KATRAN ve TÜY modern sanat bilgi ortamı

ThursdayJanuary28th,2010

Ömer Uluç (1931 - 2010)

Kategori: Söyleşiler, videolar, görseller — Etiketler: — KatranveTuy @ 05:38PM

fotograf Atila Cangır 1970

söyleşi :

eylül 2008 istanbul, hande özelsancak, yavuz tanyeli

SB fotograflar,Atila Cangır,2007,istanbul

Başlangıçta hayatı ve sanatı ne kadar ciddiye aldınız?

Birisi hayata atıldığında neler hissetiniz

demişler, o da ben atılmadım ki, arkadan

ittiler demiş.

İnsan itilince ciddiye alıyor, biliyorsunuz,

nereye düşüyorum acaba diye. İnsan hayata acı

çekerek geliyor.

Sizi ittiklerinde ne kadar ciddiye aldınız? Sanat hayatınıza başlarken bu günleri düşündünüzmü?

Aman iyi ki düşünmemişim. Bir ara bir şeyleri

ciddiye aldım ki resim yaptım. İnsan hiçbir

şeyi tam olarak ciddiye alamaz. Hiçbir şeyi tam

olarak alaya da alamaz. Cereyan ve aksi

cereyanlar arka arkaya gelirler. Depresif bazı

insanlarda bunlar hızla gelir. Biri gelir hemen

ardından öbürü. Ne kadar hızlanırsa vaziyet o

kadar karışır. Şiddetli gelenleri de senin kriz

geçirmene neden olur. Bir şeyi ciddiye almakla

almamak arasındaki sürenin biraz uzaması ve

bunların çok şiddetli hissedilmemesinin bir

faydası var. Bunun bir ayarı var, o ayarı

tutturabilirseniz işiniz iş. Van Gogh kulağını

kesti olmadı, sıktı kurşunu kafasına. Onun çok

aldığı kesin. Bizim de aramızda o kadar alanlar

olmuştur. Ciddiye aldığım için bu yaşlara

kadar uğraştım. Kimse balık tuttuğumu

sanmıyordur. Her gün ben balık tuttum desem ne

yaparsınız! Her gün resim yapmışız, sergiler

açmışız, bundan para kazanmışız. Ciddiye aldık.

Ama daha da ciddiye alırsan kabaca önüne iki

yol çıkıyor. Zeki bir adamsan zaten öbür yola

gidersin. İlk yol megalomani ve övünmek.

Profesör olmak gibi. Bir yere profesör oldun mu

ciddinin de ciddisi olmak zorundasın. Bunun

mesleki deformasyonu da var. Akademiye her

gün şakalar yaparak falan gidemezsin. Sanatçı o

dünyanın içine girince ciddileşir, sıkıcı olur,

sıkıcı olunca da kötü sanat yapar. Bir de

ciddiye almanın ben neredeyim, ne yapıyorum, bu

iyi bir şey mi, değil mi, ben vasat bir adamım

da beni bir şey mi sanıyorlar, o bana şunu

söyledi, ben bunların hiçbirine aldırış

etmeyeyim, bildiğim yoldan mı gideyim gibi

gayet dertli ve trajik bir sanatçı olmaya doğru

yolu var. Ona girersen, Yunan’ın trajik

kahramanlarının tanrılarla savaştığı gibi, sen

de öyle savaşır ve mağlub olursun. Van Gogh

trajedisi böyle doğar. Ciddiye almanın iki

şekli. Bir de bizim gibi adamlar var. Ben tabii

ki birinci yola hiç gitmedim. Profesörlük,

hocalık gibi. Trajik bir şeye de gitmedim ama

onun civarından geçtim, geldim, döndüm. Benim

mizah yeteneğim çok dengeledi.

Resminizin içindeki imgelere bir anti-figür diye bilir miyiz? Eğer öyleyse bu başkaldırıyı, yine yukarı doğru gelişen ters bir piramide benzetebilir miyiz?

