“My name is Casper !”” Sergisi fotoğrafları - Özcan Yaman
Masa-üstüne yeni klasöre indiriniz
Win Zip veya Win Rar ile açınız
G E L E N K Ü L T Ü R sergisi
Masa-üstüne yeni klasöre indiriniz
Win Zip veya Win Rar ile açınız
G E L E N K Ü L T Ü R sergisi
[bu mektup emre zeytinoğlu'na hitaben yazılmış olmayıp sadece küratörlerin metnine ve "my name is casper" başlıklı yazıya dair kimi kişisel görüşlerimi - her zamanki gibi samimi olarak - içermekte ve açıklamaktadır]
“farksıst bienal” başlıklı yazımda, başlıktan da belli olacağı üzere, asıl amacım bienal küratörlerinin metnini değerlendirmekti. küratörlerin ait oldukları ekolün star isimi olarak, “vur abalıya” hesabı stalin’e, reel sosyalizmin tüm “persona non grata”larına ve bizzat sovyetler deneyimine teorikman feci abanmış olan zizek’in nasıl bir marksist “pratik” önerdiğini kendi adıma öteden beri merak edip durdum (gelecek diye duydum, belki bunu kendisine sorma imkanı buluruz). bunca geç kapitalizm yılgınlığı ve nilihizmi içinde, yetmez, bunca adorno pesimizmi içinde kuşkusuz bir tür kültürel gerilla savaşçılığı ve sürekli entelektüel muhalefet, sürekli kuşku, sürekli yapısökümü türünde bir şey olmalı bu. durum böyle olunca ve de “mahcup marksizm” “sınıfsız toplum” idealini bir kez arzu ve objet petit a bağlamında deşmeye başlayınca öyle zannediyorum ki bazı pratik soru ve sorunlar karşısında ister istemez foucault gibi çekinser ve/veya sessiz kalmak durumunda kalır kişi. küratörler de bunu farketmiş olacaklar ki kendilerine daha benjamin’yen bir figür ve teori-pratik diyalektiğini daha sıkı örmüş bir örnek olarak brecht yoldaşımızı seçmişler. ama bu arada galiba daha çok hem anarşizme hem marksizme göz kırpmak, bir taşla iki kuş vurmuş olmak amacıyla benimsedikleri brecht’e de burjuvaziyle işbirlikçilik ve etkileşimli sanat anlayışı babında bence ihanet etmişler. brecht’in görsel sanatlardaki karşılığı bu denli “evcil”, bu denli “pasif” ve bu denli “sponsorlu” bir şey olmasa gerek. sonuçta bu bienal, bienallere klasik itirazlarımız bir yana, brecht’in adını popülist bir biçimde kullanmak ve “insan neyle yaşar” sorusunun içini boşaltmak gibi işler de kotarıyor.
“my name is casper”da ise brecht’ten hemen hiç bahsedilmeksizin nedense althusser’den, kapitalin burjuva iktisadı açısından okunmasından vb. bahsedilerek “çarpıtılmış okumalar”ın geçersizliğinden, belki de devletin, sendikaların vb geleneksel reel marksist savaşım araçlarının eskisi kadar anlam ifade etmediği günümüzde bu okumaların artık iktidarın ekmeğine yağ sürmekten başkaca bir işe yaramayacağını söylüyor. iyi ama brecht’çi küratörlere sonuçta ne diyor bu yazı? üstelik onların da açıkça “ulusalcı” bir solu çıkmaz olarak gördüklerini belirtmiş oldukları noktada? onların okuması çarpıtılmış mı değil mi, ve bu yazıyla yapılan uzaktan, dostane bir uyarı mıdır, nedir, bunu anlayamıyoruz. insan yazıyı okuyunca doğrusu marksizmin “çarpıtılmamış” bir okumasıyla hemen karşılaşmak üzere can atıyor. ama böyle bir şey elbette bu ilgili yazının sınırlarını aşıyor olsa da bunun en ufak bir ipucunu bulamıyoruz. aşağıdaki paragrafı ele alalım örneğin :
“Sınıf mücadelesinin hem tarihten, hem de günümüzden silindiği anlamda, tüm insani projeler egemen sistemin “güvencesi” altına alınmış bulunuyor. Artık bizim kurtarıcılarımız, küresel ekonominin siyasi figürleridir. Muhalefetimiz de aynı “güvence”ye sahip. Korkulacak bir şey yok ortada. 19. yüzyıl Avrupası’nın egemenleri, komünizm hayaletinden çok korkmuşlardı. Ama bugün, o hayaleti ustaca yaratan Marx’tan hiç korkmuyorlar. Çünkü içeriğini yitirmiş dil, ehlileşmiş hukuk ve iktidar aygıtlarının kendisi olmuş devlet, çarpıtılmış metinler sayesinde her şeyi “sevimli hayalet”lere dönüştürüyor. 1970’lerin çizgi film kahramanı “Casper” gibi… Her akşam jenerikte şöyle bağırırdı: “My name is Casper !””
