CFA Exhibitions - DANIEL RICHTER
yeni sekmede açın
Centre Pompidou in Paris, France, August 11, 2007.
yeni sekmede açın
Centre Pompidou in Paris, France, August 11, 2007.
Masa-üstüne yeni klasöre indiriniz
Win Zip veya Win Rar ile açınız
G E L E N K Ü L T Ü R sergisi
My Name İs Casper, “Hem Çağırıyorsunuz Hem Gelince Korkuyorsunuz” açılış fotoğrafları,,
Bienal’e ağır eleştiri Le Monde, Bienali yerden yere
vurdu
Fransa’nın önde gelen gazetelerinden Le Monde, kültür ve sanat sayfasında geniş yer ayırdığı 11. Uluslararası İstanbul Bienali’ni yerden yere vurdu. Le Monde’un İstanbul’a Bienal’ini takip etmesi için İstanbul’a gönderdiği muhabiri Phillippe Dagen, sanat sayfasında geniş yer ayrılan haberinde oldukça çarpıçı eleştirilerde bulundu. Dagen, Bienal’in sunumunu eleştiriken, sunumun sanatçıların değeri ve kalitesiyle bağdaşmadığını belirtti. Haberde İstanbul Bienali’nin yalnızca sanatçıların eserlerinin net ve açık olması için gayret ettiğini vurgulanırken bu çabanın yeterli olmadığına işaret edildi. Dagen’e göre, sunumdaki bu netlik ve açıklık, sanat eserlerinin sergilenmesinde bir sertlik yansıtıyor. Bienal’in İstanbul’da yer almasına rağmen Türk sanatçılarının sayısının az olduğu ve bunun üzücü olduğunu belirtilerek Bienal’de tüm dünyadan sanatçılar varken Türkiye’nin neredeyse olmadığı ima ediliyor. Ayrıca, yazdığı makalenin başlığında Dagen, İstanbul Bienali’ni “vahşi” olarak tanımlıyor. Bienal’de yer alan 70 artistin büyük bir kısmının Orta Doğu, Doğu Avrupa veya Orta Asya gibi “sorunlu” bölgelerden gelmesi nedeniyle haberin başılığında bu tespite yer verilmiş. Bienali’n yerden yere vurulduğu haberde bazı olumlu görüşler de yok değil. Haberde İstanbul Bienali’nde “çok az olsalar da”, katılımcı Türk sanatçıların tamamının başarılı isimlerden oluştuğu yorumu yapıldı. Kerim ÜSTER/ PARİS
22/09/2009 11:37 Ömer Uluç yeni sergisini Beylerbeyi Sarayı’nın tünelinde açtı. ‘Beylerbeyi Cinleri’ adlı, büyük resimlerden oluşan sergi, mekânı sarıp izleyiciyi şaşkına çeviren bir atmosfer oluşturuyor
Türk resminin yaşayan en büyük ustalarından Ömer Uluç, 2007 yılında bir şehir hatları vapurunda cinlerini sergiledikten sonra, sanat galerilerinin risksiz mekânlarına sığamaz oldu. Sanatçının cinleri, bu kez Beylerbeyi Sarayı Tüneli’nde açtığı sergisinde yine başrolde. Daima Picassovari bir ‘aramama ama bulma’ telaşında olan Uluç için yeni, hiç de yeni bir durum değil. Bununla birlikte ‘Beylerbeyi Cinleri’ sergisi ile bambaşka bir açılıma girmiş. Bu kez adımını atarken bazı şeyleri geride bırakmış. 140 metre uzunluğundaki tünel, alışılmışın hayli dışında bir sergi mekânı. Sultan Abdülaziz’in 1861-65 yıllarında Sarkis Balyan’a yaptırdığı bu yazlık sarayın Set Bahçeleri’nin altından geçen tünel II. Mahmud döneminden kalma. Kıyı yolunun işlevini sürdürmesi amacıyla yapıldığı öne sürülen tünel için, Sultanın gizli sevgiliye kaçış planları nedeniyle yaptırdığı gibi fanteziler de dile getiriliyor… Eşindikçe mistisizm kokan İstanbul’da, ne batılı ne doğulu üslubuyla toplumsal aradalığı hatırlatan Beylerbeyi Sarayı’nın bu daha da enteresan mekânı, bugün Uluç’un cinlerini ağırlıyor. Mekânı saran tuvaller Sergide, sanatçının 4×3.35 m.’lik demir konstrüksiyonlar üzerine gerçekleştirdiği 42 parçadan oluşan devasa tuvalleri yer alıyor. Tuvallerinin üst kısımları, tavana yaklaştıkça eğrilerek kemerli örtü sistemiyle bütünlük sağlıyor. Mekânı adeta saran, sağlı sollu toplam 280 metreye yayılan