Figürün piramidin tepesi olması Rönesans

olayıdır. Daha doğrusu Yunanlıdan gelir. Artık

perspektif ve anatominin özellikle Rönesans’ta

çok gelişmesi figürü çok ortaya çıkarmıştır ve

figür yüceltilmiştir. Çirkin figür bile

yüceltilmiştir. Çok yüklüdür. Michelangelo

parmağıyla tanrıyı canlandırır. Artık orada bay

art var.

Yani sanatın en yüksek noktası. Orada önemli

olan mükemmelliktir. Koca koca müthiş figürler

ya da küçük figürler. Adam dünyanın merkezine

oturmuş, oradan dünyayı çiziyor gibi. Bu benim

sanat anlayışıma çok karşı bir şey. Ben tabii

ki merkezin etrafında, merkez kaç kuvvetiyle

dönen, düşmeyen, daha agresif, çarpık, çurpuk

figürleri seven bir adamım. Onlar diyorlar ki,

‘elimizde bir takım aletler var; perspektif,

anatomi gibi. Böyle bir takım şeylerle dünyayı

ele geçirmek istiyoruz’. Fakat bunun bir

macerası, heyecanı yok tabii. Bana her zaman,

bir karambol ya da karışıklık içinde figürü

andıran şeylerin belirmesi heyecan verdi. Ben

son derece figüratifim. Rönesans’tan

hoşlanmayacak kadar figüratifim. Bizim ülkede

dövünüyorlar, ‘biz Rönesanslı olamadık,

hiçbir şey yapamıyoruz’ diye. Sanki Rönesanslı

olsalar bir şey yapacaklardı! Çok kere,

eskiden beri, olmamasının avantaj olduğunu

söyledim. Bakın, dedim, Çinliler ağlamıyorlar

ve neler yapıyorlar. Bugün çağdaş Çin sanatı

her yeri sardı ve işleri çok yüksek fiyatlara

satılıyorlar. Pazarları falan var. Peki bu

adamlar Rönesans’ta yok, hadi bakalım!

Hindistan’ın da Rönesans’ı yok. Demek istiyorum

ki bir ülke Rönesans’ı mesele yapmazsa, bunu

bir avantaj olarak görmemeleri olacak gibi

değil.

Çok büyük bir zekasızlık olarak görüyorum

bunu. Yalnız lekeciler, bazı modern sanatçılar,

değişik figürlerde onları aramıştır. Yerlerdeki

yağ lekelerinden, duvarlardaki çizgilerden. Her

türlü leke bir figür çağrışımı yapabilir.

Onlara ilaveten bir şey daha yapıyorum ve fark

atıyorum sanıyorum bazı anti-figür

taraftarlarına; ben o figürün gözlerini

buluyorum ve oraya göz koyuyorum . Nereye

koyarsanız gözler canlandırır. Bu gözleri bir

büyücü gibi koyuyorum ve canlandırıyorum.

Artık küresel sanattan bahsediliyor. Küresel sanat okyanusunda yüzerken neden yalnız hareket ettiniz? İyi bir partner bulamadınız mı yada neden?

Robert Koleji’nin mühendislik kısmına giderken

resim de yapıyordum ve resim ciddileşmeye

başladı. Ben hop diye resme atlamadım, itildim

diyorum ya başından beri. Asmalı Mescit’te

‘Tavan Arası Grubu’ diye bir grup kurduk. Tavan

Arası Grubu mektepli olmayan, otodidakt

ressamların grubuydu ve bir iki sergi açtık. O

sırada bir takım insanlar bizi biraz kullandı,

saldırmak istedikleri kişilere karşı. Akademiye

karşıydık. Ben ciddi karşıydım, o zaman dahi.

Ressam olmayanlar da vardı orada. Atıf Yılmaz

mesela. O da resim yapıyordu. Böyle tuhaf

bir gruptuk. Bundan sonra böyle bir şeye

ihtiyaç duymadım. Ama bir sürü arkadaşım oldu.

