KATRAN ve TÜY modern sanat bilgi ortamı

TuesdayNovember11th,2008

kriz mriz değil millet, keriz var

Kategori: Kategorilenmemiş — Etiketler: — KatranveTuy @ 03:26AM

ben ekonomist değilim ama gûyâ iktisat tahsil edenlerin şu “global kriz” konusundaki miyopi derecelerine kızacak kadar da o işlerden çakarım.bu bir global kriz değil, globalite çerçevesinde ve globalizasyon sürecinde tıkanan finans akışına yapılan bir lavmandır o kadar. kapitalizm arada bir kendi sistemini böyle temizler.

krizin esas “amacı” başta amerikan ekonomisinin dörtte üçü olmak üzere, global ivmenin ve çekim kuvvetinin dışında kalan olağanüstü, ancak verimsiz ve kağşamış ekonomik potansiyeli global ekonomi içine girdap gibi çekmektir. tabii ki kapitalizm bunu bir karar icâbı değil, taşan bir ırmağın kütleleri sürüklediği gibi, hayli kendiliğinden yapmaktadır.

globalite demek de, ulusallığın alanını terketmesi, geri basması demektir… onun için, banka devletleştirmeler, finans okyanusuna çuvalla para dökmeler, fırtına dursun diye denize ekmek atmak türünden bâtıl itikad tezâhürlerinden farksız olacaktır.

kriz, başta amerika olmak üzere, “âtıl ve battal” ekonomiler global kapitalist verimlilik ve rekâbet içine çekilip, dünya çapında ekonominin debisi yeni seviyelere ulaşınca bitecektir.

o devrân dönene kadar da çok keriz, kriz diye diye kaderimize hükmedecektir.

o ahvâlde kim asıl kerizdir, münâzara etmeye değer de, siz şimdilik bir garfucius‘un ingilizce blogundan bir kriz-keriz 101 okuması yapıverin lûtfen.

haa, bu arada türkiye krizden etkilenmeyecek, sadece çarpılacaktır. türkiye patetik ve hâlâ “islâmî”, “anadolulu”, “karaparalı” gibi sıfatlarla nitelenebilecek kadar bütünlükten yoksun sermaye yapısı ile, dünya ekonomisinin safrasında yer almaktadır. kapitalist falan değil, en fazla esnaf işi bir ekonomidir ve krizden de çapı kadar etkilenir. dedim ya, darbeyi yer yine de.

türkiye’nin de keriz olmama şansı ve şartı bellidir: verimsiz ve rekâbetten âciz binlerce küçük (esnaf) birime bölünmüş sermaye, işletme ve kaynakların birleşmesi…

gâvurcası ile “merger” yâni.

haydi bakalım bilmişler, garfucius okumaya…

http://galipturk.blogspot.com/

TuesdayNovember11th,2008

garfucius’tan bir inci

Kategori: Kategorilenmemiş — Etiketler: — KatranveTuy @ 03:21AM

büyük düşünmek, fare yerine fil tahayyûl

etmek değildir (*)…

SundayAugust31st,2008

garfucius buyurdu…

Kategori: Kategorilenmemiş — Etiketler: — KatranveTuy @ 06:39PM

deniz feneri, su ile aynı seviyede ise,

ancak yakamoz kadar işlev görebilir…

TuesdayAugust26th,2008

sağ, sol gibi mühim ve mâbadî mes’eleler…(2)

Kategori: Kategorilenmemiş — Etiketler: — KatranveTuy @ 04:16PM


garfucius’un sağ sol mes’eleleri ile kıç-baş ilintisi üzerine incileri,ikinci bölümü ile devam etmekte...


solum sağım sobe (part 2)

türkiye’ de sağın ve solun birlikte ıskaladıkları nokta, 1970′lerden sonra sermayenin fabrika açabilecek para ile değil, fabrikada birim yatırım başına verimliliği katlayacak teknoloji ile ölçülmeye başlanmasıdır. dış borç açısından, 12 Eylül’ den önce kore ve taiwan, türkiye’ den acıklı durumda idiler. borçlarının sebebi ise yeni teknolojiye yatırım yapmış olmalarıydı. türkiye, aynı dönemde, politik ve tabii ki de populist nedenlerle, tercihini sermaye yoğun değil, emek yoğun teknoloji için kullandı.