bu paragrafta kesinlikle katıldığım cümleler var; bunların altını çizdim. ama “sınıf mücadelesinin hem tarihten, hem de günümüzden silindiği anlamda” kısmı benim için yeterince açık değil. bu yüzden yazımda sınıf mücadelesinden ve marksizmden ne anladığımızı tekrar sormak gereği duydum. 1848, paris komünü, sovyetler, üçüncü dünya devrimci hareketleri, berlin duvarı vb - sınıf mücadelesinden bunları anlıyorsak bence bizim de çarpıtılmış bir okumamız var demektir. e eğer bu değilse silindi mi, nasıl silindi yani? batıya göç ederken ölen insanlar, sınıf atlamak için binbir türlü şaklabanlığı yapan geniş halk kesimleri - evet sınıf atlamaya çalışma olgusu da sınıfların ve sınıf savaşımının varlığına,süreğenliğine işaret eder bence - , dağa çıkanlar, silaha, taşa sarılanlar - sınıf mücadelesi hiç silinir mi? “silinmeye çalışılır” belki, ama silinmez. çünkü zizek’in deyimiyle tam da marx’ın keşfettiği “semptom”un, antagonizmanın üstüne kuruludur. ayrıca “Çünkü içeriğini yitirmiş dil…” cümlesinin “Marx’tan hiç korkmuyorlar” cümlesinden hemen sonra gelmesi de bence anlam karışıklığı açısından bertaraf edilmesi gereken bir şanssızlık olmuş. zira hangi dil bu? althusserden mi bahsediliyor hala? öylleyse brecht nerede? “Marx’tan hiç korkmuyorlar”dan hemen sonra geldiğine göre, marx’ın dili mi? egemenlerin marksistçe konuştukları bir dil mi? ne olduğu belli değil. kısacası, yazının burasında, “silindiği” yerine “silinmeye çalışıldığı anlamda” denilmiş olsaydı ve “my name is casper” küratörlerle daha doğrudan ve açıktan konuşan, brecht’i de layığıyla kapsayan, marksizmin bugün ne olduğuna da bir parça ışık tutan bir yazı olsaydı gereksiz bir işe girişip kendimi neden yoracaktım ki? bu yazı beni tatmin etmedi, bence küratörlerce de “my name is casper”ca da söylenmemiş şeyler vardı; bu yüzden kimsenin adamı olmayan biri, bir birey olarak oturdum, yazdım.
özcan türkmen
Çok şükür Bienal sayesinde İstanbul’da yaşayan herkes Brecht’in ismini öğrendi. Bir de bu büyük insanın “İnsan neyle yaşar?” diye bir büyük kelam ettiğini… Malum, “Koç sizi Bienal’e davet ediyor” şeklinde, sponsorların gözümüze sokulduğu bir ülkede yaşıyoruz. Hayırlı da bir şey aslında “gözümüze sokulması”.
Neden derseniz, İstanbul Bienali’nin yine Brecht’ten arakladığı, “Ekmek ahlaktan önce gelir” ya da “Banka soymak banka kurmanın yanında nedir ki?” gibi sloganları benimsediğini düşünürsek, beş yaşındaki çocuğun bile aklının yeteceği bir çelişki gözümüze batmış oldu. Çelişkileri fark etmek iyidir, öyle değil mi?
Bienal’in duyuruları yapıldığında “Karşı Bienal” isminde, yukarıda bahsettiğimiz çelişkiyi teşhir edeceğini düşündüren bir yapının ismi dolanıyordu ortalıkta. Ben de Karşı Sanat’ın, Karşı Bienal’le ilişkisini öğrenip, soluğu Karşı Sanat’ta almıştım ki, Bienal’e karşı bir yapı olmadıklarını, daha da önemlisi Bienal’le birlikte ortaya çıkmadıklarını öğrendim. Çok kısa bir süre dillendirilmiş “Karşı Bienal” lafı. Fakat kelimelerin kuvveti işte, bazı şeyleri isteseniz de unutturamazsınız, hele ki slogan gibi tınlıyorsa. Velhasıl, Bienal’e karşı değiller, çünkü varoluşlarını Bienal’le sınırlandırmıyorlar.
YENİ BİR HAKİKAT İÇİN
Karşı Sanat’ın öncülüğünü yaptığı Alternatif Çalışma Platformu, manifestosunda şu görüşlere yer veriyor: “Aradan geçen 150 yılda dünya, Hayalet’in kendisi ve algılanışı ve sanat sonsuz değişime, dönüşüme uğradı. 21. yüzyılın ilk on yılı, her alanda birbirini tetikleyen ‘kriz’lere sahne olurken bir kez daha Hayalet’le karşı karşıyayız. Hakikatle yüzleşmek, aşmak, dönüştürmek için.
Yeni bir bakış, yeni bir söz, yeni sanat… Yeni bir hakikat için.”
Yeni bir hakikat için yola çıkan Alternatif Çalışma Platformu, geçtiğimiz günlerde “sanat ortamını, zihinleri, kimlikleri kuşatan ‘proje’ anlayış ve organizasyonlarının tümüyle dışında; dinamik, yaratıcı dayanışma gerçekleştirdi”. 97 bağımsız sanatçı, 18 sanatçı grubu; 265 katılımcı, ortak tema ve sorunsallarla bir araya geldi, tartıştı, tasarladı, üretti… Türkiye’nin en geniş katılımlı sergisi “My Name is Casper” (Benim Adım Casper), Tarihi Sümerbank binasının yeraltındaki kalorifer dairesi ve kasa dairesini, yerüstündeki toplam 5 katını tümüyle kuşattı.
SOL BİR ESTETİK
Sevimli hayalet Casper adında bir çizgi film vardı ya; onun ismini metaforik ve ironik bir şekilde kullanan, ayrıca Komünist Manifesto’nun Avrupa’da dolanan hayaletine de gönderme yapan “My name is Casper”ın altında Alternatif Çalışma Platformu’nun imzası var. Karşı Sanat’tan Feyyaz Yaman, Alternatif Çalışma Platformu’nu “Komünist Manifesto’dan çıkış yapan, Marksist estetiği problem edinen, bunun üzerinde iki yıldır çalışan bir yapı” olarak tanımlıyor kısaca.
Sol bir estetik ve dünya görüşünün günümüzde ne olması gerektiğini; muhalif söylemin hangi merkezlerden, hangi amaçları taşıyarak kullanılacağını, bir aradalığın nasıl söz konusu olabileceğini tartışmışlar. Belli bir yol alan Alternatif Çalışma Platformu, Brecht’in söylemi ile ortaya çıkan Bienal’in rol çaldığını düşünüp kolları sıvamış.
