KATRAN ve TÜY modern sanat bilgi ortamı

ThursdayOctober29th,2009

Iran Inside Out catalogue

Kategori: Katran ve Tüy, sergiler — Etiketler: , , — KatranveTuy @ 11:18PM

Click to browse Iran Inside Out catalogue

Click to browse

Iran Inside Out catalogue

FridayOctober16th,2009

EUROPEAN BİENNİAL NETWORK

Kategori: Katran ve Tüy — Etiketler: — KatranveTuy @ 09:36PM

Coordinator:
Athens Biennial
Coorganisers:
berlin biennial for contemporary art
International Istanbul Biennial
Liverpool Biennial
Lyon Biennial
Associated Partners:
Venice Biennial
Göteborg International Biennial for Contemporary Art
Periferic
Manifesta
Tirana Biennial

TuesdayOctober13th,2009

Kategori: Katran ve Tüy, makaleler — Etiketler: , — KatranveTuy @ 06:55PM

MondayOctober12th,2009

VERSUS

Kategori: Bildiriler, Katran ve Tüy — Etiketler: , — KatranveTuy @ 10:11PM

FridayOctober 9th,2009

İstanbul şehrinde hayaletler dolaşıyor

Kategori: Katran ve Tüy, sergiler — Etiketler: , — KatranveTuy @ 11:14PM

My Name Is Casper İstanbul şehrinde hayaletler dolaşıyor,

hem de öyle böyle değil

240 sanatçı Karşı Sanat’ın önderliğinde ‘’My Name Is Casper / HAYALET “H-Y-L-T”

sergisiyle 3 Ekim’de tarihi Sümerbank binasında bir araya geldi.

Yaklaşık bir yıl süren uzun soluklu toplantılar sonucu sergi fikri oluşmuş. İmzası bilinir isimlerden genç sanatçılara, genç sanatçılardan orta kuşağa kalabalık bir orduyla karşımıza çıkıyor sergi. Durum böyle olunca resimden enstalâsyona, heykelden performansa her disiplinden işler mevcut sergide. Bu çeşitliliğin yanında hepsinin bir ortak noktası var sisteme başkaldırı.

İçi boşaltılmış kavramlara ve iktidarın güvencesine karşı bir metafor; sevimli bir hayalete dönüşmüş sanata karşı ismiyle, cismiyle gerçek bir hayalet karşımıza çıkan.

Sergi, eş zamanlı seyreden Bienale karşı bir tavırmış gibi görünse de hedef daha geniş kapsamlı aslında. Sanatın ve sanatçının, sistemin belirlediği kurallar dışında hareket edememesi, dar alanlara hapsedilmesine karşı bir özgürlük alanı açmak yola çıkış nedenleri.

Sanatçıların, hiçbir sanatsal yönlendirmeye maruz bırakılmaksızın, özgürce yapıtlar oluşturmasına olanak sağlanmış, son derece geniş açılı ve bağımsız bir “birliktelik” yaratılmış.

Sanatçıların özgürlükleri mekâna da yansımış. Sergiye ev sahipliği yapan Sümerbank binası da oldukça görkemli bir yer olduğundan, tuvaletlerden tutun da bodrum katına kadar her yer bir sanat alanına dönüşmüş.

Özellikle sergiyi ziyaret edeceklerin bodrum katını es geçmemelerini yeraltındaki hayaletlerle yüzleşmelerini tavsiye ederim. Sergi 24 Ekim’e kadar gezilebilir.

MY NAME IS CAPSER / HAYALET “H-Y-L-T”:

Yer : Sümerbank Binası, Bankalar Caddesi,no 5, Karaköy

TuesdaySeptember22nd,2009

Ömer Uluç’un cin tüneli

Kategori: Katran ve Tüy, istanbul, sergiler — Etiketler: , , , , — KatranveTuy @ 02:55AM
Ömer Uluç'un cin tüneliSergi, sıcak renklerin hâkim olduğu büyük boyutlu tuvallerden oluşuyor. FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

22/09/2009 11:37 Ömer Uluç yeni sergisini Beylerbeyi Sarayı’nın tünelinde açtı. ‘Beylerbeyi Cinleri’ adlı, büyük resimlerden oluşan sergi, mekânı sarıp izleyiciyi şaşkına çeviren bir atmosfer oluşturuyor

Türk resminin yaşayan en büyük ustalarından Ömer Uluç, 2007 yılında bir şehir hatları vapurunda cinlerini sergiledikten sonra, sanat galerilerinin risksiz mekânlarına sığamaz oldu. Sanatçının cinleri, bu kez Beylerbeyi Sarayı Tüneli’nde açtığı sergisinde yine başrolde. Daima Picassovari bir ‘aramama ama bulma’ telaşında olan Uluç için yeni, hiç de yeni bir durum değil. Bununla birlikte ‘Beylerbeyi Cinleri’ sergisi ile bambaşka bir açılıma girmiş. Bu kez adımını atarken bazı şeyleri geride bırakmış. 140 metre uzunluğundaki tünel, alışılmışın hayli dışında bir sergi mekânı. Sultan Abdülaziz’in 1861-65 yıllarında Sarkis Balyan’a yaptırdığı bu yazlık sarayın Set Bahçeleri’nin altından geçen tünel II. Mahmud döneminden kalma. Kıyı yolunun işlevini sürdürmesi amacıyla yapıldığı öne sürülen tünel için, Sultanın gizli sevgiliye kaçış planları nedeniyle yaptırdığı gibi fanteziler de dile getiriliyor… Eşindikçe mistisizm kokan İstanbul’da, ne batılı ne doğulu üslubuyla toplumsal aradalığı hatırlatan Beylerbeyi Sarayı’nın bu daha da enteresan mekânı, bugün Uluç’un cinlerini ağırlıyor. Mekânı saran tuvaller Sergide, sanatçının 4×3.35 m.’lik demir konstrüksiyonlar üzerine gerçekleştirdiği 42 parçadan oluşan devasa tuvalleri yer alıyor. Tuvallerinin üst kısımları, tavana yaklaştıkça eğrilerek kemerli örtü sistemiyle bütünlük sağlıyor. Mekânı adeta saran, sağlı sollu toplam 280 metreye yayılan çalışmalarla sergi, mekana özgü bir nitelik kazanıyor. Sergideki her çalışma yine dört ayrı parçadan oluşuyor. Uluç, önceki çalışmalarından yola çıkarak üretmiş cinlerinin yeni suretlerini. Bu suretler bilgisayar yardımıyla tuvallere aktarılmış. Resim anlayışı, hareket, hız ve mobilite esası üzerine kurulu olan sanatçı, ‘Beylerbeyi Cinleri’nde de her şeyin sürekli yer değiştirebileceği gerçekliğinden yola çıkmış. Döngüsel biçimde dönme ancak daire değil, sarmallar oluşturarak hep başka bir noktaya varma, sanatçının karakteristiği. Dolayısıyla sergideki hiçbir parça daha önce üretilmiş olanla birebir aynı değil. Çalışmalar dijital ortamda, bazen eski bir resmin minicik bir ayrıntısının üzerinden geçilerek, bazen kolajvari biçimde gerçekleştirilmiş. Aynı küçük ayrıntı, mevcudunun on katı büyütülüp yan yana farklı renklerde basılmış. Bir tuvaldeki cin fırlayıp bir başkasına tutunmuş, iki cin üçüncü bir tuvale eklemlenmiş. Figürlerin tuvaller arasındaki geziniminden doğan bu dönüşüm, parçalanma ve yeniden oluşma ile dekonstrüktif bir anlayışın sonucu. RNA ve DNA’ların formlarıyla da ilgilenen sanatçının insandışı yaratıklarla kurduğu metafizik ilişki yine bilimsel bir arka plandan besleniyor. Bu sergide, sanatçının 80’lerin sonlarında Paris’teki bir sergisini gören John Berger’ın kaleme aldığı gibi; “hem hiç görmediğimiz hem de çok eski zamanlardan tanış olduğumuz görülmedik görüntüler” peşinde yine Uluç. Ebatları büyüdükçe muhteviyatı da farklılaşan cinler, realiteye koşullanmış bir aklın zeminsiz, uçuşan olarak niteleyebileceği soyutlukta. Bu yaratıkları göstermenin ötesinde, hissettiriyor Uluç. Çoğu kez figürün peşinde olduğunu belirtmiş olan sanatçının, şimdiye dek sarmal hareketlerle, kenarı-köşesi belli formlarda gerçekleştirdiği cinlerinin bu sergideki bazı tuvallerde giderek silikleştiğini, amorf karakterler kazandığını görmek hayli ilginç. Bir giriş ve bir de çıkış kapısı bulunan tünel, Ömer Uluç için karanlıktan aydınlığa açılan pencere niteliğinde. Fakat tünelin sonundaki günışığına varmak için, her bir tuvalin kendi renk âlemine dalmadan, kararlılıkla yürümeniz gerekiyor! Renk cümbüşü Parçaların kurduğu bağımsız dünyanın yanı sıra toplamdaki renk cümbüşünün, mekâna özgü ışık beraberinde yarattığı atmosferse apayrı. Sıcak renkler hayli kuşatıcı. Bu tuhaf yaratıkları hissetmek, kuvvetli renklerinin izleyen üzerinde bıraktığı etkiyle de pekişiyor. Sanatçının yeni denediği print tekniği, son dönemlerde gerçekleştirdiği, kabarık boya dokusu ve geniş yüzeylere dayalı resim anlayışını bertaraf etmiş gibi görünüyor. Ancak bu baskı tekniği ile renk kontrastlarının çok iyi verilmesi başka tür bir avantaj alanı açmış. Aynı tuval üzerinde net siyahta patlayan bir mavi, mavinin patlattığı bir siyah, resmin hükmünü hayli kuvvetlendiriyor örneğin. Maruz kaldığı yoğun etki, şaşkına çeviriyor izleyicisini. 26 Eylül’de sona erecek serginin MATRAŞ sponsorluğunda gerçekleştirildiğini belirterek, sanatçının aynı yöntemle küçük tuvallerde de çalışacağının müjdesini verelim.

ELİF DASTARLI

FridaySeptember11th,2009

Kategori: Bildiriler, Katran ve Tüy, videolar — Etiketler: , , — KatranveTuy @ 10:00PM

insan  isyanla  yaşar.

özgür korkmazgil



SaturdaySeptember 5th,2009

Hâlâ en korkunç hayalet,,

Kategori: Katran ve Tüy — Etiketler: — KatranveTuy @ 12:33PM

‘Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor-Komünizm hayaleti.

