ kapitalizm bütün yaşam alanlarını, bankaları, madenleri, ticaret kanunlarını, tıbbı, sanayiyi, eğitimi, borsayı, piyasayı vs. ele geçirdikten sonra, kültürü de yutmaya çalışacaktı. Müziği, sinemayı, eğlencelik sanatları içeren popüler kültür alanını yutmak kolaydı. Fakat sıra sanata gelince işler biraz zorlaştı. Türkiye’de müze bile yoktu. Teşvikiye Camii civarında birçok evde yapılan görüşmelerle, önce dernek, vakıf derken, bir bie-nal, arkasından Feshane’de Nejat Eczacıbaşı Müzesi, ardından bir bienal daha, bir daha. Sanatçılar bu olaylara katıldıkça bir heyecan bir telaş. Nişantaşı piyasası şahlandı. Herkesin cebi para dolu. Resimler satılıyor, resimler alınıyor. Yarışmalar açılıyor. Ödüller veriliyor. Yeni bankalar açılıyor, koleksiyonlar alınıyor. Para dönüyor. Piyasa kanlanıyor! Yavaş yavaş sivil toplum örgütleri adı altında, sermaye örgütleri kuruluyor. Devlete yeni programlar yükleniyor. Bu holding vakıfları, AB ve ABD ile TC arasındaki ilişkiyi organize ediyor, küratörler eliyle İstanbul’a bir imaj biçiliyor. Farklı hareket eden büyük kurumlar Aksanat, Platform, Garanti, Eczacıbaşı tek bir üst başlık altında toplanıyor ve görev dağılımı yapılıyor, kadrolar yetiştiriliyor. Bu kadrolara üniversite hocalıkları veriliyor. TV, gazeteler, dergiler, bu guruba ait olduğu için, reklam bombardımanı yapılıyor. Ortam geriliyor. İkilik yaratılıyor. Kavramsalcılar ressamları, ressamlar kavramsalcıları sevmiyor. Kavramsalcılar anında sisteme entegre oluyorlar, ressamlar demode marjinaller durumuna düşüyorlar.
Sıra, artık ortaya çıkmaya geliyor. Vitrindeki kitapların, Beyoğlu’nda oynayan filmlerin çoğu bu konulardan söz ediyor. Yahudilik, Katolik ve Evangelist, mısır ve metal karışımı gotik bir karma, estetik alana egemen oluyor, formun fragmanları, ortalığı kaplıyor. Suret, asıl olanı susturuyor. Ardından içerik parçalanıyor, sözcüklerin anlamları ters çevrilmeye başlıyor. Kavramlar birleştirilip yeni açımlar yaratılıyor ve adına ‘şiirsel adalet’ diyor; herkes susuyor. 2. Cumhuriyetçiler bu duruma bayılıyorlar. Güncelleşme adına işin sonunu düşünmeden oyuna katılıyorlar. Hiçbirisini hiçbir sergide göremiyoruz.
Kral Davud, Bieanellerde
Sanat yavaş yavaş hiçkimsenin göremediği birileri tarafından adeta oriondan (insanların uzaydan geldiğine inanan ezoterik masonik elit gurup) yönetilen bir hizmet sektörüne dönüşüyor. Popüler kültürle aynı paydayı paylaşıyor. Bu yüzden çizgi romanlarda Supermen, Batman uçuşurken, en yüksek sanat organizasyonları olan bienallerde Kral Da-vud boy gösteriyor.
Binlerce yıldır mısır sütunları, yılanlı sütunlar, pagan atları, medusa başları, kiliseler, Bizans, olan bir bölgeye, ne heykeli konulmasını bekliyordunuz? Tabii Kral Davud İsra-iloğullarının lideri, kralı. Fakat yerine koyulurken neden devrildi ve parçalandı, belki İsa mesih, bir rüzgar estirmiştir, bilemiyorum. Doğal olarak sanat yapan moderndir, teorilere takılan modernist. Espri kelimenin sonundaki ist takısında yatıyor. Yaparak düşünen ve yapmayarak düşünen… Düşünmenin görsel serüveni ve düşünmenin sözel serüveni, olay aslında bir mumya filmine benziyor, dirilen ölüm işini iyi biliyor, sermayesi ve gücü var. Beslenmesi gerek. Fakat son sahnede balonla kaçarken, tapınağın tepesinden en büyük elması kapmak, mumyayı tekrar dirilmeye mahkûm eder ve ikinci film çekilir.
