garfucius durabilir mi? tatilde bile olsa, arşivi kurcaladı ve 10 yıl öncesinden kalma bir herze bulup, puslu ortama ışık salmak üzere sanat âlemi için münteşir bu sanal âleme yerleştirmeye karar verdi.
tabii, garfucius, eski defter züğürtlüğünü bile incili kaftan ile kamufle etme meraklısı olduğundan, ışığı yakarken, şöyle de bir soru atmakta ortaya:
ne kadar ışık gözleri açar, ne kadar ışık kör eder? köstebekler evreninde mum güneşten evlâ mıdır?..
işte arşivden yayılan şavkın ilk bölümü aşağıda. hazım zorluğu yaratmasın diye iki parti yayınlanacak…
(*)”zürriyet”i sırf kâfiye uğruna yazmadım. ulemâdan birileri, tüp bebek icâd olunca mertliğin bozulduğunu ve “kuma” âdetinin tavsadığını iddia ettiler de… bizim temel de altı bacağını kopardığı pire “zıpla” komutuna uymayınca raporuna yazmış ya, “bacakklari kopan pirenin kulaklari da sağir olayiii,” diye; o hesap…
solum sağım sobe (part 1)
devletçi solumuzun sesi iken, fısıltı kalan cerîde- i cumhuriyet, 22 ekim (1997) pazar günü, hükümetin özelleştirme yüksek kurulu aracılığıyla, devlet sektöründeki gemileri satma kararı aldığını “haber” verdi. gazetenin haberin üstüne yığdığı yoruma göre, böylece, “üç tarafı denizlerle çevrili anadolu yarımadasında kurulan türkiye cumhuriyetine ait zaten az olan gemi sayısı, yoka yaklaşacak” idi.
ayşecik filmi seyrediyormuş gibi oldum. içim hüzünle doldu. “vah vah” dedim… yoo, “türkiye cumhuriyeti” karaya vurdu diye değil, cumhuriyetin adıyla yayınlanan tarihî ceride, cumhur ile devleti arasındaki farkı algılayamayacak hale düştü diye üzüldüm.
hazretler farkında olmasa da, ben gerçeği bildiğim için, ticarî denizciliğimizin falında okudukları kapkara bahtı, sakal üstünden gülerek, kazımadım. yüksek yaş ortalamasına rağmen, akdeniz’i bir türk gölüne çeviren ve “cumhuriyetimizin” bayrağını taşıyarak liman liman astarya yapan koster filomuzun mavi dümen suyunun, okyanuslara da iz bırakması için kaptan kardeşlerime selâmet diledim. kosterlerin yanında süzülen türk bayraklı dev vapurlar düşledim.
cerîde, esasen türk “sol” cenahının fikriyatına, dili döndüğünce tercüman olduğundan, çağdaş ekonominin solumuz tarafından nasıl algılandığı üzerinde düşündüm. ağzında özelleştirme, teşebbüs, liberal ekonomi gibi kavramları gevelemeye başlasa da, bu kesimin, ruhunun derinlerinde, hala izmir iktisat kongresi bürokratizmini (1) aşamamış olduğuna kanaat getirdim (2) .
beni esas sinirlendiren, cumhuriyet’in, cumhuriyeti devlete indirgeyen; vatandaş olarak bireyleri ve 60 küsur milyon bireyden oluşan koskoca “cumhur”u, ekonomik bir sıfır olarak yorumlayan yaklaşımı oldu. cerîde, devletinkinden çok daha küçük ve eski bir filo ile, deniz taşımacılığını devletten defalarca iyi başaran “özel” vatandaş işletmelerini, herhalde yunanistan’ a veya hindistan’ a ait sanıyordu.
devlet sektörü, beceremediği bir işten çekildiği için, sol fısıltı, ağıt yakıyordu. sırf sol aşkına, sırf özel diye, koca bir deniz taşımacılığı sektörünü yok sayıyordu. devletin ekonominin denetmeni olduğu bir sistemde, cumhurun hukukunun da hükümet himmetine kalacağından bîhaber; birey hakları konusunda fetvâcıbaşılığı kimseye bırakmayan söylemini de böylece boşa çıkarıyordu.