himaye duvarları arkasında ne yapsa satabilen sağ-sermaye için bu tercih rasyonel idi. istihdam sorununu verim-doyum ilişkisi yerine, çalışan nüfus istatistiklerine indirgeyen gûyâ “emek” örgütleri açısından da, yeni iş alanları açılması umudu hiç fena değildi. sendikalar, emek yoğun teknolojinin tercihi için siyasi baskı bile yapıyorlardı. sonuçta, kore ve taiwan teknoloji ihraç eder hale geldiklerinde, türkiye ikinci el teknoloji ile avrupa birliğinin kapısını utangaç utangaç tıklatmaktaydı.

***

arkaik teknoloji ile beleş kazanca alışan sermayenin siyasi temsili ve söylemi, solunkinden de zavallıydı. sol hiç değilse, sosyalizmin enternasyonel retoriğine ve romantizmine sığınabiliyordu. sağın ise, mehter takımı, dokuz ışık, kızıl tehlike, 141-142 felsefesi etrafında örgütlenen muhafazakâr ve gizli ırkçı faşizan milliyetçilik dışında, ideolojik bir meşruiyet kaynağı bile yoktu. durumu, kahramanlık hamâsîyatı ve pragmatic avanta paylaşımı ile idare etmekte idi. doğru dürüst bir sosyal-siyasal liberalizm geliştirilemediği için, evrensel sağın en büyük silahı liberal özgürlükçülük, ancak ağızdan dolma tüfek etkisi yapıyordu.

siyasi düşün yönünden bakınca, sağın da solun da türkiye ‘ deki ideolojik meşrulaştırma araçları, metafizik (1) kavramları aslâ aşamadı. milliyetçilik, ülke bütünlüğü, eşitlik, adalet gibi metafizik kavramlar, aslında her toplumda politik birer araç olarak kullanılırlar. ancak, gerek toplumun tarihi ile, gerekse güncel yaşam biçimiyle ilişkilendirildikleri için, birer idealden çok sembole dönüşmüşlerdir. türkiye’ de ise, sağ milliyetçiliğin; sol da insan haklarının ve eşitliğin bayraktarı görünümündedir. ama, kullanılan sözlerin içi hep boş kalır. ne sağ milliyetçiliği bir politikaya dönüştürebilmiştir, ne de sol hak ve eşitlikleri (2). bir başka deyişle, ideolojilerini nasıl yaşama uygulayacakları hakkında her iki taraf da bir pozitif somutluk sunamamıştır. sonuçta, insanlar futbol takımı tutar gibi solcu ya da sağcı olmuşlardır. siyasî inançlar, mantığa ve düşünceye değil, duyguya ve metafizik inançlara bağlı kalmıştır.

yaklaşık 1960′ların sonundan beri bu süreç devam etmektedir. bugün dahî, insanlar kendilerini sağcı ve solcu diye nitelemekte bir beis görmemektedir. ve lâkin, artık dünya başka bir dünyadır. fransız sosyalistlerinin mâbadlarını meclisin farklı bir köşesine koymalarıyla başlayan sağ-sol ayırımı, yeni bir içeriğe kavuşturulmadıkça, dinozorlarla mamutlar (3) arasında taraf tutmaktan fazla bir anlam ifade etmemektedir.

***

illâ ki tarihî terminoloji kullanılacaksa, solun modern fonksiyonu, teknoloji toplumunun nimetlerini ve iktidarını bütün üyelerine yaymak; sağın fonksiyonu ise nimet üretimine yatırım yapanların karar verme kurumlarını etkileme güçlerini en üst seviyede tutmaktır. yâni sol, bir yandan sıradan vatandaş - bireyin yaşam standardını yükseltecek paylaşım düzenini; bir yandan da iktidar üzerindeki hak talebini ve denetimini yaygınlaştırmak durumundadır.