MUHALEFETİN KENDİ GÜNDEMİ OLUŞUYOR
Karşı Sanat Çalışmaları’ndan Feyyaz Yaman ve Yalçın Karayağız, “My Name İs Casper” sergisinin de düzenleyicilerinden. Alternatif Platform’daki sanatçılar, Bienal’in Brecht’in “Üç Kuruşluk Opera” oyununda sorduğu “İnsan neyle yaşar” sorusunu konu edinmesine tepki göstermiş. Karayağız, bu tepkinin, bu sözü, büyük sermayenin kullanmasına dönük olarak ortaya çıktığını belirtiyor. Bienal’in cümlesinin karşısına bir cümle koymanın doğru olmayacağını düşünen Karayağız, böyle yaptıklarında iki cümlenin de birlikte ortadan kalkacağını düşünüyor. Karayağız, Bienallerin gündemiyle ilgilenmekten çok, muhalif bir sanatsal söylem geliştirmeye çalışan Alternatif Platform’un, kendi gündemini ortaya koyması gerektiğini düşünüyor.
BANKALAR İKİYÜZLÜ
Emperyalizmin bizim gibi ülkelere tankla topla girmediğini, içeriden işgal ettiğini; Casper gibi görsel, sanatsal üretimlerle kendisine yandaş bulduğunu söyleyen Yalçın Karayağız, emperyalizmin kültürel hegemonyasını Casper karakteri ile referans aldıklarını, ama hayalet mevhumunun komünizmin hayaleti olduğunu açıklıyor.
Bienal’in, Brecht’in sözünü tema olarak seçmesini “eleştiri çalmak” olarak yorumlayan Feyyaz Yaman, krizin ve kapitalizmin bunalımının Marksizmi ve işçi sınıfını tekrar geri çağırdığı bir ortamda bu eleştiri hırsızlığının anlamlı olduğunu düşünüyor. Büyük bankaların krizden daha büyük kârla çıktığını, bu kârın kriz bahanesiyle çıkardıkları işçilerin aç kalmaları sayesinde olduğunu söylüyor. Tüm bunların ardından aynı bankaların, işçilerin karşısına Bienal vesilesiyle çıkıp; ekmeğin ahlaktan önce geldiğini söylemeleri, Yaman’a göre işçilerle dalga geçmek anlamına geliyor. Karayağız ise “Bankaların ekmekten bahsetmesi ne ironik ne de metaforik; düpedüz ikiyüzlülük” diyor.
UZAYDAN GELEN KÜRATÖRLER
Küratörlerin Türkiye’de Brecht yorumları yapmış kimseyle Bienal’in ilişki kurmadığını belirterek, “Uzaydan gelmiş bir turist gibi kendi alanlarında konuşup gidiyorlar” diyen Yaman, bu tutumu Japonların fotoğraf çekmesine benzetiyor.
Bienal’in bu açıdan Türkiye’de olmasının anlamsızlığına dikkat çeken Yaman, Türkiye’den seçilen sanatçıların bile Türkiye’ye dışarıdan bakan bir anlayışa sahip olduklarını, dolayısıyla serginin Türkiye’yi, Türkiye’deki düzeyi yansıtmaktan uzak olduğunu, bu kapalılığın ülkemize bir şey bırakamayacağını belirtiyor. Türkiye’deki üniversitelerde Bienal’in konseptinde çalışmalar yapan pek çok akademisyen Bienal söyleşilerine çağrılmıyor.
KÜRATÖRSÜZ SANAT
Eleştirel gibi gözüken Bienal söyleminin sözü gasp ettiğini, eleştiriyi çaldığını düşünen Karşı Sanat; Bienal’in, eleştiri çalsa da toplumsal muhalefeti karşılayamayacağını belirtiyor. Bienal ve tartışmaları sürerken küçük küçük sanat çevreleri Alternatif Çalışma Platformu altında birleşerek, büyük bir dayanışmayla; küratörsüz, seçici kurulsuz, sponsorsuz ama nitelikli bir deneyim yaşıyor. Sanatçı egosunun önüne geçip her işin tartışılabileceği, “ben”in yerine “biz”in geçeceği bir süreci yaşamaya çalışan Alternatif Platform, bu şekilde sanatın kamusal alana taşınabileceğini ve böylece halkla buluşabileceğini düşünüyor.
“My Name İs Casper” sergisi, bu bakımdan hem içeriği hem de örgütlenişi ile muhalif sanatçıların kendi sanatsal dillerini ortaya koymalarının en somut ifadesi. Katılan sanatçı sayısı, yapıt ve yorum çeşitliliğinin yanı sıra “My Name is Casper”; düzenleme, sergileme, teknik ve anlayışıyla da Türkiye’de bir ilk örnek oluşturuyor.
My Name İs Casper sergisinin düzenleyicilerinden Emre Zeytinoğlu, sergi ile ilgili kaleme aldığı makalede şöyle diyor: Sınıf mücadelesinin hem tarihten, hem de günümüzden silindiği anlamda, tüm insani projeler egemen sistemin “güvencesi” altına alınmış bulunuyor. Artık bizim kurtarıcılarımız, küresel ekonominin siyasi figürleridir. Muhalefetimiz de aynı “güvence”ye sahip. Korkulacak bir şey yok ortada. 19. yüzyıl Avrupa’sının egemenleri, komünizm hayaletinden çok korkmuşlardı. Ama bugün, o hayaleti ustaca yaratan Marx’tan hiç korkmuyorlar. Çünkü içeriğini yitirmiş dil, ehlileşmiş hukuk ve iktidar aygıtlarının kendisi olmuş devlet, çarpıtılmış metinler sayesinde her şeyi “sevimli hayalet”lere dönüştürüyor. 1970’lerin çizgi film kahramanı “Casper” gibi… Her akşam jenerikte şöyle bağırırdı: “My name is Casper!