İşte bu elmas yerinden çalınıp İngiltere’de bir müzeye konulunca anlamı aynı kalsa bile işlevi değişiyor. Kutsal ve toplumu ilgilendiren bir yönetici durumundan, seyredilen ve tarif edilen bir nesne durumuna dönüşüyor. Yani bilgiye dönüşüyor, biriktiriliyor. Sonra kurgulanıyor. Türkiye’deki en tanınan örnek, Orhan Pamuk, kurgu romancı. Ulusal motifler kullanarak küresel konuşabilen edebiyat dehası. Bir çeşit gerçekbozuculuk. Bu birikimle oynamak çok kolay,sanatla edebiyat arsındaki fark bu olsa gerek.
Sanatın Ucuz Olması Lazım ki…
İki kuşak sonra orijin unutulur. Belgelenmek var olmak değil yok olmak anlamına gelir. Her türlü belge ve bilgi sanal ortama geçer, yaşam hafifleşir, konformizm topluma egemen olur. Konfor gasp edilen emektir! Artık herkesin kaybedecek bir şeyleri vardır ve sürekli kaybetmekten korkacakları yeni şeyler arzu etmektedirler. Parayı harcarken kazanmaları gerekiyor. Yani sanatın ucuz olması lazım. Piyasa böyle. Turuncu kapitalizm sürüyor.
Aforozdan Alegoriyle Kurtulmak
Memleket battıkça dışardan para ister, para geldikçe pop yerleşir, herkesinde bir fiyatı vardır, veya bir yorulma noktası. Süreç tamamlandığı zaman, ülkenin sanatçıları, akılları karışmış, artisan yetenekleri körelmiş, çoğu sanal malzemeye yönelmiş, baştan aşağı emek olan sanatı, artistik bir dokunuş olarak tarifeden, boyayı tanımayan, pop ve çizgi romandan beslenen, sanatçının soruları ilk soran kişi olması gerektiğini bilmeden yaşayan, şehirlerin içinde koşuşturan kişilere dönüşürler.
Bu arada işini ayarlayan, lüks araçlar satın alıp şoförler tutar, Şişli’de bir apartman, indirimli toplu alışverişler, ev, araba takasları… Önemli olan bazı konulara hiç dokunmamaktır. Osmanlı’dan iyi iş çıkar, bu toplumdan iyi resim çıkar, bu toplum mezatları sever gösterişi sever bu toplum geçmişini sever, birisini sevdimi sever, ona göre arkadaşlar bu işte para var. Çok sayıda sanatçı bu karmaşık mirası derinlemesine incelemeden, adeta bir montaj yaparak iyi para kazanır.
Her zaman işe yarar, kaliteli sanatçılar işin kaymağını götürürler, aforoz edilmekten alegori yaparak kurtulurlar. Önemli olan gerçek sivil toplum kurumlarını işletmemektir. Örneğin PSD… Kurulduğundan beri üç kişinin top sahası oldu. Ruhsuz bir kurum. Önemli olan ruhsuzluğu geliştirmektir, sıradanlaş-tırmaktır… Önemli olan değişimdir, önce biçimsel sonra ruhsal. Sonrada para kazanmak ve çoktan hakettiği havalı hayatı yaşamaktır.
