KATRAN ve TÜY modern sanat bilgi ortamı

SaturdayNovember29th,2008

İstanbul’u parlatmak,

Kategori: istanbul 2010 — Etiketler: , , — KatranveTuy @ 12:16AM

işlerinin,yoğunluğu arasında,bulabildiği,kısacık bir zaman diliminde,nuri çolakoğlu’nun hande özelsancak ile yaptığı söyleşi,

Benim 2010 için hedefim Urfa

değil. 2010’da İstanbul’u

parlatmak, onu vitrin e koymak, ön

plana çıkartmak, İstanbullular’ın

hayatında bir değişiklik

yaratmak…”

-2010 İstanbul Kültür Başkenti. Burada kültürden kastedilen ne? Pop kültür de olabilir mi?

Bu tarih boyunca çok tartışılan bir sorun. Kimin için sanat, kimin için kültür? Bunu Avrupa kültür başkenti olarak sen eğer 12,5 milyon nüfuslu bir şehirde esaslı bir proje olarak görüyorsan, İstanbul’da yaşayan ve yaşatılan bütün kültürleri düşünmek, kapsamak zorundasın. Bunun içine türkü de giriyor, fantezi müzik de, caz da, klasik müzik de. Bunun içine genç deneysel sanatçıların işleri de giriyor, büyük ustaların çalışmaları da. Zaten İstanbul 2010’un herhangi bir festival ya da kültür sanat etkinliğinden farklı olması, 365 güne yayılması kentin sanat yapılan, geleneksel alanlarının dışına çıkıp, bütün şehri saracak şekilde organize olması, özellikle de kültür sanattan bugüne kadar nasibini alamamış, kentin dışında oturan insanları da kültür sanata katması ya da katmayı amaçlaması ve kültür sanatı, halkın günlük hayatının bir parçası haline gelmesi amaçlanıyor. İki ay önce Hollanda’daydım. Orada, Türkiye’deki köylerden göç etmiş işçilerin karılarını, Türkler ve Hollandalılar beraber şahane bir oyun için evirmişler bu insanlar ve kendi yazdıkları oyunda oynuyorlardı. Türkiye’deki namus cinayetleri üzerine hep beraber kanlı gömlekler yıkıyorlardı. Kendine özgü bir estetiği olan, AKM’de oynadığında gidip izlemeyeceğin ama işçilerin yaşadığı mütevazı bir mahallede, mütevazı evlerin olduğu bir alanda, 200,300 kişiyle izleyebileceğin çok değişik bir etkinlik. Bu insanların yüzlerindeki mutluluğu görüyorsun, kültür sanat denilen olayın kendilerinin de yapabildiği bir şey olarak görmekten dolayı. İstanbul 2010’un elbette çok farklı yüzleri olacak. Biz buna çok katmanlı, çok yüzeyli, çok farklı düzlemlerde çalışan bir proje olarak bakıyoruz.

-Her mekanda farklı bir proje mi?

Her bölgede farklı bir proje. Yani şimdi ben 2010’a giderken her telden konserler dizisi için belli bir mekanda sahne kuruyoruz. Perşembe günü orada daha popüler müzik yapıyoruz. Onların seveceği türde sanat müziği ya da Türk halk müziği yapıyoruz. Ertesi gün biraz daha hareketli ve değişik İstanbul curcunası diye bir müzik koyuyoruz, pazar günü de klasik batı müziğini götürüyoruz.

-Aynı yere mi?

Evet, aynı mahallede peş peşe. İnsanlar burada bir şeyler oluyor diye gelmeye başlıyorlar. Sonunda kendilerinin çok da alışık olmadığı müziği dinliyorlar. Cazla göbek atmaya başlıyorlar. Amaç, böyle bir- kültürle, görmedikleri, yaşamadıkları bir takım olaylarla tanıştırmak. Böyle de bir şey varmış dedirtmek. Zaten günümüzdeki sanatın geldiği noktanın bu olduğunu düşünüyorum.

-Projenin teması “ateş, hava, su, toprak”. Siz tema olarak başka bir öneri getirdiniz mi?

Bu benim zaten başından beri savunduğum bir şey. Çünkü, İstanbul dört elementin şehri. İstanbul, en azından kayda geçmiş son 3000 yıllık tarihi içinde, hiçbir zaman tek bir kültürün hakim olduğu bir şehir olmamış. Hep farklı kültürler bir arada yaşamış. Dört element teorisinin tamamı, aslında yan yana gelmesi söz konusu bile olmaması gereken bu dört elementin bileşkesi olduğu. Yani evrende belki bir anlamda, diyalektik bir teoriyle zıtların birliğinden söz eden bir teori. Biz de öyleyiz. Hepimizin içinde iyi taraf da var, kötü taraf da. Uslu tarafımız da var, yaramaz tarafımız da. Dolayısıyla doğada çok doğal olan zıtlıkları içeren İstanbul da böyle bir şey. İstanbul uzun dönem boyunca, üç imparatorluğun baş şehri, üç semavi dinin merkezi olmuş. Bu özelliklerinden dolayı dünyanın dört bir yerinden gelen insanların yaşadığı bir yer olmuş. Bundan 50 yıl önce, bir apartmanın alt katında Türk bakkal, onun üstünde Musevi terzi, onun üstünde Ermeni kuyumcu, onun üstünde Rum tüccar yaşardı ve çok da mutlu mesutlardı. Hepsinin çocukları bahçede futbol oynarlardı. İstanbul bu karmaşasının içinde kendine özgü, bir arada yaşama kültürü geliştirdi. Bu, günümüzde etnik, dinsel, aşiret, dil, soy, bayrak ayrılıklarının, insanları parçaladığı, kopardığı bir dönemde, kendine özgü yaşama biçimi olarak bütün dünyada çok olumlu bir örnek. Dört element teorisi bunun için İstanbul’a çok uyum sağlayan bir şey. Bugün de dört element teorisi İstanbul’da tüm hızıyla sürüyor. Bugün gidip Armutlu’da yaşanan hayatla, Armutlu’dan kuş uçuşu 600, 800 metre uzaktaki Etiler’de yaşanan hayat, oradan iki kilometre öteye gittiğinde Bayrampaşa’da, Gaziosmanpaşa’da yaşanan hayat arasında hiçbir ortak yan yok. Bir başka özelliği etrafında çok kanlı savaşlar olurken, İstanbul kendi huzurunu, barışını korumayı başarmış bir şehir. Nitekim biz bugün de bunu görüyoruz. Güneydoğu Anadolu’da 35 bin Türk ve Kürt Güneydoğu olayları sırasında ölüp giderken, İstanbul’da yaşayan Kürtler Güneydoğu Anadolu’daki kadarken, İstanbul’da Türklerle Kürtler arasında hiç kanlı bir olaya tanık olmadık. Üç serserinin attığı bomba dışında. Ne Kürtler Türklere saldırdı, ne de Türkler Kürtlere. Bu şehir insanlara ortak yaşama kültürü veriyor. Çünkü İstanbul’da yaşamaya başladığın zaman nereden gelirsen gel senin hayatın daha iyi oluyor. İstanbul’da yaşadığın en kötü hayat senin geldiğin Hakkari’nin, Konya’nın ya da Trabzon’un köyündeki hayattan daha iyi olduğu, gelecekle ilgili sende çok önemli ümitler, beklentiler yarattığı için, sen o şehrin temposunun içinde kendi hayatını canlandırmaya, iyileştirmeye çalışıyorsun. Artık komşunla itişip kakışmak ciddi bir mesele olmaktan çıkıyor.

-İstanbul’un kültür başkenti olması Antep, Urfa vs… etkileyecek mi?

Benim 2010 için hedefim Urfa değil. 2010’da İstanbul’u parlatmak, onu vitrine koymak, ön plana çıkartmak, İstanbullular’ın hayatında bir değişiklik yaratmak. Ben bunun şöyle bir etkisi olacağını düşünüyorum; İstanbul’daki bu olayı, özellikle de sonuçlarını görerek yaşadıktan sonra, Bursa, Urfa, Antep vs. kendi çapında festivaller düzenlemeye, kendi kültürel mirasına sahip çıkmaya, kendi çevresinde rüzgar estirmeye çalışacak. İstanbul’da ne olursa şu anda Anadolu’da o oluyor zaten. İstanbul’da ne açılıyorsa 6 ay, 8 ay, iki sene içinde Anadolu’da da tekrarlanıyor. Dolayısıyla 2010 İstanbul’da olumlu bir etki yaratırsa, ki, yaratacağını düşünüyorum, bence aynı şeyi Anadolu’da da görüceğiz.

-Ateş, hava, su, toprak temasının sufizm ya da herhangi bir din ya da tasavvufla ilgisi var mı?

Yok. Milet’li üç Antik düşünürün bunun için geliştirdiği bir teori var. İskender Pala’nın bunun üzerine yazdığı çok güzel bir kitabı var. Anaksimenes su diyor, öbürü hava diyor, öbürü ateş diyor. Sonunda ortaya Aristo çıkıyor, üçünün anlattıklarını birleştirerek bir paket yapıyor. Aristo’nun geliştirdiği bu düşünce ta Rönesans’ın gündeme gelmesine kadar, doğuda İslamiyet, batıda Hrıstiyanlık arasında, bütün felsefi, teolojik düşüncenin temelini oluşturuyor. Her şey buna dayandırılıyor. Dolayısıyla sufizm de buraya yaslanmış olabilir, başka dinler de. Çünkü bu kendine özgü, bütünsel bir düşünce biçimi. Dünyaya 1500 sene şekil vermiş bir düşünce.

stanbul’u daha önceki kültür başkentlerinden ayıran özellik nedir?

2010 İstanbul Kültür Başkenti projesi değişik evrelerden geçti. Önce Avrupa’nın en pırıltılı şehirlerine vermişler bu sıfatı. Bu şehirlerden hareketle Avrupa kültürünün köklerinin ortak olduğuna işaret etmeye çalışmışlar. Berlin, Floransa, Paris… Sonra bu kentler Avrupa kültürünün doruk noktaları seçilmiş. Ama bakmışlar ki bu kentler zaten kültür başkenti. Böyle olmasından dolayı hiçbir özel çabaya girmemişler. Bunun üzerine 1990’lardan itibaren yeni bir yola giriyorlar ve böyle bir unvanı alıp, bunu kendisini iyi bir şekilde geliştirmek isteyen şehirlere vermeye başlıyorlar. Bunun ilk örneği de Glasgow. Bundan sonra da bu unvanı, Avrupa’daki ikinci, üçüncü büyük şehirlere veriyorlar. İstanbul Avrupa Birliği üyesi olmadığı için, İstanbul’un başvuru şansı ancak yasal değişiklikle1999’da oldu, biz kervana geç katıldık. Aslında, bu şehirlerle kıyasladığında, İstanbul belki de kültür başkenti olmaya en ihtiyacı olan şehir. Çünkü senin bir tarafında binlerce yıllık bir kültürel miras var. Diğer tarafta bu kültürel mirasın parçaları olan tarihi binaları vs. yıkan, yakan, gece kondular yapan, kötüleştirmek için elinden geleni yapan bir kentte yaşıyoruz. Şimdi bu İstanbul için muhteşem bir fırsat. Kendini keşfetmek, kendini ön plana çıkartmak, kendini parlatmak ve sahnede kendini ön plana çıkartmak. Bunu hem kentte yaşayanlara, hem kentin kendisine artı değer yaratacak bir fırsat olarak kullanabilmek. Ümidimiz de bu zaten. İstanbul’un alt yapı sorunlarıyla ilgileniyoruz. Bir yandan da, olan biten güzelliklerini görmesi için çok renkli bir kültür sanat programı hazırlıyoruz.

-Tarlabaşı ve Sulukule’deki insanlar da bu kültürün bir parçası değil mi?

Biz zaten o insanları, atalım, binalarını yapalım demiyoruz ki. Orayı savunan arkadaşlardan bir tanesi gidip orada iki hafta yaşarsa ben kendisine madalya vereceğim. Orada gerçekten yaşanmaz şartlar var. Burada bir ikiyüzlülük, iki farklı problem var. Bir tanesi oradaki insanların hayat kalitesini yükseltmemiz lazım. Süs bitkisi gibi oraları harabe halde tutamazsın. Yazık o insanlara. Senin kendine hak gördüğün, kaloriferin, soğutucun o insanların da hakkı. Daha iyi yaşayabileceği ortamı yaratmak. Şimdi bunun sonucunda o insanların evlerinden olup, şehrin dışına atılmaları da bir başka haksızlık. Bunların ikisini çok doğru bağdaştırmak lazım. Oradaki insanlar şehir dışına gitmesin diye, öyle bir hayat yaşamasını talep etmek çok büyük kötülük. O insanlara insani, 21. yüzyıldaki insanın evinde ne varsa, o şartlarda yaşayabileceği bir ortam yaratmak gerek. Bu çelişkiyi akıllı bir şekilde çözmek, bunun için de oturup hep beraber kafa kafaya vermek lazım. Karşılıklı bağrışarak bir yere gitmeye imkan yok.

-Yurt dışından proje olacak mı?

Tabii çok var. saymınd ….redmınd yönetimindeki Londra Filarmoni geliyor, Hollanda’dan devlet Bale topluluğu geliyor. Bunlar İstanbul’u ayağa kaldıracak, muazzam olaylar. Peter Sellers diye çok ünlü bir opera yönetmeni var. Yani İstanbul’u her gün Avrupa gazetelerine yarım sayfa, bir sayfa işgal ettirecek projeler geliyor.

-Amaç öncelikle bu şekilde görünmek mi?

Bu da bir ayağı. Bunun beş tane ayağı var. Birinci ayağı, İstanbul’daki giderek solmaya yüz tutan, buranın mirasını oluşturan yapılarını parlatarak öne çıkartmak. İkincisi, İstanbul’da son 20 senedir artan kültür sanat olaylarıyla ön plana çıkmaya başlayan kentin imajını Avrupa’ya karşı daha da güçlendirmek, üçüncüsü, bunu sadece kent merkezindeki 3, 5 ilçeyle sınırlı tutmayıp, kültür sanatı kentin çok geniş kesimine, bugüne kadar kültür sanatla hiçbir ilişkisi olmamış insanlara da yaymak. Dördüncüsü, bu olaydan yararlanarak İstanbul’u, Türkiye’yi tanıtmak, Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkilerini geliştirmek için bir enstrüman olarak kullanmak. Beşincisi şu anda bu projeyi yürüten ekipte, bir yandan yerel yönetimler var, bir yanda merkezi hükümet, bir yanda sivil toplum var. böyle bir paylaşımlı karar modelini alıp, İstanbul şehrinin yönetimine uygulayıp, İstanbul’a yeni karar verme süreçleri getirmek, İstanbul’un demokratikleşmesine katkıda bulunmak.

nuri çolakoğlu ve hande özelsancak’ın söyleşisi,ağustos 2008

yukarıdaki duruma,türkiyedeki 47 güzel sanatlar fakültesinden her yıl mezun olan 3000 civarındaki genç sanatçının verdiği video cevap;

SaturdaySeptember13th,2008

asmıyalım’da besliyelim’mi

Kategori: yavuz tanyeli, sergiler — Etiketler: , , , , — KatranveTuy @ 01:59AM

Kenan Evren 3 Ekim 1984′de yaptığı Muş gezisi sırasındaki konuşmada şunları söylemiştir:

“Şimdi ben, bunu yakaladıktan sonra mahkemeye

vereceğim ve ondan sonra da idam

etmeyeceğim,ömür boyu ona bakacağım. Bu vatan

için kanını akıtan, bu Mehmetçiklere silah

çeken o haini ben senelerce besleyeceğim.

Buna siz razı olurmusunuz?”

yavuz tanyeli’nin 1982 vakko büyük resim yarışmasında,birincilik ödülü aldığı ankara konulu resmin yıllar sonra sanatçı tarafından yapılmış bir yorumu.(orijinalı vakko merter fabrika binasında bulunmaktadır),o yıllarda cumhurbaşkanı kenan evren,demokrasiye geri dönüş,çalışmalarını başlatmış,uygun görülen,lider turgut özal bulunmuş,anavatan partisi,kuruluşuna,ihsan doğramacı yök’ü oluşturmaya başlamıştı,sanatçı bu yeni oluşumu,incelemiş ve ankara konulu (280×180) resimde sadece darbecilerin,davranışını değil,yakın gelecekte oluşacak olan yeni ülke düzenini’de işaret etmiştir.