eskiden “üretim araçlarının sahipliği” diye nitelenen olgu, artık piyasa mekanizmalarına terkedilmiştir. iktidarın kullanımı ise, evrensel bazı kurallara bağlanmıştır. demokrasi çerçevesinde hiçbir kurum da, şimdilik bu kuralları açık açık bozacak güçte değildir. modern sağ da evrensel demokrasiyi ve nimetlerin bütün sınıflarca bölüşümünü benimsemek zorundadır : ekonomik açıdan, vatandaş - birey aynı zamanda tüketici, çoğu zaman da hissedar hüviyetini taşımaktadır. tüketimle ona giden, üretim sistemine yine dönmekte, iktisadî kaynağa dönüşmektedir. bu tür, devrevî bir menfaat bağlantısı, ciddi çatışmaları da yatıştırdığı için, sağın iktidarı, vatandaş ile paylaşmaya da büyük bir itirazı yoktur.

***

ancak, bu mutluluk denklemi, 21. yüzyılın kapısında, modern toplumun her türlü çatışmadan arındığı gibi bir sonuca baliğ olmamaktadır. tarih boyunca, sermaye ve sağ milliyetçi, emek ve sağ enternasyonalci bir tutum izleyegelmişlerdir. oysa, son 20 yılda teknolojiye bağımlı sermaye, sınırlar aşırı “global” bir nitelik kazanmıştır. klasik marxizmin “egemen sınıfın aracı” saydığı devlet, ulussuz ve sınırlaraşırı sermaye sınıfına dar gelen bir cekettir artık.. hattâ, tüm devletleri ve ulusları kapsayacak, adeta süper bir devletlerötesi devlete benzeyen bir “dünya sistemi”nin sözü edilmeye başlanmıştır bile..

peki, o zaman, uluslaraşırı sermayenin emrinde çalışan, ama aynı zamanda onun tüketicisi ve borsadaki ortağı olan emeğin durumu ne olacaktır? ya da, küçük ve orta sermayesiyle milli sınırlarına bir bakıma mahkûm olan teknik olarak kapitalist sayılan, meselâ “organize sanayî sitesi” kesimi, merdivenin hangi basamağına oturmaktadır? büyük sermayenin devlete ihtiyacı kalmadığı varsayılırsa, durum ne olacaktır? bildiğimiz şekliyle devlet, “dünya sistemi”nin bir valî makamına mı dönüşecektir, yoksa tüketici- hissedar-çalışan-vatandaş, küçük kapital ile birlikte veya ayrı ayrı, devleti uluslararası sisteme direnebilme aracına dönüştürme çabasına mı girecektir? bu karambolde, sağ nerededir, sol neresidir ?

***

bu yazıda değinilenler, çağdaş siyasî bilimin cevap aradığı soruların sadece bir bölümüdür. ama, türkiye’ nin siyaset aleminde bırakınız cevapları, sorularla bile ilgilenen hiçbir kurum yok gibidir (4). bunun yerine, konjonktürel, kısa ömürlü olaylar üzerinde zombi ideolojilerin kokuşmuş kavramlarıyla, sistemsiz siyaset yapmak, kolay gelmektedir.

sonuçta sağ ve sol, parlamentoda mâbadların yerleştirildiği mikro coğrafyadan kaynaklanan siyaset giydirilmiş terimlerdir. global bir ekonomik -siyasî coğrafyayı ise, mâbadlar değil, elektronik teknoloji destekli beyinler oluşturmak durumundadır.

———

(1) sosyolojinin kurucusu sayılan auguste comte, toplumların düşünsel gelişmesini üç aşamada ele alır. bunlardan ikincisi, toplumları içeriğini kimsenin doğru dürüst tanımlayamadığı soyut kavramların yönlendirdiği “metafizik” dönemdir. kahramanlık, şanlı tarih, cesaret, dürüstlük, metafizik kavramlardan örneklerdir. üçüncü ve son, “pozitivist” aşamada ise, toplumlar artık kendilerini ve düşünlerini bilimsel bir yaklaşımla değerlendirmeyi başarmışlardır.

(2) şimdilerde tayyib efendi, gülsuyu ve şürekâ borazanı kesilen turban-perest olunca, özgürlükçü (o da genelde salt kendine) diye de geçinen tayfa da, kökende çoğunlukla sol gelenekten inme sayılır.

(3) bunu mahmut ile karıştıran çıkar mı dersiniz?