çalışmalarla sergi, mekana özgü bir nitelik kazanıyor. Sergideki her çalışma yine dört ayrı parçadan oluşuyor. Uluç, önceki çalışmalarından yola çıkarak üretmiş cinlerinin yeni suretlerini. Bu suretler bilgisayar yardımıyla tuvallere aktarılmış. Resim anlayışı, hareket, hız ve mobilite esası üzerine kurulu olan sanatçı, ‘Beylerbeyi Cinleri’nde de her şeyin sürekli yer değiştirebileceği gerçekliğinden yola çıkmış. Döngüsel biçimde dönme ancak daire değil, sarmallar oluşturarak hep başka bir noktaya varma, sanatçının karakteristiği. Dolayısıyla sergideki hiçbir parça daha önce üretilmiş olanla birebir aynı değil. Çalışmalar dijital ortamda, bazen eski bir resmin minicik bir ayrıntısının üzerinden geçilerek, bazen kolajvari biçimde gerçekleştirilmiş. Aynı küçük ayrıntı, mevcudunun on katı büyütülüp yan yana farklı renklerde basılmış. Bir tuvaldeki cin fırlayıp bir başkasına tutunmuş, iki cin üçüncü bir tuvale eklemlenmiş. Figürlerin tuvaller arasındaki geziniminden doğan bu dönüşüm, parçalanma ve yeniden oluşma ile dekonstrüktif bir anlayışın sonucu. RNA ve DNA’ların formlarıyla da ilgilenen sanatçının insandışı yaratıklarla kurduğu metafizik ilişki yine bilimsel bir arka plandan besleniyor. Bu sergide, sanatçının 80’lerin sonlarında Paris’teki bir sergisini gören John Berger’ın kaleme aldığı gibi; “hem hiç görmediğimiz hem de çok eski zamanlardan tanış olduğumuz görülmedik görüntüler” peşinde yine Uluç. Ebatları büyüdükçe muhteviyatı da farklılaşan cinler, realiteye koşullanmış bir aklın zeminsiz, uçuşan olarak niteleyebileceği soyutlukta. Bu yaratıkları göstermenin ötesinde, hissettiriyor Uluç. Çoğu kez figürün peşinde olduğunu belirtmiş olan sanatçının, şimdiye dek sarmal hareketlerle, kenarı-köşesi belli formlarda gerçekleştirdiği cinlerinin bu sergideki bazı tuvallerde giderek silikleştiğini, amorf karakterler kazandığını görmek hayli ilginç. Bir giriş ve bir de çıkış kapısı bulunan tünel, Ömer Uluç için karanlıktan aydınlığa açılan pencere niteliğinde. Fakat tünelin sonundaki günışığına varmak için, her bir tuvalin kendi renk âlemine dalmadan, kararlılıkla yürümeniz gerekiyor! Renk cümbüşü Parçaların kurduğu bağımsız dünyanın yanı sıra toplamdaki renk cümbüşünün, mekâna özgü ışık beraberinde yarattığı atmosferse apayrı. Sıcak renkler hayli kuşatıcı. Bu tuhaf yaratıkları hissetmek, kuvvetli renklerinin izleyen üzerinde bıraktığı etkiyle de pekişiyor. Sanatçının yeni denediği print tekniği, son dönemlerde gerçekleştirdiği, kabarık boya dokusu ve geniş yüzeylere dayalı resim anlayışını bertaraf etmiş gibi görünüyor. Ancak bu baskı tekniği ile renk kontrastlarının çok iyi verilmesi başka tür bir avantaj alanı açmış. Aynı tuval üzerinde net siyahta patlayan bir mavi, mavinin patlattığı bir siyah, resmin hükmünü hayli kuvvetlendiriyor örneğin. Maruz kaldığı yoğun etki, şaşkına çeviriyor izleyicisini. 26 Eylül’de sona erecek serginin MATRAŞ sponsorluğunda gerçekleştirildiğini belirterek, sanatçının aynı yöntemle küçük tuvallerde de çalışacağının müjdesini verelim.
ELİF DASTARLI
19/09/2009
Eyüp’te doğdu, ressam olmadan resim yapmaya karar verdi, ‘arture’ü icat etti ve istisnai bir sanatçıya dönüştü. Fransa’da yaşayan Yüksel Arslan’ın bugüne kadarki en kapsamlı retrospektif sergisi Santralistanbul’da. Fırsat bilip yılların tozunu attıran bir söyleşi, bonus olarak da Beyoğlu turu yaptık
İstanbul’a 40 yıl boyunca yolunuz neden düşmedi? Kendinizi sürgün mü ettiniz bir nevi?