DÜZEN  GERÇEKLEŞTİ

Turuncu Karşı Devrim

2010 yılı, İstanbul, B tipi dünya kültür başkenti seçildi. Bunu bekliyordum, çevreme söylüyordum. Bu kararın sebebini merak ediyordum. Cevabı bulmak zor olmadı. Tüm geri bıraktırılmış ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de uygulanan ‘hızlandırılmış’ kapitalizm bütün yaşam alanlarını, bankaları, madenleri, ticaret kanunlarını, tıbbı, sanayiyi, eğitimi, borsayı, piyasayı vs. ele geçirdikten sonra, kültürü de yutmaya çalışacaktı. Müziği, sinemayı, eğlencelik sanatları içeren popüler kültür alanını yutmak kolaydı. Fakat sıra sanata gelince işler biraz zorlaştı. Türkiye’de müze bile yoktu. Teşvikiye Camii civarında birçok evde yapılan görüşmelerle, önce dernek, vakıf derken, bir bie-nal, arkasından Feshane’de Nejat Eczacıbaşı Müzesi, ardından bir bienal daha, bir daha. Sanatçılar bu olaylara katıldıkça bir heyecan bir telaş. Nişantaşı piyasası şahlandı. Herkesin cebi para dolu. Resimler satılıyor, resimler alınıyor. Yarışmalar açılıyor. Ödüller veriliyor. Yeni bankalar açılıyor, koleksiyonlar alınıyor. Para dönüyor. Piyasa kanlanıyor! Yavaş yavaş sivil toplum örgütleri adı altında, sermaye örgütleri kuruluyor. Devlete yeni programlar yükleniyor. Bu holding vakıfları, AB ve ABD ile TC arasındaki ilişkiyi organize ediyor, küratörler eliyle İstanbul’a bir imaj biçiliyor. Farklı hareket eden büyük kurumlar Aksanat, Platform, Garanti, Eczacıbaşı tek bir üst başlık altında toplanıyor ve görev dağılımı yapılıyor, kadrolar yetiştiriliyor. Bu kadrolara üniversite hocalıkları veriliyor. TV, gazeteler, dergiler, bu guruba ait olduğu için, reklam bombardımanı yapılıyor. Ortam geriliyor. İkilik yaratılıyor. Kavramsalcılar ressamları, ressamlar kavramsalcıları sevmiyor. Kavramsalcılar anında sisteme entegre oluyorlar, ressamlar demode marjinaller durumuna düşüyorlar.

Sıra, artık ortaya çıkmaya geliyor. Vitrindeki kitapların, Beyoğlu’nda oynayan filmlerin çoğu bu konulardan söz ediyor. Yahudilik, Katolik ve Evangelist, mısır ve metal karışımı gotik bir karma, estetik alana egemen oluyor, formun fragmanları, ortalığı kaplıyor. Suret, asıl olanı susturuyor. Ardından içerik parçalanıyor, sözcüklerin anlamları ters çevrilmeye başlıyor. Kavramlar birleştirilip yeni açımlar yaratılıyor ve adına ‘şiirsel adalet’ diyor; herkes susuyor. 2. Cumhuriyetçiler bu duruma bayılıyorlar. Güncelleşme adına işin sonunu düşünmeden oyuna katılıyorlar. Hiçbirisini hiçbir sergide göremiyoruz.

Kral Davud, Bieanellerde

Sanat yavaş yavaş hiçkimsenin göremediği birileri tarafından adeta oriondan (insanların uzaydan geldiğine inanan ezoterik masonik elit gurup) yönetilen bir hizmet sektörüne dönüşüyor. Popüler kültürle aynı paydayı paylaşıyor. Bu yüzden çizgi romanlarda Supermen, Batman uçuşurken, en yüksek sanat organizasyonları olan bienallerde Kral Da-vud boy gösteriyor.

Binlerce yıldır mısır sütunları, yılanlı sütunlar, pagan atları, medusa başları, kiliseler, Bizans, olan bir bölgeye, ne heykeli konulmasını bekliyordunuz? Tabii Kral Davud İsra-iloğullarının lideri, kralı. Fakat yerine koyulurken neden devrildi ve parçalandı, belki İsa mesih, bir rüzgar estirmiştir, bilemiyorum. Doğal olarak sanat yapan moderndir, teorilere takılan modernist. Espri kelimenin sonundaki ist takısında yatıyor. Yaparak düşünen ve yapmayarak düşünen… Düşünmenin görsel serüveni ve düşünmenin sözel serüveni, olay aslında bir mumya filmine benziyor, dirilen ölüm işini iyi biliyor, sermayesi ve gücü var. Beslenmesi gerek. Fakat son sahnede balonla kaçarken, tapınağın tepesinden en büyük elması kapmak, mumyayı tekrar dirilmeye mahkûm eder ve ikinci film çekilir.

İşte bu elmas yerinden çalınıp İngiltere’de bir müzeye konulunca anlamı aynı kalsa bile işlevi değişiyor. Kutsal ve toplumu ilgilendiren bir yönetici durumundan, seyredilen ve tarif edilen bir nesne durumuna dönüşüyor. Yani bilgiye dönüşüyor, biriktiriliyor. Sonra kurgulanıyor. Türkiye’deki en tanınan örnek, Orhan Pamuk, kurgu romancı. Ulusal motifler kullanarak küresel konuşabilen edebiyat dehası. Bir çeşit gerçekbozuculuk. Bu birikimle oynamak çok kolay,sanatla edebiyat arsındaki fark bu olsa gerek.

Sanatın Ucuz Olması Lazım ki…

İki kuşak sonra orijin unutulur. Belgelenmek var olmak değil yok olmak anlamına gelir. Her türlü belge ve bilgi sanal ortama geçer, yaşam hafifleşir, konformizm topluma egemen olur. Konfor gasp edilen emektir! Artık herkesin kaybedecek bir şeyleri vardır ve sürekli kaybetmekten korkacakları yeni şeyler arzu etmektedirler. Parayı harcarken kazanmaları gerekiyor. Yani sanatın ucuz olması lazım. Piyasa böyle. Turuncu kapitalizm sürüyor.

Aforozdan Alegoriyle Kurtulmak

Memleket battıkça dışardan para ister, para geldikçe pop yerleşir, herkesinde bir fiyatı vardır, veya bir yorulma noktası. Süreç tamamlandığı zaman, ülkenin sanatçıları, akılları karışmış, artisan yetenekleri körelmiş, çoğu sanal malzemeye yönelmiş, baştan aşağı emek olan sanatı, artistik bir dokunuş olarak tarifeden, boyayı tanımayan, pop ve çizgi romandan beslenen, sanatçının soruları ilk soran kişi olması gerektiğini bilmeden yaşayan, şehirlerin içinde koşuşturan kişilere dönüşürler.

Bu arada işini ayarlayan, lüks araçlar satın alıp şoförler tutar, Şişli’de bir apartman, indirimli toplu alışverişler, ev, araba takasları… Önemli olan bazı konulara hiç dokunmamaktır. Osmanlı’dan iyi iş çıkar, bu toplumdan iyi resim çıkar, bu toplum mezatları sever gösterişi sever bu toplum geçmişini sever, birisini sevdimi sever, ona göre arkadaşlar bu işte para var. Çok sayıda sanatçı bu karmaşık mirası derinlemesine incelemeden, adeta bir montaj yaparak iyi para kazanır.

Her zaman işe yarar, kaliteli sanatçılar işin kaymağını götürürler, aforoz edilmekten alegori yaparak kurtulurlar. Önemli olan gerçek sivil toplum kurumlarını işletmemektir. Örneğin PSD… Kurulduğundan beri üç kişinin top sahası oldu. Ruhsuz bir kurum. Önemli olan ruhsuzluğu geliştirmektir, sıradanlaş-tırmaktır… Önemli olan değişimdir, önce biçimsel sonra ruhsal. Sonrada para kazanmak ve çoktan hakettiği havalı hayatı yaşamaktır.

Bu oligarşik yapılanmayı yeterince deşifre edersek, gidişatı kavrıyabiliriz. İKSV’nin sitesini okursanız geleceğe yönelik planları anlayabilirsiniz. Yerelliğe doğru gitmeliyiz diyor kürator Hou Hanru. Bu sokak ta bire bir küresel propaganda anlamına geliyor. Sabit sergilere yer verilmeyecek yerel her şey kullanılarak tüketilecek, sanat yapıtı devreden çıkacak dolayısıyla resim, heykel gibi tehlikeli şeyler devreden çıkacak, ve de onları yapanlar… Bir temizlik operasyonu.yerel deyince her etnik guruptan örnekler tüketilecek, bu şekilde, boştagezer genç sanatçılar yok edilecek. Herkes herkesin yaptığını yapacak, düşüncenin görsel hali ortadan kalkacak düşüncenin kurgusal hali egemen olacak, mekanik bir tasarım anlayışı ortalığı kaplayacak, tin kaybolacak medya ile cilalanan elit züppelik yayılacak, tın tın bir dönem başlayacak. İşte İKSV’nin öngörüsü bu… Tinsiz sanatçılar…

Hem Çok Komik Hem Satanik

Şimdi sıra karakteri zaten bozuk olan sanat camiasını birbirine düşürmekte. Bunu yapacak içerden birisi, bir ressam veya bir galerici, bir sözcü gerekiyordu, kendi sorunları nedeniyle zaten konuşacaktı, ve konuştu. Türkiye’deki sanatı kötülemek… Bunu da sanatçılar üzerinden yapmak. Zekâlarına hayranım, böylece, yeni kuşakların ayaklarının altındaki toprak çekilecek, elektrikle beslenen popun oluşturduğu sanal bir zemine basmaları sağlanacak. Bir var olacaklar bir yok olacaklar istenildiği zaman… Elektrik. Hem çok komik hem de satanik.

Yavuz Tanyeli

gh

büyük digital humanizma - katran ve tüy


köktenoryantalist bir anlayıştan yerkürenin bütününe dağılan telepatik emir,(günümüzde digital) o kadar güçlüdür ki içine girdiğin an yükselmen kaçınılmazdır.yükseldikçe güçlenir,güçlendikçe yükselirsin.bunu da ancak durduğun zaman anlarsın (eğer durursan veya durdurulursan).çevreni ancak durduğun zaman görürsün.iyi sanat dem (günceli aşmak) le yapılır.bütünü kavramaya çalışır.ancak o zaman önerilen estetikleri kavrarsın,ancak o zaman hayır diyebilirsin(istersen)..hareketsiz kalmayı,süzülüp yaratmayı,sanatçılar becerebilir belki,binlerce yıllık önermenin etkisi altına girmezlerse,orijinal cevap peşine düşerlerse,biraz şansları olabilir,kendilerini tanımak ve iyi birşeyler yapabilmek için.

otoriter(monarşi,faşizm),mirasyediler,tamda onların yaşadığı çağda,birdenbire ortaya çıkan,yapılan herşeyden kar etme anlayışını,kavradılar(tam fırsatıydı).

peşinden koştular,savaşlardan,kağıt üstünde oynanan kalem kaydırmalarından,vergilerden,ganimetlerden,artı değerden, miras yoluyla,ele geçmiş paraları,başka kıtalara kaçırmaktan tutunda,dünya tarihinin plastik kayıtları olan pahasız heykelleri eritip,üzerine anlamını bile bilmedikleri işaretleri,kendi profilden portrelerini,bastırıp,gelecekte torunları bozdurup,organize olsun diye,kasalarda sakladılar,çalınır korkusu ile..torunlarıda bula bula petrol buldular,kan gövdeyi götürdü,hala götürüyor,götürecek.obama bir amerikalı,onun asli görevi,dünya küreselleşirken,amerikayı bir ulus olarak ayakta tutmak,denizlerin ortasındaki,üstünde kadillak’ların gezdiği ada’yı,altın çağ‘a taşımak.

temel prensip,korumak,çoğaltmak olduğu için,hareket gerekti,‘her yöne hareket’,doğuya doğru gelen harekete,aydınlar oryantalizm der,askerler işgal,hükümetler kalkınma,iş adamları sermaye,halk da enflasyon.bu oturmuş parasal düzeni izliyen ve tüketen,toplumların bu hızı yakalamaları olanaksız,bir otobüs şoförünün,jet uçağını kullanabileceğini düşünmesi kadar saçma bir şey,yapılabilecek hiç birşey yok,paylaşmayı yeniden düzenlemeye çalışmak dışında

sanırım,birbirine yakın bölgeler,kültürler arası,zamanda,oryantalizm görülüyor.fakat birbirine uzak bölgeler ve kültürler,bu gibi entellektüel davranışlar içine girmiyorlar (kissingerin sözünü ettiği,nasyonal amerikan perspektifi). saldırıyorlar,savaşıyorlar ezip,dağıtıp bırakıyorlar.şimdi obamanın temsil ettiği yumuşak küreselleşme anlayışında,sadece tecavüz,daha kibarca yapılacak,dünyayada durumdan zevk almayı öğrenmek kalacak.

her iki haldede kaybeden aynı taraf oluyor,bu taraf..kimsenin kimseden birşey istediği yok,her ne kadar hz.isa ,tapınakta,dilenmenin temel ilkelerini kavrıyamasada!, bir öğreti olduğunu,bu gün artık çoluk çocuk biliyor,ve de ayıp olmadığını(imf,soroz,eu,marshall yardımı,vs,)oysa bu ülkede,istanbulda,bir süreklilik içinde,her türlü sanatı,yapacak sanatçı,işletmeci ve sermayede var,fakat,bu beraberlik oluşturulmuyor,rekabet yoluyla kurumsal egolar tatmin edilmeye ve kar edilmeye çalışılıyor.ve tabii sanatçılarada bu kaprise uyma zorunluluğu düşüyor.

kapris başladımı bitmek bilmez,örneğin bir ressam resim yapmanın dışında şunlarla uğraşmak zorundadır:resim yapacak atölyeyi tutacak,parayı,bulacak kişi ve müşterileri ayarlıyacak bir çevre ile irtibata geçmek için,istanbulda sürekli hareket edecek,parayı bulacak,akraba veya dostları varsa ikna,edecek enerjiyi,sağlıyacak olan konsantrasyonu,biriktireceği,bir park veya sakin bir köşe,yaşadığı ve gezindiği ortamlara göre değişebilir..günceli yakalamak için okuması gereken kitapları,taksitle alabileceği,bir yayınevinin satış temsilcileri ile,tanışıp anlaşmak,mevcut sanatçı gururunu çiğnemeyi öğrenmek için,ucuz içki içip egosunu paçavraya çevirebilecek,kıdemli desperadosları bulup,başına gelebilecek her türlü rezilliği kabullenmeyi sineye çekebilmenin eğitimine,uzun süreler boyunca katlanmak.bu gibi ve diğer mesleki sorunlarıda başarı ile aştığı takdirde şansıda iyi giderse,bir galeri ile anlaşıp,galerinin her türlü koşulunu kabul etme kaydı ile sergi açmak için kendisine tahsis edilen süreyi beklemek bu arada olması gereken noktaya asla ulaşamıyacak olan galeri sahibinin fikirlerini değiştirebilmek için harcıyacağı sinirini toparlamak ya tekrar içki parası bulmak yada bir tanıdık vasıtası ile yatıştırıcı ilaçlar edinip,çektiği baş ağrısı ve uykusuzluk sorunlarını ortadan kaldırmak zorundadır.bu süreç günler aylar yıllar boyunca sürer gider,devamını yazmaya gerek yok çünkü,tanıdığım,neredeyse tüm sanatçılar,benzer bir kaderi paylaşıyorlar ve herşeye rağmen,mucizevi bir şekilde çalışmaya(iyi,kötü)devam ediyorlar,benimde bu yüzden tümüne saygım çok büyük ve tabii kendimede,bizi hayatta,ayakta tutan bu saygı ve tutku olsa gerek..

işte,bu oluşmuş ortamdır iki yüzlü olan,(belki yarını düşünmek ama öbürgünü asla,”mürailik )”,toplumsal huy haline gelen,öğretilen,ezberletilen,örgütlenen, yaptırılan ..

ortada bir şuç yok,herşey yasal,stk lar yeterlidir,yetkilidir,

( unutulmaması gereken kültür ve sanat alanındaki sivil toplum kuruluşlarının çoğu holding vakıflarıdır) ve devlet de yanınızdadır,yapılanma şemasını iyi kurarsanız,bütün yollar açıktır. (beral madra bir yazısında diyorki ,küresel kapitalizm bağlamında yeniden yapılanma sürecinde sanat kurumları özel sektöre iyice bağımlı oldu. Piyasanın sanat kurumlarına, bienallere, galerilere, küratörlere uyguladığı denetim ve yönlendirmenin dozu kaçmış durumda.(İKSV ) AB ve ABD başkentlerindeki kültür odakları kolonyalist alışkanlıklarında direniyor. Bu kusurlar uluslararası sanat etkinliklerine yansıyor. Örneğin, AB açılımlar sağlamak üzere ‘piyasasız’ ülkelere doğru hamle yapıyor ve bu ülkelerin sanat ortamlarına ‘esin aktarıcı kaynaklar’ olarak zaman zaman müdahele edebiliyor.radikal 25 kasım 2005)

Bu oligarşik yapılanmayı yeterince deşifre edersek, gidişatı kavrıyabiliriz..