(4) yok “gibi”dir, çünkü, siyasî tarihimizde ilk def’â yeni demokrasi hareketi, yerel bir siyasî platformda evrensel süreçlere retorik ötesi atıfta bulunarak, bu çemberin bir de dışı olduğunu farkettiği izlenimini verebilmiştir. bugünün, önemli bir kısmı ydh içinde aktif olmuş a-ke-pe-perver muharrir tayfasının, gabîce, denize düşen saman çöpüne sarılır hesabı, tayyib efendi, gülsuyu ve şürekâ dan bile hürriyet ummaları, o özlemin bu sefer populer bir dinamiğin dümen suyuna yansıtılmaya çalışılan çırpıntılarıdır.


prof.dr.Galip İsen


SundayAugust24th,2008

sağ, sol gibi mühim ve mâbadî mes’eleler…(1)

Kategori: Kategorilenmemiş — Etiketler: — KatranveTuy @ 06:58PM

24 Ağustos 2008 Pazar

şu sıralar, yine, bir türlü yerine oturtulamayan sağ, sol, devletçilik, liberal”izm“, hürriyet ve zürriyet(*) gibi konular, yeniden ısıtılarak temcid menüsüne konmakta.


garfucius durabilir mi? tatilde bile olsa, arşivi kurcaladı ve 10 yıl öncesinden kalma bir herze bulup, puslu ortama ışık salmak üzere sanat âlemi için münteşir bu sanal âleme yerleştirmeye karar verdi.

tabii, garfucius, eski defter züğürtlüğünü bile incili kaftan ile kamufle etme meraklısı olduğundan, ışığı yakarken, şöyle de bir soru atmakta ortaya:

ne kadar ışık gözleri açar, ne kadar ışık kör eder? köstebekler evreninde mum güneşten evlâ mıdır?..

işte arşivden yayılan şavkın ilk bölümü aşağıda. hazım zorluğu yaratmasın diye iki parti yayınlanacak…

(*)”zürriyet”i sırf kâfiye uğruna yazmadım. ulemâdan birileri, tüp bebek icâd olunca mertliğin bozulduğunu ve “kuma” âdetinin tavsadığını iddia ettiler de… bizim temel de altı bacağını kopardığı pire “zıpla” komutuna uymayınca raporuna yazmış ya, “bacakklari kopan pirenin kulaklari da sağir olayiii,” diye; o hesap…

solum sağım sobe (part 1)

devletçi solumuzun sesi iken, fısıltı kalan cerîde- i cumhuriyet, 22 ekim (1997) pazar günü, hükümetin özelleştirme yüksek kurulu aracılığıyla, devlet sektöründeki gemileri satma kararı aldığını “haber” verdi. gazetenin haberin üstüne yığdığı yoruma göre, böylece, “üç tarafı denizlerle çevrili anadolu yarımadasında kurulan türkiye cumhuriyetine ait zaten az olan gemi sayısı, yoka yaklaşacak” idi.

ayşecik filmi seyrediyormuş gibi oldum. içim hüzünle doldu. “vah vah” dedim… yoo, “türkiye cumhuriyeti” karaya vurdu diye değil, cumhuriyetin adıyla yayınlanan tarihî ceride, cumhur ile devleti arasındaki farkı algılayamayacak hale düştü diye üzüldüm.

hazretler farkında olmasa da, ben gerçeği bildiğim için, ticarî denizciliğimizin falında okudukları kapkara bahtı, sakal üstünden gülerek, kazımadım. yüksek yaş ortalamasına rağmen, akdeniz’i bir türk gölüne çeviren ve “cumhuriyetimizin” bayrağını taşıyarak liman liman astarya yapan koster filomuzun mavi dümen suyunun, okyanuslara da iz bırakması için kaptan kardeşlerime selâmet diledim. kosterlerin yanında süzülen türk bayraklı dev vapurlar düşledim.

cerîde, esasen türk “sol” cenahının fikriyatına, dili döndüğünce tercüman olduğundan, çağdaş ekonominin solumuz tarafından nasıl algılandığı üzerinde düşündüm. ağzında özelleştirme, teşebbüs, liberal ekonomi gibi kavramları gevelemeye başlasa da, bu kesimin, ruhunun derinlerinde, hala izmir iktisat kongresi bürokratizmini (1) aşamamış olduğuna kanaat getirdim (2) .