Eski Avrupa’nın bütün güçleri bu hayaleti defetmek üzere büyük bir ittifak içine girdiler’ diye söze başladıklarında dünyayı geri dönülmez bir şekilde değiştireceklerini biliyorlardı. İnsanlık tarihinin yazılmış en güçlü metinlerinden biri olan Komünist Manifesto ‘Bütün Ülkelerin İşçileri, Birleşiniz!’ savsözüyle noktalandığı 1848 Ocak’ından bu yana, 160 yıl boyunca insanlığın farklı iklimlerinde, farklı koşullarda, farklı heyecanlarla okunageldi. Daha 1890 baskısına yazdığı önsözde yoldaşını çoktan Highgate mezarlığına gömmüş olan Engels, ‘Manifesto’nun kendisine ait bir yaşamöyküsü vardır’ deyip Avrupa’nın 40 yılını anlatıyor ve “Ama 42 yıl önce proletar-yanın kendi istemleriyle ortaya çıktığı ilk Paris Devrimi’nin arifesinde bu sözleri dünyaya duyurduğumuzda, buna çok az ses karşılık verdi. Bununla birlikte, 28 Eylül 1864’te Batı Avrupa ülkelerinin çoğunun proleterleri şanlı anılara sahip Uluslararası İşçi Birliği’ni kurmak üzere birleştiler. Enternasyonal’in kendisinin ancak dokuz yıl yaşadığı doğrudur. Ama onun yarattığı, bütün ülkelerin proleterlerinin ölümsüz birliğinin hâlâ yaşamakta olduğunun ve her zamankinden daha güçlü yaşamakta olduğunun en iyi tanığı günümüzdür” diyor ve bu coşkulu önsözü “Bir de Marx bunu kendi gözleriyle görebilmek için hâlâ yanımda olsaydı” sözleriyle bitiriyordu. Aradan geçen bir buçuk yüzyıl sonra Marx’ın hayaletinin, ya da birden fazla olduğunu iddia eden Derrida’ya selamlar, hayaletlerin karşısına geçip onlara kulak vermemiz gerekiyor. Tam da şu sırada. Kapitalizmin hoyratça vites değiştirdiği şu uğursuz dönemde.

Bunun için Marxist olmak gerekmiyor. Hem de hiç şart değil. Ama sürekli bir değişimi, dönüşümü öngören ve kendisi de farklı okumalara sonsuza dek açık bir metin olarak okumak gerekiyor Marx’ı. Değil mi ki Derrida’nın sözleriyle, “Yeni bir dünya düzensizliğinin yeni-kapitalizmini ve yeni-liberalizmini yerleştirmeye yeltendiği şu anda, hiçbir yadsıma Marx’ın hayaletlerini başımızdan atmayı başaramıyor.”

Komünizmin ipliğinin pazara çıkıp sonsuza dek yok olduğu, Marxizm’in çürüyüp dağıldığı günümüzde, bu metinlerin ancak akademisyenler tarafından değerli bir filozofa Batı

düşüncesi içindeki itibarını iade etmek için sükûnetle yeniden çözümlenmeleri gerektiği değil tabii, benim de bu yeniden okuma eyleminden muradım. Marx’ı filozofların yanına kilitleyip ondan kurtulabileceğini zanneden neoliberalizm avcunu yalıyor bile.

Her şeyden öte, Marx’ı insanlık tarihinde Stalinizmin kör okumasına emanet edip, iç huzuruyla Sovyetler tecrübesinin ağır anıt-mezarına gömen muzaffer kuvvetlerin yanılgısı kendi korkusunda açığa çıkıyor. Kapitalizmin, Marx’ın 160 yıl önce yazmış olduğu kaderinden kurtulamayıp tökezledikçe hâlâ bir hortlaktan korkar gibi Marx’tan korkması Manifesto’nun hâlâ güçlü, hâlâ okunaklı olduğunun açık kanıtı değil mi? Marx’ın insanlık adına talep ettikleri, dünyanın her köşesinde sisteme yönelik muhalefetin dilini biçimlendiriyor. Haydi, hemen belki yıllardır kapağını açmamış olduğunuz Manifesto’yu kitaplığınızdan bulup çıkarın. Bakın. Kadının toplumdaki yerinden, çocuk sömürüsüne (“Bizi, çocukların ana-babaları tarafından sömürülmesine son vermeyi istemekle mi suçluyorsunuz? Bu suçu kabulleniyoruz”), aile ve eğitim kurumunun vahşetinden özel mülkiyetin (“Demek ki, siz bizi, varlığının zorunlu koşulu toplumun büyük bir çoğunluğunun mülksüzlüğü olan bir mülkiyet biçimini ortadan kaldırmaya niyetlenmekle suçluyorsunuz. Elbette; bizim niyetimiz de zaten budur”) alçak kutsiyetine, milliyetçilikten ırkçılığa, uygarlık ülküsünün durmadan sorgulamak zorunda kaldığı her konuda şimşekler çakıyor o kısacık metinde.

Pakistanlı yazar Tarık Ali, Münih Havaalanı’nda tutuklanma öyküsünü anlatmıştı. Goethe Enstitüsü’ndeki seminerlere katıldıktan sonra bilet kontrolünden geçiyor. Çantası güvenlikte takılıyor. İçinde metal bir nesne tespit edildiğinden değil. Sahibinin rengi ve kimliği yüzünden. İçindekileri boşaltması isteniyor. Gazeteler, kirli çamaşırlar, dergi ve kitaplar ortalığa saçılıyor. Makinenin başındaki görevli bir dergide kenarına notlar alınmış bir makaleyi incelerken bir Alman yayıncının hediye etmiş olduğu Marx’ın henüz naylonundan soyulmamış kitabını görüverip heyecanla silahlı polise uzatıyor. Karl Marx, ‘İntihar Üzerine’ “Bu söz polisleri gerçekten heyecanlandırdı. Beni nasıl gördükleri yüzlerinden okunuyordu. Birini ele geçirdiklerini düşünüyorlardı. Pasaportum ve biniş kartım alındı. Çantamı toplamam söylendi. Şu önemli ‘kanıt’ hariç tabii. Sonra da havaalanının güvenlik departmanına götürüldüm. Beni tutuklayan polis yüzünde muzafferane bir gülücükle ’11 Eylül’den sonra

böyle kitaplarla seyahat edemezsiniz’ dedi. Ben de cevap verdim; ‘O zaman siz de böyle kitaplar basmayın ya da en iyisi hepsini meydanlarda yakın.’”

Yepyeni bir enternasyonalizmin mümkün olduğuna; Marx’ın hayaletinden bunca korkulmasının kutlu bir işaret olduğuna; onun nabzını tutmuş olduğu proletaryanın yerinde yeller esse de; kaybedeceklerimiz artık zincirlerimizden fazla olsa da sonunda kazanacağımız bir dünya olduğuna hep inandım.

YILDIRIM TÜRKER

SaturdaySeptember 5th,2009

Hükümetler Arası İklim Değişikliği Konferansı,Kopenhag

Kategori: Katran ve Tüy — Etiketler: — KatranveTuy @ 12:29AM

Sayın Başbakan,

Aralık 2009’da Birleşmiş Milletler tarafından Kopenhag`da düzenlenecek olan Hükümetler Arası İklim Değişikliği Konferansı’nın karbon salımlarının düzenlenmesi açısından öneminin bilincindeyim ve bu konferans hakkında farkındalık uyandırmak amacıyla gençlerin başlattığı bu imza kampanyasını destekliyorum.

Türkiye’nin Avrupa’da karbon salım oranı en hızlı artış gösteren ülke olduğu göz önüne alındığında, ülkemin bu konferansta en üst düzeyde temsil edilmesinin gerekliliğine inanıyorum.

Bir vatandaş olarak Kopenhag İklim Değişikliği Paneli’nde (IPCC) yapılacak olan anlaşmada Türkiye’nin sürdürebilir ve eşitlikçi bir anlaşma için gelişmiş ülkelere örnek olmasını talep ediyorum. Gelişmiş ülkeler dünyamızın 2 Santigrat derecelik ısınmayla kritik sınırı aşmaması için 2020 yılına kadar karbon salımlarının (1990 seviyesine göre) %40 ve 2050 yılında ise %100 oranında düşürülmesini ve gelişmekte olan ülkelerin iklim değişikliğinin etkilerine uyum sağlaması için yıllık 140 milyar dolarlık fon yaratılmasını sağlayacak gerçek bir iklim anlaşmasında birleşmelidir. Türkiye de Kopenhag’da üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmelidir.

Bu küresel anlaşmada alınacak olan kararların dünyamızın yakın geleceği için hayati bir önem taşıdığını hatırlatarak, konferansa bizzat katılarak gereğini yapmanızı talep ediyorum.

Greenpeace Akdeniz

SaturdayAugust29th,2009

ALMANYA

Kategori: Katran ve Tüy — Etiketler: — KatranveTuy @ 12:36AM

Online Information on Contemporary Art

absolutearts.com

art:berlin

Artfacts

art-in-berlin.de

Artnet

Artnews

Artnow Online

Berlin Now

GoArt! Berlin

INDEX

KULTURbox.de

Kunstaspekte

Kunst Mitte Nord

Kunstnet

Museumsnächte

New exhibitions of contemporary art

Universes in Universe

Institutions in Berlin

Akademie der Künste

Bauhausarchiv

Berlinische Galerie

daad galerie

Deutsche Guggenheim Berlin

Deutscher Künstlerbund e.V.

Deutsches Historisches Museum

Freunde der Deutschen Kinemathek e.V.

Filmmuseum Berlin - Deutsche Kinemathek

Guardini Stiftung

Hamburger Bahnhof

Haus am Lützowplatz

Haus am Waldsee

Haus der Kulturen der Welt

ifa-Galerie

Jüdisches Museum

Künstlerhaus Bethanien

Kunstraum Kreuzberg

Kunstverein HERZATTACKE e.V.

Lange Nacht der Museen

M3 Kunsthalle - Atelierhaus Mengerzeile

Martin-Gropius-Bau

Museum der Dinge - Werkbundarchiv

Museum für Fotografie - Helmut Newton Stiftung

Museumsportal Berlin

NBK -Neuer Berliner Kunstverein e.V.

Neue Nationalgalerie

NGBK - Neue Gesellschaft für Bildende Kunst e.V.

Sammlung Berggruen

Sammlung Daimler Chrysler

Sammlung Hoffmann

Staatliche Museen zu Berlin - Preußischer Kulturbesitz

Topographie des Terrors

Das verborgene Museum

Project-  and Exhibition Spaces in Berlin

Autocenter

after the butcher

Anna-Catharina Gebbers

Bimal Projects

Brix

Buero Friedrich

Center

fleischzeigt

Forever and a day Büro

Foto-Shop

FUTURE7

Galerie der Künste

Kunstfabrik am Flutgraben

KUNSTrePUBLIK e.V.