Yerelliğe doğru gitmeliyiz diyor herkes sanki ağız birliği etmiş gibi bütün türk kültür ve sanat vakıfları,onların üyesi oldukları avrupa birliği vakıfları,prens claus vakfı,aica,power of culture,george walker bush vakıfları,hepsi birden aynı şeyi söylüyorlar yerelliğe doğru gidiyoruz,doğru,burası(türkiye) tamda yerelliğin toplandığı merkez,türkler kürtler lazlar araplar ermeniler yahudiler rumlar arnavutlar çerkezler kafkaslar, ruslar,bulgarlar,hepsininde kültürleri, var hepsinin kendine göre sözleri var.

ozaman neden sadece ateş hava toprak su,,neden,bu tepeden inme kadim kavram ve (bilimsel gibi görünen) dini çağrışım?

ECOC‘un 2004 raporlarına göre bu program küresel kültür ofisleri politikalarını önceden belirlenmiş avrupa birliği protokolu.bu gün 2010 sitelerinde vurgulanan ‘ateş hava toprak su’ bütünüyle eğitim amaçlı bir konu.(essen ve pecs te herhangi bir konu yok) bu konuyu bizim toplumumuz bilmiyor.batı felsefesinin orijinleri,kendinden öncekileri hala araştırırken türk sanatçıların çoğu,louvre’daki piramidin ezoterik anlamını farketmiyor.ateşi ateş yakmak,eğlence,suyu yaşamın oluştuğu ortam,çevresel bir element olarak ele alırlarsa işin içinden çıkamazlar.

bunu avrupa birliği bilmiyormu,biliyor,programı onlar yapmıştı .o zaman bu büyük şölenin başka bir anlamı var sanatı şahlandıramıyacağına göre,

bu bir eğitim programı,olmalı bu,programın şifreleri ateş,hava ,toprak su.aslında,altın,gümüş,kurşun,cıva,(en iyi ve güncel örnek anself kiefer) olmalıydı,fakat bu dört metalik elemente türkiye henüz hazır değil (kavramsal sanatçılarda buna dahil ,çünkü neredeyse tümü güncel sanatçı yani amerikan önermesini vurguluyorlar,(amerikan kültürünün davranışı yatay gelişir),ezbercidir.amerikalı sanatçılar yeteneksiz olduğundan değil,aşırı derecede,sistemin labirentine,düştüklerinden ve yeryüzünde,nereye basacaklarını bilmediklerinden,veya oralara giremediklerinden.ingilizce konuşan bir dünyada,sorulara muhatap olacak,ve tatmin edici politik ve estetik cevaplar veremedikleri sürece,sosyal tarihleri çok uzun olan toplumları ikna edemiyecekler.

cumhuriyetin batılılaşma,programlarında hasan ali yücelin yayınladığı kitaplar olmazsa olmaz klasikleriydi aralarında tek tük gizli içerikler olsa bile (yeni atlantis f.b.,,son günlerde ertuğrul özkökün dilinden düşmüyor!!) 1930lu yıllardan bu güne,türk toplumu okudu,sol yayınlar ortadan kayboldu popüler edebiyat vitrinleri kapladı,kültürün bir bütün olduğunu düşünürsek,şimdiki durum ortaya çıktı,önce sessizce piyasaya sürülen tek tük ezoterik kitaplar,sonra bilim kurgu türünde romanlar,beyoğlundaki sekiz sinemadan beşinde,konuyla ilgili filmler,leonardonun şifresi,harry potter,diğerleri.yüksek sanatta,bienalin yetiştirmeye başlatıp ortada bıraktığı( çünkü uygulanan bir program vardı,ve vasıf kortuna göre işlevini tamamladı),4(20 yılda 4 kuşak eder) kuşak,şimdi yorgun ve gündemi kaçırmış görünüyor 2010 kültür başkenti seçimi ve politikası ile zirveye ulaşan,tüm istanbulluları eğlenceli sanata,alıştıran anlayış gelişti.bu durumu farkedip aşmaya çalışan insiyatif ve sanatçılar, ise olayın göndermesini tamda kavrıyamadan para için gerekçesiyle,proje sunup reddedildiler.

işte tam bu noktada ülkenin tüm sanatçılarını meşgul edecek,iş güç arasında herkesin atladığı,aydınların küçümsediği, bir kavram ortaya çıktı.

ezoterizm,insanlığın masalsı(ama gerçek) tarihi.bu konuyu kavramaya çalışan herkes bir süre,zorlanacak,bu tarihin neredeyse bütünü sembollerden oluştuğu için,okumak,hiyeroglifleri öğrenmek kadar zor olacak. sonra,aslında kültürün neredeyse bütününün buradan işlendiğini farkedecek,çocuklarının evde bilgisayarda oynadığı oyunların,bağımlısı olduğu,oyunların,çizgi filmlerin tümünün,ateş hava toprak su olduğunu kavrıyacak.pedagoglar,basit çözümlerle çocukları kurtarmaya çalışacak,(beyoğlunda,kamusal alanlarda çocukları dikkatle izleyin,hepsi çıldırmış gibi)fakat artık çok geç olacak kültürün dünyayı değiştirme işlevi ortadan kalkacak, sadece dünyayı değiştirenlerin istediği koşullarda sanat yapılabilecek,kurulan,ağın içinde olup uluslararası etkinliklerde onaylanmıyan sanatçılar sanat tarihine giremezler (art today),buda ezik,umutsuz,kısa menzilli bir sanat yaratır.

zaten resmi vurgu istanbulu geleceğe hazırlamak,bir kültür köprüsü olarak görülen koca şehri alelacele yıkıp yeniden yapmak neredeyse,(birde depremden sonra düşünün).

(hedef kitle ve fikir sadece istanbul),ECOC‘un raporunda açıkça yazılan ,avrupanın doğusuyla bütünleşmesinde köprü görevi yapacak.istanbul’dan sonra doğudaki en ilginç ve yakın merkez tahran olmalı,oraya gidip yerleşmek avrupalılara büyük bir olasılıkla pekde cazip gelmez ,zaten perslerle sorunları çok eskilere dayanıyor (amerikalıların hiç şansı yok). o zaman bu köprü masalı inandırıcı olmuyor.avrupa birliği,bizim toplum için,medeniyetle barışma,bir çeşit batılılaşma garantisi,olarak değerlendiriliyor,hem doğru hem yanlış,günümüzde zaten bütün dünya medeni,herkesin cep telefonu var,herkesin otomobili var,herkes bankaya gidiyor,herkes televizyon seyrediyor,birtek şeyi dikkatle korumak gerekiyor bu durumda,kültür ve sanatı..çünkü sanat, sanatçının,toplumun mahremiyetidir bir anlamda.tarihi,ve geleceği ile sanat bir toplumun,bilinçaltıdır,neyse odur,medenileştirilemez veya yabanileştirilemez,yoksa orijinalliği kaybolur.

esas amaç konuşlanmak ve beslenmek.tanıdığımız avrupalı geçip gitmez,güvenliğini sağlar ve kalır,zaten içinde kalmıştı(TC).peki o zaman ne olur? ,mesela,karaköy limanı ve çevresi satılır,istanbul moderne oradan gitmek düşer.sanatın gösterileceği büyük mekanlar satılır,merkez pahalılaşır sanatçılar köşede bucakta çalışmak zorunda kalırlar.merkez kaybedildiği için banliyölere göç başlar,her banliyö her türlü konfora ve merkez olanağına sahip olduğu için(marketler sinemalar salonlar vs) zamanla şehir yüzlerce banliyöden oluşmuş bir koloni haline dönüşür,belediyelerin rekabeti,partilileşme ve dini inançlarında biçimlendirdiği yaşam tarzı,orada yaşıyan sanatçıların izlenmemesine hatta dışlanmasına neden olur,merkez artık işgale uğradığından,aynı filim tekrar tekrar yaşanır yıllar geçse,kuşaklar değişse bile,düzen aynı kalır sanki dünmüş gibi,insanlar yaşlanır,ölür gider,işte kent sanatçısı olmak biraz buna benziyor.

uzaklık arttıkça iletişim kopar.sanatçıların çevreye olan sevgisi ve sahiplenme dürtüsü ilgi alanlarını değiştirir.merkezi izliyemez olurlar,bir anlamda şehirden kovulmuş olurlar,küçük ataklar yaparlar,geldikleri şehirlere dönemezler,tad alamazlar,arada kalırlar,izlenmiyeceklerini bildikleri için zamanla,bölgesel çabalar gösterselerde,çevrelerindeki toplum daha yavaş ilerlediği için,sorun çıkar.

büyük kopma o zaman yaşanır,sanatçı kuşakları arasında ilişki kalmaz ve bir önceki çöker,tarihe karışır,bir sonraki ise hafızasını,geçmişini kaybeder. işte dört element’in istanbula getireceği en vahim durum bu.

ikinci şey ise,istanbulun bu yeni ve yarış havasındaki yapılanması,ortaya bir labirent çıkarır,kenti türkiyeden koparır,gittikçe ağırlaşan kent kendi içinde şişmeye başlar,hız artar,gidilen mesafe azalır.halbuki türkiye bir bütün olarak kalkınacaktı hani (tüm partiler,hükümetler,sağcılar solcular laikler islamcılar bunu söylemişlerdi?)..

istanbulu en hevesli bir şekilde izmir izliyor.izmirdeki sanat ve kültür kurumlaşmaları 1980 lerde başladığı için orasının henüz zamanı var,hemde çevresi güzel,bir üniversite kenti çok sayıda sanatçı adayı var,çocukların kendilerine zemin hazırlamaları lazım.bunu bir tek kendileri yapabilirler,hiç kimseden yardım alamazlar,elit izmir,yaratıcılığın güzel kentini karıştırmasını istemez,bağımsız sanatı bir çeşit anarşi olarak görür,vakıflar kurarak,tedbir alır,küresel taklitçiliğin bir parçası olabilmek için,para akıtır.(bekliyelim görelim).

ankaraya gelince,yavaşça ve yumuşakça girilmeli ve sadece saygılı davranılmalı,iyi geçinmeli,zira başkentin ruhu asla hükümet etmekten,sanata kaydırılamaz kaydırılmamalı ,bir eğitim ve yönetim kentini fazla çomaklamamak gerek(ters tepebilir),ters derken şunu demek istiyorum,ankaranın karşısına,sürekli özlem ve kompleks duyduğu,istanbul,sert bir şekilde dikilirse,ankara buna hızlı ve içeriksiz bir cevap verecektir,ayrıca teknik ve ustalık olarak,1970′lerden beri zayıf kaldığı için,bozkırda yapılmaya çalışılan sanat,genç bir öğrencinin,konkurlara hazırlanırken,düştüğü,duygu ve acelecilikten nasibini alacaktır.1960′lardaki,idealizm,1970′lerdeki,özgürlük anlayışı (hipiler),1980′lerdeki cunta korkusu ile,bir daha gelmemek üzere yok edilmiştir.ankaranın bu bilinçaltı korkusunu yenmesi yüksek sanatçılar yetiştirmesi,biraz zor görünüyor.

sanatçılar şaşıracaklar,bir futbol maçının giriş turnikesinde sıkışır gibi sergi alanı,galeri,bar,kapılarında birikecekler,mekan sahiplerinin,bu izdiham karşısında tavırları değişecek,şımaracaklar,kabaracaklar (zaten alt tarafı bir yılda 7-8 sergi açabilirler),para kazandırabilecek olanları seçecekler,moda olanı) o zaman fuarlara(çok pahalı) yönelecekler fakat sonra fuarların,galerilerin dergilerin alt kademe tarafından yönetildiğini anlıyacaklar,,görmezden gelinecekler,üzülecekler,sinirlenecekler dengeleri bozulacak . önerilen maaşları kabul edecekler,ankaradaki sanatçıların çoğu nasıl devlet memuru ise,istanbuldaki sanatçılarda özel sektör memuru olacaklar.bu sefer sanatçılar kendilerine karşı iki yüzlü davranmaya başlıyacaklar,buna mecbur kalacaklar. herkes herkesin yaptığını yapacak,trendler oluşacak(bir avuç boyayla oynıyan ressam dışında), düşüncenin görsel ve sezgisel hali ortadan kalkacak düşüncenin kurgusal hali egemen olacak,digital,mekanik,bir tasarım anlayışı ortalığı kaplayacak (kes yapıştır,photoshop,print) bir kuşak bundan sonuç alamayınca ikinci kuşak ya sisteme entegre olacak yada anarşizme kayacak (çoktan başladı) anarşizmin kökenleri ve sembolleride aynı ezoterik anlayıştan geldiği için bir şey farketmiyecek konvoy yoluna devam edecek,yarılma,yırtılma artacak,elitizm yayılacak,oysa elit olabilmek için ya aileden yada uygun olmak gerekiyor,standart düşük olduğu için, sanatta ırk,sınıf ayrımı başlıyacak.bir taraf stabil olacak,diğer taraf,ona uymaya çalışacak,medyacıların halk bunu istiyor dediği gibi,koleksiyoncular bunu istiyor anlayışı yayılacak.müzeler dolacak,koleksiyonlar değer kaybedecek,literatürün çoğu türkçeye çevrilmediği için( belki bilerek çevrilmiyor) tartışmalar,ya tek taraflı yada öylesine yapılacak (manifestoları kaç sanatçı biliyor?),anlaşma sağlanamıyacak,tüm galeriler birbirleriyle rekabete girecek,yurt dışından değeri belli olmıyan sanatçıları getirecekler,yurt dışına önemli sanatçıları götüremiyecekler,ülkenin sanatı batıda,gösterilemiyecek (belkide değmez bulunuyor),veya programsız,bireysel,düzensiz bir şekilde gösterilecek.almanların,yaptığı operasyonu düşünün,kiefer’i louvre’a soktu.bu konunun ulusalcılıkla,küreselcilikle,eu ile bir alakası yok,bu birleşme her ülkenin uygulaması gereken,bir davranıştır.bir an önce yapılsa çok iyi olur…

geçenlerde iksv’nin düzenlediği bir konferans vardı,konferansın konusu iksv ifadesiyle şuydu: Konferans, kültürün festivalleştirilmesi, özel girişimciler ve kentsel planlamacılar tarafından sanatın ve kültürün araçsallaştırılması, sanat, siyaset ve ekonomi arasındaki sıcak ilişki gibi küresel eğilimlerin yanı sıra hem sanat kurumları hem de sanatsal pratikler açısından “işlev” ve “başarı”nın ne olduğu konusuna da değinecek.kültürün festivalleştirilmesi kendini açıkça ifade eden bir tarif,gizli birşey yok,sanatçının sorusu ise,bu tarif,sanatın tarifine uyuyormu yok uymuyorsa ne demek?ikinci konu kültürün araçsallaştırılması,buradaki soru ise (nasıl yani)?ve yukardaki, oluşmuş yeni koşullarla nasıl hangi işlev(küresel yöntem) kullanılırsa,başarılı olunur?(ne konuda) açıkça görülüyorki,zaten,ülke sanatı(bu ülkede yetişmiş sanatçılar) diye birşey düşünülmüyor,planlanmıyor,bir milli takım oluşturulmuyor,tersine küresel bir takım oluşturulmaya çalışılıyor,ne varki küresellik kendini anlamak ve aşmaktan geliyor,batının herşeyden önce ‘orijinal’ beklediği,orijinalin ne olduğu tartışılmıyor,medyatik ve plastik sanatların,birbirine karıştığı bu dönemde ayıklama,tasnif yapılmıyor,bu işle uğraşacak stk lar kurulmuyor (atölye gezenler vakfı olabilir mesela),,koskoca bir hangar bulunup,sanatçılar içine doldurulmuyor,ve çekip gidilmiyor.bunlar zor işler değil,eğer,yapanlar,yeterince idealist, hırslarını yeterince yenmiş olurlarsa,ve de tarafsız..

görüldüğü gibi sürekli hile yapılıyor,

bu şapka küçük (hile yapan kim ?)

sistemin akışına uydurulmuş,ortaklıklar kuruluyor,gerekirse,ufak bir gazete haberiyle,karşı taraf,susturuluyor veya,pasifize ediliyor,gündemdeki program mutlaka uygulanıyor.