Hala da var.

İstanbul’un yepyeni bir sürece girdiğini hep birlikte görüyoruz. Sizce bu olanlar normal mi yoksa oldu bittiye mi geliyor?

Bundan dört, beş sene önce resim sanatı bitti

diye bir şeyler söylüyorlardı. Öyle bir şeyin

olmadığı bugün görüldü. Bir takım sözde

küratörler kalktılar, resim sanatı zombidir,

öldü bitti, dediler. Ben Vasıf Kortun’a bununla

ilgili kaç kere cevap verdim. Şimdi hiç sesini

çıkartmıyor. Öyle bir şey olmaz, hiçbir zaman

da olmadı. Enstelasyona, videoya, heykele

karşıyım diyen yok zaten. Dışarıda da yok.

Burada kendilerine göre bir takım şeyler

uyduruyorlar.

Yılda 3000’e yakın resim-heykel mezunu veriliyor. Sizce bu gençler ilerleyebilmek için ne yapmalı?

Mezun olmasınlar. Bıraksınlar bence. Hiçbir

faydası yok. Ama derseniz ki milletimizin sanat

ihtiyacı var, o zaman kalsınlar. New York’ta

yaşadığım yıllarda bir takım genç sanatçıların

atölyelerine giderdim. Çok acıklı bir karı

kocayı hatırlıyorum. Kaç tane devasa resimler

yaparlardı ama hiç biri satılmazdı, onları

göstermek imkansızdı. Aradan zaman geçti,

aradım onları. Ayrılmışlardı ve başka işlerle

uğraşıyorlardı. Sadece Türkiye’de değil dünyada

bir sürü akademi mezunu var. Çoğu başka işlere

girmişlerdir muhakkak. Çizmek, sanat, insana

başka bakış açısı verir tabii ama illa bir şey

olacak anlamına gelmez. Eninde sonunda ben

bunun faydalı olduğu kanısındayım. Çünkü

satamayacakları ya da bu işten yorulmuş

olmaları, onların illa kötü oldukları anlamına

gelmiyor.

Zaten ünlü olanların hepsi o kuşağın en iyileri

de değil. Bunların hepsi ayrı ayrı durumlar.

Kazananlar mı iyi, kaybedenler mi! Onların

arasındaki durum pek açık değil. Bu kadar

karambolün içinde Türkiye’de bir sürü akademi

mezunu bulunması enteresan. Bir sürü üniversite

mezunu olması enteresan. Sonra bir ihtilal

yapıyorlar, ya iktidarı ele geçiriyorlar ya

hapse giriyorlar ya da evlerin de oturuyorlar.

Ama resim okumuş oluyorlar. Eğitim meselesi.

Terbiyelenme durumu. Herkes bir şey olacak diye

bir şey yok. Öyle bir adalet yok.

Büyük projeler için İstanbul’a gelen büyük küratörler buraya ne kadar içerden bakabiliyor? Bildiklerini mi yapıyorlar, birer kültür misyoneri gibi mi davranıyorlar?

Öncelikle bakamıyorlar. Burayı önceden

bilmiyorsa, tarihiyle önceden ilgilenmemişse,

İslam sanatını, buranın Doğu Roma olduğunu

bilmiyorlarsa bakamazlar. Onlara rehberlik eden

Türk vakıflar ve uzmanlara ne kadar

güvenebilirler? Henüz tartışılmıyor ama bir gün

çok tartışılmaya başlanılacak bir konu.

İstanbul 2010 Kültür Başkenti projesi sonrasında, İstanbul nasıl bir hal alır sizce? Sanatçıların yetenek ve davranışlarıyla şehrin tutumu ve davranışı arasında bir yakınlaşma mı olur, uzaklaşma mı?