Loop – Raum für aktuelle Kunst

M°A°I°S

Meinblau e.V.

Montgomery

pink gallery

PLAY Platform for Film & Video

SalonOst

SCHICKERIA

Skulpturenpark Berlin_Zentrum

SOX36

Sparwasser HQ

Zur Moebelfabrik

National Institutions, Project- and Exhibition Spaces

AdKV - Arbeitsgemeinschaft deutscher Kunstvereine

Akademie Schloss Solitude

Badischer Kunstverein Karlsruhe

Bonner Kunstverein

CAC Brétigny - Centre d‘art contemporain Brétigny

European Kunsthalle

Frankfurter Kunstverein

Galerie für Zeitgenössische Kunst Leipzig

Hamburger Kunsthalle

Hamburger Kunstverein

Haus der Kunst München

ifa - Institut für Auslandsbeziehungen

Kasseler Kunstverein

Koelnischer Kunstverein

Künstlerhaus Stuttgart

Kunsthalle Düsseldorf

Kunsthalle Fridericianum

Kunsthaus Hamburg

Kunstmuseum Stuttgart

kunstraum münchen e.V

Kunstsammlung K20K21 Düsseldorf

Kunstverein für die Rheinlande und Westfalen

Kunstverein München

lothringer13 München

Luitpold Lounge München

Museum der Bildenden Künste Leipzig

MMK - Museum für Moderne Kunst Frankfurt am Main

Phoenix Art Collection Falckenberg

Pinakotheken im Kunstareal München

Portikus Frankfurt am Main

Sammlung Goetz München

Schirn Kunsthalle Frankfurt am Main

Staatsgalerie Stuttgart

Städtische Galerie im Lenbachhaus

Stiftung Federkiel für zeitgenössische Kunst Leipzig

Stiftung Schloss Neuhardenberg

Ursula Blickle Stiftung

VillaMERKEL |  BAHNWÄRTERhaus Esslingen

Württembergischer Kunstverein Stuttgart

ZKM - Zentrum für Kunst und Medientechnologie Karlsruhe

International Institutions, Project- and Exhibition Spaces

Artangel

Baltic Centre for Contemporary Art Gateshead

Centre d’Art Contemporain Genève

Center for Icelandic Art (CIA.IS)

Centre Pompidou

Centrum Sztuki Wspólczesnej

De Pont museum of contemporary art

DESTE Foundation - Centre for Contemporary Art

Dia Art Foundation

DUM Association

Eurocult

Fargfabriken

Fondation Cartier

Fondazione Nicola Trussardi

Fundacja Galerii Foksal

Galeria Foksal

Gasworks Gallery

Galerija Gregor Podnar

Guggenheim Museum

Index - The Swedish Contemporary Art Foundation

iniva - Institute of International Visual Arts

IASPIS International Artists Studio Program in Sweden

Kunsthalle Basel

La maison rouge

MACBA - Museu d´Art Contemporani de Barcelona

MCA - Museum of Contemporary Art Chicago

Magasin 3 - Stockholm Konsthall

The Metropolitan Museum of Art

Moderna Galerija Ljubljana

Moderna Museet Stockholm

MoMA - The Museum of Modern Art

Musée d´Art moderne de la Ville de Paris

Musée de Jeu de Paume

New Museum New York

Palais de Tokyo Paris

Public Art Fund New York

Raster Gallery

Resonance FM

South London Gallery

SFMOMA - San Francisco Museum of Modern Art

Skuc Gallery Ljubljana

Stedelijk Museum Amsterdam

Tate

The Rockwell Project

The Showroom

Tranzit

Villa Manin - Centro d’Arte Contemporanea

Whitney Museum of American Art

Zachęta Narodowa Galeria Sztuki

Art Academies in Germany

Akademie der Bildenden Künste München

Hochschule für Film und Fernsehen Potsdam-Babelsberg

Hochschule für Grafik und Buchkunst Leipzig

Kunstakademie Düsseldorf

Kunsthochschule Kassel

Kunsthochschule für Medien Köln

Merz Akademie Stuttgart

Staatliche Akademie der Bildenden Künste Karlsruhe

Staatliche Akademie der Bildenden Künste Stuttgart

Staatliche Hochschule für Gestaltung Karlsruhe

Städelschule Frankfurt am Main

Universität der Künste Berlin

weißensee kunsthochschule berlin

Art Magazines

A Prior Magazine

Art - Das Kunstmagazin

art.es

Art in America

Artmagazine

Artforum

Art Monthly

Artnet

The Art Newspaper

ArtReview

Cabinet Magazine

Cahiers du Cinema

Camera Austria

FlashArt

Frieze

Fucking Good Art

Idea

Kunst-Bulletin

Kunstforum International

Metropolis M

Modern Painters

mono.kultur

Monopol

Mouvement

032c

variant

Parkett

Pavilion Magazine

Spike

Springerin

Starship

tema celeste

Texte zur Kunst

The Selection

X-tra

Art Fairs

Armory Show

Art Basel / Art Basel Miami Beach

Art Cologne

Art Forum Berlin

Berliner Kunstsalon

Berliner Liste

Frieze Art Fair

Liste Basel

PREVIEW BERLIN

Theater / Concerts / Dance in Berlin

Berliner Ensemble

Berliner Philharmoniker

Deutsches Theater + Kammerspiele

Bar jeder Vernunft

Deutsche Oper Berlin

Staatsoper Unter den Linden

HAU - Hebbel am Ufer

Tanz im August - Internationales Tanzfest Berlin

Komische Oper Berlin

Konzerthaus Berlin

Maxim Gorki Theater

Neuköllner Oper

Schaubühne am Lehniner Platz

Sophiensaele

Theaterdiscounter

Theater im Palais

Theatertreffen Berlin

Volksbühne am Rosa-Luxemburg-Platz

Music in Berlin

8mm Bar

amStart

ausland

Berghain

Cafe Moskau

CTM - club transmediale

Dalli Dalli Studios Inc.

Dr. Pong

Festsaal Kreuzberg

Grüner Salon

Icon

Jazzfest Berlin

Kaffee Burger

Kaffee Schmidt

King Kong Klub

Kulturbrauerei

Lovelite

MaerzMusik

Maria am Ostbahnhof

nbi

Rio

Roter Salon

SO 36

TwenFM

Watergate

Wild at Heart

WMF

Zentrale Randlage

Film in Berlin

Arsenal

Babylon Berlin

Central

Eiszeit

FSK

Internationale Filmfestspiele Berlin / Berlinale

Kino Krokodil

Literature in Berlin

Internationales Literaturfestival Berlin

Kaffee Burger

Literarisches Colloquium

Literaturforum im Brecht-Haus

Literaturhaus Berlin

Literaturwerkstatt Berlin

ThursdayAugust 6th,2009

pearl jam - do the evolution

Kategori: Katran ve Tüy, videolar — Etiketler: , — KatranveTuy @ 11:45PM


TuesdayJuly14th,2009

“Bana sanat nedir dersen, sanatçının ve toplumun bilinçaltıdır derim

“Bana sanat nedir dersen, sanatçının ve toplumun bilinçaltıdır derim, böyle mahrem bir tarafı vardır sanatın… Sanatçının mahremiyetiyle, sanatın o özel alanıyla, sanatçının kimliğiyle, biricikliğiyle, orijinalliğiyle oynamaya çalışanlar, bence en çok katran ve tüye layık olan tiplerdir.” diyor “Katran ve Tüy” sergisinden sonra görüştüğümüz Yavuz Tanyeli. Her zaman muhalif duruşuyla ve politik tavrıyla tanıdığımız sanatçıyla bu kez farklı bir sohbete giriyor ve doğduğu şehir Trabzon’dan başlayıp, sanat hayatındaki önemli duraklarda bir süre mola veriyoruz. Sıra günümüze geldiğinde yine söyleyeceğini söyleyen Yavuz Tanyeli: “Günümüzde acil ihtiyaçlar söz konusu, yani sanatçı bir kavramı iki günde çözmeli, üç günde resmi yapmalı, dördüncü gün vermeli, sonra başka kavrama geçmeli. Oysa bunlar hep vakit alan şeylerdir, çalışmak lazım, okumak lazım, test etmek lazım…” diyor ve sanat ortamında kendisini rahatsız eden aymazlıklardan bahsediyor.

-Öncelikle yakın çevrenizden biraz bahsedecek olursak, ailenizde dayınız Orhan Peker gibi sanatla ilgilenen başka kimseler de var mıydı?

Babam Halit Tanyeli edebiyatçıydı ve bir dönemin en iyi genç şairlerinden biriydi. Cavit Orhan Tütengil ile aynı dönemden mezundur. Babam üniversiteyi bitirdikten sonra edebiyat hocası olarak Trabzon’a tayin olmuş, orada annemle tanışmış ve evlenmişler. Babam edebiyatçı ve şair olmasının yanı sıra tiyatro seven bir kişiydi. Çalıştığı okullarda tiyatro konusuna çok ağırlık verirmiş ve Trabzon Lisesi’nde onun döneminde tiyatro etkinlikleri oldukça artmış. Annem Trabzonlu iyi bir ailenin çocuğuymuş (Bekaroğulları), dedemin Trabzon’da bir kitapçısı varmış. Kitab-ı Hamdi Efendi o dönemde Trabzon’daki tek kitapçı. Annemle babam Denizli’ye tayin olduklarında ben üç yaşındaydım Trabzon’u hatırlamasam da Denizli’yi hatırlıyorum. Babamın tayin olduğu Denizli Lisesi o zamanın çok meşhur okullarından, belki de hâlâ öyledir. O okuldan çok iyi yetişmiş kişiler,tıpçılar,devlet adamları çıktı. Denizli Lisesi’nde de babamın etkisiyle tiyatro çok gündeme gelmiş, Shakespeare  oynarlarmış öğrencilerle. Babam öldü, ama o eski öğrencileri hâlâ anneme gelirler. Bir de 1953- 54 yıllarında Bedri Rahmi Eyüboğlu, Sabahattin Eyüboğlu gibi isimler o dönemlerdeki Anadolu harekâtı içinde sağa sola koştururken Denizli’de bize de gelirlermiş.

-Sanatınızın emekleme devrelerinden söz edecek olursanız sizi ilk olarak nelerin etkilediğinden bahsedebilir misiniz? Dayınız Orhan Peker’in sanat hayatınızda önemli bir yeri olmalı.