Bu oligarşik yapılanmayı yeterince deşifre edersek, gidişatı kavrıyabiliriz. İKSV’nin sitesini okursanız geleceğe yönelik planları anlayabilirsiniz. Yerelliğe doğru gitmeliyiz diyor kürator Hou Hanru. Bu sokak ta bire bir küresel propaganda anlamına geliyor. Sabit sergilere yer verilmeyecek yerel her şey kullanılarak tüketilecek, sanat yapıtı devreden çıkacak dolayısıyla resim, heykel gibi tehlikeli şeyler devreden çıkacak, ve de onları yapanlar… Bir temizlik operasyonu.yerel deyince her etnik guruptan örnekler tüketilecek, bu şekilde, boştagezer genç sanatçılar yok edilecek. Herkes herkesin yaptığını yapacak, düşüncenin görsel hali ortadan kalkacak düşüncenin kurgusal hali egemen olacak, mekanik bir tasarım anlayışı ortalığı kaplayacak, tin kaybolacak medya ile cilalanan elit züppelik yayılacak, tın tın bir dönem başlayacak. İşte İKSV’nin öngörüsü bu… Tinsiz sanatçılar…
Hem Çok Komik Hem Satanik
Şimdi sıra karakteri zaten bozuk olan sanat camiasını birbirine düşürmekte. Bunu yapacak içerden birisi, bir ressam veya bir galerici, bir sözcü gerekiyordu, kendi sorunları nedeniyle zaten konuşacaktı, ve konuştu. Türkiye’deki sanatı kötülemek… Bunu da sanatçılar üzerinden yapmak. Zekâlarına hayranım, böylece, yeni kuşakların ayaklarının altındaki toprak çekilecek, elektrikle beslenen popun oluşturduğu sanal bir zemine basmaları sağlanacak. Bir var olacaklar bir yok olacaklar istenildiği zaman… Elektrik. Hem çok komik hem de satanik.
Yavuz Tanyeli
büyük digital humanizma - katran ve tüy
köktenoryantalist bir anlayıştan yerkürenin bütününe dağılan telepatik emir,(günümüzde digital) o kadar güçlüdür ki içine girdiğin an yükselmen kaçınılmazdır.yükseldikçe güçlenir,güçlendikçe yükselirsin.bunu da ancak durduğun zaman anlarsın (eğer durursan veya durdurulursan).çevreni ancak durduğun zaman görürsün.iyi sanat dem (günceli aşmak) le yapılır.bütünü kavramaya çalışır.ancak o zaman önerilen estetikleri kavrarsın,ancak o zaman hayır diyebilirsin(istersen)..hareketsiz kalmayı,süzülüp yaratmayı,sanatçılar becerebilir belki,binlerce yıllık önermenin etkisi altına girmezlerse,orijinal cevap peşine düşerlerse,biraz şansları olabilir,kendilerini tanımak ve iyi birşeyler yapabilmek için.
otoriter(monarşi,faşizm),mirasyediler,tamda onların yaşadığı çağda,birdenbire ortaya çıkan,yapılan herşeyden kar etme anlayışını,kavradılar(tam fırsatıydı).
peşinden koştular,savaşlardan,kağıt üstünde oynanan kalem kaydırmalarından,vergilerden,ganimetlerden,artı değerden, miras yoluyla,ele geçmiş paraları,başka kıtalara kaçırmaktan tutunda,dünya tarihinin plastik kayıtları olan pahasız heykelleri eritip,üzerine anlamını bile bilmedikleri işaretleri,kendi profilden portrelerini,bastırıp,gelecekte torunları bozdurup,organize olsun diye,kasalarda sakladılar,çalınır korkusu ile..torunlarıda bula bula petrol buldular,kan gövdeyi götürdü,hala götürüyor,götürecek.obama bir amerikalı,onun asli görevi,dünya küreselleşirken,amerikayı bir ulus olarak ayakta tutmak,denizlerin ortasındaki,üstünde kadillak’ların gezdiği ada’yı,altın çağ‘a taşımak.