2010’da İstanbul’un kültür başkenti olacağını

hep duyuyoruz. Ama tam olarak ne olduğunu

bilmiyorum.

Bilmeniz ya da size bildirilmesi gerekmez miydi?

Gerekir diye düşünüyorum ama öyle bir bilgi

yoksa, kimin ne yaptığını bilmiyorsak…

Türkiye’de şöyle bir şey var, bütün arkada

kalmışlığına rağmen buradaki insanlar bazı

işlerden çok para çıkarmayı yahut bu şekilde

ismini ortada gezdirmeyi biliyorlar. Öyle bir

şey olduğu zaman bunun adayları hemen çıkıyor

piyasaya. Orası burası toplanıyorlar,

buluşuyorlar, konuşuyorlar ve kendilerine göre

bir takım şeyler yapıyorlar. Sonra biz kulaktan

bir şeyler duyuyoruz. Basında da gayet şematik,

küçük formüller şeklinde hep müthiş şeyler

olduğunu görüyoruz, fakat, ne olacağı konusunda

açıklamalar yok. Mesela önemli birisi

kalksa, dışarıdan buraya gelse, kendi alanında

faydası olabilecek bir çevreye girse, onu

getirenler hemen onu bir köşeye kapatırlar.

Onlar o adamı boğarlar sanki, kimseyle

görüştürmezler o adam uçağa biner gider. Onu

ilk geldiği gün karşılayan kimse yine onunla

geri döner. Böyle bir ülke burası. Burada

insanların birbirine saygısı yok ki. Bireyci

mi, değil mi, egoist mi, nedir bu milletin öz

ahlakı biz daha öğrenemedik yani. Her gün

namustan bahsederiz, en büyük hırsızlar buradan

çıkar.

Gizli kameralar önünde kendi bankasını soyan,

hortumlayan adamı biz burada gördük. Başbakan

dünyanın en saçma kişisi. Muhalefet desen…

En iyi şeyleri diliyorum. İnşallah 2010

muvaffak olur.

Hepimizin temennisi bu.

Bak öyle diyoruz ama ressamları çağırıp soran

var mı?

Gençlere verebileceğiniz öneriler var mı?

Bir an evvel bıraksınlar.

Ne diyeyim !!

( deyince, hande ‘neyi?’ sorusunu sormadı, ömer’de o zaman, ‘beceremedikleri herşeyi’, cevabını vermedi.)

Zavallı sanatçının sırtından…

Koleksiyonerin profili çeşitleniyor, yenileniyor. Bu iyi bir şey. Türk sanatseveri etkilenmeye çok açık. Bu etkilenme, medyadan ya da kulaktan ağıza şeklinde şeklinde gerçekleşiyor. Bir sergiden insanların beğenerek çıkması ve şehre dağılıp anlatması da önemli bir şey. En önemlisi medya. Medyadaki insanlar iyi yazılar yazabiliyorsa önemli şeyler oluyor.

Koleksiyoner daha çok isime bakarak sanat alıyor. Tabii, ticari bir amaç da güdüyor. Kimse para kaybetmek istemez. ‘Benim olsun, sonra satayım’ mantığı vardır. Bugünün koleksiyoneri bilinçsiz. Türkiye’de her şey mükemmel de koleksiyoneri mi değil! Koleksiyonerlik bir moda işidir. Bir akım moda olur, onu alırlar. Mezat işi bir modadır. Mesela benim işlerim en tepedeydi. Neden, bilmiyorum. Sonuçta koleksiyoner modaya bağlıdır. Çünkü koleksiyoner ona buna gösterir, devam ediyorlarsa, siz tutuyorsunuz demektir. Bunlar birkaç ayak; galeri, yazar, medya, alıcı ve koleksiyoner. Müze bunların bir büyüğü. Ama bazen müze çok kurumsallaşır ve müzsibet bir şey olur. Bir müzenin faydası olacağına zararı olabilir. Kurumun bir faydası olduğuna inanmıyorum. Sanatçı, kulaklarını havaya dikmiş, gözlerini etrafta gezdiren bir mahluk. Sanatçı, her durumda masumdur ama koleksiyoner değildir. Böyle dediğin zaman, bence katiller de biraz masumdur. Suçu karalayan bir adam değilim.