1955 yılında ailem İstanbul’a taşınıyor. Erenköy’de müstakil bir evde oturuyoruz, evin bahçesinde bir çeşme var, kil gibi bir toprakla sürekli oynadığımı hatırlıyorum. Bu evde anneannem ve dayım da bizimle birlikte kalıyor. Orhan’ın evin arka tarafında bir odası var. Orhan o sırada Akademi’de odanın her yeri resimlerle dolu, bazen o odaya girip çıkıyor, resimleri inceliyorum. Daha sonra İstanbul Kurtuluş İlkokulu geliyor. Arkadaşlarla okulu kırıp Nişantaşı’na gidiyor, şekercilere girip akide şekeri alıyoruz kendimize. Karatahtaya resimler yaptığımı hatırlıyorum ilkokulda, şimdi ismini unuttuğum bir çocuk daha vardı tahtaya resim yapan, onun deseni benden daha iyiydi, şimdi ne oldu merak ediyorum.Kurtuluştan Dolapdereye inen yokuşta,randevü evleri vardı çocuklar,aşağıya iniyoruz kapı önlerinde oturan yaşlı kadınlardan uçurtma alıyoruz,Kurtuluş son duraktan sonraki büyük arazide uçurtma döğüştürüyoruz,iplere jilet parçaları bağlıyoruz,ipi kopan uçurma,kuvvetli kuzey rüzgarları ile Kasımpaşaya doğru kaybolup gidiyor.gece uykuda ise henüz daha süpermen çizgi filmleri yok iken,kendimizi damların üstünde süzülen Harry Potter’lar gibi hayal ediyorduk,sene 1957.

7-8 ay da Işık Lisesi’nde okudum. Babam Ankara’ya tayin olunca oraya taşındık. 1960 yılında Orhan Ankara’ya geldi. İlkokul bittikten sonra Ankara’da TED kolejine hazırlığa girdim, oradaki imkânlar nedeniyle bende yine resim yapma arzusu canlandı. Orta birinci sınıfta bir desen çizmiştim hoca dedi ki “Derse girme; çünkü standardı bozuyorsun, sen güzel çiziyorsun, çocuklar çizemeyince olmuyor. Geçtin sınıfı.” Her hafta resim dersinde teneffüsteymiş gibi geziyordum. Daha sonra okulda sergiler açtım, ödüller aldım. Amerikan Kültür’deki sergilere ve Orhan’ın evine giderdim o zamanlar. Orhan’ın resimlerini beğeniyordum, ama tam olarak anlamıyordum, o da bana anlatmaz ‘bekle ve anla’ stilini uygulardı. 12 yaşımdayken bir çok Van Gogh resmini kopyaladım mesela. Etrafımdaki herkes benim bu yönümü biliyordu, mahalle arkadaşlarım bir resim yapılacağı zaman gel bunu çiz” falan derlerdi.Lisede harçlık için meşhur müzisyenlerin posterlerini yapmaya başladım, böylece sürekli resimle iç içeydim.Yaşım 16,17.

1968 yılında ise 18 yaşındaydım. Beatles’ın ilk plağı çıktığı zaman elimdeki Tom  Jones plaklarını satıp Beatles’ın plağını aldım ve derhal 1968’e kitlendim; ya devrimci olacaktım ya da hipi.O zaman Kızıl Dany gençti,Deniz Gezmiş yaşıyordu Led Zeppelin kıyameti koparıyor,Jimi Hendrix büyü yapıyordu,James Bond küresel takılıyor,Sartre Parisi sallıyordu,Francis Bacon boyuyordu,Joseph Koudelka Prag İşgalinin fotoğraflarını çekmiş,Amerikalılar Vietnamı kıyma makinasından geçiriyorlardı.

Başbakan tabiiki Demireldi (tam 40 yıl).Andy Warhol Campbell çorba konservesini yapmıştı.Dünya ilk defa pozitif anlamda bu kadar karışmıştı.Bir inanç ve umut meselesi vardı o işin içinde,temiz bir idealizm.Ve de hakikaten öyle takıldım,kendini bulmak için herşeyi yapabilecek bir genç gibi. Komünlerde yaşadım,bulaşıkçılık yaptım,inşaatlarda yattım,eve çıplak ayakla döndüm,dünyaya hayranlıkla baktım,hayatı sevmem ve yorumlamam gerektiğini anladım.Kadere bak şimdide birilerini katran döküp tüye bulamak zorunda kalıyorum,ama bu benim suçum değil.

Benim şansım Ankara’da olmamdı. Deniz Gezmiş, ODTÜ’de Komer’in arabasını yaktığı zaman ve birileri aracın plakasını hatıra olarak saklarken ben ODTÜ de kalıyordum. Hem spor hem hipilik hem politika,bir şekilde harmanlandı bunlar. Üniversiteye İstanbul’a gelince sol gruplarla arkadaş olacaktım. 1970’ler boyunca dünya kadar arkadaşım öldürüldü, kaç tane cenazeye gittik?Resimdeki bireysellik meselesi Orhan Peker’in öğrencisi olduğum için köklü oldu benim için.Yves Klein mavisini küçük yaşta gördüm.Kokoshka’yı tanıdım,cebimde Tapies,Soutine,Rembradt kitaplarıyla dolaştım,hapisteki arkadaşlarımın çektirdikleri fotoğrafları,kurşun kalemle büyüttüm sonra dünyaya dünya dışından bakmayı denedim,sonuçlarını şimdi alıyorum biraz biraz,ve başımıza gökten bir bomba düştü,ve yukardan aşağıya kancalar inmeye başladı,örümcek ağı gibi yaklaşanı yakaladı.12 Eylül’ün bir tarafı herkesin birbirini sorguladığı bir dönemdir,bu gerekiyordu,keşke toplum kendi akışına bırakılsaydı.Şimdide herkes kendini sorguluyor,ama faşizmi sorgulamak pek kalmadı,belkide faşizmin,kapitalizmin olmazsa olmazı olduğunu anladı toplumumuz vede kaybedecek bir sürü ıvır zıvır şeyleri var artık. 12 eylül duman etti ortalığı tabii, parçaladı hepimizi, ruhlarımızı, bedenlerimizi,ama o kaybetti,ben hala resim yapıyorum,onlarla ise koca toplum dalga geçiyor,katran ve tüye buluyoruz emekli generalleri.

-Peki, Orhan Peker size ne gibi bir öğretim metodu uyguladı?

Bana sürekli ödev veriyordu, yapıp götürürsün, bir şey demez, adamı sinir eder, sonra bir daha gidersin “Baktın mı?” dersin “Aaa ben onun üzerine resim yaptım, tuvalim bitmişti”  der daha da sinir olursun. Ama şimdi anlıyorum ki bütün bunlar bilinçli bir şekilde uyguladığı bir öğretiymiş. Üniversiteye gireceğim dediğimde bana “Desen çalış.” dedi. 300 tane desen çizdim ve ona götürdüm, oturdu yanına da bir çöp kovası aldı, 300 desene bir bir baktı ve hepsini çöp kovasına koydu, sonra bir tanesini çıkardı, ortadan ikiye yırttı, yarısını yine çöp kovasına attı, yarısını da önüme koydu “Bu iyi.” dedi. Yani 299,5 tane desenimi çöpe attı, yarımına iyi dedi. Çok bozulmuştum, küstüm bir süre yanına gitmedim. Sonradan anlıyorum ki hakikaten bu işi yapacaksan iyi olan oydu, ama keşke atmasaydı, bugün bir hatıra olabilirdi; çünkü akademik açıdan iyi olmayabilirlerdi ama çok özgürce yaptığım bana ait şeylerdi. O da tabii hoca gibi davrandı.

-Akademi’de resim bölümünü seçmeyişinizin sebebini merak ediyorum gerçekten de; çünkü resimle bu kadar haşır neşirsiniz ve resim bölümünde okumuyorsunuz. Bunun sebebi neydi tam olarak?

Çünkü Orhan ile çalışmıştım ve yağlıboya konusunda belli bir yere gelmiştim, dolayısıyla Adnan Çoker ve Özdemir Altan ile anlaşmama imkân yoktu. “O stili beğenmiyorum, bu davranış hoşuma gitmiyor, onun hocalığını beğenmiyorum.” şeklinde kendi kararlarımı vermiştim o zamanlar. Kendimi de biliyordum, takışırım, uyumsuzluk çıkar, resmimi yapamam, okuyamam, sinirlerim bozulur diye düşündüm. Eee onlar da hocaydı sonuçta, hocalarla mı uğraşacaktım, resim mi yapacaktım? En iyisi grafik okuyayım dedim.Orhan’da “Grafik oku.” dedi. “Akıllı olalım, saçmalamayalım, onlarla anlaşamazsın, bir çizgin oluşmaya başladı, yazık olur sana, harcarlar seni.” dedi. Hakikaten de öyle bütün Akademi’de başarı oranı yüzde birdir, bir öğrenci sanatçı olursa, o hocalar memnun oluyormuş. Böyle bir gaddarlık olamaz!Nasıl sanat okutulacağına YÖk’mü karar verecek?Türkiyenin özgün sanat çizgisini ihtiyarlamış yorulmuş,yaptıkları bilinen hocalarmı şahlandıracak?Bence öğrenciler hocalarının söylediklerine değil,yaptıklarına bakmalılar,gerçekleri hemen anlarlar.

Sonra Orhan hastalandı, hep ben ilgilendim, insan üzülüyor ustasını, sevdiği bir insanı öyle görünce. Öldüğü zaman sorunlar çıktı, eşi mirası tam açmadı, mahkemelerle uğraştım, ölümünden 10 yıl sonra resimleri alabildim. Resimler rutubette zarar görmüş, bir sürü üzücü olay oldu. Ayrıca bir Orhan Peker sergisi açılıyor, sahte resimler var, görünce dayanamıyorum, bunu bir görev addediyorum ve o adamlarla boğuşuyorum. Bu sefer benim aram onlarla açılıyor, kendi işlerimi yapamıyorum buna benzer olaylar. Büyük başın büyük derdi olur, Orhan da büyük sanatçı, dedikodular çıkıyor vs. Bir kitabını bile yapamadım. Orhan Peker’in resimlerine sahip hiç kimse onun resmini kapının önüne bile çıkarttırmaz, değil fotoğrafını çektirtmek. Benden sonra da birinin bunu yapması çok zor.Ustamın Orhan olmasının avantajını görmedim diyebilirim,piyasada. Gençken bir müddet “Yaptığın resim Orhan’a benziyor.” dediler. Hâlbuki alakası yok. Orhan Batılı anlamda teknik olarak mükemmel bir ressamdır, yani bir ressama kusursuz demek zordur özellikle bizim ülkemizde, ama Orhan neredeyse kusursuzdur. Üstün bir yeteneği, müthiş bir desen ve algı kapasitesi var. Çok iyi yetişmiş biri Alman Lisesi mezunu, Avrupa’yı biliyor vs. İstanbul’u bırakıp Ankara’ya gitmesinin nedeni İstanbul’un bir çeşit kültür lümpenliğine doğru kaymasıydı. Onlar laik, cumhuriyetçi, Atatürkçü, solcu insanlardı… İdealist biri olduğu için orada çalıştı. Anadolu’yu hissetmek için orada yaşamayı seçti, o yüzden de çatır çatır Aşık Veyseller, atlar yapabildi. İstanbullu bir sanatçı değil Aşık Veysel’in resmini yapmak bunu aklına bile getirmez.İstanbul Anadolu’nun her zaman dışındadır.