Yok, gayet basit: Bizim küçük bir evimiz, bir odam var, çalıştığım o odayı terk edemiyorum! Niye? Amacım arture yapmak, ben resimlere arture diyorum ya, bunun tek yolu da ondan daha fazla vaktimi alan okumak. Etrafımda hep kitaplar var, çünkü okumazsam çalışamam. Okuyorum ve arture yapıyorum. Seyahat etmek gibi bir programım yok. Bizim tatillerimizi altı yıl önce ölen eşim programlardı, şimdi o işi kızım üstlendi. İki-üç hafta bir yerlere gidiyoruz; bir yerlere dediğim de, Fransa’da biliyorsunuz, tarih öncesi mağaraları çok bol. Tarih öncesi sanatını çok seviyorum. Çünkü tekniğim de oradan geliyor… Yani benim çalışma masamdan kalkmam çok zor oluyor. 1971’de, eşim de Hollandalı olduğu için Hollanda’ya gittik, onun dışında Fransa’dan çıkmadım.
Odanızı anlatır mısınız?
Etrafım 1.30 metre yüksekliğinde kitaplıkla dolu, onun üstünde sevdiğim sanat eserleri, daha çok Afrika heykelleri… Eskiden arture’lerim de oradaydı, şimdi onların hepsi İstanbul’da olduğu için yalnızca sanat eserleri ve halk sanatları eserleri var. Büyük bir masa ve oturduğum koltuk, bu kadar.
40 yıldır o odada mı üretiyorsunuz?
Hah, bir de küçük masa var, çünkü cumartesi-pazar günleri kitap avına çıkıyorum. O büyük masamın önündeki küçük masada bulduğum kitaplar birikiyor. Onlardan seçme yaparak okuyorum.
Bu kitap avının esasları nedir? Bir hedefe doğru mu çıkıyorsunuz, yoksa ne çıkarsa bahtıma diye mi?
Bazen aradığım kitaplar olduğunda onları yüzde yüz bulmak istiyorum. Bazı özel kitapçılar var, oralarda da bulamazsam tesadüfle de olsa karşıma çıkıyor. Okunacak çok kitap var, seçme yapmak lazım. Eskiler ne diyor; hayat kısa, sanat uzun!
İstanbul’a gelirken bir beklenti oluştu mu? Neler vardı zihninizde?
Bizim aile 25 kişi olmuş, hepsini göreceğim! Evet, onları özledim, bu normal. Herhalde yaşlandım biraz, yaşlandıkça da çocukluğa dönülüyor, çünkü en çok özlediğim doğduğum mahalle. Ben Eyüplü değilim, Eyüp-Bahariyeliyim.
(Komet geliyor… Birbirlerini görür görmez kahkahalar başlıyor…)
Geldim ve sabah Eyüp’e gittim, Eyüp Camii’nin iki avlusunu gördüm. Bir de caminin arkasında ufacık, dar, kaldırım taşlı bir yol vardır; Bahariye’ye gitmek için kestirme yol. Orayı da çok özlüyordum. Bu daracık yolun her tarafı mezar taşlarıyla dolu ve türbeler var. Oraya kadınlar, erkekler gelir ve adak adarlardı, para atar, çaput bağlardı çocuğu olmayan kadınlar falan… Oradan çıktım, Bahariye Caddesi’ne doğru yürümeye başladım. Çünkü doğduğum yeri görmek istiyordum. Allahtan biliyordum bizim evin ve pek çok yerin yıkılmış, tamamen değişmiş olduğunu yoksa kalp krizinden gidebilirdim. Sonra da müzeye geldim zaten, bu hali de güzel…
Bütün resimlerinizi bir arada görmek nasıl bir his yarattı sizde?
Büyük sürpriz! Bazı arture’leri görünce ‘Bunu ben mi yaptım’ dedim. Hatırlamıyorum. Çünkü bu internet yüzünden, bir sergi açılınca herkes duyuyor, bir sürü arture toplanmış, şaşırdım kaldım. İkincisi de, her resmin önünde saatlerce durmadık, bazen hızlı geçtik, bakılacak gibi değil, dört kat, 600’e yakın arture var. Hızla bakmamıza rağmen üç saat sürdü. Demek ki ciddi bakmak isterse birisi, bir günden fazla zamanını alacak. Serginin komiseri Levent Yılmaz’a dedim ki, “Aşağıda sedye ve ambulans bulunsun da fenalaşanı hastaneye taşısınlar!” Çok resim var. Katalog 600 sayfa. İşte neden seyahat etmediğim burada belli oluyor, çünkü aptal gibi durmadan çalışmışım. Tek bir arture’ün bir yıl sürdüğü oluyor…
Arture’lerinizi tarif ederken, “Resme karşıdır” diyorsunuz. Arture’ü yaratmanız, yeni teknik adını verdiğiniz Yüksel Arslan tekniğine ihtiyaç duymanızın nedeni neydi?Buna cevap vermek çok kolay: Ressam değilim! Daha baştan belli oldu, liseyi zor bitirdim çünkü. Kendimi ressam yapmak, ressam olmak istiyordum ama çabuk farkına vardım ki, liseyi de en sonunda bitirince, akademiye gideceğime sanat tarihine yazıldım. Niye? Ben de başta yağlı boya falan yaptım ama geleneksel bir ressam olmadığımı anladım hemen; ressam olmadan da resim yapılır dedim. Onun için yaptığım eserlere ‘arture’ kelimesini buldum, Fransızca. Arture’leri 1962’den itibaren numaraladım, 2009’a gelirken 655 arture oldu, yani senede aşağı yukarı 15 arture yapmışım. Demek istediğim alışılmış bir ressam değilim. Benim yaptıklarım resim, şiir ve felsefe arası ürünler. Geleneksel ressam çok var…
Geleneksel ressamla kastettiğiniz ne?