Koleksiyonerin suçu, zavalli sanatçının sırtından bir şeye sahip olmak. ‘Ben bunu aldım, astım’ demesi, sahip olma, gösterme duygusu… koleksiyoner, sanat eserini ucuza almak istiyor. Müzayedeye giriyor, dedikoduları dinliyor, küçük lobilere giriyor, ayakçılarla kulağını dışarıya uzatıyor. Bu dedikolduları koz olarak kullanıyor.  Benden birisi iş alırken, ‘sizin buna benzer bir resminiz müzayedede satılmamış’ diyor. Satılır, satılmaz. Ben zaten bunlardan bir şey çıkacağını bilseydim kırk yıl yurtdışında yaşamazdım. Suç, bir anlamda koleksiyonerde. Çünkü cahil ve bilinçsiz. Koleksiyoner cahil, ressamların büyük bir kısmı cahil. Mesela orijinal Picasso görmemiş. Galericisi cahil. Ne bekleniyor? Fiyatlar hangi ülkede bu kadar az! En yüksek satan 100 bin euro. Ben bu fiyata sattım. Erol Akyavaş çok kültürlü ve iyi bir ressamdı, en yüksek fiyatı, 250-300 bin euro.

Ortada bir suç meselesi varsa, en kabahatli galerici, çünkü, bu işi en iyi bilmesi gereken o. sonra ustalaşmış ve kurnazlaşmış koleksiyoner tipi, sonra da onlarla oynayan ressam. Bütün koleksiyoner, galerici ve ressamlar için aynı şeyi söylersek büyük haksızlık etmiş oluruz tabii, bu işi çok iyi yapanlar var.

ÖMER ULUÇ,,

Ömer Uluç Son Yolculuğuna Uğurlanıyor

Ömer’in arkadaşları , ( hayalet 1998 )