önce yeni bir dönem başlayacak,(yada başladı),sonra yeni bir çağ,sınıflar arasında uçurumlar olan,sömürüyü otomatiğe bağlamış ve freni tutmıyan,tutturulmıyan,bir düzen,

tüm bilgileri ve duyguları korunaklı tapınaklarda saklıyan,büyük digital humanizma,en büyük tehdit bu..

bizde ööyle izliyoruz, yada yüzümüze bir maske daha takıyoruz,ekmek yemek ve gururlanmak için. yavuz tanyeli

xx

FridayAugust 8th,2008

istanbul 2010 planı

Kategori: istanbul 2010 — Etiketler: — KatranveTuy @ 09:41PM

İşte size iki operasyon daha: ‘Kentsel Dönüşüm’ ve ‘Kültür Başkenti’ operasyonları… Aslında bu iki operasyona “temizlik” isimli başka bir operasyonun ön hazırlıkları desek yeridir. İstanbul’u kötü gösterdiği düşünülen ne varsa, binasıydı, insanıydı, mahallesiydi, kondusuydu, ezgisiydi, rengiydi, dokusuydu, temizlemeyi görev edinen bir operasyon bu.

“Emperyalizm bugün artık bir ülkeyi, topları ve askerleri ile girip klasik

anlamda işgal etmiyor. Yeni sömürgecilik, bugün, uzmanları, kredileri,

barış gönüllüleri,üsleri ile yani kendini gizleyerek bir ülkeyi işgal ediyor.

Operasyon isimleriyle kafanızın karıştığını tahmin ettiğim şu günlerde, bir de ben yeni iki operasyondan söz açarak bu karışıklığı artırmak istemezdim. Ama böyle yapmazsam, geçenlerde yapılan bir tiyatro etkinliği sırasında aklıma takılan ve sonrasında da aşağıda okuyacağınız hale gelen konuları da aktaramamış olacaktım. Sözü uzatmayayım, bu iki yeni operasyondan birisi Kentsel Dönüşüm, diğeri de Kültür Başkenti. Nasıl, bunları daha önceden duydunuz mu? Hem de bunlar birer operasyon değil de proje mi? İstanbul’un bilinir ve turizm açısından tercih edilir olması için bu tür projeler önemli ve gerekli mi?

Neyse, ben devam edeyim, aslında bu iki operasyona “temizlik” isimli başka bir operasyonun ön hazırlıkları desek yeridir. İstanbul’u kötü gösterdiği düşünülen ne varsa, binasıydı, insanıydı, mahallesiydi, kondusuydu, ezgisiydi, rengiydi, dokusuydu, temizlemeyi görev edinen bir operasyon bu. Öyle ki, eskiye ait istenmeyen ne varsa, operasyon, lekesini bile bırakmıyor. İstanbul, eski yaşanmışlıklardan hiçbir iz bırakmadan beyazlaştırılıyor. Örneklerini çevremizde rahatlıkla bulabiliriz ama gözümüzün önünde, gün ortasında, ayan beyan, aleni, apaçık, göstere göstere yapılan bu temizliğe, bu beyazlaştırmaya her nedense müdahale edemiyoruz/etmiyoruz. Ya bu “her yıkmada mükemmel temizlik” bizim de hoşumuza gidiyor, ya da bizim de içimiz zaten “beyaz ve temiz”.

Bu açıdan bakılırsa 2010′a da temiz diyebiliriz. Ve elbette 2010 kapsamında İstanbul’daki üniversite tiyatro topluluklarının sahne aldığı tiyatro günleri, ya da belgesel filmlerin izleyiciye sunulması için yapılan belgesel günleri de tek başlarına işitildiğinde gerçekten de çok “temiz”. Ama her şeyi bir başka şeyle de bağlantı kurmaya çabalayan insan aklı yok mu, ah o akıl!

Bu yazının yazılmasına ön ayak olan şey ise, kendini farklı görüşleriyle tanımlayan bir tiyatro topluluğunun geçtiğimiz aylarda 2010 kapsamında yapılan şenlikte yer alması. İlk başta benim de 2010 projelerinden biri olduğunu fark etmediğim, ama afişinde 2010 logosunu görünce anladığım ve o anda kendimi tuhaf hissettiğim bir şenlik. -Haksız da değildim, çünkü bu etkinlik için hazırlanan broşürde yazılan amaçlar arasında “kentsel dönüşüm” lafı da ilk maddeler arasındaydı.- Ama asıl şoku, bu durumu sorduğum, kentsel dönüşümün ne olduğunu bildiklerini bildiğim tiyatro grubundaki arkadaşların yanıtlarında yaşadım: Evet ama ne yapalım, bizim de oyunumuzu oynamamız gerekiyordu.

Demek oluyor ki, 2010 İstanbul gibi kültür sanat faaliyetleri bir taşla iki kuş misali. Bir yanda, kentsel dönüşüm adı altında binlerce yıllık geçmişe dayanan, birbirinden farklı yaşamları iç içe geçiren kent dokusu talan edilerek yeni rant zenginlerini yaratılıyor. Öte yandan da, kapitalist sistemin kafasını karıştırdığı insanlara kültür ve sanat adı altında meta ürettiriliyor/tükettiriliyor. Karşılığında da bu talana kayıtsız birer izleyici dinleyici konumuna iteleniyor. Öyleyse şimdi, bu ortamda da bir şeyler yapılabiliyor fikrinin yayılmasına neden olan ve düzenle yeniden uyumlanmanın yollarını açan Avrupa Kültür Başkenti’nin tarihçesine bir bakalım.

Avrupa: Çok sıkıştım, bir şeyler yap Mercori

Mercori: Buldum, şimdi de şehirleri satalım (satar)

Kentleri birer açık pazara, yaşam alanlarını tektip vitrinlere, kentte yaşayanları kültür ve sanat müşterisine dönüştürmekten öte bir şey olmayan Avrupa Kültür Başkenti fikri, 1985 yılında dönemin Yunanistan’ın solcu Kültür Bakanı Melina Mercouri’den çıktı ve ilk yıl Atina olmak üzere her yıl bir başka bir kentin Avrupa Kültür Başkenti olmasıyla 2000′e kadar sürdü, 2000′den itibaren de hem finanse edilmeye başlandı, hem de AB üyesi olmayan kentler de seçilir oldu. 2010 yılında İstanbul’la beraber Almanya’nın Essen ve Macaristan’ın Pécs kentleri de Avrupa Kültür Başkenti olacak.(1)

İstanbul’un 2010 yılında Avrupa Kültür Başkenti olması hazırlıklarını yürütmek üzere öyle ayrıcalıklı bir ajans kuruldu ki, bu ajansa yapılan her türlü bağış ve yardımlar ile sponsorluk harcamalarının tamamı vergiden muaf sayıldı. Üstelik ajans harcamalarına kaynak sağlamak amacıyla özel bir fon oluşturuldu. Fona ek gelir sağlamak üzere de benzinin litresi 1.5 YKR, motorininki ise 1 YKR zamlandı. Yalnızca bu zamlardan dolayı, üç yılın sonunda fona toplam 1 milyar YTL’ye yakın kaynak akmış olacak.

Peşin parayı görünce yüzü gülen İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Genel Sekreteri Eyüp Özgüç de hızını alamıyor, projeye maddi kaynak sağlamak amacıyla yapılan yasal düzenlemelerin yalnız İstanbul’un değil Türkiye’nin geleceğine yatırım anlamı taşıdığını söylüyor. Böylesi bir ajanstan beklenir bir duyarlılıkla da bu topraklarda başka etnik ya da kültürel farklılıkların olduğunu bilmezmişçesine: “Türk halkının da katkılarıyla, İstanbul’u bir ‘Marka Kent’ haline getireceklerini” ekliyor. Ama parayı az bulup “yasa ile ayrılan fonun, kamu kurum ve kuruluşlarının ve özel sektörün desteği ile daha büyütülmesini” istiyor ve paranın kentsel dönüşüm projeleri ile İstanbul’u gerçek bir kültür başkenti yapacak kültür-sanat etkinliklerine harcanacağını söylüyor.

Beral: Har vurup harman savuracaklar

Ajans: Sen de gel (Beral sessizleşir)

Bu devasa pasta herkesin iştahını öylesine kabartıyor ki Beral Madra bile işin kaymağını kendisinin yiyemeyeceği korkusuyla, “sanatçılar, sanat örgütleri, İstanbul 2010 bütçesinin ayrıcalıklı kişi ve kurumların tekelinde olmasına ya da har vurup harman savrulması olasılığına karşı gerekli tepkiyi göstermeli” diyor. Ama neyse ki Madra’nın yakınmaları bitiyor, çünkü kendisi de bu ajansın Görsel Sanatlar yönetmenliğine getiriliyor.

Standartlaşma ve böylece özgünlükleri yok sayarak/ederek kentleri ve insanları tektipleştirme planları, bu ajans eliyle şimdi de İstanbul’a uygulanmak isteniyor. Bu noktada, kültürel zenginlik dedikleri şeyden ayrıcalıklı bir “zümrenin” meşgul olduğu, zenginlerin beğenisine/tüketimine sunulan kültürden başka bir şey anlamamız mümkün değildir. Zaten, gelişen teknolojinin de marifetiyle tüketim ürünleri çoğalmakta, onlara ulaşmak için daha fazla paralar ödenmesi istenmekte, yani gündelik yaşam bile ancak belli bir gelir grubunun sürdürebileceği bir şeye dönüşmekte, geri kalanların evsiz, barksız sokakta yaşamaya itildiği bir tablo sunulmakta. Akıllardan geçirilen ama henüz uygulanmayan İstanbul vergisi, İstanbul’a vize gibi uygulamalar şimdi çok daha akıllıca ve gizlice uygulanır alanlar bulmaktadır kendine. Önce zengin bir İstanbul algısı yaratıp sonra bu kente asıl zenginliği katan ama parasal olarak yoksul insanları “siz bu zenginliğe layık değilsiniz, hak etmiyorsunuz” diye hem suçlamak, hem de onların kendilerini suçlu hissetmesini sağlamak, oldukça zekice tasarlanmış şeylerdir. Ve bu yarattıkları algıyı da kentsel dönüşüm adı altında evsiz bırakarak, kent dışına iterek, memleketlerine dönsünler diyerek görünür hale getirmiş durumdalar. Bu kadar değişik saldırıları iç içe barındıran bir projeye de elbette ki kültür projesi diyemeyiz, dersek “mazlumlar bize darılır”.

2010′un derdi iddia ettikleri gibi sahiden de kültür olsaydı, Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Örgütü Unesco’nun kültür varlıkları listelerinde yer alan birçok yapının yıkılmasına karar verilmez, pek çok yıkımla ilgili verilen yürütmeyi durdurma kararlarına rağmen yıkımlar gerçekleştirilmezdi. Üstelik de dünyanın çeşitli yerlerinde festivallerle, konserlerle kutlanan Dünya Romanlar Günü olan 8 Nisan sabahı, Sulukuleli Romanlar dozer ve kepçe sesleriyle uyanmazlardı. Müzik Festivali için İstanbul’a gelen Ukrayna asıllı ABD’li grup Gogol Bordello Romanların yaşadığı Sulukule mahallesini ziyaretinde “Para ekonomisi her yerde benzer sorunlar yaratıyor. Dozerler kültürlerin üstünden geçiyorlar. Daha fazla Mc Donald’s, daha fazla Ramada otel yaparak, tarihi yok ederek ülkeye daha çok turist getireceğini sananlara turistlerin yüksek ve modern binalar için değil kültürel zenginlikler için geldikleri hatırlatılmalıdır” demezdi. Koç Üniversitesi Boğaz’daki güzelim ormanları bir gecede kesip yerine okul kurarken, mahallelerindeki 30 yıllık üç çam ağacını yıkımlarda korumaya çalışan Başıbüyük’lülere polisin saldırması sonucu 7 kadın ile 3 çocuğun yaralandığı arbede yaşanmazdı.

Valilik: 2010 ile birbirimizi anlayacağız

Avrupa: Yıkmayın o halde!

Valilik: Anlaşılmadı! (dozerler girer)

İstanbul Valiliği, 2010′la, Avrupa’nın, İstanbul’da kendi kültürünün köklerini keşfedeceğini ve “birbirini anlama” yolunda önemli bir adım atılmış olacağını söylese de 2010′cular Avrupa’dan gelen “yıkmayın” tepkilerini göz ardı ettiler. Hal böyle olunca, Sulukule’deki kentsel dönüşüm projesi ile ilgili Romanların şikâyetlerini değerlendiren TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu da, ‘Roman kültürünün yok edileceğine’ dair bir veri bulamadı(!) AKP ve MHP’li üyelerin oylarıyla ‘Sulukule sakinlerinin evlerinden çıkarılmalarında insan hakkı ihlali olmadığına’ karar verdi. Üstelik ABD Helsinki Komisyonu’ndan Başbakan Tayip Erdoğan’a gelen, geçmişi 1054 yılına kadar uzanan Sulukule’nin yıkılmaması yönündeki mektup yıkımı daha da hızlandırdı(!). Valiliğin övünerek söz ettiği kökler de yeni villa inşaatları yapılana dek toprak altına alınmış oldu. (2)

Aslında 2010, fetihçi bir yöntem uyguluyor diyebiliriz. Hani Osmanlı’nın hoşgörüsünden söz edilir ya, evet, kuşatma altındaki kent teslim olursa Osmanlı’nın ihtişamını göstermek üzere oradaki yaşama dokunulmaz hatta kiliselere bile, yeni tebaa Hıristiyan da olsa ahali ibadetine devam eder. Ama surlar düşürülüp kılıçtan geçirilerek fethedildiyse bir kent, kiliseler camiye dönüşür, ahali Osmanlılaştırılır tez zamanda, gene ihtişamı göstermek içindir bu elbet. Şimdi 2010′cular ve asıl onlarında bir parçası oldukları eski-sömürgeci yeni-liberal zihniyet, ketteki yaşamı da, o kentte yaşayacak olanları da, orda bir kültürel faaliyet olacaksa onu da biz belirleriz demekteler.

Bu zihniyet kulağımıza yabancı gelmese gerek. Cumhuriyet’in ilanından sonra da yeni ülkenin kurucuları Osmanlıya ait ne varsa kurtulmaya çalışmış, bu anlamda birçok vakıf eserleri satılmış ya da ortadan kaldırılmış, kültür eserleri de bu linçten fazlasıyla nasiplenmişler. Devlet, kendi anlayışına uygun yapılar inşa etmiş. Kentten kopuk, sadece belli bir izleyici kitlesinin takip ettiği operalar için yapılan Atatürk Kültür Merkezi buna iyi bir örnek.

Ama ilerleyen zamanla, kentin en merkezi yerlerinde duran böylesi mekanların sadece kültür-sanat için kullanılıyor olmasına da tahammül edilemiyor. Alışveriş merkezlerine, otellere dönüştürmeye çabalanıyor. Ya da gene kültür merkezi olarak kullanılacaksa bile, İstanbul Modern gibi, içeri bedava bile girseniz muhakkak oradan para harcayarak ayrılacağınız türde bir yatırım tasarlanıyordur eminim. Çünkü yaratılan yeni sanatsevicilerin aynı zamanda iyi birer müşteri de olmaları çok önemli. Müşteri olmayana bir şey yok! “Bürokratik engelleri kaldırarak yatırımcılarımıza, iş adamlarımıza elimizden geldiğince fırsatlar veriyoruz” diyen Kadir Topbaş, aynı fırsatın tek zerresini göstermediği Ayazmalıları, Başıbüyüklüleri karda kışta evlerinden ediyor, çoğunu çadırda, kimisini İETT duraklarında yaşamaya mahkum ediyor, çocukların evlerinin gözleri önünde yıkılması karşısındaki çaresizliğinden habersiz, bırakın kültür-sanat getirmeyi, bu yıkımdan dolayı okula bile gidemeyen çocukları bir de açlığa ve hastalığa teslim ediyor.