Ben ise bir 1968 liyim bir sanatçı olarak,politik 68 ile yaşım ve ideallerim tutsa bile,kafam  tutmaz,hareket alanlarımız değişik,ben bütün düşünce ve duygularımı kültür ve sanattan geçirerek dışa vururum.Dünyaya entegre olmaya çalışırım,kültürel açıdanda kökten idealist davranmaya çalışırım,farklı ve yeni bir şey çıkarabilmek,unutulmuş eksikleride kapatmaya çalışarak,bu açıdan bakarsak bütüm resimlerimin bir bir hesabını verebilirim.Bu yüzden büyük boyutlu kompozisyonlar boyamaya çalışırım.Bu iş sırayla olur,ulusal faşizmin resmini yaptım,dini faşizmin resminide yaptım,şimdide küresel faşizmin resmini yapmaya başladım,fakat bu kavram öyle kolay değil,zaman alacak gibi.Bilirsiniz Faşizm sürekli kılık değiştirir,tebdil gezer..

-“Konularım hep hayati önem taşıyan olaylarla ilgili” diyorsunuz, öğrencilik döneminizde ve sonrasında ‘hayati önem taşıyan olaylar’ nelerdi sizin için?

Benim için lise yıllarımda en önemli şey o zamanki gençlerin çoğunda da olduğu gibi “Ne kadar insan olabiliyoruz, ne kadar kendimizi geliştirebiliyoruz, dünyayla kıyaslandığında bizim bulunduğumuz kültürel pozisyon neresi” gibi sorulardı. Bunu merak ediyorduk, dinlediğimiz müzikten, giydiğimiz kıyafete kadar hepsi bunu yansıtıyordu.Okuldayken talebe gibi değil de, bir sanatçı gibi hareket ediyordum. Hiçbir zaman da sorunum çıkmadı. Hocalarımla konuştum “Benim yolum ayrı, reklam falan yapmayacağım, resim bölümü bana uymadığı için buradayım. Ödevimi de yaparım, ama benimle uğraşmayın.” dedim. Benim ressam olacağımı herkes biliyordu zaten. Okula güzel işler de yapıyordum, hiç kalmadan bitirdim okulu, halbuki 3 senelik liseyi 7 sene de bitirmiştim.

İyice resme dönünce kültür ve sanat hem idealizmle, hem politikayla, hem de insan davranışıyla bütünleşti. Yani “Benim sanatım nasıl olacak? Benim şahsi davranışım ne olacak ve ideallerimi hangi yönde geliştireceğim?”gibi sorular.Seçme şansımız yoktu,düşünün Demokrat Parti dönemimde doğmuşum,1960 ihtilal,1971 12 Mart ihtilal,12 eylül 1980 ihtilal,Özal,Erbakan,Tansu Çiller,tekrar Demirel,AKP,Küreselcilik,AB,Ergenekon vs.Şimdide Türkiyedeki kültür oligarşisini,oligarklarını ne yapacağız onunla uğraşıyorum.En tepeden en alta,vakıfların,mezatların,galerilerin,ve çok sayıda sanatçıların davranışlarının sistemle uyum içinde olduğunu gördüm.bu uyumun anlamı sistemin sanatı satın alma davranışını içselleştirmek gibi görünüyor,güzel sanatların güzel sanatçıları,her tarafta..

-12 Eylül’ün yaşandığı bu dönemde sanatçılar genellikle yurt dışına gidiyor aslında.

Ben gitmedim,.Şansım varmış ki başıma bir şey gelmedi. Her an alınabilirdim, başıma bir şey gelebilirdi. Jandarma çevirip kimlik sorduğunda doğum yerimde Trabzon yazdığı için beni bırakırlardı. Diyarbakır yazsa yandın. Daha sonra 1987’de “Günümüz Sanatçıları” yarışmasına bir resim verdim. Özal dönemi tam patlamıştı, Lale Devri yaşanıyordu yani. Bu yarışmada da birincilik ödülü alınca, iki önemli yarışma iki ödül, bunun bir etkisi oldu sanıyorum. O dönemin en iyi galerisi Urart’tan teklif geldi, o zaman Beral Madra galerinin danışmanıydı. Ödülü benim almamdan çok memnun olmuştu, Gösteri Dergisi’ndeydi sanırım, benim hakkımda inanılmaz pozitif bir yazı yazmıştı, beni göklere çıkarıyordu . Daha sonra yıllarca Urart ile çalıştım.Urart o dönemin en iyi galerisiydi,bu günün iyi sanatçıları hep oradan çıktı.

-Çok büyük hırslarınız yok sanırım iki ödül size kâfi gelmiş, özel bir üniversiteden teklif geldiğinde reddetmişsiniz…

Hayır, ben bilinçli bir ressamım. Ne yaparsam resim yapamam, ne yaparsam resim yaparım, bunları biliyorum. Benim tek amacım resim yapmamı engelleyecek işlere girmemem. Öğretim üyeliğine de saygı duyuyorum, ama o yüzde bir oranını görünce saygım azalıyor. Öğretim üyesi birçok arkadaşım var, yeterince çalışamıyorlar. Vakit meselesi bu, benim gecem gündüzüm sadece resimle alakalı,özellikle gecelerim. Bu iş iyiki böyle !

-Mezuniyetinizden sonraki süreçte,12 Eylül’ün yaşanmasıyla başlıyan siyasi çalkalanmalar sanatınıza nasıl yansıdı?

O siyasi dönemde aşırı gergin bir ortam oldu, ölümler vs. Sinemayla ilgilendim. O dönemde Muzaffer Özdemir ile birlikte (Nuri Bilge Ceylan’ın Mayıs Sıkıntısı filmiyle Cannes Film Festivali’nde ödül alan oyuncu) bütün 1 Mayısları, bütün boykotları, bütün işgalleri çektik. Çünkü her yere girip çıkabiliyorduk ve herkes bizi tanıyordu yani her fraksiyonla arkadaştık. Maocu da bizi seviyordu, Dev Genç’te seviyordu. Sonra 12 Eylül İhtilali oldu.Böyle büyük bir rezaleti sanatçı olarak görmezden gelmek imkansızdı,devlet memuruda olmadığım için derhal sanatsal direnişime başladım.12 Eylül zamanında Vakko yarışmalar yapıyordu, ilk yarışmada Neş’e Erdok birinci olmuştu. Benim de katıldığım ‘Ankara’ konulu yarışmada birincilik ödülünü, paylaştırdılar,tabiiki para ödülünüde,bu şekilde,aynı miktar paraya iki resim almış oldular. Resimde paşalar, Kenan Evren ve Özal vardı. Ankara’daki oligarşi, yargıçlar, askeri baskı ve silahların olduğu bu resimde etlerin olduğu mezbaha gibi bir yer sembolik anlamlar taşıyordu.

Daha sonra Levent Çalıkoğlu “Apokalips” diye bir sergi yapmıştı ve sergiye o resmi de almıştı. Resim şu anda Vakko’nun Merter’deki fabrika binasında, galeri de duruyor.

Kasaplar,etler,çengeller,kazığa geçmiş kafalar,gerilmiş kurt postları,hep cunta döneminde ve sonrasında yapıldı.Özal döneminde laleler,benim kuşağımı simgeleyen resim canavarlarını boyadım,sonra doğu imgeleri görünmeye başladı,1993 yılında ise bu gün yaşadığımız ortamı işaret eden çok büyük ebat ‘yecüc mecüc’ tabloları çıkmaya başladı,oysa Erbakan daha başbakan bile olmamıştı,fakat olay ayan beyan ortadaydı.Sonra bunlardan sıkıldım,otobiyografik resimler yapmaya başladım,resim canavarları,boğaz peyzajları,Yavuzun yeri,laleler,zamanla ilgili resimler,müzisyenler,heykel canavarları,tahta ve mermer yontular,bronz büstler,cam rölyefler hep bu dönemde çıktı.İkide büyük anıt,birisi Bodrumdaki bronz dalgıç anıtı,diğeride Turgutreisteki Ege anıtı.

İstanbul Beykozdaki atölyemde 1985-1995 arası on sene çalıştım,daha sonra ışıkla ilgili takıntılarım,sorularım oluşmaya başladı,Akdenize sert ışıklı bir bölgeye yerleşmeye karar verdim.Gümüşlüğe yakın bir köy olan Peksimet köye yerleştim.Doğayı içinde yaşıyarak tanımaya başladım,engerek yılanlarını öldürmemeyi,ağaç budamayı,gece karanlıkta ışıksız yürümeyi,duyduğum seslerden,bahçede gezenin hayvanmı insanmı olduğunu anlamayı vs.Yaşadığım doğayı içeren büyük bir sergi yaptım Yapı Kredide,Beyoğlunda.Kamu oyu benim gibi bir kent canavarının doğa resimleri boyamasından pekte hoşlanmamıştı o dönemde.5 sene çalışarak bir defter hazırladım,’Enel Ayn’.Sonradan tıpkı basım olarak basıldı,çok sevildi.Hep büyük resimler yapıyordum,çok küçükler yapmak istedim,70-80 resim hazırladım,o da basıldı ‘Madde ve Karanlık’ adıyla Teşvikiye Sanat Galerisi tarafından.

-“Anadolu uygarlıklarını geleceğin oluşacağı zemin olarak görmek gerekiyor” diyorsunuz ve bizim genellikle Batı’ya baktığımızdan söz ediyorsunuz. Bu zemin sizin resimlerinizde nasıl bir yer buluyor?