temel prensip,korumak,çoğaltmak olduğu için,hareket gerekti,‘her yöne hareket’,doğuya doğru gelen harekete,aydınlar oryantalizm der,askerler işgal,hükümetler kalkınma,iş adamları sermaye,halk da enflasyon.bu oturmuş parasal düzeni izliyen ve tüketen,toplumların bu hızı yakalamaları olanaksız,bir otobüs şoförünün,jet uçağını kullanabileceğini düşünmesi kadar saçma bir şey,yapılabilecek hiç birşey yok,paylaşmayı yeniden düzenlemeye çalışmak dışında
sanırım,birbirine yakın bölgeler,kültürler arası,zamanda,oryantalizm görülüyor.fakat birbirine uzak bölgeler ve kültürler,bu gibi entellektüel davranışlar içine girmiyorlar (kissingerin sözünü ettiği,nasyonal amerikan perspektifi). saldırıyorlar,savaşıyorlar ezip,dağıtıp bırakıyorlar.şimdi obamanın temsil ettiği yumuşak küreselleşme anlayışında,sadece tecavüz,daha kibarca yapılacak,dünyayada durumdan zevk almayı öğrenmek kalacak.
her iki haldede kaybeden aynı taraf oluyor,bu taraf..kimsenin kimseden birşey istediği yok,her ne kadar hz.isa ,tapınakta,dilenmenin temel ilkelerini kavrıyamasada!, bir öğreti olduğunu,bu gün artık çoluk çocuk biliyor,ve de ayıp olmadığını(imf,soroz,eu,marshall yardımı,vs,)oysa bu ülkede,istanbulda,bir süreklilik içinde,her türlü sanatı,yapacak sanatçı,işletmeci ve sermayede var,fakat,bu beraberlik oluşturulmuyor,rekabet yoluyla kurumsal egolar tatmin edilmeye ve kar edilmeye çalışılıyor.ve tabii sanatçılarada bu kaprise uyma zorunluluğu düşüyor.
işte,bu oluşmuş ortamdır iki yüzlü olan,(belki yarını düşünmek ama öbürgünü asla,”mürailik )”,toplumsal huy haline gelen,öğretilen,ezberletilen,örgütlenen, yaptırılan ..
ortada bir şuç yok,herşey yasal,stk lar yeterlidir,yetkilidir,
( unutulmaması gereken kültür ve sanat alanındaki sivil toplum kuruluşlarının çoğu holding vakıflarıdır) ve devlet de yanınızdadır,yapılanma şemasını iyi kurarsanız,bütün yollar açıktır. (beral madra bir yazısında diyorki ,küresel kapitalizm bağlamında yeniden yapılanma sürecinde sanat kurumları özel sektöre iyice bağımlı oldu. Piyasanın sanat kurumlarına, bienallere, galerilere, küratörlere uyguladığı denetim ve yönlendirmenin dozu kaçmış durumda.(İKSV ) AB ve ABD başkentlerindeki kültür odakları kolonyalist alışkanlıklarında direniyor. Bu kusurlar uluslararası sanat etkinliklerine yansıyor. Örneğin, AB açılımlar sağlamak üzere ‘piyasasız’ ülkelere doğru hamle yapıyor ve bu ülkelerin sanat ortamlarına ‘esin aktarıcı kaynaklar’ olarak zaman zaman müdahele edebiliyor.radikal 25 kasım 2005)
Bu oligarşik yapılanmayı yeterince deşifre edersek, gidişatı kavrıyabiliriz..
Yerelliğe doğru gitmeliyiz diyor herkes sanki ağız birliği etmiş gibi bütün türk kültür ve sanat vakıfları,onların üyesi oldukları avrupa birliği vakıfları,prens claus vakfı,aica,power of culture,george walker bush vakıfları,hepsi birden aynı şeyi söylüyorlar yerelliğe doğru gidiyoruz,doğru,burası(türkiye) tamda yerelliğin toplandığı merkez,türkler kürtler lazlar araplar ermeniler yahudiler rumlar arnavutlar çerkezler kafkaslar, ruslar,bulgarlar,hepsininde kültürleri, var hepsinin kendine göre sözleri var.
ozaman neden sadece ateş hava toprak su,,neden,bu tepeden inme kadim kavram ve (bilimsel gibi görünen) dini çağrışım?