14/10/2009
Devrim Büyükacaroğlu
Büyük küçük bir yığın gazete ve tv var. Fakat hepsi aynı isimleri farklı, biçimsel olarak farklılar ama içerikleri aynı. Dolayısı ile tek bir gazetedirler. Tek bir tv dirler…
DURUM TESBİTİ
Kısaca ya onların istediği sanatçı tipi olacaksın, yani sanat adına aksesuar üreteceksin yada Gerçek anlamda sanatçı olacaksın. Eğer gerçek anlamda sanatçı isen kendi emeğinle dünyaca ünlü olacaksın taviz vermeyen hapisse hapis, mücadele ise mücadele vereceksin ,yani bir Nazım, Bir Can Yücel, Bir Lorca, Bir Picasso, Bir Neruda, Bir Diegora hadi bi de türk ekleyelim Yüksel Aslan… İşte o zaman abartılarak sanat adına kullanılırsın ama dikkat metalaştığın oranda .Bu saydıklarım artık birer meta olmuş sanatçılardır.
Ne dedik gazeteler ve tvler hepsi bir isimleri farklı. İşte burada sınıfsal yapı devrededir. Adamlar sınıfsal yapıları itibariyle işlerine geldiği gibi sanatı da sanatçıyıda yada sanatçı adaylarınıda kontrol altında tutup istedikleri sınırlar içinde görürler yada görmezler…Bu da onların en doğal haklarıJ Kısaca sermayeye ne kazandırıyorsun ….
Tüm bunların yanında muhalif olan holding olmasa da sınıfsal bakış açısıyla bir şeyler yapmaya çalışanlar. Birgün gazetesi, Evrensel gazetesi, Hayat tv. Yol tv, Dem tv , Bilmem Cumhuriyeti sayabilir miyiz gibi yayın organları ile günlük politika yapmaya çalışan irili ufaklı sendika dernek gibi kurumların yayınları… Ki bunların da sanatla olan bilgi birikim ve ilgileri ortada..
Bir örnek vermek istiyorum. Tuzla gerçeğini hepimiz hatırlarız. İşçiler birer birer ikişer üçer ölürlerken Evrensel ve Birgün durmadan yazıyor yazıyor ve küçücük fotoğraflarla haberi destekliyorlardı. İlk ölümlerden itibaren 10 işçi öldü, 5o işçi oldü, yüz işçi öldü toplumda tık yok. Bir gün Sabah Gazetesi tam sayfa “Mülteci kampı mı? Tuzla mı? Sürmanşetini atıp göbekten balık istifi yatan işçilerin fotoğrafını basınca ortalık karıştı. Halbuki muhalif basın sayfalarca yazıyor … yazıyordu. Yani Sabah’ın büyük! Gazete olmasının yanı sıra mizampaj ve fotoğrafın sanatsal kullanımı dikkat çekiçiliğini ortaya koyuyordu..
Halbu ki Evrensel ölen işçi sayısı 100 geçtiğinde aynı şeyi yapsaydı Sabah kadar olmasa da yine de dikkatleri çekebilirdi diye düşünüyorum.
Bir başka örnek ise Bildiğiniz Deniz feneri davası. Evrensel de aylar önce çeyrek sayfa RTE ile Almanya’da yargılanan kişinin birlikte fotoğrafları yayınlanmış tık çıkmamıştı ne zamanki büyük medyada patladı Muhalefetin başı sayın Baykal tarafından mecliste sallanarak delil olarak sallandı (kullanıldı).
Bunlara benzer örnekler çok.
Sanat alanına geldiğimizde ise 12 eylül sonrasında GIR GIR dergisinin işlevinden uzaklaştırılmasıyla başlayan ve muhalif basının yok sayıldığı yada görmezden gelindiği bir sürece gelindi. Burjuvazi solcu devrimci aydın ve sanatçıları kendi kadrolarına ekleyip reklamdan sanat a bir ıslaha girdi. Maddi manevi olanaklar sağlayan bu liberal burjuvazi kültür sanat alanını da kendince budamış oldu. Bu konuyu uzatmak mümkün ama biz yine konumuza dönelim.
Geldik 11. İstanbul Bienaline her şey olması .gerektiği gibi oldu. Bu dünya da solculuk yapılacaksa onuda burjuvazi yapacaktı doğal olarak!..
Hem sanatı finanse edenlerde onlar değimliydi?
NE YAPMALI?
Başta sınıf mücadelesi yürüttüğünü söyleyen sendikalar olmak üzere Sosyalist devrimci partiler ile muhalif ve alternatif mücadele içinde olan tüm kişi ve kurumların bu sanatsal ve kültürel yozlaşmaya karşı ortak bir mücadele hattı örmekle işe başlamaları gerekiyor. 12 eylül öncesinde DİSK’in Sanat Kültür komisyonları –ki en son Timur Selçuk başkanıymış ve piyanosu hala DİSK’in girişinde bulunuyor. O dönemleri hatırlayanlar bilir DİSK Müzik Korosu ve Orhan Taylan başta olmak üzere Ressamların ve yine Özcan Yurdalan ve Ali Öz gibi fotoğrafçıların katkıları unutulmaz. Aradan 30 yıl geçti. Kültürel ve Demokratik mücadele tamam nerede Sanatsal ve Kültürel mücadele????
Emekten yana sanatçılar ne yapacak ya bireysel olarak yola devam yada burjuvaziye bir kereden bir şey olmaz diyerek taviz verip sonrasında ideolojik sapma ve hümanizm batağına saplanıp bildik lafları ve duruşları sergileyeceklerdi tabiî ki.
Bir düşünelim İstiklal caddesi sağlı sollu sanat galerileriyle doldu. Aksanatla başlayıp Tünele kadar Banka ve holdinglerin sanat galerileri hizmet veriyorlar. Özellikle krizin yaşandığı bir ortam da sanata yatırım yapıyorlar. Teknosalarını kapatıp Aksanatlarını açıyorlar. Boşuna değil elbette. Brecht’li bienal bu bağlamda az bile kalıyor.