Oysa barınma hakkı çeşitli anlaşmalar ve anayasayla tanınmış ve güvence altına alınmış olmasına rağmen, hazinenin kaynakları, gerçekten evsizlere değil, Özal’lı yıllardan başlayarak, özellikle kooperatifler aracılığıyla orta ve üst-orta sınıflara aktarıldı. Bunun sorumlarından biri olan Toplu Konut İdaresi Başkanı Erdoğan Bayraktar, sanki gecekondular bu gelir dağılımındaki eşitsizliğin sonucu ortaya çıkan bir şey değil de nedeniymiş gibi, “Türkiye’nin gecekondu problemini çözmeden terörün, uyuşturucunun, devlete çarpık bakmanın ve sağlık problemlerinin önüne geçilemeyeceğini” söyleyebiliyor.

Konut harcamalarının bir hanenin toplam gelirinin en yüksek payını oluşturduğu bu topraklarda halkın barınma sorununa kendi çözümü olan gecekondular, her yerel seçim öncesi oy deposu olarak görülse de, zaman zaman yıkımlarla tehdit ediliyor. Çünkü belediyeler, kent topraklarından elde edilebilecek rantın, yani kullanım değeri yerine değişim değerinin, ve ‘prestijli’ projelerin uygulanmasıyla ortaya çıkan spekülatif kazançların farkına vardılar bir kez. Bu bakımdan, Kentsel Dönüşüm projelerinde, gecekondu bölgelerinin, kentin rantı yükselen bir bölgesinde olması, bu nedenle de yörenin kullanıcıları ve mal sahiplerinden çok bütün İstanbul’u ilgilendirmesinin çok doğal olduğu vurgulanıyor. Üstelik projeyle fizik çevreyi değiştirmesinin yanı sıra sosyal yapıya getirileri, yaşayanlara sunacağı olanaklardan söz ediliyor. Ama bu yenileşmeden sonra bu bölgedeki prestijli konut alanları, iş merkezleri ve turizm bölgelerinden ancak zenginlerin ve ayrıcalıklı İstanbulluluların faydalanacağı kesin. (3)

2010 kültür projeleri

Konumuza dönelim ve şimdiye kadar yapılan 2010 kültür etkinliklerinden biri olan İstanbul Üniversite Tiyatroları Şenliği’ne bakalım. Seneye kapsamı daha da genişleyerek Türkiye, 2010 yılında da Avrupa Üniversiteler Arası Tiyatro Şenliği olacağı planlanan bu etkinlikte, kendilerini muhalif olarak niteleyen ya da farklı olduğunu söyleyen kişi ya da toplulukları görmenin beni oldukça rahatsız ettiğini söylemeliyim. İstanbul Üniversite Tiyatroları Şenliği “kentin farklı bölgelerindeki üniversitelerin tiyatro topluluklarını daha geniş izleyici kitlelerine ulaştırmak ve gençlerin birbirlerini tanımalarını, deneyimlerini paylaşmalarını kolaylaştırmak, bu buluşmaları çeşitli atölye çalışmalarıyla desteklemek” amacını taşıyor olabilir. Ama 2010 operasyonunun kentsel dönüşüm ayağı görmezden gelinip sadece sanat yapmak düşlenemez. Başta da söz ettiğim gibi, bu şenlikte sahne alan bazı toplulukların ya da oyuncuların farklı muhalif söylemlerinin olması da, bu piyasacı sanat anlayışının oyununa gelinmesini engelleyebilmiş değil anlaşılan.

Elbette, üniversite toplulukların ya da amatör grupların oyunlarını çıkarmaları ve izleyiciyle buluşması şimdiki koşullarda güçtür. Hem ekonomik hem de diğer sorunlar buna en büyük engeldir. 2010 gibi yıkımcı bir kurumdan fon/destek alan ama fon almayan/alamayan diğer kişi ya da toplulukların durumunu düşünmeyen, kurtuluşu sadece kendinde arama bencilliğinde olanların toplumu tümden değiştirmeyi istiyor olduklarını söylemeleri, ya da böyle eserler yaptıklarını düşünmeleri ise açıkça ikiyüzlülüktür. Ama sırf hazır bir oyuna 400YTL destek verdiler bir de sahne ayarladılar diye insanların kış ortasında sokakta kalmasına neden olan bir proje içinde alkış beklemek, kültür faaliyeti olmasa gerektir. Bilerek ya da bilmeyerek bu etkinliklerin içinde yer alanlar, şimdilerde gözalıcı fırsatlar sunan bu sistemin yavaş yavaş kendi sonlarını getirdiğini de hesaplamalılar.

2010 kültür etkinliklerinden bir başkasında, bir belgesel festivalinde ise, hem 2010′dan destek alınıp, üstelik başka sponsorlar da bulunmuşken, yine de gösterimlerin ücretli yapılması, bu tür etkinliklerde asıl amacın kültür değil para olduğunu bir kez daha göstermektedir. Bu festival, bir belgesel filme belli bir parayı rahatlıkla ayırabilen bir zümreye seslenmekte, bu da kapitalizmin, parası olana ayrıcalıklı bir yaşam sunma pratikleriyle örtüşmektedir.

Hiç mi çıkış yok?

Kültür sanat faaliyetlerinin pahalı olduğunu bilinir, ama aklı başında biri, bu faaliyetleri yürütmek için illa da fon ve sponsor desteğine ihtiyaç duyulduğuna inanmaz. Hele de 2010 olmasaydı oyunumuzu oynayamazdık demek kocaman bir yalandır. Gerçek, bizim 2010′a değil, 2010′un, kendini var edebilmesi için bize gereksinim duyduğudur. Bu bağımlılıktan ve 2010 sevdasından bir an önce kurtulmak, sonra da, yapacağımız üretimleri, kapitalist ilişkilerin unutturduğu dayanışma ve paylaşma ile yapmayı ilke edinmek ve öyle de yapmak gerekir.

Burada, bu topraklardaki en özgün film projelerinden birini hatırlamak gerekir: Barış İçin Sinema. Hiçbir fondan ödenek almadan ve hiçbir sponsor desteği olmadan gerçekleştirilen bu projeyle, yalnızca pahalı sinema okullarında eğitim görenlerin değil, sinemayla ilgili hiçbir deneyimi olmayan ve hatta kamerası bile olmayanların, bir fikir çevresinde bir araya gelmesi ve 1′er dakikalık 100 kısa film yapması sağlandı. Türkiye’de ilk kez denenen ve tamamen dayanışarak gerçekleştirilen, üstelik ücretsiz olan bir sinema kampı’nda da 100′e yakın kişi, senaryosundan çekimine tamamen kolektif işleyen bir süreçte onlarca film hazırladı. Herkes bir başkasının filminde ya oyunculuk yaptı, ya kamera kullandı, ya da setinde çalıştı. Burada üretilen her film, kamptakilerin emeklerini ortaklaştırmasıyla tamamlandı. Böylece her bir film herkesin oldu.

“Sinemanın yalnızca belli bir kesimin işi ve uğraşı olan bir sanat değil, küresel sermayenin ekonomik, askeri, kültürel ve bilimsel saldırılarına ve tahakküm amaçlı yaptırımlarına karşı yeryüzünde kalıcı barışı dillendiren ve bu anlamda hayatı da dönüştürebilecek bir araç ve amaç olduğu” fikrinde olan Barış İçin Sinema gönüllüleri, bu fikirlerini filmlere olduğu kadar yukarda kısaca anlatmaya çalıştığım film yapım sürecine de aktarmayı ve bu doğrultuda üretim yapmayı başardılar. (4)

Sonrasında, sinemayı karanlık salonlardan kurtarmak gayesiyle filmler, CD’ler, DVD’ler halinde, gene ücretsiz olarak, evden eve elden ele aktarıldı. Kazananı ve kaybedeni olan bir yaşam istenmediğinden yarışmalı festivallerin hiçbirine, sinemanın ücretsiz olması ilkesiyle de izleyicini biletle içeri alındığı hiçbir gösterime yollanmadı. Toparlarsak, bu deneyim sanırım, hem dayatılan kapitalist yaşam biçiminin kendisine, hem de fon olmazsa ne yaparız, 2010 olmazsa oyunumuzu oynayamayız, filmimizi çekemeyiz diye ağlaşanlara iyi bir yanıt.

Sonuç olarak,

2010 gibi steril yapılar öznelerin ve toplulukların kendi kişiliklerini yitirdiği bir ortam yaratır ve onların haksızlıklara karşı çıkma reflekslerini de ortadan kaldırır, bir grup elit -ve ehil- zümre oluşmasına ve bu algıda kuşaklar yetişmesine neden olur.

Yeni Dünya Düzeni’nin kitlelerce kabulü için önem taşıyan 2010 kültür başkenti kandırmacası, hem beslendiği ve yaymaya çalıştığı neoliberal kültür ortamıyla kapitalizmin meşruluğunu sağlamaya ve güçlendirmeye, hem de ezilenlerin düzene karşı koyuşlarını bastırmaya ve en nihayetinde tümden sistem içine almaya yönelik ideolojik bir yıkım harekatıdır. (5)

Krizde olan kapitalist ekonomi yeni pazarlara yayılırken önünde, kendisine engel olacak ne varsa alaşağı etmeye kararlıdır, krizin derinliği yüzünden başka şansı da yoktur. Savaşarak giremeyeceği alanlara, evlere, beyinlere örneği 2010′da çok iyi görüleceği üzere, şık ve zarif biçimde girmeyi denemektedir. İşin korkuncu, bunu çok da iyi başarmaktadır.

Biz: Bekle bizi İstanbul

İstanbul: Ya evde yoksam! (beklemez)

Acıların boşuna çekilmediği ortada, haramilerin saltanatını da elbet yıkacağız. Ama acaba kavgamızın şehri İstanbul, parklarıyla, köprüleriyle, meydanlarıyla bekleyebilecek mi bizi, yıkılmadan?(**)

Not: İstanbul 2010 karşıtı çalışmaları yakında www.sanalt.net/sanalt sitesinden takip etmek mümkün olacak.

Dipnotlar:

(*) Mahir Çayan, bugün bile geçerli bu sözü daha 1969′lardayken söylemiş, Bütün Yazılar, Boran Yayınevi, İstanbul 2004

(1) İstanbul, 4 Elementin Kenti isimli bir projeyle aday oldu. Projede İstanbul “yüz binlerce yıllık tarihinde, üç büyük imparatorluğun başkenti, üç semavi dinin, birçok medeniyetin buluşma noktası ve en önemlisi çağlar boyunca birlikte yaşam kültürünün hayat bulduğu bir kent” olarak nitelendiriliyor ve şöyle devam ediliyor: “Biz de yaşamın sırlarını simgeleyen 4 elementi bu kentin özellikleriyle birleştirdik ve projeleri Toprak, Hava, Su ve Ateş elementleriyle temsil ettik. Dedik ki: İstanbul, ‘4 Elementin Kenti’ başlıklı dosyasıyla, kendi gerçeğini görerek dünyayla bütünleşsin. Kendisini çağlar ötesine taşıyacak yeni kültürel projelere imza atarken İstanbul’un adı toprak, hava, su ve ateş kadar vazgeçilmez olsun”

Ama asıl amacı İstanbul 2010′un Avrupa Kültür Başkenti olmak İstanbul’a ne getirecek? sorusuna kendilerinin verdiği yanıtta bulmak mümkün. Para için! Parantez içi de yanıta dahil olmak üzere aynen şöyle denmiş “Kültür turizmi hareketlenecek, gelişecek. (Eğitimli ve kültürlü turist, normal turistin üç katı harcama yapıyor)”

(2) Kentsel Dönüşüm projelerinin şimdiye kadarki uygulayıcısı olan İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve ilçe belediyeleri İstanbul’un en fazla dışlanan gruplarını hedef alıyor ve bunu yaparken yalan söylemekten ve açıkça kanunsuzluk yapmaktan da geri durmuyorlar. Örneğin Sulukule’de “yenileme” ve “acele kamulaştırma kararı”nın Belediye yetkililerince sık sık dile getirilen gerekçelerinden bir tanesi de “afet riski”, yani deprem tehlikesi. Yani belediye, yıkımı meşrulaştırabilmek için o bölgenin depremde zaten yıkılacağı gibi bir yalan ifadeyi kullanma cesaretini, Jeoloji Mühendisleri Odası’nın hazırladığı bir raporda semt zemininin İstanbul’un güvenli bölgelerinden olduğunu belirtmesine rağmen gösterebilmektedir. Çünkü 2010 öyle birkaç çulsuz var diye ya da JMO “bölgedeki zemin özelliklerinin herhangi bir risk içermediği, önlem alınmasını gerektirir bir ortam bulunmadığını” söyledi diye durdurulacak kadar sıradan bir proje değildir. Bu proje İstanbul’un kimliğinin rantçıların ve yeni sermaye gruplarının belirlediği tarzda değiştirilmesiyle ilgili ekonomik temelli, ama etkileri bakımından da sosyal ve siyasal bir çalışmadır.

(3) Ama dönüşüm sınır dinlemiyor, mesela Pendik için de jet hızıyla hazırlanan bir yasa var: Pendik Kentsel Dönüşüm ve İleri Teknoloji Projesi Yasası. Bu yasayla İstanbul’un 2010 Avrupa Kültür Başkenti olması nedeniyle fiziksel durumun ve görüntünün geliştirilmesi isteniyor ve “ülke ekonomisine yüksek değerli katkı sağlaması” amacıyla bir teknoloji parkı kuruluyor. Yine başka bir projede Kartal’a lüks yat marinaları iş merkezleri ve üst düzeyde oteller geliyor. Kartal, pek bilinmese de, 550 hektarlık bir alanı kapsayan kentsel dönüşüm projesiyle dünyadaki en büyük projelerden birisi olarak gösteriliyor. Üstelik Kartal’da şu an var olan fabrikalar da başka yerlere taşınarak burada bir anlamda “sanayisizleştirme” uygulanacak. İlginçtir, bu planlarda orada yaşayanlarla ilgili pek de ayrıntılı bilgi verilmiyor. Üstelik yıkımlar sadece gecekonduluları da kapsamıyor. Örneğin Pendik Sapanbağları Mahallesi sakinleri, Büyükşehir’in yaptığı bu planla, 60 yıldır oturdukları imarlı, ifrazlı, tapulu yerlerinden ediliyorlar. Kartal’daki değişimin de 2-3 milyon arasında bir nüfusun yaşamını etkileyeceği tahmin ediliyor.

(4) “Barış İçin Sinema” projesi, birer dakikalık “barış” konulu filmlerinden oluşacak toplam 100 dakikalık bir sinema-video çalışmasını hedefliyor. Proje kapsamında her film, kendi “1 dakika”sını kurmaca, belgesel, deneysel ya da animasyon olarak gösterebiliyor.

Katılımcıların ille de profesyonel ya da amatör sinemacı olması gerekmiyor. Bir ev kadını da, bir ilkokul öğrencisi de, bir manav da, bir bakkal da katılabiliyor. Proje, diğer benzer girişimlerin aksine, sadece “sen çek gönder, biz değerlendiririz” demiyor.