sol ve sağ kavramları, siyasî tanımlayıcılıklarına, geçen asırda fransız parlamentosunda kavuştular. sosyalistlerin salonun solunda oturmaları, fikrî düzlemdeki karşıtlığı, mâbadların yerleştirildiği siyasî mikro coğrafyaya taşıdı.
o devirlerde sağ ve sol arasındaki çatışma, emek ve sermayenin çıkar ve iktidar paylaşım çekişmelerinden kaynaklanıyordu. türkiye’de bu tür bir sınıflararası mücadele ancak 60′larda, o da fenâ halde yapay kategoriler hâlinde, su yüzüne çıktı. esâsen, ortada doğru dürüst bir sermaye sınıfı bulunmadığından, aslî işveren de, işçiye toplu sözleşme, sendika, grev gibi hakları “bahşeden” de devlet olduğundan, emeğin mücadelesi hiç siyasî bir raya oturamadı, garip patikalarda yuvarlandı durdu. bu açıdan, türkiye’deki ve sovyetlerdeki işçinin birbirlerinden pek de farkları yoktu. “kamu”ya atfedilen ama bürokrasi tarafından yönetilen işletmeler, taşıyabilecekleri istihdam sınırını dolduruncaya kadar, zayıf ve çapsız ekonomide önemli bir yük de oluşturmadılar. zamanla, işletmeler, işçi “zümre”sinin (3) oyunu kapma mekanizmalarına dönüştü. sağcısıyla, (üçbuçukuncu dünya usûlü) “solcu”suyla, hükümetler de, sendikalar da, devlet sektörünü bel büken bir yük haline gelene kadar sömürdüler. hukûmetler yönünden, köyden köy azmanı şehir bozuntularına doluşan başıbozuk kitlelere oylarını kapacak şekilde istihdam yaratmak, verimli işletmecilikten önde geldiği için teknolojik yenilenme de kimsenin umurunda değildi. zâten, ûlûfenin büyük kısmı istihdama ayrıldığından, yatırıma da sermaye kalmıyordu.
emeğin klasik karşıtı olan ciddi bir özel sermaye sınıfı zaten gelişmemişti. devletin başındaki hükümetler, bir yandan kapitalist olarak kendisini, bir yandan özel sınaî teşebbüsü ayaklandırmaya çalışırken, öte yandan da hem aynı zamanda seçmeni niteliğindeki işçisini kollamaya uğraşıyor, hem de artan şehir nüfusunu sınırlı istihdâmın içine çekmeye çabalıyorlardı. bu garip denge, sivil iktidarların boyunu aşınca da, askeriye işe el koyuyordu.
pratikte, ekonominin mutlak hakimi devlet iken, zaten bir sosyalist devrimde de durum pek değişmeyecekti. o zaman da, sol söylem, ekonomik-politik bir mücadelenin sürecinde değil, yamuk bir entellektüel idealizmin dinamiğinde gelişti. sonuçta sol ideoloji, komik bir yol ayırımında kaldı: devrim, kapitalizme karşı gerçekleşecekti. ülkenin en büyük sermayedarı ise, devletti. yani, sol hareket, devleti devirip, onu tekrar, aynı işçilerin başına patron olarak geçirmek zorundaydı. bu gerçek böyle açıklanamadığı için de, devletin himayesinde ve korumacı siyasetinde pamuktaki fasulye gibi büyümeye çalışan özel sermaye, boynuzu boyundan büyük bir şeytan olarak tanıtılıyordu.
sol söylem, bu garip yapı içinde siyasetini ideolojik kavgaya dönüştürmekten başka yol bulamadı. cumhuriyet halt fırkasından (ce-he-pe) halkın teferruatı sıfatlı goşist fraksiyonlara kadar, sol mücadele sınıf bazından çıkartılıp, terminoloji mücadelesine dönüştürüldü. bu uğurda da yüzlerce kişi telef edildi.