CİNLERİN RESSAMI: ÖMER ULUÇ,

ÖLÇÜYÜ REDDEDEN RESİM

Türk çağdaş sanatının kendine özgü ressamıydı Ömer Uluç. Türk sanatına olduğu kadar abartısız dünya çağdaş sanatına, bu sanatın görsel plastik dil ve anlatımına da en başta ‘yenilik’ getirmiş, giderek bu yeniliği özgün bir üslup realitesinden ‘bakış felsefesi’ne kadar genişletmişti. Bakış felsefesi, bakış realitesi… Günümüz dünyasının çağdaş açılımı aslında. Aklın görselliğe indiği ve görselliğin vitrin boyutunda düzenlenip, insan ruhunu esir alıp, onu ‘kutsal tüketici’ olarak değerlendirdiği çağımızda; mühendislik, yani bir akıl ve ölçü eğitiminden gelen bir sanatçı olarak Ömer Uluç, bunda isyanın da adı olarak beliriyordu. Resimleri ölçüyü reddetme üzerine de kuruludur onun. Mühendislik bir ölçü vermişti ve bunun ceremesini de dünya ölçeğinde bir yaşamsal ve mesleksel tecrübe olarak yaşamıştı sanatçı. Resimde akademik dilin ölçü ile sınırlandırılan boyutuna karşı olması, özgür bir alan yaratmasıyla ilgili algılamaydı. Alabildiğince bu dile, bu dilin sınırsızlığına inanarak, sığındı. O dil de onu yalnız bırakmadı, sonuna kadar yanında oldu. Samimi bir varoluşun kapısı haline geldi onun için. Sonuç olarak bu dil aklı aşan bir görsel-düşünsel estetiğe taşındı. Mühendis kökenli bir ressamın aklı aşması ancak ironik bir dille olabilirdi ki, Ömer Uluç da böyle yaptı.. Bunu ne boyutta gerçekleştirdiğini kendi de bütün boyutlarıyla bilmiyordu aslında. Bu yönüyle kendi resmine, resimsel bakış açısına getirdiği yaklaşım da ironikti onun. Aslında bunu yakın çevresinde bulunanlar bile algılayamadı. Şen kahkahalar patlatan bir çocuk olarak baktılar ona. Yoksa, hayatı ironiyle kavrayan bir Ömer Hayyam olduğunu anlayamadı çoğu… RESMİN ÖMER HAYYAM’I GÖÇTÜ İronik bakışı, cinler, periler dünyası, bohem tutumu ve entelektüel derinliğiyle Ömer Uluç, büyük bilge Ömer Hayyam gibi; kendi çağının ötesinde bir arayışın içine girmişti. Bu arayışın kodlarını nasıl Ömer Hayyam zamanında ancak sınırlı sayıda kişi idrak edebildiyse; ressam Ömer Uluç resmi ve resme taşıdığı değerler, yaşamında gerçekleştirdiği realiteler toplamında da Uluç’u çağı ve çevresi bütün boyutlarıyla kavrayamadı, anlayamadı.. Onun kabul edilmiş değerler üstü bir gerçekliğin insanı olduğunu çoğu kişi kavramak da istemedi. Cinlere, perilere yönelmesi; bildik biçim dünyası ve o dünyanın sınırlarıyla hayatı algılayan boyutuna hep tedirgin bir bakış kültürü ve plastik perspektifle bakması; onun çok boyutlu bir dünya algılaması, en önemlisi de yaşadığı çağdan memnun olmaması; gerçekte ü de batı felsefesi, sistemi ve estetiğine güvenmeyen tutumuyla da ilgiliydi. Onun için doğuya yöneldi Ömer Uluç. Hem düşünsel boyutta ve hem de estetik boyutta. Ömer Hayyam’la kıyaslamam boşuna değil. Çünkü adıyla özdeş Hayyam onun için bir çıkış güzergâhıydı da aynı zamanda. Ama bir farkla ki, Ömer Hayyam İslam kültürü içinde, onun değerleriyle yetişmiş, o değerleri skolastik boyutta algılayan ve yaşayan insanlara ve düşüncelere karşı protest bir eylem ortaya koymuş biriydi. Oysa Ömer Uluç’un böyle bir şansı hiç olmadı. Bilakis o batı terbiyesi ve kültürü aldı. O kültürün ve mesleğin icaplarını yerine getirdi. Sonra da içinde bir yaratma heyecanı olarak duran resme yöneldi. O resmin kulvarında özgün bir dil oluşturmak, o dil içinde ruhundaki kıskacı açmak, özgür kalmak; aldığı eğitime ve sisteme doğuya yönelerek isyan etmek istiyordu. Bunu da bir parça başardı Ömer Uluç. İşte olabildiği kadar resmin Ömer Hayyam’ı olarak. Sonuç olarak, Ömer Uluç resmiyle özgün bir dil oluşturdu, yarattı. Bu dil ve dilin içeriğinden gerçek protest bir yapı, giderek kendisini memnun eden bir ruh huzuru yaratıp yaratmadığı hep bir soru işareti olarak kalacaktır. Gerçek Ömer Hayyam olup olmadığı da.. Aslında bu sadece Ömer Uluç’la ilgili bir soru da değildir. Bütün Türk sanatçılarıyla ilgili bir sorunsaldır. Tanzimat’tan beri süregelen; bir kişilik, kültür, bilinç ve algı sorunudur. Ömer Uluç bunu estetiğiyle bir parça aştı. Hiç değilse bir arayış estetiği ortaya koyarak yaptı. Darısı diğer sanatçıların başına…