Proje, aynı zamanda kendi içinde taşıdığı dayanışma ile de benzersiz. Örneğin, projeye katılmak isteyenlerin kamerası yoksa kamera, kurgu olanağı yoksa teknik yardım, oyuncu gerekiyorsa oyuncu, çevirmen gerekiyorsa çevirmen desteği sağlanıyor, kendi aralarında. “Senaryom da yok, kameram da; ama bu projede ille de yer almak istiyorum” diyenlere de kapılar ardına kadar açık. “Hay hay…” diyorlar, “…hoşgeldiniz, bize biraz kendinizden söz ederseniz size göre bir işimiz mutlaka düşecektir, kimbilir bir katılımcının filminde oynarsınız, bize çeviri yapabilirsiniz, müzik hazırlayabilirsiniz, işte ne tür meziyetleriniz var, bir öğrensek, gerisi kolay…” Projede yarışma yok, ödül yok, hırs yok, meşhur etme vaadi yok. Barış için bir şeyler yapma ve dayanışma fikri var…

(5) Ekonomik ve siyasal egemenliklerini sürekli kılabilmenin yolarından biri de kültürel egemenlik sağlamaktır. CIA’nın kültür ve sanat vakıfları kurması, müzeler, sanat merkezleri açması, hatta sanat dergileri yayınlaması boşuna değildir. Holivut’un Amerikan yaşam tarzını ve emperyalist kültürü yaymadaki rolü de artık herkesce bilinen bir gerçektir. İlginçtir ki kültüre bu denli önem(!) veren ABD, Irak’ı işgal ettiğinde ilk olarak kitaplıkları ve müzeleri yağmalamış, kullanılamaz hale getirmişti.

Gürşat ÖZDAMAR

SundayJuly13th,2008

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Dosyası 2, ATEŞ HAVA SU TOPRAK

Kategori: istanbul 2010 — Etiketler: , — KatranveTuy @ 02:50PM


Sanat eleştirmeni ve sergi yapımcısı olan Madra, Galeri BM, BM Çağdaş Sanat Merkezi, BM Suma Çağdaş Sanat Merkezi’nin kurucusu ve yöneticisidir. 1. ve 2. İstanbul Bienalleri koordinatörlüğünü de yapan Madra, 43., 45., 49., 50. ve 51. Venedik Bienalleri Türkiye Pavyonu küratörü ve komiserliği, 47. Venedik Bienali’nde sergi yardımcı küratörülüğü gibi çok sayıda uluslararası sergide görev aldı. Avrupa ve ABD’de konuyla ilgili çok sayıda konferans, sempozyum ve çalıştaya katılan Madra, 1995 yılından beri Berlin Senatosu İstanbul Bursu temsilciliğini görevindedir ve 1997-2007 yılları arasında pek çok serginindanışmanlığını ve küratörlüğünü üstlenmiştir.

2010’da İstanbul’da gerçekleşecek olan “İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti” hakkında, projenin Görsel Sanatlar Yönetmeni Beral Madra ile bir söyleşi yaptık

(hande özelsancak)

İstanbul 2010 Kültür Başkenti projesinin teması “Ateş, Hava, Su, Toprak”. Bu temanın sufizm, herhangi bir din ya da tasavvufla ilgisi var mı, yoksa bilimsel bir yaklaşım mı?

Bu tema, hem felsefi, hem antropolojik, hem tarihsel, hem de farklı kültürler açısından kabul edilmiş bir tema. Burada işaret ettiği şey, İstanbul’un çok yönlü bir düşünsel manzaraya hitap ediyor olacağı. Yani küresel bir konsept seçilmiş. İstanbul 2010 girişim grubunun, bir buçuk yıl yaptığı toplantılardan süzerek çıktı. O toplantılardaki akil insanların önerileri üstüne bu konsept çıkmış. Benim düşüncem, buradaki en büyük vurgu, ekolojiye. Yani insanların bu dört elementi zihinlerinde sürekli tutmaları gerek. Hava kirliliği, su azalıyor, mesela şu anda biz bunları konuşurken bir yerde yangın var, toprak kuruyor…Bence bu dört elementin gündemde tutulması ve iki sene sonrasının gündemini oluşturuyor olacağı çok belirgin. Çok yakın bir zaman dilimi içinde bence bu gerçekten dünyanın gündemi olacak. Bunun semptomlarını çok ağır bir şekilde yaşıyoruz. Bu açıdan düşündüğün zaman, üst düzey bir bilinçlenme oluyor.

Projenin amacına dair mi söyledikleriniz?

Evet. Bu proje için, hava, toprak, su ve ateşi düşünerek dünyanın geri kalan sorunları üzerine nasıl düşünmek gerektiğine dair bir yol bulmak diye düşünmek gerek bence. Konsept şemsiyedir. Bunun altına, İstanbul’un tarihsel boyutu giriyor, doğası giriyor ki, İstanbul’un doğası çok ilginç doğalardan biri. Asya ile Avrupa arasında bir kent, boğaz, denizler, iklim sorunları vs. Yani İstanbul’da doğayla ilgili çok sorun var. İşin içine doğa, tarih, kültür de giriyor. Bu elementin her biri bir kültüre gönderme de yapabilir.

Böyle bir karşılığı da mı var?

Tabii. Örneğin sen konuşmanın başında sufizmden söz ettin. Böyle bir felsefe gündeme gelebilir. Bir tanesi budur belki ama bunun dışında diğer kültürler de söz konusu. Türkiye’de, tarihten bugüne varolan kültürlerin her biri kendine ait bir güçle zaten varoluyor. Bölgelere göre de farklılıkları görebiliyoruz. İstanbul, sanki diğer bölgelerdeki kültürleri de bir araya toplamış gibi. Bütün bu kültürleri örtmeye, düzleştirmeye, kültürler arası farkı ortadan kaldırmaya çalışan tüketim kültürü var. Dört element olarak ayırınca, bu farklılığı gösterince tüketim kültürüne karşı düşünce de oluşturuyor. Böylece bir farklılık olduğunu da hatırlatıyor.

Diğer Avrupa Başkentleri’nde de belirlenen bir konu var mı? Hepsinin konsepti vardır. Ben o ayrıntıları bilemiyorum.

Konu olarak farklı bir öneri getirildi mi?

Bilmiyorum ama her proje bu temaya göre gerçekleşecek diye bir şey yok. Konsepte, İstanbul’un kendi imajını yaratmak için kullandığı bir metafor olarak bakmak gerekir.

Konu kültürel farklılığa gelmişken, Sulukule, Tarlabaşı kentsel dönüşüm projesi kapsamında yeniden yapılandırılacak. Bu mekanlar da İstanbul’un tarihi, ona ait kültürü. Bu da bir tek tipleştirme değil mi? İstanbul’daki kültürleri, işin felsefesini konuşurken siz, işi gündelik yaşam sorunlarına indirgediniz. Belki İstanbul 2010 kentteki bu sözünü ettiğim kitle kültürü, tüketim kültürü, neoliberal ekonomiler dolayısıyla yaşanması zorunlu olan değişikliklerin nasıl olacağı konusunda da belki bir altyapı oluşturabilecek. Yani bir takım modeller ortaya koyabilecek. Tam sizin söylediğiniz bu sorunu, iki sene içinde tartışarak, bir takım modeller ortaya koyarak daha olumlu bir sonuç almaya doğru götürmesini isteyen bir yaklaşım. Yani aslında İstanbul 2010 olgusunu biz şu yaşadığımız, ekonomik, sayasal karmaşa içinde bir umut kapısı olarak görebiliriz ve şansımız varmış ki şu dönemde elimizde böyle bir araç var.

İstanbul için kullanabileceğimiz bir araç ?

Evet. İstanbul, Türkiye’ye her zaman için bir model teşkil ediyor ama sadece İstanbul değil diğer kentler için de bir araç. Dolayısıyla bütün Türkiye’yi etkileyecek bir araç olabilir. Her zaman için en karanlık dönemde bile insana böyle aydınlığa çıkaracak bir aracın verilmiş olması çok ilginç. Sanki tasarlanmış da, İstanbul 2010 konusu tam bu döneme rastlamış gibi geliyor bana. Bu kent dokusunun değişmesi ve diğer değişimler bir çok parametrelere göre oluyor. Kent dokusunun değiştirilmesi, iyileştirilmesi ya da değişim nedeniyle insanların yersiz yurtsuz bırakılması gibi olumsuz bir olayla karşı karşıya mıyız diye soruyorsunuz bana. Bu zaten İstanbul’da varolan bir tehdit. Bu kent, hiçbir zaman planlandığı gibi ya da dünya kentlerinin daha önce tasarlanmış biçimlerine uygun olarak gelişmiyor. Bu kentte bir kaos var. Bu karmaşa kentin bütün tasarımına egemen oluyor. Bunun bir çok değişik nedeni var. Yönetimsel bozukluklar, siyasal etkiler ya da demokratik süreçlerin Türkiye’deki durumuyla ilgili bir olumsuzluk olabilir. Bunların çeşitli nedenleri var. Ama bu da bu şehrin karakteri. Karmaşadan bir düzen çıkıyor.

Bahsettiğimiz kentsel dönüşüm projelerinin İstanbul 2010 ile bir ilgisi var mı?

Sanmıyorum. Bu konu daha öncelere dayanıyor zaten. Benim size söylemek istediğim şu, İstanbul 2010 dolayısıyla yapılacak olan kent kültürü ve kentsel dönüşümle ilgili bütün projeler söz konusu olumsuzluklara olumlu modeller çıkarmak için bir araç olabilir. Ama 2010 dolayısıyla bu değişim meydana geldi diyemeyiz. Çünkü bu değişim zaten 1960lar’dan beri biçim değiştirerek sürmekte olan, siyasal, toplumsal, ekonomik değişikliklere bağlı olan bir gelişmenin bugünkü biçimi. Yarın daha farklı olabilir. Tarlabaşı, kentin ortasında sorunlu olduğu düşünülen alanlar. Bu sorunların da büyük nedeni göçtür. İstanbul’a 30-40 yıldır kırsal kesimden gelen göçler dolayısıyla bu bölgedeki insan dokusunun değişmiş olması, yeni gelen insanların bu dokuyu yeterince algılayamayışı, kendi kültürlerini o dokuya uygulamaya çalışmalarından dolayı olan sorunlar. Tabii bu kente yeni gelen insanların kentle olan ilişkilerini düzenleyecek, ilişkilerini olumlu yönde etkileyecek altyapılar Türkiye’de eksik diye düşünmek gerek. Sulukule’yi ben daha küresel düşünüyorum. Bütün Avrupa’da Romanlarla ilgili çok büyük sorunlar var. Bu Türkiye’ye özgü bir şey değil. Bütün Balkanlar ve Orta Avrupa’da da aynı sorunlar geçerli diye düşünüyorum. Neoliberal ekonomi ve Romanların yarattığı mikro ekonomiyle aralarında çelişki görüyoruz. Yani makro ekonomiyle mikro ekonomi arasındaki büyük çelişki olarak söylüyorum.

2010 için tasarlanan kentsel dönüşüm projeleri neler? Buna benzer şeyler mi?

Onları ben bilemiyorum. Web sayfasında bunların bilgileri var. Bu konuyla farklı departmanlar ilgileniyor. Ama görsel sanatlar alanında İstanbul’da kentle ilgili bir oluşum söz konusu. Görsel sanatların özerk, bağımsız girişimleri kentteki bu değişimlerden etkileniyor. Galeriler ya da sanatçı girişimleri, bunlar kentin bazı bölgelerinde yoğunlaşıyor. Fakat o bölgeler bir süre sonra ekonomik değişim nedeniyle lüksleşmeye başladığı zaman gelir düzeyi düşük olan bu girişimler o bölgeden ayrılmak zorunda kalıyor. Yani görsel sanatlar alanında bir göçebelik söz konusu. Ben özel şirketlerin, bankaların ya da büyük şirketlerin görsel sanat merkezlerinden bahsetmiyorum. Sanat merkezleri şık binalara, mahallelere yerleşiyor ve orayı bir basamak daha pahalı hale getiriyorlar. Küçük gelir gruplarından oluşan sanatçı ve yaratıcıların girişimleri daha ucuz mahallelere kaymak zorunda kalıyor. Mesela şimdi, Beyoğlu’nun sınırlarına doğru kayıyor, Tophane, Karaköy gibi. Belki sonra, Kasımpaşa, Haliç’in arka tarafı, Dolapdere’ye kayabilir. Demek ki aslında sadece Romanlar ya da Tarlabaşı’nda oturan farklı kültür grupları değil farklı meslek grupları da aynı göçebelik içinde yaşamak durumunda kalıyor. Ama bu, görsel sanatlar alanında tuhaf bir biçimde zenginlik yaratıyor. Bu bir Paradoks! Yoksulluk yüzünden bir göçebelik var, ama aynı zamanda bu göçebelik bir zenginlik yaratıyor. Sanatçılar bu şekilde farklı mahallelere kendi duruşları, görüşlerini de taşımış oluyorlar. Bu istenilen bir şey.

Kurul nasıl oluştu?

Ben görsel sanatlar yönetmeni olarak kendi danışma kurulunu kurdum. İki senem var. Görevi yerine getirmek üzere, bu danışma kuruluyla bir takım ilkeler saptadık. Bu ilkeler gözlemlere dayanıyor. Bu gözlemlerin en önemlisi de Türkiye’deki kültür sanayi içindeki yatırım alanının, insana değil, daha çok etkinlik ve binaya yöneldiğini görmek. Bu, gözlemlerimizin sonucunda çıkardığımız bir ilke. Bu ilke doğrultusunda da 2010, insanların projelerine ağırlık veriyor. Ben altı ay önce başladım bu işe. Bizim ilkemiz yaratıcı insana yatırım yapmak. Eğer 2010 için bir takım bütçeler ayrılacaksa ki, ayrılıyor, bu bütçelerden görsel sanat ekibi olarak payına düşeni almak ve bu payı da olabildiğince proje sahiplerine dağıtma amacını taşıyoruz. Ben yaklaşık iki aydır İstanbul’da faaliyet gösteren ve kendini kanıtlamış bütün sanatçı girişimleri, sanat ve kültürle ilgili sivil örgütler, galeriler, üniversitelerin güzel sanatlar fakülteleriyle bir çeşit proje danışmanlığı gibi çalışıyorum. Onların proje yapmalarını yüreklendiriyorum. Projeler bu havuza gelsin, değerlendirilsin ve bu insanlara projelerine ait paralar verilsin, bu projeler gerçekleşsin. Zaten büyük bir kısmı toplumsal içerikli projeler.

Katılacak insanları siz mi seçtiniz?

Güzel sanatlar fakülteleri vs. Seçmiyorum. Zaten varolan bir sistem bu. İstanbul’da çok geniş bir kültür sanayii var. Bunun içinde üniversitelerin sanat fakülteleri, sivil örgütler, özel sektör, özel girişimciler vs var. Zaten bu var olan bir yapı. Biz sadece o yapıyı yüreklendirmeye çalışıyoruz. Onlara nasıl yapacaklarını göstermeye çalışıyoruz. Ya da onlar zaten projelerini vermişlerse, o projelerin doğru şekilde değerlendirmesini sağlıyoruz. Yaptığımız iş bu. Şu anda yaptığımız oldukça gösterişsiz bir iş. Yani daha çok altyapı çalışıyoruz. Binalar değil, yaratıcı insanlar ve projeler üstüne bir altyapı çalışması. Ama belki zaman içinde, istenen, görkemli sonuçlara çıkılabilecek ya da 2010’dan sonra bunun sonuçları görülebilecek. Bizi teknoloji, bilim, ekonomi her şeyi çabuk yapmaya, çabuk tüketmeye zorluyor. Ama bazı süreçler bu kadar çabuk olamıyor. Sanat ve kültürün kendine ait bir zamanı var. Bu zamanı yok sayamayız. İnsanların zihinlerine girip zihinlerini değiştirmek en zor iş ve bunun için zamana ihtiyaç var. Sanatın işlevlerinden biri de insanlara farklı düşünme biçimleri sunmaksa bu düşünce biçimlerini sunarken insanların bir fikir jimnastiğine ihtiyacı var. Farklı düşünme biçimlerine geçmek zaman isteyen bir şey.

Kültür ve sanatta içeriğin vurgulanması, sanatçının kendini baskı altında hissetmesine neden oluyor. Sanatçı neden özgür bırakılmıyor? Sanatçılara güvenilmiyor mu ya da küratöryel bir alışkanlık mı?