beni esas sinirlendiren, cumhuriyet’in, cumhuriyeti devlete indirgeyen; vatandaş olarak bireyleri ve 60 küsur milyon bireyden oluşan koskoca “cumhur”u, ekonomik bir sıfır olarak yorumlayan yaklaşımı oldu. cerîde, devletinkinden çok daha küçük ve eski bir filo ile, deniz taşımacılığını devletten defalarca iyi başaran “özel” vatandaş işletmelerini, herhalde yunanistan’ a veya hindistan’ a ait sanıyordu.

devlet sektörü, beceremediği bir işten çekildiği için, sol fısıltı, ağıt yakıyordu. sırf sol aşkına, sırf özel diye, koca bir deniz taşımacılığı sektörünü yok sayıyordu. devletin ekonominin denetmeni olduğu bir sistemde, cumhurun hukukunun da hükümet himmetine kalacağından bîhaber; birey hakları konusunda fetvâcıbaşılığı kimseye bırakmayan söylemini de böylece boşa çıkarıyordu.

sol ve sağ kavramları, siyasî tanımlayıcılıklarına, geçen asırda fransız parlamentosunda kavuştular. sosyalistlerin salonun solunda oturmaları, fikrî düzlemdeki karşıtlığı, mâbadların yerleştirildiği siyasî mikro coğrafyaya taşıdı.

o devirlerde sağ ve sol arasındaki çatışma, emek ve sermayenin çıkar ve iktidar paylaşım çekişmelerinden kaynaklanıyordu. türkiye’de bu tür bir sınıflararası mücadele ancak 60′larda, o da fenâ halde yapay kategoriler hâlinde, su yüzüne çıktı. esâsen, ortada doğru dürüst bir sermaye sınıfı bulunmadığından, aslî işveren de, işçiye toplu sözleşme, sendika, grev gibi hakları “bahşeden” de devlet olduğundan, emeğin mücadelesi hiç siyasî bir raya oturamadı, garip patikalarda yuvarlandı durdu. bu açıdan, türkiye’deki ve sovyetlerdeki işçinin birbirlerinden pek de farkları yoktu. “kamu”ya atfedilen ama bürokrasi tarafından yönetilen işletmeler, taşıyabilecekleri istihdam sınırını dolduruncaya kadar, zayıf ve çapsız ekonomide önemli bir yük de oluşturmadılar. zamanla, işletmeler, işçi “zümre”sinin (3) oyunu kapma mekanizmalarına dönüştü. sağcısıyla, (üçbuçukuncu dünya usûlü) “solcu”suyla, hükümetler de, sendikalar da, devlet sektörünü bel büken bir yük haline gelene kadar sömürdüler. hukûmetler yönünden, köyden köy azmanı şehir bozuntularına doluşan başıbozuk kitlelere oylarını kapacak şekilde istihdam yaratmak, verimli işletmecilikten önde geldiği için teknolojik yenilenme de kimsenin umurunda değildi. zâten, ûlûfenin büyük kısmı istihdama ayrıldığından, yatırıma da sermaye kalmıyordu.

emeğin klasik karşıtı olan ciddi bir özel sermaye sınıfı zaten gelişmemişti. devletin başındaki hükümetler, bir yandan kapitalist olarak kendisini, bir yandan özel sınaî teşebbüsü ayaklandırmaya çalışırken, öte yandan da hem aynı zamanda seçmeni niteliğindeki işçisini kollamaya uğraşıyor, hem de artan şehir nüfusunu sınırlı istihdâmın içine çekmeye çabalıyorlardı. bu garip denge, sivil iktidarların boyunu aşınca da, askeriye işe el koyuyordu.

pratikte, ekonominin mutlak hakimi devlet iken, zaten bir sosyalist devrimde de durum pek değişmeyecekti. o zaman da, sol söylem, ekonomik-politik bir mücadelenin sürecinde değil, yamuk bir entellektüel idealizmin dinamiğinde gelişti. sonuçta sol ideoloji, komik bir yol ayırımında kaldı: devrim, kapitalizme karşı gerçekleşecekti. ülkenin en büyük sermayedarı ise, devletti. yani, sol hareket, devleti devirip, onu tekrar, aynı işçilerin başına patron olarak geçirmek zorundaydı. bu gerçek böyle açıklanamadığı için de, devletin himayesinde ve korumacı siyasetinde pamuktaki fasulye gibi büyümeye çalışan özel sermaye, boynuzu boyundan büyük bir şeytan olarak tanıtılıyordu.