ECOC‘un 2004 raporlarına göre bu program küresel kültür ofisleri politikalarını önceden belirlenmiş avrupa birliği protokolu.bu gün 2010 sitelerinde vurgulanan ‘ateş hava toprak su’ bütünüyle eğitim amaçlı bir konu.(essen ve pecs te herhangi bir konu yok) bu konuyu bizim toplumumuz bilmiyor.batı felsefesinin orijinleri,kendinden öncekileri hala araştırırken türk sanatçıların çoğu,louvre’daki piramidin ezoterik anlamını farketmiyor.ateşi ateş yakmak,eğlence,suyu yaşamın oluştuğu ortam,çevresel bir element olarak ele alırlarsa işin içinden çıkamazlar.
bunu avrupa birliği bilmiyormu,biliyor,programı onlar yapmıştı .o zaman bu büyük şölenin başka bir anlamı var sanatı şahlandıramıyacağına göre,
bu bir eğitim programı,olmalı bu,programın şifreleri ateş,hava ,toprak su.aslında,altın,gümüş,kurşun,cıva,(en iyi ve güncel örnek anself kiefer) olmalıydı,fakat bu dört metalik elemente türkiye henüz hazır değil (kavramsal sanatçılarda buna dahil ,çünkü neredeyse tümü güncel sanatçı yani amerikan önermesini vurguluyorlar,(amerikan kültürünün davranışı yatay gelişir),ezbercidir.amerikalı sanatçılar yeteneksiz olduğundan değil,aşırı derecede,sistemin labirentine,düştüklerinden ve yeryüzünde,nereye basacaklarını bilmediklerinden,veya oralara giremediklerinden.ingilizce konuşan bir dünyada,sorulara muhatap olacak,ve tatmin edici politik ve estetik cevaplar veremedikleri sürece,sosyal tarihleri çok uzun olan toplumları ikna edemiyecekler.
cumhuriyetin batılılaşma,programlarında hasan ali yücelin yayınladığı kitaplar olmazsa olmaz klasikleriydi aralarında tek tük gizli içerikler olsa bile (yeni atlantis f.b.,,son günlerde ertuğrul özkökün dilinden düşmüyor!!) 1930lu yıllardan bu güne,türk toplumu okudu,sol yayınlar ortadan kayboldu popüler edebiyat vitrinleri kapladı,kültürün bir bütün olduğunu düşünürsek,şimdiki durum ortaya çıktı,önce sessizce piyasaya sürülen tek tük ezoterik kitaplar,sonra bilim kurgu türünde romanlar,beyoğlundaki sekiz sinemadan beşinde,konuyla ilgili filmler,leonardonun şifresi,harry potter,diğerleri.yüksek sanatta,bienalin yetiştirmeye başlatıp ortada bıraktığı( çünkü uygulanan bir program vardı,ve vasıf kortuna göre işlevini tamamladı),4(20 yılda 4 kuşak eder) kuşak,şimdi yorgun ve gündemi kaçırmış görünüyor 2010 kültür başkenti seçimi ve politikası ile zirveye ulaşan,tüm istanbulluları eğlenceli sanata,alıştıran anlayış gelişti.bu durumu farkedip aşmaya çalışan insiyatif ve sanatçılar, ise olayın göndermesini tamda kavrıyamadan para için gerekçesiyle,proje sunup reddedildiler.
ezoterizm,insanlığın masalsı(ama gerçek) tarihi.bu konuyu kavramaya çalışan herkes bir süre,zorlanacak,bu tarihin neredeyse bütünü sembollerden oluştuğu için,okumak,hiyeroglifleri öğrenmek kadar zor olacak. sonra,aslında kültürün neredeyse bütününün buradan işlendiğini farkedecek,çocuklarının evde bilgisayarda oynadığı oyunların,bağımlısı olduğu,oyunların,çizgi filmlerin tümünün,ateş hava toprak su olduğunu kavrıyacak.pedagoglar,basit çözümlerle çocukları kurtarmaya çalışacak,(beyoğlunda,kamusal alanlarda çocukları dikkatle izleyin,hepsi çıldırmış gibi)fakat artık çok geç olacak kültürün dünyayı değiştirme işlevi ortadan kalkacak, sadece dünyayı değiştirenlerin istediği koşullarda sanat yapılabilecek,kurulan,ağın içinde olup uluslararası etkinliklerde onaylanmıyan sanatçılar sanat tarihine giremezler (art today),buda ezik,umutsuz,kısa menzilli bir sanat yaratır.