Peki İstiklal caddesine giriyorsunuz en az aksanat kalitesinde ( Biçimsel olarak) 3-5 katlı bir kültür merkezi üstünde EMEK KÜLTÜR MERKEZİ yazıyor. Giriş katı galeri üst katlar atölyeler vs. Hayal bu ya buralarda usta çırak –genç yaşlı emekten yana sanatçılar işlerini sergiliyorlar. Yayın organlarında Kültür Sanat sayfaları gerçek eleştirileri yapıyorlar. Dedim ya hayal bu ya …
Bizler kendi meselemizi akılcı olarak çözmezsek burjuvazi bu rolü üstlenir ve kendince de çözer.
O zaman 97 bağımsız sanatçı, 18 sanatçı grubu; 265 katılımcı, ortak tema ve sorunsallarla bir araya gelen sanatçıların açtıkları Hayalet ve Öznesiz sergileri görülür, duyulur…
Kısacası hiçbir şeye şaşmamak gerekiyor. Herkes kendi işini yapıyor. Bizler elimizden geleni yaptık ve ortaya koyduk.
Bu bir başlangıç olsun diyelim ve tüm devrimci demokrat kurum ve kuruluşu düşünmeye çağıralım.
Özcan Yaman
12.ekim 2009
My Name is Casper
Türkiye’de bir ilk:
97 bağımsız sanatçı, 18 sanatçı grubu; 265 katılımcı, ortak tema ve sorunsallarla bir araya geldi, tartıştı, tasarladı, üretti… şimdi yapıtlarını birlikte sergiliyor.
Özgür, Demokratik, Yaratıcı Dayanışma
Katılan sanatçı sayısı, yapıt ve yorum çeşitliliğinin yanı sıra My Name is Casper, düzenleme, sergileme teknik ve anlayışıyla da Türkiye’de bir ilk örnek oluşturuyor.
• Gruplar, sanatçılar ve yapıtlar, hiçbir seçici üst kurul olmaksızın
tümüyle özgür, demokratik anlayışla bir araya geldi.
• Sanat ortamını, zihinleri, kimlikleri kuşatan “proje” anlayış ve organizasyonlarının tümüyle dışında; dinamik, yaratıcı dayanışma gerçekleştirildi.
Yepyeni bir oluşum… siz de bekleniyorsunuz!
imzalar:
Tüm katılamcı sanatçılar, grublar adına çağrı komitesi
Feyyaz Yaman, Yalçın Karayağız, Taner Güven, Emre Zeytinoğlu, Zeki Çoşkun
My Name is Casper nasıl ortaya çıktı?
2009 yılı başlarından itibaren Karşı Sanat Çalışmaları bünyesinde düzenlenen Brecht, Marksist Estetik, Sanat ve Siyaset konulu söyleşiler, atölyeler, dünyada hızla derinleşen kriz sürecinde sanatın ve sanatçının yerini, konumunu sorgulamayı getirmiştir.
• Kültür endüstirisinin, pazar kurallarının belirleyiciliği altında, bağımlılık – özgürlük tartışması, sanat ve sanatçı için sadece kuramsal değil, varoluşsal sorundur.
• Tüketim toplumu, gösteri toplumu, görsel ideoloji vb kavramlar, sanatsal olduğu kadar, gündelik gerçeklikle ilişkimizin de anahtarlarıdır.
• Toplumsal yaşamın her alanında olanca yoğunluğuyla devam eden iktidar mücadelesi, etnisiteden düşünce ve inanca, beden ve cinsiyete değin kimlik mücadelesine de karşılık gelmektedir.
• Mağdurun temsiliyetine konulan engeller, sanatın, eleştirel bakışın, yaratımın da önündeki engellerdir.
• Tüm bu koşullarda yaşadığımız coğrafya ve tarih üzerinden süregiden sorunlarımızı, ütopyalarımızı anlamak, tartışmak, ilişkilendirmek isteyen çözüm ortaklarına, birlikteliğe, dayanışmaya ihtiyaç vardır.
Büyük buluşma sergileri
Yukarıdaki hedef ve amaçlar doğrultusunda Türkiye’nin demokratik, sivil en büyük birlikteliğini gerçekleştiren sanatçı ve gruplar, paralel üç sergi düzenlemiştir:
• 5 – 12 Eylül 2009 Hayalet sergisi, Ghetto/Galatasaray
• 3 – 24 Ekim 2009 Öznesiz sergisi, Karşı Sanat/Beyoğlu
• 4 – 24 Ekim 2009 My Name is Casper – Tarihi Sümerbank Binası/Karaköy
Ve devamı
29 Ekim – 8 Kasım Tüyap Sanat ve Kitap Fuarı,
7, 8 ve 9. Hall - Beylikdüzü
Kabul görmüş sanat piyasasının ‘demirbaşlarını’ rahatsız etmek isteyen sanatçılar bu nedenle sergiyi düzenlerken ne küratörle ne de seçici kurulla çalıştı. Serginin konseptine hep birlikte karar verdiler, sponsor desteği almadılar. Maddi kaynak olmadan işi kotarabilmek için de her biri, en iyi bildiği işi yaptı: Grafik bilgisi olan afişi hazırladı, organizasyon yeteneği olan pratik işlere koştu, basını tanıyan da basınla ilişkiler kurdu. Ve nihayet 2 Ekim 2009 tarihinde Karşı Sanat Çalışmaları’nda ve 3 Ekim 2009 tarihinde tarihi Sümerbank binasında sergi kapılarını açtı.
FARKLI SESLER
Resimden enstalasyona, heykelden performansa her disiplinden işler mevcut sergide. Farklı sesler, kuşaklar ve disiplinler bir araya getiriliyor. Komet, Mustafa Horasan ve Mehmet Güreli gibi ustalığını ispatlamış isimlerin yanı sıra pek çok genç sanatçının işleri sergileniyor. Tarihi Sümerbank binasında her alan kullanıldı. Bodrum, tuvalet, duvar boşlukları, merdiven aralığı, her yere eserler yerleştirildi.