sağın durumu daha da acıklıydı. evrensel ölçütlere göre, türkiye’ deki bütün özel sermaye, orta boy bir amerikan eyaletindeki toplam sermayeden pek fazla değildi. bu durumda, himâyecilik kaçınılmaz bir politika olarak zuhur ediyordu. teknoloji gülünç derecede eski idi. ama, uluslararası rekabet yokluğu, devlet şemsiyesi altındaki tekelci örgütlenmede ulusal rekabetin de cılızlığı, antika teknolojinin yurt içinde kârlılığını inanılmaz boyutlara tırmandırıyordu. bu şartlarda, kapitalistin pahalı yeni teknolojiye yatırım yapması da enayilikti.
(1) türk siyasî literatürüne, izmir iktisat kongresinde liberal – kapitalist büyüme modelinin benimsendiği fikri hâkim ise de, aslında liberal görüşün iktisaden güçlü, siyaseten zayıf bir serbest millî müteşebbis grubu tarafından savunulduğu; ittihad ve terakkî fırkası kökenli ihtilâl kadrosunun ise, sosyalist rejimden pek de farklı olmayan ama özel girişim ve sermayeye de kontrol altında izin vermeye karşı durmayan bir devletçiétatist yönde belirlemeye yetmiştir. bu konuda, izmir iktisat kongresi tutanaklarını ayrıntılarıyla inceleyen, sevgili arkadaşım ve meslekdaşım, bilgi üniversitesi öğretim üyesi dr. hilal akgül’ün çalışmalarını hassaten tavsiye ederim.
(2) cumhuriyet ilanından önce toplanan izmir iktisat kongresi, ekonomik model olarak liberal kapitalizmi seçti. daha doğrusu, kontrol dışına taşabilecek her türlü unsur gibi, özerk ve özgür bir ulusal burjuvazi kesiminden de öcü gibi korkan bürokrat egemenlere rağmen, kongre, serbest iktisadiyâtı tercih etmiş gibi görünen bir bildiri ile sonuçlandı. bunda, hâkim bürokrat kadronun ekonomi konusundaki cehâleti dolayısıyla, esnaf-tâcir müteşebbis hiziplerin savundukları kadarı ile, liberal rejim konusunda iknâ olur gibi olmaları ve imparatorluğumuzu yeyip, tüketen rusya’nın (o sıralar dostumtrak olsak da) “gomonizm”e kayması da esnemelerinde rol oynadı. bir rivâyet, rusya dan acaip çekinen kâzım karabekir paşa, kongrede, kapitalist sermaye temerküzünde şirketlerin rolunden çok etkilenip, aşka gelerek, şöyle bir marş güftesi de yazmış idi:
haydin arkadaşlar,
şirket kuralım.
iktisadî hücumlarla
başa varalım…
tabii, şirket mirket kurulamadı. zâten, ülkede kapital ve kapitalist de bulunamadığından, yatırımcılık işi devlete kaldı. bir yandan da, ittihad ve terakki ile başlayan kollanmış para babası sınıfı yaratma süreci, kapitalizm imiş gibi algılanıyor ve uygulanıyordu. devlet kapitalizminde, ekonomi denen küheylânın eğerinde, merkeb yönetmekten bile aciz bir bürokrasi oturageldiği için, 21. yüzyılın kapısına da, ancak greve gittiğinde kâra geçen bir kamu sektörü ile dayandık. üstelik, dünya yolsuzluk liginde en üst sıralardan hiç düşmeyerek.
(3) 1970lerden, hattâ 60 sonlarından itibaren, devlete ait şirketlerde çalışan ve sürekli ücret arttırımı kopararak ekonomik verilerle orantısız bir ulûfe sistemine nâil olarak “sınıf atlayan” işçiler, sınıflaşacaklarına zümreleştiler de ondan…
prof.dr. Galip İsen