zaten resmi vurgu istanbulu geleceğe hazırlamak,bir kültür köprüsü olarak görülen koca şehri alelacele yıkıp yeniden yapmak neredeyse,(birde depremden sonra düşünün).
(hedef kitle ve fikir sadece istanbul),ECOC‘un raporunda açıkça yazılan ,avrupanın doğusuyla bütünleşmesinde köprü görevi yapacak.istanbul’dan sonra doğudaki en ilginç ve yakın merkez tahran olmalı,oraya gidip yerleşmek avrupalılara büyük bir olasılıkla pekde cazip gelmez ,zaten perslerle sorunları çok eskilere dayanıyor (amerikalıların hiç şansı yok). o zaman bu köprü masalı inandırıcı olmuyor.avrupa birliği,bizim toplum için,medeniyetle barışma,bir çeşit batılılaşma garantisi,olarak değerlendiriliyor,hem doğru hem yanlış,günümüzde zaten bütün dünya medeni,herkesin cep telefonu var,herkesin otomobili var,herkes bankaya gidiyor,herkes televizyon seyrediyor,birtek şeyi dikkatle korumak gerekiyor bu durumda,kültür ve sanatı..çünkü sanat, sanatçının,toplumun mahremiyetidir bir anlamda.tarihi,ve geleceği ile sanat bir toplumun,bilinçaltıdır,neyse odur,medenileştirilemez veya yabanileştirilemez,yoksa orijinalliği kaybolur.
esas amaç konuşlanmak ve beslenmek.tanıdığımız avrupalı geçip gitmez,güvenliğini sağlar ve kalır,zaten içinde kalmıştı(TC).peki o zaman ne olur? ,mesela,karaköy limanı ve çevresi satılır,istanbul moderne oradan gitmek düşer.sanatın gösterileceği büyük mekanlar satılır,merkez pahalılaşır sanatçılar köşede bucakta çalışmak zorunda kalırlar.merkez kaybedildiği için banliyölere göç başlar,her banliyö her türlü konfora ve merkez olanağına sahip olduğu için(marketler sinemalar salonlar vs) zamanla şehir yüzlerce banliyöden oluşmuş bir koloni haline dönüşür,belediyelerin rekabeti,partilileşme ve dini inançlarında biçimlendirdiği yaşam tarzı,orada yaşıyan sanatçıların izlenmemesine hatta dışlanmasına neden olur,merkez artık işgale uğradığından,aynı filim tekrar tekrar yaşanır yıllar geçse,kuşaklar değişse bile,düzen aynı kalır sanki dünmüş gibi,insanlar yaşlanır,ölür gider,işte kent sanatçısı olmak biraz buna benziyor.
uzaklık arttıkça iletişim kopar.sanatçıların çevreye olan sevgisi ve sahiplenme dürtüsü ilgi alanlarını değiştirir.merkezi izliyemez olurlar,bir anlamda şehirden kovulmuş olurlar,küçük ataklar yaparlar,geldikleri şehirlere dönemezler,tad alamazlar,arada kalırlar,izlenmiyeceklerini bildikleri için zamanla,bölgesel çabalar gösterselerde,çevrelerindeki toplum daha yavaş ilerlediği için,sorun çıkar.
büyük kopma o zaman yaşanır,sanatçı kuşakları arasında ilişki kalmaz ve bir önceki çöker,tarihe karışır,bir sonraki ise hafızasını,geçmişini kaybeder. işte dört element’in istanbula getireceği en vahim durum bu.