Bazı sanatçıların işleriyle İstanbul Bienali’ne duydukları tepkiyi ortaya koymaları ve serginin Bienal’le eşzamanlı olarak düzenlenmesi, My Name is Casper Benim Adım Hayalet sergisinin Bienal’e karşı düzenlenen bir etkinlikmiş gibi algılanmasına yol açtı. Oysa sergiye katılan sanatçılardan Evrim Özarslan’ın da belirttiği gibi My Name is Casper Benim Adım Hayalet, sanatın sisteme başkaldırısını ortaya koyuyor.
İki farklı mekânda düzenlenen sergi, Karşı Sanat Çalışmaları’nda ve Tarihi Sümerbank Binası’nda 24 Ekim’e dek pazar ve pazartesi hariç hergün 11.00 - 16.00 arası görülebilir.
Emre Zeytinoğlu ve Feyyaz Yaman önderliğinde
Bienali’nin unutturmaya çalıştığı soruları soruyor.
Sanatın işlevsel olarak hayata dahil olduğu coğrafyalarda, her dönemde düzenlenen fuar, forum, etkinlik, sergi ve benzeri faaliyetler nedense bu ülke de kimsenin elini taşın altına koymadığı ütopik oluşumlar olarak görülür. My Name is Casper da eksikliklerini gidererek devam ettirilebilirse, belki de bu devamlılık sayesinde etkinlik olmaktan öte işlevsel bir yapıya dönüşür. Tarihî Sümerbank Binası’nın bütün katlarını kaplayan My Name is Casper adlı sergi genç sanatçılardan orta kuşağa, orta kuşaktan imzası bilinir isimlere varıncaya dek 200’ün üzerinde ismi biraraya getiriyor. Ön çalışmaları ve tartışmaları yaklaşık olarak bir yıllık toplantılar neticesinde ortaya çıkan bu sergiyi organize eden Emre Zeytinoğlu ve Karşı Sanat yöneticisi Feyyaz Yaman ile konuştuk.
Bienale hangi açıdan eleştiri getiriyorsunuz?
Feyyaz Yaman: Bienallere karşı olmak gibi bir tutumumuz yok. Bizim asıl tartışmak istediğimiz mesele, bu bienaller aracılığı ile “İstanbulluluk” adına kamusal alanda bir söz sahipliği yapılıyorsa, bunun ne kadarının bu şehre ait olduğu, ne kadar çokluğu içerdiği, katılımcılığı nasıl organize ettiği ve buradan da sanat ve kamusallığı nasıl görünür hale getirdiğidir. Beni asıl rahatsız eden de bienalin sanat ve kültür kavramlarını kullanılarak tehlikeli sularda gezinir tavrıdır. Zaten bienallere baktığımızda eski fuarcılık sisteminin daha evrensel konjonktürde yeniden sunulması olarak karşımıza çıkmakta. Gelenler ne getiriyor, geldiği yeri nasıl görüyor gibi sorulara yanıt bulamıyorsunuz, sanatı turistik birer eşyaya dönüştürme işi gibi görev üstleniliyor.
Önce Karşı Sanat’ta haftalık Marksist Estetik toplantıları ve ardından My Name is Casper adlı sergi ile gündeme gelmeniz “karşı bienal” fikri üzerine çalışılmış bir durumun yansıması mıdır?
Emre Zeytinoğlu: Bağlantı kendiliğinden oldu, böyle bir düşüncemiz kesinlikle yoktu. Hafta da bir defa yapılan uzun soluklu toplantıların sonucunda bir sergi fikri ortaya çıktığında bienal yoğunlukla tartışılmıyordu bile. Bu toplantılara katılan genç arkadaşların bienal karşıtı olarak görmeleri ise onların bakış açıları ile ilgili bir durumdur. Bu bienal elbette Brecht’le birlikte sınıf meselesini gündeme getiriyor. Fakat bu bienale baktığımızda neden bugünün sisteminde sınıf problematiği unutturulmaya çalışılıyor, neden bugünün sistemi ile sınıf arasında bir çelişki var, neden kültür meselesi ön plana çıkartılıyor? Madem ki sert ve politik bir bienal bu, o zaman bu sorulara cevap versin. Kültürel geçişler neden ısrarla ön plana çıkartılıyor derseniz sınıf meselesini geçiştirmek için derim.
Peki genel anlamda görsel olarak “eşzamanlılığı” ya da kültürlerarası geçişi sağlıyor olabilmesi açısından baktığımızda az da olsa olumlu tarafları karşımıza çıkmaz mı?
Feyyaz Yaman: Bu bienale katılan yabancı sanatçıların hiçbirini tanımıyoruz ve tanımamız için de hiçbir çaba sarf edilmiyor. Bienalin sorusuyla sorayım; “Burada sanatçılar neyle yaşar” sorusunun cevaplarını da bilmiyoruz. Oysa bu ülkede ve dünyanın pek çok yerinde sanatçılar oldukça zor koşullarda yaşamakta ve üretmekteler. Mesela Mısır’dan katılan bir sanatçının geldiği yerin kültür ve sanat ortamına dair hiçbir yerde hiç kimse tartışmıyor. Bundan dolayı turistik eşya tabirini kullanıyorum.
Tarihî Sümerbank Binası’nda açılan serginin içeriğinden bahsedersek, bienale getirmiş olduğunuz bütün bu eleştirileri dikkate alan bir sergi ile yeni bir oluşum ya da bir başlangıç yaptığınızı söyleyebilir miyiz?