Ümit Gezgin

Ömer Uluç Hakkında

ömer uluç’un kadınları

Geçtiğimiz Ocak ayında (2010) yitirdiğimiz Ömer Uluç’un 25 eserinin reprodüksiyonları “Ömer Uluç’un Kadınları” adlı sunumla Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi koridorlarına taşındı. Ömer Uluç’un 1979, 1984, 1987 ve 2007 yıllarında Ankara’da açtığı çeşitli sergilerdeki eserlerinin reprodüksiyonlarından oluşan sunum, İlef Öğretim Görevlisi Atila Cangır’a ait reprodüksiyon arşivinden seçildi ve üniversitenin basımevinde hazırlandı. 28 Ocak 2010 tarihinde kaybettiğimiz sanatçı Ömer Uluç’un eşi Vivet Kanetti Uluç’un izniyle İlef’in koridorlarında Uluç’u yaşatmayı amaçlayan sunum, sanatçının “Ölümün olduğu yerde ben yokum. / Benim olduğum yerde ölüm yok.” sözlerini de haklı çıkarıyor.

TuesdaySeptember22nd,2009

Ömer Uluç’un cin tüneli

Kategori: Katran ve Tüy, istanbul, sergiler — Etiketler: , , , , — KatranveTuy @ 02:55AM
Ömer Uluç'un cin tüneliSergi, sıcak renklerin hâkim olduğu büyük boyutlu tuvallerden oluşuyor. FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

22/09/2009 11:37 Ömer Uluç yeni sergisini Beylerbeyi Sarayı’nın tünelinde açtı. ‘Beylerbeyi Cinleri’ adlı, büyük resimlerden oluşan sergi, mekânı sarıp izleyiciyi şaşkına çeviren bir atmosfer oluşturuyor