ikinci şey ise,istanbulun bu yeni ve yarış havasındaki yapılanması,ortaya bir labirent çıkarır,kenti türkiyeden koparır,gittikçe ağırlaşan kent kendi içinde şişmeye başlar,hız artar,gidilen mesafe azalır.halbuki türkiye bir bütün olarak kalkınacaktı hani (tüm partiler,hükümetler,sağcılar solcular laikler islamcılar bunu söylemişlerdi?)..
istanbulu en hevesli bir şekilde izmir izliyor.izmirdeki sanat ve kültür kurumlaşmaları 1980 lerde başladığı için orasının henüz zamanı var,hemde çevresi güzel,bir üniversite kenti çok sayıda sanatçı adayı var,çocukların kendilerine zemin hazırlamaları lazım.bunu bir tek kendileri yapabilirler,hiç kimseden yardım alamazlar,elit izmir,yaratıcılığın güzel kentini karıştırmasını istemez,bağımsız sanatı bir çeşit anarşi olarak görür,vakıflar kurarak,tedbir alır,küresel taklitçiliğin bir parçası olabilmek için,para akıtır.(bekliyelim görelim).
ankaraya gelince,yavaşça ve yumuşakça girilmeli ve sadece saygılı davranılmalı,iyi geçinmeli,zira başkentin ruhu asla hükümet etmekten,sanata kaydırılamaz kaydırılmamalı ,bir eğitim ve yönetim kentini fazla çomaklamamak gerek(ters tepebilir),ters derken şunu demek istiyorum,ankaranın karşısına,sürekli özlem ve kompleks duyduğu,istanbul,sert bir şekilde dikilirse,ankara buna hızlı ve içeriksiz bir cevap verecektir,ayrıca teknik ve ustalık olarak,1970′lerden beri zayıf kaldığı için,bozkırda yapılmaya çalışılan sanat,genç bir öğrencinin,konkurlara hazırlanırken,düştüğü,duygu ve acelecilikten nasibini alacaktır.1960′lardaki,idealizm,1970′lerdeki,özgürlük anlayışı (hipiler),1980′lerdeki cunta korkusu ile,bir daha gelmemek üzere yok edilmiştir.ankaranın bu bilinçaltı korkusunu yenmesi yüksek sanatçılar yetiştirmesi,biraz zor görünüyor.
sanatçılar şaşıracaklar,bir futbol maçının giriş turnikesinde sıkışır gibi sergi alanı,galeri,bar,kapılarında birikecekler,mekan sahiplerinin,bu izdiham karşısında tavırları değişecek,şımaracaklar,kabaracaklar (zaten alt tarafı bir yılda 7-8 sergi açabilirler),para kazandırabilecek olanları seçecekler,moda olanı) o zaman fuarlara(çok pahalı) yönelecekler fakat sonra fuarların,galerilerin dergilerin alt kademe tarafından yönetildiğini anlıyacaklar,,görmezden gelinecekler,üzülecekler,sinirlenecekler dengeleri bozulacak . önerilen maaşları kabul edecekler,ankaradaki sanatçıların çoğu nasıl devlet memuru ise,istanbuldaki sanatçılarda özel sektör memuru olacaklar.bu sefer sanatçılar kendilerine karşı iki yüzlü davranmaya başlıyacaklar,buna mecbur kalacaklar. herkes herkesin yaptığını yapacak,trendler oluşacak(bir avuç boyayla oynıyan ressam dışında), düşüncenin görsel ve sezgisel hali ortadan kalkacak düşüncenin kurgusal hali egemen olacak,digital,mekanik,bir tasarım anlayışı ortalığı kaplayacak (kes yapıştır,photoshop,print) bir kuşak bundan sonuç alamayınca ikinci kuşak ya sisteme entegre olacak yada anarşizme kayacak (çoktan başladı) anarşizmin kökenleri ve sembolleride aynı ezoterik anlayıştan geldiği için bir şey farketmiyecek konvoy yoluna devam edecek,yarılma,yırtılma artacak,elitizm yayılacak,oysa elit olabilmek