Bir tuvalin önünde, yağlı boya, elinde paletiyle resim yapan bir sanatçı. (Komet’e bakarak) Mesela Komet!
Komet: Ferit Edgü’nün ‘Arslan’ kitabında da okudum, Arslan yaptığına sanat dememek için arture diyor.
1962’de arture demeye başlıyorsunuz ama çok daha öncesinde resmin malzemesi boyayı da çıkarıyorsunuz hayatınızdan ve doğal malzemeye çeviriyorsunuz yüzünüzü… Neden tarih öncesi sanatları seviyorum? Mağara resimleri bilhassa, işte tekniğim de bununla ilgili. 1955’te Maya Galerisi’nde sergi açtıktan sonra, Adalet Cimcoz bütün resimlerimi sattı ve 800 lira attı masaya, “Vergileri düşürdüm oğlum” dedi, kendimi zengin sandım. Oradan çıktım ve Haşet Kitabevi’ne gittim. O zamanlar, param olduğunda oradan resim kitapları alırdım. Çünkü orijinal resim göremiyorduk. Haşet’te bir kitap buldum, ismi ‘Modern Sanatın 40.000 Yılı’. Aslında prehistorya resimleri üzerine bir kitap. Bu kitabı yazan adam bir reçete veriyor. O reçeteyi hemen denedim… İşte o ilk resmi sergide göreceksiniz! Yeni tuval boyama tekniğini, o kitaptaki reçeteden hareketle buldum.
1962’ye, yani arture’lere kadar hayvan imgesi baş misafiriniz oluyor, akabinde mezar taşları devreye giriyor, insanlar sonra… Bu sıra nasıl oluştu?
1955’teki ‘İlişki, Davranış, Sıkıntılara Övgü’yü açtıktan sonra basında kritikler çıktı. Biri de Yeni Ufuklar dergisinde Sabahattin Eyüboğlu’nun müstear isimle yazdığı bir yazı. Enteresan bir yazıydı, şöyle diyordu: “Hayvanların olduğu, insanların olmadığı garip bir dünya bu.” Ama ben o hayvanları insanlaştırmıştım. Hemen biraz sonra da, garip bir şekilde, ‘İnsanlı Günler’ diye bir seri yapmaya başladım. Bu yazıya tepkiydi benim için o seri aslında. İnsan girsin, insanı da görelim diye yaptığım eserlerdi.
‘İnsanlı Günler’ olunca ikinci serginizin adı, akla şu geliyor; yine de insana teslim olmuyorsunuz. ‘İnsanlı’ demeniz, sanki tarih öncesine merakınızı ele veriyor, ne dersiniz?
Zaten yeni teknikle yaptığım için o diziyi, orada da ilkel insanları, belki de hayvanlaşmış insanları çizdim. İşte bu sergide, ‘İnsanlı Günler’ serisi var, müthiş bir sürpriz bu mesela. O eserlerin çoğu İpşiroğlu Koleksiyonu’ndaydı, İpşiroğlu yaptığım işleri çok severdi. Bütün o işleri yeniden görmek sahiden tuhaf.
Geçmişinizle karşılaşmayı sadece ‘tuhaf’ sözcüğüyle mi açıklıyorsunuz? Bu büyük sergi dolayısıyla tam olarak nasıl bir duygu iklimi içindesiniz?
İlk sergimden, 1955’te Adalet Cimcoz’un Maya Sanat Galerisi’nde açtığım sergimden de bir resim var burada. O zaman daha arture yapmıyorum. Onları bir odaya koymuşlar mesela, sanırım beş-altı kadar ilk dönem işlerimden var. Sürpriz, müthiş hem de! O zaman 22 yaşındaydım. Bohem hayatına girmiştim, kimin umrunda fotoğraf çektirmek yaptığın resimlerden falan. Hepimiz yarı deliydik! Normal olarak. O ilk işlerin bende fotoğrafları bile yoktu. Çok tuhaf. Hatırlamadım. Unutmuşum.
Kullandığınız renk skalasını da yeni teknik yöntemine mi borçlusunuz?