Ben 2010 kapsamında küratörlük yapmıyorum. Projelerin de hiçbir şekilde içeriğine veya bunların oluşum aşamalarına karışmıyoruz. Benim burada görevim bu projenin hayata geçmesini sağlamak. Kimse bu projelerin içeriği şöyle olsun gibi bir yaklaşımda bulunmuyor. Bugün bir küratör listesi var elimizde. Bu işi yapmak isteyen, yapmış, olgun küratörlerin hepsine çağrı yaptık. Onların istedikleri sergileri oluşturmalarını, bunları çağdaş sanat olmayan yerlere götüreceğimizi söyledik. İstanbul’da 39 ilçe var, bunların sadece dördünde çağdaş sanat var. Biz bu merkezden çıkıp Avcılar, Kartal, Ümraniye, Tuzla, Beykoz vs. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’yle iş birliği içinde, gidebildiğimiz uzak ilçelere bu sanatı götürmek. Biz aslında para bulamama nedeniyle projelerini yapamayan ya da ertelemek zorunda kalan sergi yapımcıları ve küratörlere böyle bir olanak sunmuş oluyoruz. Aynı şekilde sanatçı insiyatiflerine yaklaştık. Siz de proje yapmak istiyorsanız istediğiniz veya bizim taşıyabileceğimiz yerlerde projeleri gerçekleştirelim dedik. 2010 sonuna kadar yaklaşık yirmi sergi planlıyoruz. Ama bu 15 olur, bilemeyeceğim, şimdi planımız bu.

Sanatçılar küratörler kimler? Nasıl oluştular?

Bu zaten varolan bir şey. 1990lar’dan günümüze kadar, İstanbul sanat ortamında küratörlük bir meslek olarak çıkmaya başladı. Sanat fakültelerinin programlarında var, sanat yönetimi, küratörlük yan çalışmalar adı altında bölümler var. Zaten buralarda bir sürü insan yetişti. Bunların bir kısmı İstanbul’da iş bulamadıkları için yurt dışına gitmek zorunda kaldı. Yerel yönetimlerin ve devletin kültür sanayii bu mesleği istihdam edecek bir duruma sahip değil.bu yüzden ya özel sektörde çalışacaklar, ya bağımsız free lans dediğimiz serbest meslek olarak yapacaklar bu işi ya da yurt dışına gidecekler. Bir de belediyenin ve devletin sunduğu kendi eğitimlerinin çok altında memurluklara girecekler. Başka da çare yok. Belki bizim koyduğumuz projeyle bu yeni meslek de devletin ve yerel yönetimin kültür politikası içine girebilir ve artık bundan böyle bu işi okumuş insanların kültür merkezlerinde istihdamı söz konusu olabilir ki , bun istenen sonuçlardan birisi.

İstanbul’da varolan herkes mi bu projede? Seçilmiyor mu?

Hayır. Hiçbir şekilde burada bir jüri yok. Buranın kültür belleğinin içinde bir çok isim var. Zaten her dakika proje üretiyorlar. Biz bunlara çağrı yaptık. Ama hiç adını duymadığımız biri gelip, “ben de bu alanda çalışıyorum” derse buna hayır diyecek halimiz yok. Varolan yapıya yöneliyoruz. Ben burada ne sanatçı ne küratör seçicisiyim. Web sayfamıza giren herkes de bunu görüyor.

2010’da kültür başkenti neden İstanbul? Bilderberg ya da başka bir toplantıyla ilgisi var mı?

O ayrıntıları hiç bilmiyorum. Avrupa Kültür Başkenti projesinin amacı, Avrupa kentlerinin arasındaki uyumsuzluğu, sistem farklılıklarını gidermek. Avrupa’nın refah bölgelerinde çok sayıda müzeler, çağdaş sanat merkezleri, arşivler varken, daha az gelişmiş bölgelerde bunlar yok. Bu, bir çeşit paranın aktarımı. Parayı aktarırken de o kente bir görev veriliyor. Kendini göster bu parayı hak et deniliyor. Küçük kentler bundan yararlandılar. Yanı başımızdaki Selanik, 1995’te kültür başkenti oldu ve bugün 34 müzesi var. Bu müzeler Avrupa Kültür Başkenti olma dolayısıyla açılmış. Ama sonra akıllı davranmışlar. Bu, aslında Avrupa Birliği’nin yarattığı ekonomik, siyasal, toplumsal bir proje. İstanbul kaçınılmaz bir yer. Avrupa Birliği’ne resmen girmedik ama gayrı resmi olarak biz Avrupa Birliği’nin çekim noktalarından biriyiz. En uçtayız ama en uçta olmak belki daha çekici kılıyor. İstanbul çok zengin tarihsel dokusu olan, çok büyük bir şehir. Buradaki küresel ekonomilerin etkilerini de yadsıyamayız. Bunu da sınıfları var, çok lüks tüketimden, mikro tüketime kadar, büyük bir tüketim alanı, laboratuar burası. Avrupa’nın o hiç bitmeyen ‘güneş doğudan doğar’ meselesi bence hala gündemde. Post oryantalist denebilir buna ama içinde hala oryantalist arzuları besleyen şey İstanbul’u çekici kılıyor. Buradaki farklı insan gruplarının bu kentte yarattığı karmaşanın içinde bir enerji var. Bu enerji olumlu sonuçlar da çıkarıyor, olumsuz sonuçlar da. İşte tam bu noktada İstanbul 2010, bu enerjinin olumlu sonuçlarının modellerini ortaya koyabilirse bu gelecek kuşak için iyi bir altyapı oluşturacaktır.

ortantalizmin işgalci bir tarafı yokmu ?

Artık post oryantalist cephesinden bakarak konuşabiliriz. Dünyanın artık oryantalizmi aşmış olması gerekiyor. Yani oryantalizmin o nostaljik ve duygulara hitap eden kısmı hala sürüncemede ama ideolojik kısmı tamamen ölmüş durumda. Küresellik zaten bunu değiştiren bir yapı sunuyor. Ama bu küreselliğin içinde hala kültürlerin birbiriyle hesaplaşması söz konusu. Bir kültürün öbür kültüre etki yapması ya da bir kültürün öbür kültürü, haddini bilmeyerek egemenlik altına almaya çalışması olgularını hala yaşamaktayız. Bu demek ki insanın doğasında olan bir ihtiras. Değişmeyen bir şey. Düşünsel bağlamda biz oryantalizmin yok olduğunu sağlayan bir çok bilgi birikimi biliyorsak da bunun gündelik yaşamda gerçekleşmediğini de aynı şekilde biliyoruz. Yaşam ve düşünce arasındaki bu farklılık her zaman için var. Zaten İstanbul’da böyle bir olgu var. Buradaki farklı insan gruplarının kentte yarattığı karmaşanın içindeki enerji Avrupa için ilgi çekici oluyor. Bu enerji olumlu sonuçlar da çıkarıyor, olumsuz sonuçlar da. İşte tam da bu noktada İstanbul 2010 bu enerjinin olumlu sonuçlarının modellerini ortaya koyabilirse bu gelecek kuşak için iyi bir altyapı oluşturacak.

2010 projesi komiteleri nasıl oluştu?

Ben diğer komitelerin nasıl oluştuğunu bilemem. Ama ben görsel alanda şuna dikkat ettim. Şu anda dört büyük üniversiteyle çalışıyoruz, belki seneye buna dört büyük üniversite daha eklenir. Siz bu danışmanların zamanını tükettiğiniz zaman ücretini de ödemek zorundasınız. Şu andaki bütçe dört üniversiteye yetiyor. Ben şuna göre dahil ettim bu insanları; bir kere uluslar arası çapta tanınmış sanatçılar. Sergi deneyimleri çok büyük. Bir de kendi üniversitelerinde büyük etkinliklerin sorumluları olmuş kişiler. Geniş kitleyle sanatı buluşturma konusunda bir takım deneyimlere imza atmış kişiler. Ama 2009’da bu danışma kurulu büyüyebilir. Bu da projelerin nasıl gelişeceği ve bütçeye bağlı.

Bu projenin sonrasında olması amaçlanan ne? İstanbul’un küreselleşmesiyle bir ilgisi var mı?

İstanbul’un zaten küreselleşmiş olduğunu, sosyolog ve kent bilimcileri söylüyor.

İstanbul 2010 da buna hizmet eden bir şey olabilir mi? 2010’da bu küreselleşme içinde İstanbul’un kendine özgü karakterleri ortaya çıkabilir. Bu küreselleşme içinde dünyaya bazı ilginç ve iyi modeller gösterilebilir. Bunu yapmamız gerekir ama bu ne kadar gerçekleşir hep birlikte göreceğiz. Türkiye’de buna benzeyen Habitat gibi bir takım modeller oldu. Tabii bunların bıraktığı bir takım izlenimler var. Bu izlenimlerin belki küçük bir kısmı olumlu. Bu geçmişteki olumsuzluk insanlarda bir güvensizlik yaratıyor. Şu anda Türkiye’nin içinde bulunduğu, siyasal ve ekonomik sarsıntının yaşandığı dönemde İstanbul 2010 neyi kurtaracak düşüncesi var olabilir. Türkiye’de bir tekelleşme durumu var. Para adil dağılmıyor. Hiçbir alanda para adaletli dağılmıyor. Zaten ekonominin de en büyük sorunu bu. Kültür sanat tarafındaysa bu belli bir kesim tarafından tüketiliyor. Seçkin sınıf dediğimiz insanların elinde olduğu için kültür sanat sermayesinin adaletli dağılacağı kuşkusu var insanlarda. Bu kadar olumsuzluk içinde bize bir tane 2010 gibi bir araç verilmiş. Bunu iyi kullanıp, bu güvensizliği ortadan kaldırmak da bizim elimizde değil mi? Kendimden bahsetmiyorum, gençlerin elinde. Çünkü 2010 sonrasında ne kalacaksa, 2010’dan 2020’ye kadar gençliklerini yaşayacak insanlara kalacak. Bu durumda ben diyorum ki özellikle gençler bu araca sahip çıksınlar. Çünkü öyle ya da böyle 2010’un sonuna kadar bir para akışı var. Mesela senin yaptığın bir araç. Her alandaki gençlerin, bulundukları mesleklerdeki örgütlere sahip çıkıp, bu örgütleri kullanarak bu araca sahip çıkmaları gerekiyor.

2010’a katılan sanatçı ya da sanatçı grupları belli mi?

Daha projeleri alıyoruz.

Açıklanacak mı?

Tabii. Sanat yönetmenlerinin kurulu var. Sanat yönetmenleri projeleri değerlendiriyor ve yürütme kuruluna sunuyor. Yürütme kurulu onaylıyor, ondan sonra bu projeler açıklanabilir. Bu projelere hak ettikleri paralar verildiği zaman açıklayabileceğiz. Gelen projeler web sitesinde de yayınlanan kriterlere uyup uyulmadığına bakılacak.

Ne zaman açıklanacak?

bana sormayın. Biz zamana karşı yarışıyoruz. İçinde yaşadığımız sistem, yaptığımız işi frenleyebiliyor da. Her işin kendine özgü bir ritmi vardır. O ritmi tutturamadığınız zaman ki, tutturamayabilirsiniz, çünkü sistemin o ritme karşı koyduğu kuralları varsa işte o zaman aksamalar oluyor. Devletin bu proje için size verdiği bir para var ve belirlediği yasalara uymak zorundasınız.

Bu kriterler sanatçıyı bağlayan bir şey değil mi?

Kimse kimseye koşulsuz para vermez. Bu paraları verip de çarçur edilmesi de söz konusu olabilir.

Söylemek istediğimiz sözü sanatçı yapsın gibi bir düşünce değil mi bu? Ben mi yanlış düşünüyorum?

Yanlış düşünüyorsun diyemeyeceğim. Sistemlerin dışında yaşayabiliyor muyuz? Yaşayamıyoruz. İşte bu da kültür sanayiinin sistemi. Üretiliyor ve tüketiliyor. Üretip tüketilirken bir takım kurallar, eleme aşamaları var. Sanatsal üretimde bu elemelerden geçmek zorundasın. Dünyadaki en büyük eleme aşaması, uluslar arası sanat piyasasında. O piyasaların içinden geçemeyen sanat tarihine kaydedilmiyor.

Neye göre eleniyor?

Gerçekleştirilmesi yaşadığınız sistem içinde mümkün olmayan belki çok ütopik olan projeleri geçiremeyiz. Projenin sonuçta gerçekleştirilebilecek olması gerekiyor. Sanatçı ütopyasını istediği gibi tasarlayabilir ama onu gerçekleştirebilecek formata getirdiği noktada o proje topluma bir fayda sağlar.

money,money,money (para,para,para)]

SaturdayMay10th,2008

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Dosyası 1 , ATEŞ HAVA SU TOPRAK

Kategori: istanbul 2010 — Etiketler: , — KatranveTuy @ 12:22AM



//www.princeclausfund.org/en/index.html

REPORT ECOC 2006

This is a report of the meeting of the European capital of Culture Selection Panel on

14 and 15 March 2006. The report is addressed to the European Parliament, the

Council, the European Commission and the Committee of Regions.


The European Capitals of Culture (ECOC) initiative, a major European Union

activity, is a way of bringing together people from the European Union and other

European countries who are involved in culture.The objective is to highlight the richness and diversity of European cultures and the features they share, as well as to

promote greater mutual knowledge and understanding among Europe’s citizens.

“The European City of Culture” project was launched in 1985 by the Member States

meeting in the Council on the initiative of Mrs Melina Mercouri. Since then, the event

has grown in popularity every year, and is now well known to European citizens.

Until 2004, the European Capitals of Culture were designated by the Council on the

basis of intergovernmental cooperation. Decision 1419/1999/EC of the European

Parliament and of the Council established a Community action for the European

Capital of Culture event for the years 2005 to 2019. By this decision, a new

nomination procedure was introduced whereby each year, one city of a Member State

is designated as European Capital of Culture, following the order listed in the annex

to the decision.

A modified Decision was adopted in February, 2005, in order to integrate the 10

Member States which joined the EU in 2004. The modification means that for each

year from 2009 to 2019, two Member States will be entitled to make proposals to the

EU : one from the Member States which joined the EU in 2004, another one from the

others.

Moreover, article 4 of Decision 1419/1999/EC, as modified by Decision

649/2005/EC, makes it possible for European non-member countries to participate in

the action by making proposals of cities for the title of ‘European Capital of Culture’.

For the year 2009 onwards, the nomination procedure for member states is as follows:

-The national authorities of the relevant countries nominate one or several

cities, four years before the event is due to begin. The nominations are notified

to the European Parliament, the Council, the Commission and the Committee

of the Regions by the Member states concerned four years before the event is

due to begin.

-A selection panel meets and issues a report on the nominations judged against

the objectives and criteria specified in the decision. The report is submitted to

the Commission, the European Parliament and the Council.

-The European Parliament may forward an opinion to the Commission on the

nominations within three months after the receipt of the report.

-The Commission gives a recommendation on the designation of the Capitals

of Culture to the Council. The recommendation takes the opinion of the

Parliament and the selection panel’s report into consideration.

-The Council officially designates the cities in question (one from each

Member State entitled to make proposals, plus a maximum of one city from

the European non member countries) as the European Capitals of Culture for

the year in which they have been nominated. The Decision specifies that the

Council can designate a maximum of one city from non-member countries for

a given year and that the designation of a city from a non-member country has

to be taken unanimously.

Sir Jeremy Isaacs was elected chairman and conducted the meeting.

2. Summary of the presentation of the nominated cities:

A) Istanbul :

As a European Capital of Culture, “Istanbul, a city of the four elements” would

function as a bridge, connecting Europe to its East. It is a living example of the

meeting of civilisations. It has been at the crossroads of European civilisations for

centuries and it has learned to “live differences”.

The programme of the year is built around the four elements of the universe, which

have a special meaning to Istanbul: “Earth” refers to tradition and transformation ;

“Air -heaven sent” will bring local and foreign musicians together. “Water -the city

and the sea” will focus on a multitude of activities on the Bosphorus and “Fire forging

the future will focus on modern arts and events for large parts of its

population.


With its project, the delegation underlined, Istanbul has started a novel “bottom up”

process, mobilising large parts of its population and civil society organisations already

in the planning phase for the project, by which civil society and its organisations

become the owners of this process. During the ECOC year, the delegation stressed,

the arts would go public in order to attract also parts of the population which, in the

past, would not have been the primary target groups for such activities. Furthermore,

emphasis would be put on promoting young artists, for whom the ECOC year would

be a unique opportunity to become known at the international level. The ECOC team

will work together closely with Istanbul’s network of partner cities and, in particular,

with the former and future European Capitals of Cultures in order to make best use of

their expertise.