sol söylem, bu garip yapı içinde siyasetini ideolojik kavgaya dönüştürmekten başka yol bulamadı. cumhuriyet halt fırkasından (ce-he-pe) halkın teferruatı sıfatlı goşist fraksiyonlara kadar, sol mücadele sınıf bazından çıkartılıp, terminoloji mücadelesine dönüştürüldü. bu uğurda da yüzlerce kişi telef edildi.

sağın durumu daha da acıklıydı. evrensel ölçütlere göre, türkiye’ deki bütün özel sermaye, orta boy bir amerikan eyaletindeki toplam sermayeden pek fazla değildi. bu durumda, himâyecilik kaçınılmaz bir politika olarak zuhur ediyordu. teknoloji gülünç derecede eski idi. ama, uluslararası rekabet yokluğu, devlet şemsiyesi altındaki tekelci örgütlenmede ulusal rekabetin de cılızlığı, antika teknolojinin yurt içinde kârlılığını inanılmaz boyutlara tırmandırıyordu. bu şartlarda, kapitalistin pahalı yeni teknolojiye yatırım yapması da enayilikti.

(1) türk siyasî literatürüne, izmir iktisat kongresinde liberal – kapitalist büyüme modelinin benimsendiği fikri hâkim ise de, aslında liberal görüşün iktisaden güçlü, siyaseten zayıf bir serbest millî müteşebbis grubu tarafından savunulduğu; ittihad ve terakkî fırkası kökenli ihtilâl kadrosunun ise, sosyalist rejimden pek de farklı olmayan ama özel girişim ve sermayeye de kontrol altında izin vermeye karşı durmayan bir devletçiétatist yönde belirlemeye yetmiştir. bu konuda, izmir iktisat kongresi tutanaklarını ayrıntılarıyla inceleyen, sevgili arkadaşım ve meslekdaşım, bilgi üniversitesi öğretim üyesi dr. hilal akgül’ün çalışmalarını hassaten tavsiye ederim.

(2) cumhuriyet ilanından önce toplanan izmir iktisat kongresi, ekonomik model olarak liberal kapitalizmi seçti. daha doğrusu, kontrol dışına taşabilecek her türlü unsur gibi, özerk ve özgür bir ulusal burjuvazi kesiminden de öcü gibi korkan bürokrat egemenlere rağmen, kongre, serbest iktisadiyâtı tercih etmiş gibi görünen bir bildiri ile sonuçlandı. bunda, hâkim bürokrat kadronun ekonomi konusundaki cehâleti dolayısıyla, esnaf-tâcir müteşebbis hiziplerin savundukları kadarı ile, liberal rejim konusunda iknâ olur gibi olmaları ve imparatorluğumuzu yeyip, tüketen rusya’nın (o sıralar dostumtrak olsak da) “gomonizm”e kayması da esnemelerinde rol oynadı. bir rivâyet, rusya dan acaip çekinen kâzım karabekir paşa, kongrede, kapitalist sermaye temerküzünde şirketlerin rolunden çok etkilenip, aşka gelerek, şöyle bir marş güftesi de yazmış idi:

haydin arkadaşlar,

şirket kuralım.

iktisadî hücumlarla

başa varalım…

tabii, şirket mirket kurulamadı. zâten, ülkede kapital ve kapitalist de bulunamadığından, yatırımcılık işi devlete kaldı. bir yandan da, ittihad ve terakki ile başlayan kollanmış para babası sınıfı yaratma süreci, kapitalizm imiş gibi algılanıyor ve uygulanıyordu. devlet kapitalizminde, ekonomi denen küheylânın eğerinde, merkeb yönetmekten bile aciz bir bürokrasi oturageldiği için, 21. yüzyılın kapısına da, ancak greve gittiğinde kâra geçen bir kamu sektörü ile dayandık. üstelik, dünya yolsuzluk liginde en üst sıralardan hiç düşmeyerek.