Eğer bölgeye ait orijinal bir sanat tarzı çıkarılmak isteniyorsa bunun da bir çalışma yöntemi var. Bugün dünya sanatında küresel olarak kabul edilen süreç önce Grekle başladı. Bunun daha da öncesi var, ama arkeoloji olarak var sayılıyor, hâlbuki bal gibi sanat. Aslında arkeolojik sanat ama Grek arkeolojik olmayan sanatın başlangıcı kabul ediliyor yani İtalya ve Rönesans, oradan İspanya, Fransa modern zamanlar oradan da Amerika ve geri dönüş Almanya, bütün dünya post modern. En önemlisi görsel dil, bugün bir İngiliz ressam çok başarılı resim yapıyor diyelim; fakat adamın kullandığı görsel dil Grek estetiği. O alfabeyi kullandığı için bu sanatçıyı sorgulayabiliriz “Sen o alfabeyi kullanarak nasıl yeni bir şey yapabilirsin?”. Konuların yeni olabilir, görüntüler çağdaş olabilir, renklerin, malzemelerin her şey yeni olabilir ama figür tasarımındaki ölçüler Leonardo’nun Vitruvius Adamı gibiyse ortada yeni bir şey yoktur, sadece yeni bir yorum vardır,diyebiliriz.Eğer yeni bir şey yapmak istiyorsan önce ölçüleri değiştirmek lazım. Hitit’in ölçüsüyle Pers’in ölçüsü çok farklı, Mısır’ınki de çok farklı. Bu müzikteki dokuzlu gam yerine, beşli gam kullanılması gibi, dokuzlu gama göre yapılmış gitarla çaldığın melodiyi beşli gama göre yapılmış bağlamayla çalamıyorsun. Diller farklı, ölçüler farklı dolayısıyla ortaya farklı bir sanat çıkıyor. Grek ölçüleri Latince gibi, hâlâ o ana alfabe kullanılıyor. Modern sanatçılar tarafından günümüzde hâlâ bu ölçüler kullanılıyor. Evet, yaptıkları davranış dönem olarak yenidir, ama lügat ve ölçü olarak asla yeni değildir. Gerçek yeniliğin ve orijinal olmanın kriterini bu ölçülerin değişmesine bağlıyorum. O yüzden de ben Grek ve ötesine bakmaktansa, Grek öncesine bakmayı tercih ediyorum; çünkü orada çok değişik seçenekler ve ölçüler var.Bu anlatmaya çalıştığım davranışı Meksikalılar,Çinliler,Japonlar gösterdi,bugün onların açtığı sergilere bakınca,sanatçı Çinlimi,Japonmu hemen belli oluyor.

1986 tarihinde Ankara da bir atölye tuttum,aynı dönemde Urart ta sergim vardı.Anadolu uygarlıkları müzesine gittim müdürle konuştum,ben günde üç kere buraya geleceğim benden bilet istemeyin dedim,peki dediler.Hergün müzeyi gezdim,binlerce eseri göre göre elemeye başladım,akşamlarıda atölyede boyuyordum,zamanla baktığım eserlerin sayısı azalmaya başladı,iki ay sonra alt kata inip küçük bir mermer büste,sonra yukarı çıkıp,Hititlerin,boğalı sütün altlıklarına rölyeflerine bakar oldum.bu seçimler resimlerime girdi,ve sanırım bir portreyi ayarında deforme etmeyi Hititlerden öğrendim.Önemli olan Grek in tutucu kalıplarından kurtulmaktı,eğer bugün bir Yavuz Tanyeli figürü varsa,bu şekilde oluşmaya başladı.Hititlerden koskoca Modern sanatı nasıl bozacağımı öğrendim. Yeni birşey yapabilmek için önce eski şeyden kurtulmak lazım öyle değilmi?İşin ilginç yanı yeniyi bozmak için eskiyi kullanıyorsun ortaya daha yeni birşey çıkıyor,geleceğe dönüş gibi,heyecanlı ve zevkli bir macera.

-Bahsettiğiniz bu Grek ölçülerinden sıyrılmayı başaran sanatçılar kimler size göre?

Özellikle akademik olmayan tipler.Bilerek veya bilmiyerek yapan çok var.Yabancılardan, Michelangelo,Rembrandt,Goya,El Greco,Van Gogh,Cezanne,Francis Bacon, o da bahsettiğim gibi başlamış, ama asla öyle bitirmedi, çok güzel kurtardı paçayı, üstelik bir Doğu sorunu olmamasına rağmen, Lucien Freud’un mükemmel bir desen ve boya anlayışı var, dünyaya ve insana o kadar kendi gözleriyle bakıyor ki Grek falan kalmamış onda da,Kiefer,İmmendorf bizde ise Cihat Burak, Orhan Peker,Yüksel Artslan,Ömer Uluç,gibi isimler var.

-Konuşmalarınızda ve yazılarınızda kavramsal sanat yapanlarla ressamları ayırıyorsunuz, bu ayrımın temelinde yatan sebepler nelerdir ve bu konuda gerek Türkiye’de gerek dünyada bir handikap yaşanıyor mu sizce?

Evet. Resim boyayla yapılan bir illüzyondur, bir görüntüdür. Boyayla yapılan! Ama çağdaş sanatta diğer malzemelerle yapılan görüntüler de devreye girdiği için ikisini aynı kefeye koyamayız; çünkü malzemesi farklı, düşünme sistemi farklı, uygulaması farklı ve sonuçları farklıdır. Benim çağdaş sanatı aşağılama gibi bir düşüncem yok. Bir sanatçı hangi malzemeyle uğraşırsa uğraşsın, o malzemeyle belli bir enerji üretmek mecburiyetindedir. Mesela tuval resminde yağlıboya ile resim yapıyorsan, sen sürersin o geri verir, sen sürersin o geri verir, boyayı sürdüğünde ya olur ya olmaz, olmazsa bir daha denersin ve ortaya belli bir enerji, belli bir ısı çıkar. Bu ısıdan ortaya çıkan şey sanattır, belli bir hararet oluşmadan su kaynamaz. Sanatı buhar, tuval ve malzemeyi su, sanatçıyı da ateş olarak düşünürsek, ateşi o kadar yakman lazım ki o malzeme kaynasın, kaynadıktan sonra da buharlaşmaya başlasın ki, sanat işte o buhardır. Bana göre bu kural değişmez, sanat eserlerinde eğer bu mantık yoksa o zaman eksik bir şey var gibi geliyor bana. Sanatçı tartışılmaz, yüzde yüz garantili, elini sürdüğü yerde bıraktığı iz bir sanat yapıtıdır mantığı var, bu güncel düşüncenin içinde. Sanatçı sığ sularda mı yüzüyor, denizin dibine mi dalıyor bu belli değil. Bana göre öyle değildir, sanat eseri bu kadar kuru ve tek atışlık nesne değildir. Mesela genç bir arkadaş bu olaya ‘erken boşalma’ dedi, evet erken boşalabilirsin ama bu karşı tarafı tatmin etmez. Benim için en büyük onur yıllar boyu aynı resmime bakan ve hâlâ bakmaya devam eden kişilerin bana bunu söylemesidir.

-Malzemeden bahsettiniz. Yağlıboyaya bu kadar bağlı oluşunuzun sebebi nedir, “Yağlıboyanın simyası, kimyası vardır. Akrilik sürdüğün gibi kalır ölüdür” diyorsunuz, sizce kullanılan malzeme önemli midir bir sanatçı için?

Bence çok önemlidir,bir tepsiye bal döktüğünüzü düşünün,sonrada bir dal parçası ile üzerine desen çizmeye çalışın,siz çizersiniz bal oraları tekrar kapatır,tekrar çizersiniz bal tekrar kapatır,bu süreci kontrol etmek ve sonunda baldan daha hızlı davranmak durumundasınız ki resmi bitirin,yağlı boya işte böyle bir şeydir,bir mücadele,bir macera.Ama günümüzde acil ihtiyaçlar söz konusu, yani sanatçı bir kavramı iki günde çözmeli, üç günde resmi yapmalı, dördüncü gün vermeli, sonra başka kavrama geçmeli.Talebe göre sanat,buna ben Domestik sanat diyorum.Sipariş sanatta diyebiliriz.

-Müzayedelerde son birkaç yıldır gördüğümüz çağdaş Türk sanatına olan ilgi sonunda yabancı finans devlerinin de ilgisini Türkiye’ye çekti. Bu ilgi Türkiye’de bazı kesimlerce mutlulukla karşılanırken, bazı kesimlerde de tepki ve bekleyip sonunu görme yönünde oldu. Bu konuda sizin düşünceleriniz neler?

Bence bize, 80 kuşağına ayıp ettiler. Alican Bey 80 kuşağında bir şey olmadığı için almadıklarına dair bir açıklama yaptı, hâlbuki kendisi New York’dan geldi ve yaşı da daha 30’ların başında. Kendisinin Türk sanatı hakkında derinlemesine bilgi sahibi olması mümkün değil. Hele hele bizim dönemleri bilmesi hiç mümkün değil. Popüler olanları ve medyada olanları, post modern olanları bilebilir. Bir de buraya geldiğinde bazı kişilere sormuş olabilir o kişiler de yine popüler olanlardır. Özellikle 80 kuşağını almadığı için de birileri ona “Kayda değer bir şey yok” şeklinde danışmanlık yapmış olabilir. Kendisine eğer böyle denilmişse bunu diyenlerin kim olduğu bellidir; çünkü hep aynı şeyi söylüyorlar zaten. Bu mantıkla bakınca tıkır tıkır iki üç tane isim çıkıyor karşımıza.Malım isimler.Bu fikir kendisinin de aklına yatmış ki bizi almamış, Alican bey oturup araştıramayacağına, o kuşağın resimlerini bir bir göremeyeceğine göre birilerine danışıyor tabii. Senin bütün hayatın danışmanın iki dudağı arasında.Bir misyoner olduğunu heryerde söyliyen Nahit Kabakçı’nın eski danışmanına göre ben iyi bir ressamdım, Nahit Kabakçı benden resim alıyordu, ama şimdi danışmanı değişti, yeni danışmana göre ben kötü bir ressamım. Nahit bey bunca zaman benden aldığı resimleri mezatlarda bir bir ve çok ucuz fiatlara elden çıkarıyor adeta resimlerden biran önce kurtulmak istercesine ve bunu yaparken sanatçının piyasası nasıl etkilenir fiatı düşermi bunu düşünmüyor,Alman bir danışmanın umarsızlığı bakın bizlere nasıl zarar veriyor. bu izafi  durum, tamamen danışmana,yapılan plana ait bir sübjektif ve spekülatif yanılgılar silsilesi,yani Nahit bey yeni bir danışmana dönerse şimdikinin aldırdığı resimleri satacak, tekrar zarar edecek,bir yap boz mantığı var bu süreçte,halbuki Nahit Kabakçı sanata inanmış,gönül ve çok para koymuş bir koleksiyoner,çelişkide bu zaten..