Türk resminin yaşayan en büyük ustalarından Ömer Uluç, 2007 yılında bir şehir hatları vapurunda cinlerini sergiledikten sonra, sanat galerilerinin risksiz mekânlarına sığamaz oldu. Sanatçının cinleri, bu kez Beylerbeyi Sarayı Tüneli’nde açtığı sergisinde yine başrolde. Daima Picassovari bir ‘aramama ama bulma’ telaşında olan Uluç için yeni, hiç de yeni bir durum değil. Bununla birlikte ‘Beylerbeyi Cinleri’ sergisi ile bambaşka bir açılıma girmiş. Bu kez adımını atarken bazı şeyleri geride bırakmış. 140 metre uzunluğundaki tünel, alışılmışın hayli dışında bir sergi mekânı. Sultan Abdülaziz’in 1861-65 yıllarında Sarkis Balyan’a yaptırdığı bu yazlık sarayın Set Bahçeleri’nin altından geçen tünel II. Mahmud döneminden kalma. Kıyı yolunun işlevini sürdürmesi amacıyla yapıldığı öne sürülen tünel için, Sultanın gizli sevgiliye kaçış planları nedeniyle yaptırdığı gibi fanteziler de dile getiriliyor… Eşindikçe mistisizm kokan İstanbul’da, ne batılı ne doğulu üslubuyla toplumsal aradalığı hatırlatan Beylerbeyi Sarayı’nın bu daha da enteresan mekânı, bugün Uluç’un cinlerini ağırlıyor. Mekânı saran tuvaller Sergide, sanatçının 4×3.35 m.’lik demir konstrüksiyonlar üzerine gerçekleştirdiği 42 parçadan oluşan devasa tuvalleri yer alıyor. Tuvallerinin üst kısımları, tavana yaklaştıkça eğrilerek kemerli örtü sistemiyle bütünlük sağlıyor. Mekânı adeta saran, sağlı sollu toplam 280 metreye yayılan çalışmalarla sergi, mekana özgü bir nitelik kazanıyor. Sergideki her çalışma yine dört ayrı parçadan oluşuyor. Uluç, önceki çalışmalarından yola çıkarak üretmiş cinlerinin yeni suretlerini. Bu suretler bilgisayar yardımıyla tuvallere aktarılmış. Resim anlayışı, hareket, hız ve mobilite esası üzerine kurulu olan sanatçı, ‘Beylerbeyi Cinleri’nde de her şeyin sürekli yer değiştirebileceği gerçekliğinden yola çıkmış. Döngüsel biçimde dönme ancak daire değil, sarmallar oluşturarak hep başka bir noktaya varma, sanatçının karakteristiği. Dolayısıyla sergideki hiçbir parça daha önce üretilmiş olanla birebir aynı değil. Çalışmalar dijital ortamda, bazen eski bir resmin minicik bir ayrıntısının üzerinden geçilerek, bazen kolajvari biçimde gerçekleştirilmiş. Aynı küçük ayrıntı, mevcudunun on katı büyütülüp yan yana farklı renklerde basılmış. Bir tuvaldeki cin fırlayıp bir başkasına tutunmuş, iki cin üçüncü bir tuvale eklemlenmiş. Figürlerin tuvaller arasındaki geziniminden doğan bu dönüşüm, parçalanma ve yeniden oluşma ile dekonstrüktif bir anlayışın sonucu. RNA ve DNA’ların formlarıyla da ilgilenen sanatçının insandışı yaratıklarla kurduğu metafizik ilişki yine bilimsel bir arka plandan besleniyor. Bu sergide, sanatçının 80’lerin sonlarında Paris’teki bir sergisini gören John Berger’ın kaleme aldığı gibi; “hem hiç görmediğimiz hem de çok eski zamanlardan tanış olduğumuz görülmedik görüntüler” peşinde yine Uluç. Ebatları büyüdükçe muhteviyatı da farklılaşan cinler, realiteye koşullanmış bir aklın zeminsiz, uçuşan olarak niteleyebileceği soyutlukta. Bu yaratıkları göstermenin ötesinde, hissettiriyor Uluç. Çoğu kez figürün peşinde olduğunu belirtmiş olan sanatçının, şimdiye dek sarmal hareketlerle, kenarı-köşesi belli formlarda gerçekleştirdiği cinlerinin bu sergideki bazı tuvallerde giderek silikleştiğini, amorf karakterler kazandığını görmek hayli ilginç. Bir giriş ve bir de çıkış kapısı bulunan tünel, Ömer Uluç için karanlıktan aydınlığa açılan pencere niteliğinde. Fakat tünelin sonundaki günışığına varmak için, her bir tuvalin kendi renk âlemine dalmadan, kararlılıkla yürümeniz gerekiyor! Renk cümbüşü Parçaların kurduğu bağımsız dünyanın yanı sıra toplamdaki renk cümbüşünün, mekâna özgü ışık beraberinde yarattığı atmosferse apayrı. Sıcak renkler hayli kuşatıcı. Bu tuhaf yaratıkları hissetmek, kuvvetli renklerinin izleyen üzerinde bıraktığı etkiyle de pekişiyor. Sanatçının yeni denediği print tekniği, son dönemlerde gerçekleştirdiği, kabarık boya dokusu ve geniş yüzeylere dayalı resim anlayışını bertaraf etmiş gibi görünüyor. Ancak bu baskı tekniği ile renk kontrastlarının çok iyi verilmesi başka tür bir avantaj alanı açmış. Aynı tuval üzerinde net siyahta patlayan bir mavi, mavinin patlattığı bir siyah, resmin hükmünü hayli kuvvetlendiriyor örneğin. Maruz kaldığı yoğun etki, şaşkına çeviriyor izleyicisini. 26 Eylül’de sona erecek serginin MATRAŞ sponsorluğunda gerçekleştirildiğini belirterek, sanatçının aynı yöntemle küçük tuvallerde de çalışacağının müjdesini verelim.

ELİF DASTARLI

WordPress üzerine kurulmuştur.