Emre Zeytinoğlu: Sanatın özerk olması ya da bunun korunması en önemli sorunlardan biri. Sanatçı siyasi erklerden, sistem savunucularından uzak olmalı. Politik bir enstrümana dönüşmemeli, sanatçı hangi koşulda olursa olsun öncü vasfını, değiştirip dönüştürme gücünü diri tutmalı. Ancak buradan baktığımız vakit beklenilen, olması gereken sanat anlayışının varlığından söz edebiliriz. Sanatçının atölyesine kapanıp yalnız başına üretimsizliğe sürüklenmesinin nedeni ütopyanın olmayışıdır. Bu da sponsorlukla falan aşılabilir bir durum değildir, ütopyanız yoksa üretemezsiniz. Evet, bu konuları tartışıyor olmamız bile soruna bir açıklık getiriyor olmalı. 240 sanatçı ve bir o kadar da dışarıda kalanla bir başlangıç diyebiliriz.
Taraf/ERKAN DOĞANAY - Istanbul - 08.10.2009
sınıf bakışı
Düşünce Kervanı, bu hafta yoğun bir konuk katılımıyla ekrana geliyor. Programı hazırlayan ve sunan Mehmet Akkaya’nın soruları sanatın felsefeyle, siyasetle ve özellikle de sermayeyle ilişkisinden hareketle Bienale bağlanıyor. Konuklardan Zeki Coşkun, İKSV ve Bienalin tarihçesini sunarken, Bienalin eleştirisini ise organizasyonun bilerek yaptırdığını ima ediyor. Coşkun, Bienaldeki “İnsan Neyle Yaşar?” sorusuna rağmen sadece “insan”ın kaldığını da sözlerine ekliyor. Emre Zeytinoğlu, son yıllarda sanatın giderek işlevşizleştirildiğini, sınıf bakışından uzaklaştırıldığını, Kant ve Hegel’i referans vererek ileri sürüyor. Feyyaz Yaman ise Bienalin Brecht’i seçmesini birçok değerin içinin boşaltılması olarak okuyor. Ve Bienalde tarafların olmadığının altını çiziyor. Prof.Dr. Yalçın Karayağız ise aslında herkesin Bienali eleştirmediğini ileri sürdükten sonra konuyu Jdanov ve Stalin’e getiriyor. Akkaya’nın itirazı üzerine tartışma derinleşiyor.

![]() The works of more than 200 Turkish artists will remain on display at the former Sümerbank building, as well as at Karşı Sanat in Taksim until October 24.
|
Turkey’s attitude towards communism is one of the most interesting aspects outsiders can spot in Turkish society. Thus, it is no surprise that the main opposition to the 11th Istanbul Biennial’s anarchist theme, Bertolt Brecht’s message “What Keeps Mankind Alive?” has focused on the subject of communism.
The International Monetary Fund and World Bank meetings, which are taking place in Istanbul, have led to counter-meetings and demonstrations by those who feel excluded from the decision-making process. Furthermore, individual artists, as well as art collectives not represented at the Istanbul Biennial art event, gathered together at the Karşı Sanat Gallery in Taksim and at the former Sümerbank building in Karaköy to present their non-conformist perspective on the world’s current situation in an exhibition titled “My name is Casper.” The exhibition was organized by the Karşı Sanat Gallery.
“We have more serious problems than those shown at the biennial,” Feyyaz Yaman, one of the organizers of the exhibition and the man behind the alternative platform movement, told the Hürriyet Daily News & Economic Review. “Culture has been manipulated by the politicians for a long time. Actors on the political scene forgot about their own responsibilities [so much that they] make us wonder who the real actors are. Art should be separated from politics and politicians should do their own work,” Yaman added.One of the artists taking part in the exhibition, Ayça Telgeren, told the Daily News that just like in other places in the world, artists in Turkey also have difficulties presenting their works to the public. “Art ‘cartels’ started growing and killing single initiatives,” Telgeren said, and added, “This exhibition is a big step and an alternative for those who are not being shown in other places.” The works of more than 200 Turkish artists will remain on display at the former Sümerbank building, as well as at Karşı Sanat, until Oct. 24.
Marx, Engels versus cartoon
The title of the exhibition comes from a critical article by Emre Zeytinoğlu titled “My name is Casper.” Casper is the “specter haunting Europe” from “The Communist Manifesto” of Karl Marx and Friedrich Engels. At the same time, however, it takes its name after the popular cartoon about a friendly ghost. “I don’t think this exhibition is about showing a friendly face of communism,” Telgeren said, adding that people in Turkey find hope in this ideology because they have never experienced it in practice in this country. “Communism is a metaphor for an alternative to the current economical and ethical system,” she said. “It just looks friendlier to people than capitalism because it stands for something they don’t know.”
Yavuz Tanyeli, an Istanbul-based artist, also agrees with this idea. “There are real Marxists in Turkey because the ‘live’ side of the ideology is still happening here,” he told the Daily News, “They [the authorities] don’t like them and the ideology is somewhat forbidden.”
“It is the first time in many years that we are talking about this idea openly,” said Yaman. “It was erased from people’s minds but came back due to the economic crisis. We don’t claim the idea of socialism should be implemented the way it is, without questioning it. It has to be questioned, but at the same time we should try to find in it something practical. This movement is a way to start rethinking socialism.”
Lack of choice a common problem
Yaman admits the exhibition was not originally planned to be launched in parallel to the ongoing IMF meeting, although in their works some artists point out the relation, as well as the meaning of the location – Istanbul’s Wall Street, Banklar Avenue. “The message of the exhibition is not only addressed to Turkey, but has a universal dimension,” Yaman said. “It is not only about political issues, but also ecological and economical ones. Every person is equally responsible for solving them.”
Some works were also related to media and their influence on the society. “In my works, I am trying to point out the manipulation of the press,” Telgeren said. “As an ordinary person, I cannot get the truth from that media … without [first] checking the facts. The press should show reality and people should decide what to think about it,” she said.
Zeynep Cin Yeşildağ, from the same artistic group as Telgeren, is presenting two video performances on the first floor of the Sümerbank building. Yeşildağ also chose the media as a topic for her work because of the similarities among media-related problems all around the world. “Only the language is different and this is what I wanted to show,” Yeşildağ said about her videos.