Kullandığım kâğıtlar da bir mağaranın duvarı gibi olmuş, değil mi? Toprak boyalar, şunlar bunlar, korkunç bir şey. Bazıları küflenmiş, temizlemişler. Bütün malzeme organik olduğu için, yağ ve yumurta akı kullandığım için mesela, böceklerin resimlere saldırmaması vs. için bazı koruyucu önlemler almak gerekiyordu ve tütün suyu kullanmaya başladım.
Tütün suyu kullanmaya başlamanız da bir reçete keşfiyle oluyor, değil mi?
O reçeteyi sonradan buldum; ‘Türk Kitap Kapları’ diye Kemal Çığ adlı bir araştırmacının kitabı bu. Eski minyatür kitaplarının ciltleri de hayvan derisinden, böcekler istila etmesin diye tütün suyu kullanıyormuş mücellitler. Tütün suyu kullanınca böcekler korkuyor!
Ferit Edgü’nün sizin için yaptığı bir yorum var: “Ressam değil, okur-çizer”. Hele de bir ‘kutsal kitap’ bütün işleriniz içinde özel bir yer tutuyor. ‘Kapital’i Güncelleştirme Denemesi’ adlı seriyi yapıyorsunuz. ‘Kapital’i güncelleştirmek istemem kişisel yaşantımla ilgili, çünkü 1967’ye dek Nietzsche’ciydim. Onun çok etkisinde kaldım. Evlenip çoluk çocuğa karışınca ve normal bir hayata başlayınca yavaş yavaş kendime sorular sormaya başladım. ‘Ben Nietzsche’ciyim ama üstün insan mıyım, üstün insan kimdir’ diye düşündüm: Ben de herkes gibi yemek yiyorum, eşim var, sevişiyorum, çocuklar büyüyor, ne demek bu üstün insan olmak? Bu normallikler hayatıma girdikçe de toplumla ilgilenmeye başladım. Sorulara en güzel cevap Karl Marx’ı okumaktı. Gereklilikti ve karşımda duruyordu. Onu okudukça ekonomi-politik üzerine de okumaya başladım. Bir daldım Karl Marx’a, sadece ‘Kapital’i değil, bütün yazdıklarını ve büyük arkadaşı Engels’in yazdıklarını da okudum. Normal olarak da, ‘Kapital’i resmetmek fikri aklıma geldi. 30 arture’ü altı yıl boyunca çalıştım.
‘Kapital’i resmetmeye kalkışmak, sizi nasıl bir fikir ve hayal dünyasına sevk etti?
İlk fikir şuydu: 19. yüzyılda yazılan bir eseri, yaşadığım zamana aktarmak, yani 20. yüzyılda ne oluyor sorusunu sormak. Al başına belayı, altı yıl işte! ‘Kapital’in güncelleştirilmesi ne demek? Ekonomi-politik olayların 20. yüzyıldaki karşılığı. Bu sorunun farkına varmamla konu kolaylaştı. Mesela o zamanlar ve bugün de dünyada zengin ülkeler var değil mi? Bu zengin ülkeler toplaştığında yediydi, şimdi sekiz oldu, dünyayı onlar idare ediyor. Türkiye, Cezayir, Tunus, Mısır gibi ülkelere de geri kalmış, fakir, üçüncü dünya ülkeleri diyorlar. Ben Türkiyeli olduğum için, hemen İstanbul’daki Orhan Duru’ya, başka dostlara da mektuplar yazmaya başladım. Çünkü utandım, Türkiye’nin ekonomi politikasını bilmiyordum. Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti döneminde yazılmış kitapları yollamalarını istedim, bunu iyice anlamak istiyordum. Bu serginin afişinde de kullanılan arture enteresandır mesela, zengin ülkeler ve geri kalmış, fakir ülkeler tokalaşıyor! Bunları anlamaya çalıştım, anladığım kadarıyla da resmettim. Benim gerçek mesleğim sanatçı olmak.
Ama ressam değilsiniz…
Değilim. Ama sanatçıyım, yaptığım arture’ler gene de duvara asılıyor, normal resim gibi.
20. yüzyıl dünya tarihi, arture’leriniz izlendiğinde uzun metrajlı bir film gibi. 21. yüzyılın ilk 10 yılına girerken küresel bir ekonomik krizle karşı karşıya kaldık. ‘Kapital’i de resmetmiş biri olarak, 21. yüzyılın ekonomi-politiği üzerine ne dersiniz?
Belki de dünyanın her tarafında, zengin ülkelerden de başlayarak, yeniden devrimler çıkacak gün yüzüne. Ben böyle ciddi ciddi konuşuyorum ama ciddi bir insan değilim. Eğlenmeyi severim. 80’lerin sonunda komünist ülkeleri düşünce, Rusya çökünce hep dostlarıma şunu söyledim, bu Rus toplumunun ne yaptığı belli olmaz, bunlar Gogol’dan, Dostoyevski’den geliyor, bu herifler belki de 2017’de yeni bir ihtilal yapabilirler! Belki de çok güzel ihtilaller, devrimler olacak ve her şey değişecek, değişiyor… Belki ben görmeyeceğim ama siz göreceksiniz.