için ya aileden yada uygun olmak gerekiyor,standart düşük olduğu için, sanatta ırk,sınıf ayrımı başlıyacak.bir taraf stabil olacak,diğer taraf,ona uymaya çalışacak,medyacıların halk bunu istiyor dediği gibi,koleksiyoncular bunu istiyor anlayışı yayılacak.müzeler dolacak,koleksiyonlar değer kaybedecek,literatürün çoğu türkçeye çevrilmediği için( belki bilerek çevrilmiyor) tartışmalar,ya tek taraflı yada öylesine yapılacak (manifestoları kaç sanatçı biliyor?),anlaşma sağlanamıyacak,tüm galeriler birbirleriyle rekabete girecek,yurt dışından değeri belli olmıyan sanatçıları getirecekler,yurt dışına önemli sanatçıları götüremiyecekler,ülkenin sanatı batıda,gösterilemiyecek (belkide değmez bulunuyor),veya programsız,bireysel,düzensiz bir şekilde gösterilecek.almanların,yaptığı operasyonu düşünün,kiefer’i louvre’a soktu.bu konunun ulusalcılıkla,küreselcilikle,eu ile bir alakası yok,bu birleşme her ülkenin uygulaması gereken,bir davranıştır.bir an önce yapılsa çok iyi olur…
geçenlerde iksv’nin düzenlediği bir konferans vardı,konferansın konusu iksv ifadesiyle şuydu: Konferans, kültürün festivalleştirilmesi, özel girişimciler ve kentsel planlamacılar tarafından sanatın ve kültürün araçsallaştırılması, sanat, siyaset ve ekonomi arasındaki sıcak ilişki gibi küresel eğilimlerin yanı sıra hem sanat kurumları hem de sanatsal pratikler açısından “işlev” ve “başarı”nın ne olduğu konusuna da değinecek.kültürün festivalleştirilmesi kendini açıkça ifade eden bir tarif,gizli birşey yok,sanatçının sorusu ise,bu tarif,sanatın tarifine uyuyormu yok uymuyorsa ne demek?ikinci konu kültürün araçsallaştırılması,buradaki soru ise (nasıl yani)?ve yukardaki, oluşmuş yeni koşullarla nasıl hangi işlev(küresel yöntem) kullanılırsa,başarılı olunur?(ne konuda) açıkça görülüyorki,zaten,ülke sanatı(bu ülkede yetişmiş sanatçılar) diye birşey düşünülmüyor,planlanmıyor,bir milli takım oluşturulmuyor,tersine küresel bir takım oluşturulmaya çalışılıyor,ne varki küresellik kendini anlamak ve aşmaktan geliyor,batının herşeyden önce ‘orijinal’ beklediği,orijinalin ne olduğu tartışılmıyor,medyatik ve plastik sanatların,birbirine karıştığı bu dönemde ayıklama,tasnif yapılmıyor,bu işle uğraşacak stk lar kurulmuyor (atölye gezenler vakfı olabilir mesela),,koskoca bir hangar bulunup,sanatçılar içine doldurulmuyor,ve çekip gidilmiyor.bunlar zor işler değil,eğer,yapanlar,yeterince idealist, hırslarını yeterince yenmiş olurlarsa,ve de tarafsız..
görüldüğü gibi sürekli hile yapılıyor,
bu şapka küçük (hile yapan kim ?)
sistemin akışına uydurulmuş,ortaklıklar kuruluyor,gerekirse,ufak bir gazete haberiyle,karşı taraf,susturuluyor veya,pasifize ediliyor,gündemdeki program mutlaka uygulanıyor.
önce yeni bir dönem başlayacak,(yada başladı),sonra yeni bir çağ,sınıflar arasında uçurumlar olan,sömürüyü otomatiğe bağlamış ve freni tutmıyan,tutturulmıyan,bir düzen,
tüm bilgileri ve duyguları korunaklı tapınaklarda saklıyan,büyük digital humanizma,en büyük tehdit bu..
bizde ööyle izliyoruz, yada yüzümüze bir maske daha takıyoruz,ekmek yemek ve gururlanmak için. yavuz tanyeli
xx