Oysa sanatçı resmini yaparken hem psikolojik hem sübjektif,hem objektif,hem toplumsal,hem ulusal,hem küresel,hem politik hemde tarihsel davranır,geniş düşünür,resmini bunlardan damıtır,bu kavramları iyi kotaran,problemleri çözebilen sanatçılar iyi sanatçılardır,hangi sanatçı kaç problemi başarı ile çözüyor,vardığı sonuç ne kadar çağdaş,bunu analiz etmeyi öğrenmemiz şart.Bir örnek verip çalışmaya başlıyabiliriz,Burhan Doğançayın yükselişi usta çözücü olduğu içinmi yoksa sanatın yöneticilerinin planladığı bir proje,para kazandıran bir proje olduğu içinmi sürüyor.Halbuki Doğançay eski kuşak sanatçısı olarak uzun yıllardır yeni birşey yapmıyor,bu bir çelişki değilmi?

Danışmanların ve yöneticilerin  kriterleri nedir,bizde bunları bilmek isteriz,açıklarlarsa eğer,tartışma imkanı doğar.

-Satışlarda bu kadar değişimler yaşanırken, fiyatlar artarken sanat galerilerine giden izleyici sayısının düşmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Galeriye gitmek demek sanatçıyla baş başa kalmak demektir. Sanatçı orada olmasa bile eserlerine elini sürebilir, sanatçının eline değiyormuş gibi bir duygu yaşayabilirsin.Artık insanların öyle bir ihtiyaçları yok demek ki.Zaten üst sınıfımız alış verişi başkalarına göstererek yapmayı sevdiği için,bundan özel bir haz duyduğu için,mezatlara yöneldi.

Ben 1999’da Yapı Kredi’de çok büyük bir sergi açmıştım, 77 tane resmim vardı bu sergide. Merak ettim kapıda oturdum ve izleyici içeri girdiği zaman kronometre tuttum. Sergi 40 saniye ile 4 dakika arası geziliyordu. Evet, Cumartesi günü 1,000 kişi izliyordu sergiyi, bu da beni çok mutlu etmişti, ama kronometreyi tutunca… Her gün bunu yaptım. Hâlbuki üç senede hazırlamıştım o sergiyi.

-Galeri 44 A’da açtığınız son serginiz “Katran ve Tüy” adını taşıyordu, katran ve tüy genellikle vahşi batıda karşımıza çıkan bir tür suçluları cezalandırma yöntemi, bunu zamanında Red Kit’te de okuduk, bazı filmlerde ve dizilerde de seyrettik. Gerek serginizde, gerek web sitenizde Katran ve Tüy ismini kullanmanızın sizin için anlamı ne?

Hile yapanlardan bıktım. Bu hilenin ardı arkası gelmiyor, hile yapmaya bir başlayan tekrar yapmaya devam ediyor. Şunu çok iyi biliyorum ki, hayatın her alanı çok kıymetlidir. Her meslek çok kıymetlidir, bir meslek çok kıymetli diğeri daha az olamaz, ama kültür ve sanatta eğer hile ve spekülasyon vs. yapılırsa bu daha fazla hayati önem taşır; çünkü bana göre sanat hem onu yapan kişinin hem de toplumun bilinçaltıdır. Bana sanat nedir dersen, sanatçının ve toplumun bilinçaltıdır derim, böyle mahrem bir tarafı vardır sanatın. “Bedenimi alabilirsin ama ruhumu asla!” sözünü düşünürsek, sanat gerçekten bir toplumun ruhudur, oraya da müdahale edilip, ona da zarar verilmeye çalışılırsa, artık her şeye zarar verilmiş, sıra ruha gelmiş demektir. O zaman artık işin suyu çıkmıştır, bu işi yapanlar sanatçının ve kültürün düşmanı demektir. Dolayısıyla sanatçının mahremiyetiyle, sanatın o özel alanıyla, sanatçının kimliği, biricikliğiyle, orijinalliğiyle oynamaya çalışanlar, bence en çok katran ve tüye layık olan tiplerdir. Bizim de zaten yapabileceğimiz bir şey yok, muazzam bir organizasyon kurup, mezatçı bir suç işliyorsa alternatif bir mezat şirketi kurmak, galerici suç işliyorsa alternatif bir galeri kurmak mümkün olmadığına göre mecazi anlamda onları katran ve tüye bulayıp “Hadi buradan gidin!” demekten başka yapabileceğimiz Bir şey yok,yada tüm sanatçılar birleşip haklarını koruyacaklar,buda neredeyse imkansız. Uzlaşmak mümkün değil; çünkü asla uzlaşmıyorlar, konuşmak mümkün değil; çünkü asla ortada görünmüyorlar. Tek hareket alanları para. Sen bir sanat yapıyorsun, sergi açıyorsun, karşılığında yazı yazılmıyor, fikir beyan edilmiyor, müşteri veya ilgili kişi seninle bir şey konuşmuyor. Direkt kapıdan girip o resimlerin bir tanesine iki dakika dahi bakmadan çıkıyor. “Kaç para bu resim? %60 indirim yapar mısın?” gibi konuşmalar oluyor. Bunlar çok lümpen şeyler. Sanatın yapılmasının kriterleri biraz değişmiş olsa bile, sanat o kadar lümpenleşmedi, ama sanatın dağıtımı, alınıp satılması gibi konular inanılmaz lümpen ve etiksiz davranışlar haline dönüştü.

Mezatlarda başımıza gelenleri biliyorsunuz. Bunlar çok sıkıntı verici, kendimizi sürekli tacize uğramış gibi hissediyoruz. Sergimin afişinde bir silindir şapka vardı, silindir şapkanın anlamı bellidir, protokol, üst yönetim, elit yönetim, geçmişten gelen tarikatvari klikler vs. ben de silindir şapkayı katran ve tüye buladım. Bunu Teşvikiye’de yapmamın nedeni ise Teşvikiye’nin bir mahalle olarak kimliği ve kültür sanattaki yöneticilerin bulunduğu yer olması, böyle bir gönderme de olabilir.Nişantaşı ve Teşvikiyenin sorunu,üst sınıfın,mahallesi olması.Galerilerde zaman içinde bu sınıfa servis eder duruma girdiler.Şimdi ise üst sınıfın kendisi sanat ticareti yapmaya başladı,yani alanda kendisi, satanda kendisi.bir kısır döngü oluştu,bu kısır döngü bu üst sınıfa çok para kazandırıyor,bu yüzdende düzeni bozmıyacak,oluşmuş çarkı kabul eden sanatçıların şansı fazla.İçeriksizlik,allegorik tekrarcılık (ezbercilik)algılanması ve satışı kolay olduğu için tercih ediliyor.Dikkat edin prim yapan sanatçıların çoğu problemsiz domestik sanat yapan kişiler.İstanbulda yaşıyan sanatçıların çoğu Nişantaşına gitmez bile,oradaki uygulamayı herkes biliyor ve eleştiriyor,bu ortamın bir üst sınıf kaprisi,egosantrizmi olduğunu,amacın ise para olduğunu,üslubun ise spekülatif ve hileli olduğunun herkes farkında.Bence çok yakında İstanbulun diğer bölgelerindeki,yenilikçi galeriler,insiyatifler Nişantaşını işgal edecekler,çünkü artık ortam dayanılmaz bir hal aldı.Grafiticiler neden Cihangiri Tarlabaşını boyuyorlarda Nişantaşını boyamıyorlar anlıyamıyorum.Kaleyi dışardan fetih edemezsinki,içeriye girmen lazım.Bir avuç galerici,birkaç mezatçı,20-30 zengin işadamının kendi tabirleriyle,sanatı yönetenlerin,bu saltanatı bence sorgulanmalı bu ülkenin sanatına faydamı zararmı getiriyor,açığa kavuşturmalı.

-İnsanların ilgisizliğinden şikâyet ettiniz, serginizde vermeye çalıştığınız mesaj hedefine ulaştı mı sizce?

Bilen biliyor; fakat bunlar o kadar ukala ve şımarık bir hal aldılar ki, bu şımarıklık onların düşünce sistemini bozdu aslında. Hiç kimse hiç bir şeye önem vermeme eğilimi içindeler, dolayısıyla önem vermedikleri bir konuyu düşünmemeleri, yok saymaları birkaç defa tekrarladığında, bu bir alışkanlık haline geliyor ve bakıyorsun ki adam 15 yıldır hiçbir şeyi düşünmemiş meğer. Bu da kendi yapılarını iğdiş etmiş küçültmüş oluyor, çok akıllı gibi duruyorlar, ama aslında öyle olmadıklarını düşünüyorum. Ellerinde sadece bir kuvvet var, o da para, paranın kuralına göre oynuyorlar. “Otur şu resmi bana anlat.” desen cevap veremez, ama “Evimde şu var, bu var.” diye övünür. Koleksiyonerlerin davranışlarında çelişkiler görüyorum, mesela “Siz koleksiyoncu değil, toplayıcısınız.” diye tartıştığım çok oldu. Çünkü ucuz alıyorlar, her sanatı alıyorlar… Örneğin Mehmet Güleryüz’ün resmi ile Bedri Baykam’ın resmi birbirinden çok farklıdır. Bu şahıs ikisinden de alıyor, tamam alabilir ama ikisini karşılıklı asıyor. Neden olabilir bu? Anlamak kavramak için olabilir belki ama eğer gerçekten bir çizgisi olsaydı, ikisinden birine karar verirdi. Mavi Jeans’in sahibi Elif Akarlılar yıllarca benim en büyük resimlerimi almıştı ve başka kimseden de resim almamıştı, sadece bir adet Ömer Uluç varmış evinde. Bu doğru mu yanlış mı, ayrı bir konu ama bu bir kararlılıktır. Bir ressama karar vermiş, ben onu takip edeceğim demiş, onun en iyi parçalarını ben alacağım demiş ve bunu uygulamış yıllar boyu. Bu koleksiyoncu tipi bugüne pek uymuyor.Şimdi uygulanan yöntem şöyle: ortada bir havuz var,bu havuzun içinde seçilmiş sanatçılar var,sayıları 10′u geçmez.Bu sanatçıların eserleri bir süredir hesaplı fiatlarla toplanmış,biriktirilmiş.Makul bir süre sonra fiatları yükseltilmeye başlıyor,mezatlarda satılmış gibi bile gösteriliyor,oysa bayrakları içerden kaldırıyorlar.Bu sanatçılar 40 bin tl den yukarı çıkartılan sanatçılar.Zaten elde bol sayıda resim var.Birde dışardaki halka var,bu halka kalabalık,çoğu sanatçı burada tutuluyor,bir çeşit güvenlik önlemi,ortadaki havuzu korumak için,dış halkadaki sanatçıların fiatları 40 bin tl yi geçirttirilmiyor,eğer sanatçının fiatları artma eğilimine girerse,o sanatçıya ait küçük ve ucuz parçalar öne sürülerek piyasa doyuruluyor,fiatlar baskı altında tutuluyor,ve fiatlar düştü diye anons ediliyor.Bazen, koleksiyoncular resimleri aldıkları fiattan daha ucuza satıyorlar,ama diğerlerinden yaptıkları kar onların açıklarını defalarca geçiyor.Olaya manüplatif yaklaşıyorlar ve spekülatif kazançlar elde ediyorlar.