Siz hiçbir zaman kendinizi bir sanat akımına dahil etmiyorsunuz. En fazla kimi akrabalıklar kuruyorsunuz ama hepsi bu. Yalnız, 60’larda sürrealistler fena halde peşinize düşüyor, ‘Sen bizdensin’ diye… Sahiden de hiç sürrealist oldunuz mu?
Sanatçı aptal mı bir akıma girsin, aptalsa girer tabii, o ayrı. Bütün bunları başıma açan Edouard Roditi. Onun sanat yaşamıma etkisi büyük. Türkiye asıllı bir Amerikalı Roditi.
Tilda Kemal’in uzaktan akrabası olduğu biliniyor Roditi’nin.
Evet, İstanbul’a geldiği zamanlarda Yaşar (Kemal) ve Tilda’nın evinde kalırdı. Cezayir Savaşı patlak verdiğinde Roditi’yi Paris’ten kovuyorlar ve bu mütemadiyen geziyor. İstanbul’a geldiği sıralarda bunu sanat çevreleriyle tanıştırıyorlar. O arada, Mazhar Şevket İpşiroğlu’nda benim resimlerimi görüyor. Yaşar Kemal’e soruyor, ‘Kim bu Yüksel Arslan’ diye. O zaman Balık Pazarı’nda Lefter diye bir meyhane var, biz de hep oraya gidiyoruz. Yaşar diyor ki, “Lefter’de bulursun Arslan’ı.” Bir akşam oturmuş içiyoruz, gırgır tabii. Her gün buluştuğum iki-üç arkadaşım vardı; Hayalet Oğuz, Ahmet Oktay, Ömer Uluç, Selahattin Hilav… Roditi kapıdan içeri girdi, 1.90 boylarında, 45-50 yaşlarında bir adam… Yasak bitti, Roditi Paris’e döndü. Andre Breton’a hâlâ sürrealistlerin Papa’sı deniyordu o tarihlerde. Roditi’ye soruyor Breton, “Biz enternasyonal bir sürrealizm sergisi hazırlıyoruz, konu da erotizm. Sen dünyayı geziyorsun, bizi ilgilendiren ressamlar gördün mü?” diye. Roditi “Türkiye’de Arslan var” diyor. 1959’da bir mektup geldi Breton’dan, o sergiye davet ettiler. Ama o tarihlerde yurtdışına çıkamıyorduk, döviz yoktu memlekette. O arada Roditi bana Amerikalı bir koleksiyoner yolladı, iki kez geldi o koleksiyoner İstanbul’a, resimler aldı benden. O resimlerden birini de Paris aktarmalı gittiği için Amerika’ya, Paris’teki bir galeriye gösteriyor, Raymond Cordier’e. Gösterdiği resim de Marquis de Sade! Cordier hemen o resmi satın alıyor. O sıralarda Ferit Edgü de Paris’te yaşıyor, hemen bana bir mektup yazıyor, “Seni Raymond Cordier çağırıyor, sergini açmak istiyorlar” diye. Sene 1961, 200 dolar ve pasaportu alıp gittim Paris’e.
Sürrealizm peki?
Ama ben daha Paris’e gitmeden sürrealist olmadığımı biliyordum. 1933’te doğdum, sürrealizm 1933’e geldiğinde son nefesini vermek üzereydi. Ne ilgisi var benimle! Roditi hayatımı ekonomik olarak da iyi kazanmamı istediği için beni kolluyordu. Ben bir işçi çocuğu olduğum için, resim satmak dışında hiçbir şansım yok. İşçi çocuğuna kim para yollar? Resimleri satınca bayram ediyordum. Roditi de bunun farkındaydı, çok zeki bir adamdı. Amerikan dergilerine, Paris’teki sanat dergilerine yazdığı bütün kritiklerde Türk sürrealisti diye yazıyordu. Mesela bunun bazı yazdığı kritikler şöyle: ‘Arslan’ın atölyesinde koleksiyonerler kuyrukta!’
Arture’lerinizde cinsellik var ama asla bildiğimiz anlamda bir nü gibi, bir kadının ya da erkeğin ‘normal’ çıplaklığını görmüyoruz…
Ben resmediyorum, ama bir düşünceyi resmediyorum.
Cinsellik dersi deyince de akla hayvanlar mı geliyor?