(3) 1970lerden, hattâ 60 sonlarından itibaren, devlete ait şirketlerde çalışan ve sürekli ücret arttırımı kopararak ekonomik verilerle orantısız bir ulûfe sistemine nâil olarak “sınıf atlayan” işçiler, sınıflaşacaklarına zümreleştiler de ondan…


prof.dr. Galip İsen


WednesdayAugust13th,2008

garfucius katran tüycüleri bekliyor; rayı omuzlayan gelsin…

Kategori: Kategorilenmemiş — Etiketler: — KatranveTuy @ 03:15PM


değerli katran ve tüycü dosttlar…

tam red kit (lucky luke oluyor kendisi…) usûlü, katran ve tüye bulandıktan sonra tren rayı üzerinde şehir dışına atılması vâcip, ege cansen nâmında bir adam, hürriyet’teki sütununda mng holding’in güllük körfezinde giriştiği çevre katliamına alkış tutmuş.

kulunuz da dayanadım, arşiv karıştırıp bu muzır türün tarihi mazarratından bir enstantane buldum. zahmet buyurup,

http://galipturk.blogspot.com/

adresine teşrif ederseniz, belki garfucius sizi biraz eğlendirir.

ne de olsa, burası bir san’at ve san’atperver sitesi; en büyük san’at eseri de doğa olduğuna göre…


MondayJune16th,2008

the eurocrats,,,,

Kategori: Kategorilenmemiş — Etiketler: — Webmaster @ 11:13PM

irish crap

the irish are known for their ability to create a problem to every solution. probably, that is why, for years, they kept killing each other over a silly (seemingly) sectarian difference.


now they managed to screw up the by-pass to france’s egoistical and egotisitical and ethnocentric rejection of the eu constitution a few years back and clipped the lisbon deal, sealing the unity of the continent…

in other words, they have gone and defacated into the tank where the drinking water accumulates. crapulent with what equals as cause to malt whiskey and warm beer in cases of collective national mass dementia, they took a mephitic crap into europe’s surge as the world’s sole civilized power, armed with logic and wisdom, instead of various armories to be used either to kill and maim or to threaten.

look who championed ireland’s great victory over the union of europe: a businessman that has made a fortune over trade with the u.s., whose competitive advantages might not stand an opening up of the european market.

sound familiar? look at the french farmers, italian fanientes, greek freeloaders, turkish football hooligans, danish and other trade unionists - everyone who thrives, and usuallly thrives for free, as long as the “national” economies are defended by “national boundaries” takes a political crap oon the union. in other words, economies where various sectors of the society suck like leeches on the rest, and productive units that have achieved some global level of competitivity are the defenders of strong(er)national entities against the eu (*). of course, ever leading them, is great britain, her majesty’s governments’ usual all-time global blooodsucking, imperial opportunism.

now, the political off-shoot, ireland that owes no less to the union than greece for becoming a country to reckon with, stabs it in the back like brutus.

add to that the political parasites who suck on the national state,parochial classes’ means of distributing as well as obtaining kudos off the backs of the productive and efficient classes.

is it a coincidence that all hard-line, hard-core nationalists all over the world are also the most dedicated to erect and protect walls around their borders agains the onslaught of globality? for instance, are not the anti-abortion irish catholics among the most militant anti-europeans? or turkey’s semi edentulated and de-clawed grey wolves?

notice also the tone of the american journals openly or secretly gloating over the blow the european project was dealt by ireland’s rejection of lisbon treaty? especially those publications that promote and watch over american economic interests like hawks?

i always believed that britain and ireland should be kept out of the european union; their “isolationist” island mentality will never ever let them integrate properly with the actually and historically boundariless continent. problem: in practice, they cannot be kicked out and unless the lisbon deal passes through, they cannot really opt out either.

——

(*) the eurocrats, the not-reallly-or-probably-so-necessary-evil in the european machinery is also probably to blame for the aversion it causes, turning into the bigger brother of the continent. ironically though, the rejection(s) of lisbon will empower them more for they are the onnes who eventually will work out a functioning constitution encompassing all.

WordPress üzerine kurulmuştur.