Yasemin Erdin, meanwhile, is presenting a work about a dream at the exhibition. “Dreaming is something exceptional,” she said, adding that within the current system, dreams are limited to what is allowed and influenced from the outside. “This is a global problem, common all around the world,” she said. “If I knew any other place that is not like this, I would go and live there.”
My Name İs Casper, “Hem Çağırıyorsunuz Hem Gelince Korkuyorsunuz” açılış fotoğrafları,,
Önce temel prensipleri söyliyelim. Kapitalizm artı değerle, yani sömürü ile, insan isyanla yaşar.
Bu bütün dünyada böyledir. Hayatın tüm alanlarında aynı teknik uygulanıyor. İsyan bir başlıyor, bir bitiriliyordu. En son darbeden sonra, açılan küresel kapılardan, çok akıllıca planlanmış bir davranış Türkiyeye girdi, tabii İstanbula. Bütün holdingler, bankalar, kendi bünyelerinde sivil toplum örgütleri kuracak, kültürel faaliyetlerini, onlar aracılığıyla yürüteceklerdi, kuruldular. Küratörler bulundu işe alındı. Çalışmaya başlanıldı. Sonuç, İstanbul bienalinde 22 yıldır sergilenen Türkiyeden çağrılan sanatçı sayısı çok az, son bienalde 9, en az 3. bienalde sayı 5 .
Bütün bu gelişmenin öncülüğünü Eczacıbaşı Holding yaptı, gerçekten Eczacıbaşları diğer holdinglere benzemiyordu, kültür ve sanatı seviyorlardı, ardından Sabancılar geldi, onlarda birçok etkinliğe imza attılar. Ama ne zamanki Koç Holding istanbul bienalinin yıllarca sürecek sponsorluğunu aldı, sanatçılarda şafak attı. Çünkü Koçların sanatla olan ilişkisi sınırlı, toplumla olan ilişkisi gergin, devletle olan ilişkisi kökten, Amerika ile olan ilişkisi ‘Henry Ford’ üzerindendi. Marinalar , Migroslar toplumdaki fakir zengin her sınıfın canını sıkıyordu, bu sistemde para kazanmak normaldi, ama bu kadarda olmazdıki canım., Şahin arabaları düşündükçe hele.
Sanatçılar aşağı yukarı böyle düşünüyorlar, fakat son bienalde ‘İnsan neyle yaşar’ sorusu sorulunca, garip birşey oldu, sanki bir düğmeye basıldı, yıllardır olan biten karşısında olgunca davranan, umudu olmadığı için, pekte durumu umursamıyan özellikle genç sanatçılar galeyana geldi. Artık çok olmuşlardı, patronlar, dalga geçer gibi, Marksizm, Brecht, insan neyle yaşar, önce ekmek sonra ahlak, banka kurmanın yanında banka soymak nedirki, gibi sorular soran afişlerle, karşımıza çıkıyorlardı, hemde en büyük bankalardan birisi Koçbank olarak. Bazıları sonra sakıncalı görüldü ki İksv o afişleri geri toplattı, sadece ‘insan neyle yaşar’ afişi kaldı sokaklarda. Şöylede diyebiliriz, patronların Marksizm takiyyesi kendilerine geri döndü. Demekki kapitalizmle kapital yanyana duramıyor, aynen,modernle modernizm nasıl birbiri ile çelişiyorsa.
Bir sonraki bienal mutlaka, mevlana, sevgi, metafizik içeren bir kavramla yapılacak, hele, Avrupadaki bienallerin kavramlarının dönüşümlü bir şekilde kullanıldığını bilenler için, 12.bienalin kavramı ‘muhteşem maneviyat’ gibi bir şey olacak. Bienalin logo ortağı 2010 bile Ateş , Hava, Su, Toprak, diyerek yaşamın temel elementlerini tüm dinlerdeki ezoterik vurguyla kullanmış, hatta Bizansın kapılarını logolaştırıp dinlerin kardeşliğine gönderme yapmıştı. Afiş tasarımlarında kullanılmıyan örneklerde, yahudi yıldızları, haçlar, ay motifleri kaynıyordu, toplumun şimdiki ruh haline uygun görülmedi demekki kullanılmadılar.
Olmadık bir zamanda yapılan bir kavram hatası, sanırım sanatçıların aniden birleşmesine, buradanda büyük bir sergi yapmasına sebep oldu, hep böyle olmazmı ?
Şimdi size soruyorum, ülke çapına 50 güzel sanatlar fakültesinden her yıl mezun olan binlerce gencin ne yapacağını düşünüyordunuz, kuzu kuzu oturup pinekliyeceklerinimi sanıyordunuz yoksa sizin her türlü yaptırımınızı peşinen kabul edeceklerinimi var sayıyordunuz ? Yoksa fuarları sanat galerilerini kullanarak parayla yönetebileceğinizimi planlıyordunuz? Hoş bunu seven gençler yok değil, başlarınada neler geliyor, bir bilseniz, Nişantaşında ama onu artık başka bir yazıya bırakalım.
Sanat bir toplumun bilinçaltıdır, orayla oynarken zarif ve ahlaklı olmak gerek.
Evet, durum böyle, bir kültür gidiyor (akademizm, grek) , bir kültür geliyor. (tabandan, urban).
”My Name İs Casper” ” ”Hem Çağırıyorsunuz Hem Gelince Korkuyorsunuz”
isimli sergi, ‘Voyvoda (bankalar) caddesi no 5 Karaköy-İstanbul’ adresinde, tarihi Sümerbank binasında 3 Ekim Cumartesi günü açılacak, 24 Ekime kadar devam edecek. Sergi bir gelenkültür sergisi,
kentin içinde yaşıyan ‘ötekiler’ toplandılar.
katran ve tüy