Evde karasineklerin, dışarıda ise başka böceklerin, kurbağaların, kaplumbağaların, kedilerin, köpeklerin, atların çiftleşmelerini izliyorum… İnsanı hayvanlar dünyasına sokmam, ‘İnsanlı Günler’ dizisiyle başlar… Fakat o günlerde, yaklaşık iki yıl sürecek bir buhran yaşadım, koptum. Marquis de Sade, Baudelaire, Lautreamont, Rimbaud okumaları yeniden çalışmaya başlamamı sağladı. Zaten ondan sonra ‘Fallizm’ serisi ortaya çıktı…
‘Fallizm’ serisinden bahseder misiniz?
O serinin çoğu otobiyografiktir. Erotik bir dünyayı, büyük cinsel dürtüleri keşfettim çünkü o sıralarda. Yani hikâyeden çok durumu gösteriyorum… Erkek ve kadın için erotizm, seks çok önemli. Bakın tımarhaneleri dolduran insanlara, hepsinin seksle ilgili sıkıntıları vardır. O yüzden dönem dönem hep geri dönüşler yaptım sekse…
1950, 1960, 1970’leri konuştuk belki ama 1986’da ‘Autoarture’ diye bir seri yapıyorsunuz. O serinin sebebi hikmeti neydi?
‘Etkiler’ dizisinin mantıksal devamı diyebiliriz. Beni etkileyen sanatçılar, şairler, düşünürler vb.
üzerine beş yıl çalıştıktan sonra kendimle ilgilenmek istedim. Ama birkaç aylık çalışmanın sonunda kendi hayatımla ilgili hesaplarımı çok çabuk gördüm! İlginç hiçbir şey yok.
Her sabah, üç bardak çayı yuvarladıktan sonra masaya oturmak, okumak ve çalışmak, çalışmak ve okumak…
Buna hayat mı denir!
Şiirden ayıramıyorsunuz arture’lerinizi. Şiir sizi nasıl bu kadar etkiliyor?
Yazar-çizer dendi bana hep, ressam ve şair yani. Şiir çok önemli, felsefe kadar. Geçenlerde bir arkadaşımla konuşurken, “Şiir şiir diyoruz hep ama artık kendimiz şiir olduk” dedim.
Beyoğlu’nu özlediniz mi?
Özledim. Ama diyorlar ki, sel gibi insan akıyormuş!
‘Komiser’ Levent Yılmaz anlatıyor
Serginin küratörü Levent Yılmaz’a Yüksel Arslan’la nasıl tanıştıklarını, bu dostluğun yıllar içinde nasıl katmerlendiğini sorduk. Arslan’ın ifadesiyle söyleyelim, serginin ‘komiser’i anlatıyor…
“Yüksel Arslan’la ilk Palette kahvesinde karşılaştık. 1993 yılı olmalı. Ali Artun’un hazırladığı Dost ve Galeri Nev ortak yayını ‘Defterler’ yeni çıkmıştı; ben de içindeki birçok metni Türkçe’ye çevirmiştim. Paris’e doktoraya gidiyordum. Ali beş-on kitap verdi, Yüksel Bey’e vermemi istedi… Sonra… İşte bol bol konuşmaya başladık…
Özellikle de benim tez konum ilgisini çekmişti: 17. yüzyıl libertenleri. Ben de o arada ‘Etkiler’ (Influences) kitabında tam da bu konuda bir arture yaptığını gördüm; Descartes, Bacon, Spinoza da vardı içinde. Dedim ki, ‘Yüksel Bey, benim beş kuruş param yok (hakikaten yoktu), acaba bana taksitle bu arture’ü satar mısınız?’ Şöyle kaşını kaldırarak baktı; ‘Tamam, çerçeve parasını 10 taksitte ver, ben de sana her hafta burada içki ısmarlarım’ dedi ve kahkahalarla gülmeye başladı… Valla dediğim gibi beni ilk çok derinden etkileyen 17. yüzyıl libertenleriydi. Arkasından hepsi tabii… Ama tuhaf, ele gelmez bir şey vardı Yüksel Bey’in resminde, hâlâ var. Bir sır var ve ben hâlâ onu çözemiyorum.
Ben Paris’teyken her hafta görüşürdük. Sonraları öğle yemeklerine falan da gitmeye başladık. Yüksel Bey’in eşi Lidy hayattayken evdeki son şölenlerden birine de gitmişliğim var. Kendiliğinden, yavaş yavaş oldu. Biz hep şairleri konuştuk ama galiba. Leopardi’yi, Hölderlin’i, Rimbaud’yu… Pavese’yi. Mesela Pavese konuşuyoruz diyelim. Ben gidip gördüm San Stefano Belbo’yu. Orasının toprağı Pavese’nin şiirlerindeki topraktır. Ben onu anlatıyorum diyelim, Yüksel Bey yeni aldığı Pavese’nin ‘Bütün Eserleri’ndeki bir takım episodları anlatıyor. Böyle işte. Birbirimize ilgilenebileceğimizi düşündüğümüz şeyleri anlattık çoğu zaman.