The initiative for the candidature of Istanbul was started by civil society

organisations. These organisations (including cultural organisations) are the

backbone of the project’s concept, planning and implementation. They have chosen a

structure which leaves the door open to all who wish to join and have put in place a

new model of co-decision. While participation in preparing the programme and the

different events is open, a clear management structure has been put in place,

consisting of an administrative and an executive board which meet at regular intervals

and monitor progress of the programme and the events leading up to the ECOC year

2010.

Special attention will be given to communication and promotion activities. Special

partnerships with newspapers, radio and TV stations will be established. In addition,

the organisers of the 2010 project will work together closely with 26 schools of

communication and will make its young artists “ambassadors” of Istanbul 2010

abroad. One of the funding actions in Istanbul is to levy a particular gasoline tax for

the Capital of Culture event, making gasoline stations into discussions points about

the ECOC event for the local population.

By way of conclusion the delegation underlined that the Capital of Culture title and

event in 2010 would turn the glorious city of Istanbul of the present and the past into a

vibrant city of the future.


istanbul tanıtım filmi

İSTANBUL 2010 avrupa kültür başkenti


İstanbul, yüz binlerce (?), yıllık tarihinde, üç büyük imparatorluğun başkenti, üç semavi dinin, birçok medeniyetin buluşma noktası ve en önemlisi çağlar boyunca birlikte yaşam kültürünün hayat bulduğu bir kent. Biz(ecoc) de yaşamın sırlarını simgeleyen 4 elementi bu kentin özellikleriyle birleştirdik ve projeleri Toprak, Hava, Su ve Ateş elementleriyle temsil ettik.

Dedik ki(dedilerki): İstanbul, ‘4 Elementin Kenti’ başlıklı dosyasıyla, kendi gerçeğini görerek dünyayla bütünleşsin. Kendisini çağlar ötesine taşıyacak yeni kültürel projelere imza atarken İstanbul’un adı toprak ateş hava su (empedokles) kadar vazgeçilmez olsun..

altar taşları,ateş hava toprak su

bizans el yazması,helios

kabalist şema ,ateş

kabalist şema,hava

kabalist şema,su

kabalist şema,toprak

ateş hava toptak su


İstanbul`u Avrupa`ya taşıyan üç isim Cengiz, Korhan, Arhan

Değmeyin keyfimize. İstanbul , 2010 yılında Avrupa `nın `kültür başkenti` olacak, daha ne olsun. Tarihi, kültürel zenginliğiyle kültür başkentliği, zaten İstanbul `un hakkıydı. Üstüne üstlük, İstanbul `u görücüye çıkaran `İstanbul 2010 Girişim Grubu ` hazırlıklarını dört dörtlük, profesyonelce yapmıştı. Jüriye verdikleri tanıtım kataloğu bile tek başına ipi göğüslememiz için yeterdi. Bizden sonra üç adet A4 dosya sayfasıyla adaylık dosyasını teslim eden Kiev `e bizim tanıtım kitabı örnek gösterilerek `İsterseniz adaylıktan çekilin ` denilmişti. Ancak yine de Brükseldek , hepimizin içinde korku da vardı, ya siyasi ayak oyununa kurban gidersek! İstanbul `un büyüklüğünden, tarihi, kültürel zenginliği nedeniyle seçmezlerse diye de korkmuştuk. 2010 yılı için kültür başkentliği koltuğuna birlikte oturacağı AB üyesi ülkelerin aday şehirlerini `Gölgede bırakmasın diye seçilmeyebilir`in endişesiydi bu. Korktuğumuz başımıza gelmedi. Almanya `nın Essen , Macaristan `ın Pecs kentiyle birlikte 2010 yılında Avrupa Kültür Başkent `i seçilen İstanbul `la ilgili dün düzenlenen basın toplantısında Başbakan Erdoğan `ı da güldüren soruyu bir meslektaş soruyordu: `Kültür başkenti olmasının İstanbul `a faydası ne?` Başbakan Erdoğan da işi tüccar hesabına dökmeden yanıt verdi: `İstanbulumuzu dünyaya kazandıracağız.` İlle de cüzdan hesabını görmek isteyenlere söyleyelim: 2010 yılında en az 10 milyon turistin gelmesi bekleniyor (bu yılın gelenlerin üç katı). Asıl önemlisi, İstanbul bugünden itibaren Avrupa `da kültür ve sanatla anılacak. `Türkiye , Avrupa kültürünü taşımıyor` diyenlerin ağzı bundan daha iyi nasıl kapatılır? Müzakare sürecinde, TürkiyeAvrupa kamuoyuna anlatabileceğimiz iyi bir şeyler olacak. İç faydaları da var: İstanbulluya , İstanbul `un zenginliği gösterilecek. İstanbul , kentsel dönüşüm, şehircilik ve sosyal anlamda kazanımlar elde edecek. Peki İstanbul ya seçilmeseydi? Mide bulandıran sinek peydahlanacaktı. Avrupa `nın bizi içine almamak için bahane yarattığının göstergesi olacaktı. İstanbul , kültür başkenti seçildiği andan itibaren de öğretici olmaya başladı. Mesela, kültür başkenti projesi `sivil inisiyatif` ile ortaya çıktı, sonra kamu destek oldu. Egemen Bağış anlatmıştı, dosyayı teslim ederken jürin karşısında `Beykoz bardakları gibi dizilmeleri` karşı tarafı da çok etkilemişti. Brüksel `deki jüri de bugüne kadar sivil inisiyatif, yerel ve kamu yönetim temsilcilerinin el ele tutuşup, şehirleri için büyük bir birlik sergilemesine pek tanık olmamış. Bu projenin mimarı üç altın isim. Başlıkta ön isimlerini yazdığım üç arkadaşım. AB uzmanı Cengiz Aktar 1985`ten beri kültür başkenti seçen AB `nin bu unvanı, 2000 yılında AB üyesi olmayan ülkelerin kentlerine de vermeye başladığını fark ediyor. İki mimar Arhan Kayar (geçen beş yıl Türkiye `nin tanıtımını yapan dDF`in ortağı) ile İnsan Yerleşimleri Derneği `nin kurucusu Korhan Gümüş `le birlikte İstanbul `u hazırlamaya başlıyorlar. İstanbul Kültür Sanat Vakfı `nın (İKSV ) büyük bir özveriyle sahiplendiği, 40`a yakın sicil toplum kuruluşunun destek verdiği projede güçlerini artırmak için yönetim kurulu başkanlığını Nuri Çolakoğlu `na, danışma kurulu başkanlığını da Egemen Bağış `a teslim ediyorlar. İstanbul Vali Yardımcısı Cumhur Güven Taşbaşı , İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş ve ekibi, Fatih Belediyesi , Turizm Bakanlığı gibi kamunun da gücünü arkasına alarak İstanbul 2010 Girişim Grubu , İstanbul `a hak ettiği unvanı kazandırdı. Üç altın insanın hayali, sivil, yerel, kamunun el vermesiyle gerçeğe dönüşmüş oldu.

2006-04-13 Radikal

Avrupa Kültür Başkentliği’ne nasıl gelindi?

İstanbul’un Avrupa Kültür Başkentliği’ne aday olma süreci 2000 yılında başladı. Bir grup sivil toplum gönüllüsünün biraraya gelerek başlattığı çalışmalarla oluşan Girişim Grubu, önce yerel sonra da merkezi yönetimin desteğini aldı. Sürdürülen yoğun çalışmalar, yurtiçi ve dışı temaslar en sonunda meyvesini verdi ve 2005 yılında Avrupa Komisyonu’na resmi başvuru yapıldı. 11 Nisan 2006’da Uluslararası Seçici Kurul’un açıkladığı kararda İstanbul, Macaristan’ın Pecs ve Almanya’nın Essen kentleriyle birlikte 2010 Avrupa Kültür Başkenti olmaya değer bulundu. Jüri’nin yaptığı bu değerlendirmede en önemli etkenlerden biri adaylık sürecinde sivil girişimin üstlendiği öncülük misyonu oldu. Jüri’nin bu değerlendirmesi 13 Kasım 2006’da AB Bakanlar Konseyi tarafından onaylandı ve İstanbul resmen Avrupa Kültür Başkenti oldu.

2005 yılından bu yana Nuri Çolakoğlu başkanlığında çalışmalarını yürüten Girişim Grubu, artık bayrağı 2 Kasım 2007’de TBMM’de kabul edilen İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti yasası uyarınca kurulan Ajans’a teslim ediyor.

Yürütme Kurulu Başkanlığında çalışmalarını sürdürecek olan İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı, sivil toplum kuruluşları temsilcileri ve kamu görevlilerinden oluşuyor.

- Dışişleri Bakanlığı Ayşenur ALPASLAN -Yurtdışı Tanıtım ve Kültür İşleri Genel Müdürü-Büyükelçi

- Maliye Bakanlığı Mehmet ŞİRİN Müsteşar Yardımcısı

- Kültür ve Turizm BakanlığıDr.Zeynel KOÇ Bakanlık Müşaviri

- Avrupa Birliği Genel Sekreterliği Şükran YAZICI Genel Sekreter Yardımcısı

- TRT Genel Müdürlüğü Muhsin METE Genel Müdür Yardımcısı (Yayın-Program)

- Vakıflar Genel MüdürlüğüAhmet TANYOLAÇ Genel Müdür Yardımcısı

- İstanbul Valiliği Cumhur Güven TAŞBAŞI Vali Yardımcısı

- İstanbul Valiliği (İl Genel Meclisinden) İbrahim Cemil YILDIZ, Kenan ÇAKAL, İsmet KONCA

- İstanbul Valiliği (İstanbul İlçe Kaymakamlarından) Nihat NALBANT (Beşiktaş), Hasan ŞENSES (Beyoğlu), Yüksel AYHAN (çatalca), Hasan KARAHAN (Kadıköy), Fahri KESER (Tuzla)

- İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı Muammer EROL Genel Sekreter Yardımcısı

- İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı (Büyükşehir Belediye Meclisinden) Ömer Lütfi ARI, Hamza CEBECİ, Tezcan YARAMANCI

- İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı (İstanbul’daki İktidar Partisi Belediyelerinden) Mehmet ÇAKIR, Ahmet Misbah DEMİRCAN, Mustafa DEMİR, Nevzat ER.

- İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı (Muhalefet Partisi Belediyelerden) Selami ÖZTÜRK

- İstanbul Ticaret Odası Şekip AVDAGİÇ İTO Yönetim Kurulu Sayman Üyesi

- İstanbul Sanayi Odası Ataman ONAR İSO Yönetim Kurulu Üyesi

- Türkiye Seyahat Acentaları Birliği Başaran ULUSOY Yönetim Kurulu Başkanı

- İstanbul Mimarlar Odası Eyüp MUHCU Mimar

- İstanbul’daki Üniversite temsilcileri

Boğaziçi Üniversitesi Prof.Dr.Edhem ELDEM

İstanbul Teknik Üniversitesi Prof.Dr.Filiz ÖZER Mimarlık Fakültesi Öğretim Üyesi

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Prof.Dr.T.Melih GÖRGÜN Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Tasarım Bölümü Öğretim Üyesi

İstanbul Bilgi Üniversitesi Yard.Doç.Dr. Deniz Ünsal BAL İletişim Fakültesi Sanat Yönetimi Prog. Öğr. Üyesi ve Program Koordinatörü

Sabancı Üniversitesi Doç.Dr.H.Bülent KAHRAMAN Sanat ve Sosyal Bilimler Öğretim Üyesi

Kültür, sanat veya turizm alanındaki faaliyetleri ile tanınan ve etkinliklerde katkısı olabilecek ulusal ve uluslararası kuruluşlar ile kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları temsilcileri ve İstanbul’un tarihi, kültürü, mimarisi veya sanatı konusunda çalışmaları ile tanınmış kişilerden 25 kişi (Koordinasyon Kurulu tarafından belirlenen)

Arhan Kayar ISTAV

Gürhan Ertür Açık Radyo

Halim Bulutoğlu Tarih Vakfı

Korhan Gümüş İnsan Yerleşimleri Derneği

Cengiz Aktar

Nilgün Mirze

Görgün Taner İKSV

Nuri M. Çolakoğlu

Tülin Ersöz İBB Başkan Danışmanı

Prof Dr İskender Pala İBB Başkan Danışmanı

Süleyman Orakçıoğlu İHKİB

Faruk Pekin Kültür Bilincini Geliştirme Vakfı

Vecdi Sayar Kültürlerarası İletişim Derneği

Şerif Yenen TUREB

Timur Bayındır TUROB

Metin Sözen ÇEKÜL

Sinan Genim Türk Kültürüne Hizmet Vakfı

Prof Dr Ümit Meriç

Ayşe Böhürler

Hilmi Şenalp

Dr Gülseren Topuz 22. Dönem İstanbul Milletvekili

Halil Onur Mimar

Ferudun Özgümüş Arkeolog

Bülent Çamlıca ACT Danışmanlık

bension pinto


MAOCULAR’IN İSTANBUL ZİRVESİ
80 Eski Mao’cunun Cezayir Lokantası’ndaki buluşması. Ne yapıldı, ne konuşuldu?




MAO






1978-80′de Aydınlık’ı günlük olarak çıkaran ekip, yani dönemin Maocuları dün

Cezayir Lokantası’nda buluştu.

Yoğun kara rağmen Türkiye ve Avrupa’dan yaklaşık 80 Maocu biraraya geldi.

Onlar Doğu Perinçek ve ekibinden, yani bugünkü Aydınlık’tan tamamen yollarını ayırmış kişiler. Kendilerini “ÖZ HAKİKİ MAOCU” olarak niteliyorlar.

Dünkü buluşmada, Aydınlık’ın o dönemdeki Genel Yayın Müdürü Oral Çalışlar,

Yazı İşleri Müdürü Aydoğan Büyüközden, İdare Müdür Gürhan Ertür, Gazeteci

Gülden Aydın, EczaCıbaşı danışmanı Alp Orçun ilk göze çarpanlar arasındaydı.

Halen Kuşadası Mimarlar Odası Başkanlığı yapan Yahşi Karamollaoğlu ile Dr.

Samuel Sivil derin bir sohbete dalarken, Che şapkası ve kırmızı yıldızıyla Deniz Kavukçuoğlu dikkatleri hemen üzerine çekiyordu. Eski Aydınlık’ın avukatı olan Altan Heper de Stutgart’tan kalkıp gelmişti.

Her yıl düzenli olarak buluşan Öz Hakiki Maocular arasında Ethem Sancak,

Fatmagül-Halil Berktay, Nuri Çolakoğlu, Necmi Demir, MMuzaffer Tunçağ.

Büşra Ersanlı, Selahattin Fırat, Ferai Tınç, Lütfü Tınç, Gülay Göktürk, Alev

Er, Orhan Bursalı, Ragıp Duran, Ömer Madra, Cengiz Çandar gibi ünlü isimler

bulunuyor.

Dünkü buluşmada, sol üzerine derin sorgulamalar yapıldı.

Solun Kemalizmle ve Demokrasi ile ilişkisi tartışıldı. “Sol neden özgürlükçü

demokratik bir çizgiye gelemedi, bundan sonra nasıl gelebilir?” sorusuna kafa yoruldu.

Öz Hakiki Maocular toplantısında AKP de masaya yatırıldı. “AKP’nin gizli gündemi var mı, AKP Türkiye’nin geleceği için tehdit mi, yoksa fırsat mı?” sorusu tartışıldı. Türban da buluşmanın ana konuşma başlıklarından biriydi.

Her yıl gerçekleştirilen buluşmaların organizasyon komitesi yıllardır değişmedi:

Eski Aydınlık’ın İdare müdürü Gürhan Ertür, 4 kişilik ekibiyle bütün hazırlıkları yürütüyor.

Her buluşma sonrası katılanlara bir de sertifika veriliyor… Öz Hakiki Maocular bu sertifikalara özel bir anlam yüklüyor ve saklıyor.

Geçen yıl ki buluşmada üyelere eski İşçi Köylü Gazetesi dağıtılmıştı.

Cezayir Lokantası’ndaki toplantıyı CIA da mercek altına aldı. CIA, gelişmeleri HABERTÜRK’ten izliyor…




WordPress üzerine kurulmuştur.