Sanat galericileri derneği bu konuda hiçbir önlem almıyor oysa onlarda bu işten büyük zarar görüyor.PSD duruma hukuki bir müdahelede bulunmuyor.Zaten Sanatın büyük tüccarları,toptancıları,bunu kendileride açıklıyorlar,Türkiyede Sanatı Biz Yönetiyoruz diyorlar açık açık,müzayedeler aracılığıyla.Şimdi size soruyorum,bu olanların sanatla ne ilgisi var?Ne kadar sürecek?

-Az önce bahsettiğiniz Domestik sanat adını verdiğiniz konuyu biraz daha açarmısınız?Alıcı galerici ve sanatçı üçgeninde nasıl şekilleniyor ‘talebe göre sanat’ diye sözettiğiniz bu konu?

Her malın bir alıcısı vardır,çıtayı nereye koyduğunuza bağlı,geçmişi reddedip yeni veya yeni gibi görünenin peşine düşerseniz Ömer Koç bilerek hareket eden bir koleksiyoncu,fakat evdeki hesap çarşıya uymıyabilir.Dışarıya hayranlık duyup ben misyonerim derseniz,koleksiyonunuzu buna göre yabancı danışmanlarla organize ederseniz sanatçıları birer piyon gibi gören,Nahit Kabakçı iyi bir örnek.Toptan resim alıp karlı iş yapmaya çalışırsanız,özellikle mezatların çevresinde toparlanmış çok sayıda tırnak içinde koleksiyoncu var,aynı çevre içindeki sanat galerileri,birbirini kollayıp,aradan pay kapmaya çalışıyorlar,bu yüzden büyük indirimler taksitler yapıyorlar,sonrada mezatlara danışmanlık ve hizmet sektörü haline geliyorlar.Herkes para peşinde,ressamların yüzde doksanı terkedilmişlik,gerçeğini istemeye istemeye kabulleniyorlar,iyi sanat hızla ortadan çekiliyor,geriye tavşanın suyunun suyu kalıyor.İşte bu suya domestik sanat denir.

Ömer Uluç’un deyimiyle Zavallı Ressamlar..

Ozlem Inay - Yavuz Tanyeli

MondayJune15th,2009

La Biennale di Venezia 2009 / Fare Mondi (Making Worlds)

Kategori: Katran ve Tüy — Etiketler: , , — KatranveTuy @ 01:06AM

Since 1895, the Venice Biennale, a contemporary art exhibition, has been held in Venice, Italy every two years (with a few breaks). This year Venice is hosting the 53rd Biennale, which includes an international art exhibition, an architecture exhibition and festivals of contemporary music, dance, and theater - as well as the Venice Film Festival. The 53rd International Art Exhibition titled “Making Worlds”, opened to the public on June 7, and will remain open until November 22, 2009. Collected here are a few images from the recent vernissage (opening) of the art exhibition and of Venice itself.

Italian artist Michelangelo Pistoletto breaks mirrors during a performance for the creation of his “Twentytwo less two” installation on the second day of vernissage of the 53rd Biennale International Art Exhibition in Venice, Italy, Friday, June 5, 2009. (AP Photo/Alberto Pellaschiar)

An aerial view of the Punta della Dogana in Venice on June 02, 2009. French businessman and art collector Francois Pinault will inaugurate a contemporary art exhibition space in the late-17th-century Punta della Dogana, the pointy spit of land at the tip of Dorsoduro that once served as the gateway to the port of Venice. (ALBERTO PIZZOLI/AFP/Getty Images)

Journalists take pictures of “The Boy with the frog” by US artist Charles ray in front of the Punta della Dogana in Venice during the opening of Francois Pinault’s new museum on June 3, 2009. (ALBERTO PIZZOLI/AFP/Getty Images) #

Two gondolas sail in front of the Punta della Dogana in Venice on June 2, 2009. (ALBERTO PIZZOLI/AFP/Getty Images) #

Members of traditional Maori group “Waka Huia” perform in Piazza San Marco, as part of the opening of the New Zealand pavilion at the Venice Biennale June 3, 2009. (REUTERS/Tony Gentile) #

Guards walk by US artist Richard Price’s work “untitled 2007″ on show during the opening of the Punta della Dogana in Venice on June 3, 2009. (ALBERTO PIZZOLI/AFP/Getty Images) #

A woman stands near German artist Thomas Schutte’s “Efficiency Men 2005″ on show during the opening of the Punta della Dogana in Venice on June 3, 2009. (ALBERTO PIZZOLI/AFP/Getty Images) #

A detail of “A football match of June 14th, 2002″ by Chinses artist Huang Yong Ping is pictured during the opening of the Punta della Dogana in Venice on June 3, 2009. (ALBERTO PIZZOLI/AFP/Getty Images) #

An installation of the Chilean artist Ivan Navarro titled “Death row” is displayed Venice on June 3, 2009 at the Venice Art Biennale. (ALBERTO PIZZOLI/AFP/Getty Images) #

A visitor passes in front of an installation at the Hungarian pavilion during the vernissage of the 53rd Biennale International Art Exhibition in Venice June 3, 2009. (REUTERS/Tony Gentile) 12parting #

A visitor views paintings of gorillas entitled “La Solitude Organisative” (left) and “Flecha Rota” (right) by Spanish artist Miquel Barcelo at the Spanish pavilion during the vernissage of the 53rd Biennale Internazional Art Exhibition in Venice June 5, 2009. (REUTERS/Alessandro Bianchi) #

Visitors look at installations by US artist Bruce Nauman on June 4, 2009 at the US pavilion of the Venice Art Biennale. (ALBERTO PIZZOLI/AFP/Getty Images) #

Italian artist Maurizio Cattelan’s work “untitled 2007″ (left, on wall), British artist Rachel Whiteread’s work “One Hundred Spaces 1995″ (center), and “untitled 2007″ (right) by US artist Richard Price, displayed during the opening of the Punta della Dogana in Venice on June 3, 2009. (ALBERTO PIZZOLI/AFP/Getty Images) #

Visitors walk under an installation by Mexican artist Hector Zamora during the Venice Art Biennale on June 4, 2009 at the Arsenale. (ALBERTO PIZZOLI/AFP/Getty Images) #

Israeli artist Shlomo, is seen in his floating installation on the second day of vernissage of the 53rd Biennale International Art Exhibition in Venice, Italy, Friday, June 5, 2009. In the background is the island of San Giorgio in the Venice lagoon. (AP Photo/Alberto Pellaschiar) #

Russian artist Andrei Molodkin poses next to his version of the statue of Nike of Samothrace, filled with oil, part of an installation where two similar sculptures, one filled with oil and the other with blood, pumped in by a motor, are projected live on a wall and transformed into a third sculpture, during the vernissage of the 53rd Biennale International Art Exhibition in Venice, Italy, June 4, 2009. (AP Photo/Alberto Pellaschiar) #

Visitors view an installation by Argentine artist Tomas Saraceno entitled “Galaxies Forming along Filaments, Like Droplets along the Strands of a Spider’s Web” at the Palazzo delle Esposizioni at the Giardini during the vernissage of the 53rd Biennale Internazional Art Exhibition in Venice June 5, 2009. (REUTERS/Alessandro Bianchi) 07venice 14venice #

A view of the installation “Composizione non finita - infinita” by Giampaolo Bertozzi and Stefano Dal Monte at the Italian pavilion during the vernissage of the 53rd Biennale International Art Exhibition in Venice, Italy, Thursday, June 4, 2009. (AP Photo/Alberto Pellaschiar) #

A visitor looks at a work by US artist Mike Kelley “Kandors full set 2005-2009″ on show during the opening of the Punta della Dogana in Venice on June 3, 2009. (ALBERTO PIZZOLI/AFP/Getty Images) #

A woman views a mixed media installation, “Rain theorem”, by Russian artist Alexei Kallima on show on June 4, 2009 at the Russian pavilion of the Art Biennale in Venice. (ALBERTO PIZZOLI/AFP/Getty Images) #

Artist Yoko Ono performs during her installation entitled “Anton’s Memory” at the Arsenale during the vernissage of the 53rd Biennale Internazional Art Exhibition in Venice June 6, 2009. Contemporary artist Yoko Ono and U.S. artist John Baldessari will be honored at the 2009 Venice Biennale with a Golden Lion Award for Lifetime Achievement. (REUTERS/Alessandro Bianchi) #

Visitors walk inside “Private Garden” by Giacomo Costa at the Italian pavilion during the Art Biennale in Venice, Italy, Thursday, June 4, 2009. (AP Photo/Alberto Pellaschiar) #

A visitor looks up at Anatoly Shuravlev’s “Black Holes” at the Russian pavilion during the vernissage of the Venetioan Art Biennale on Thursday June 4, 2009. (AP Photo/Alberto Pellaschiar) #

A view of “Guests”, an installation by Krzysztof Wodiczko at Poland’s pavilion during the vernissage of the Biennale International Art Exhibition in Venice on June 4, 2009, (REUTERS/Tony Gentile) 07venice 14venice #

As part of the Danish and Nordic Pavilions’ exhibition by Elmgreen & Dragset as curators/artists, a “body” floats in a pool outside a home which is being “sold” at the Biennale of Venice on Thursday, June 4, 2009. (Todd Heisler/The New York Times) #

A visitor views an installation by Chinese artist Huang Yong Ping entitled “Buddha’s Hands ” at the Arsenale during the vernissage of Venice’s 53rd Biennale Art Exhibition on June 5, 2009. (REUTERS/Alessandro Bianchi) #

An aerial view of the Piazza San Marco in Venice on June 02, 2009. (ALBERTO PIZZOLI/AFP/Getty Images) #

An night view of Piazza San Marco, provided by Global-Newsroom, showing where Billy the Artist is performing at the CreART by Swatch event on June 30, 2009 in Venice, Italy. (Daniel Grund/Global-Newsroom via Getty Images) #

Buildings in Piazza San Marco are illuminated at the CreART by Swatch event, June 30, 2009 in Venice, Italy. (Daniel Grund/Global-Newsroom via Getty Images) #

FridayMay15th,2009

Guggenheim Müzesi 50 yaşında

Kategori: Katran ve Tüy — Etiketler: , — KatranveTuy @ 02:26AM

Interactive Interactive: Inside the Spiral

Yeni Yazılar »

WordPress üzerine kurulmuştur.