İşin içinden yara bere almadan, rezil olmadan, Yüksel Bey’in arture’lerine layık bir sergi yaparak çıkmak istedik. ‘Aman, her şey bitti, iyi oldu galiba, rezil olmadık’ diyeceğim bir anı hep görmek istedim. Gördüm. İyi… Katalogdaki ‘İnsan I, II, III’ün metinlerini okursanız, hayat boyu şaşırmaya devam edersiniz. İnsan dizisi beni hep şaşırtacak. Yüksel Bey’in şaheseridir bence bu dizi. Dünyada bir eşi benzeri yoktur.”
40 yıl sonra ilk Beyoğlu turuna birlikte çıktık
Kaldığı otelin lobisinde buluşuyoruz. Oturmuş kitap okurken buluyorum Yüksel Arslan’ı; 1930 baskısı, ‘L’art Primitif’i okuyor. 40 yıl sonra İstanbul’a gelirken, yanında getirdiği 20 kitaptan biri bu.
90 dakikalık söyleşinin sonunda Yüksel Arslan heyecanla çantasını toplayıp Beyoğlu’na gitmek istediğini söylüyor. Ben de şansımı deniyorum, “İsterseniz size eşlik edebilirim” diyorum ürkekçe… “Elbette” diyor ve Taksim Meydanı’na sırtımızı verip kendimizi İstiklal Caddesi’ne doğru bırakıyoruz.
Yüksel Arslan nostaljiyle yaşayan, ‘Ah nerede o eski İstanbul’ diyen biri değil; her şeye bakıyor, zihninin her anı, her şeyi kaydettiği aşikâr! İlk istikamet Galatasaray’daki Aslıhan Sahaflar Çarşısı. Balık Pazarı’ndaki kapısından girdiğimiz an, önümüzdeki birkaç saatlik turun da seyri değişiyor. Sağdaki ilk dükkânın camekânında bir kitap bize bakıyor: Sarı benizli, kenarları eprimiş, Ada Yayınları’ndan çıkan, Ferit Edgü’nün hazırladığı ‘Arslan’ kitabı! Şaşkınlıkla vitrine bakakalıyoruz. “Bu kitabın baskısı hâlâ var mı?” diyor Yüksel Arslan ama onun aklı fikri, İstanbul’da da gönlünce bir kitap avının mümkün olup olamayacağında…
Yüksel Arslan’ın reçeteleri var, tıpkı özel karışımları olan bir şifacı gibi… Yüzde yüz ‘doğal’ reçeteler bunlar. Arture’lerin doğasını yitirmemesi, bozulmaması için yıllar önce bir kitap keşfediyor; Kemal Çığ’ın ‘Türk Kitap Kapları’. Ferit Edgü’nün ‘Arslan’ıyla karşılaşmanın şaşkınlığını üzerimizden atamadan, başka bir sürpriz: Kemal Çığ’ın bu kitabı da üçüncü dükkânın vitrininden bize bakıyor.
Emir Nevruz Sokak’taki Turkuaz Sahaf’ı anlattığımda hemen oraya da gitmek istiyor Yüksel Arslan. Bu arada kahvesini içmediğini hatırlıyor, zaten yıllar sonra ilk kez sabah 9’da uyandığı için hâlâ şaşkın! Turkuaz Sahaf’ın bulunduğu sokakta bir yeri gözüne kestiriyor, kahveleri söylüyoruz. Şekerli içiyor kahvesini. Kahveler gelene kadar da Turkuaz’ın raflarına seyirtiyor. Uzun uzun bakmayı seviyor, gözü hep kitaplarda, insanlarda… Aklına 1955’te ilk sergisini açtığı, Adalet Cimcoz’un Maya Sanat Galerisi geliyor, “Bu sokaklardan birindeydi” diyor. Kahveler içiliyor, tekrar yola koyuluyoruz…
Bir an dede-torun Beyoğlu’nda aylaklık ediyormuşuz gibi bir hisse kapılıyorum. Gözüm hep üstünde, tedirgin oluyorum yer yer, acaba düşer mi, ‘aman dikkat’ halleri içindeyim… Ama Yüksel Arslan o kadar dinç ki, hızlı yürüyor mesela. İki yıl önce bırakmış 60 yıl içtiği sigara ve içkiyi. Hiç aramıyormuş ama…
Birden “Hah, işte burası!” diyor, Balyoz Sokak’ın tabelasını göstererek, “Maya Sanat Galerisi’nin yerini bulduk.” İlk sergi açtığı günlere, 1955’e gidiyoruz o an… Artık Yüksel Arslan’ın kafası rahat.
Has arkadaşı Ferit Edgü’nün İstiklal Caddesi 235 no’daki bürosuna gitmek istiyor. Önce 235’in doğru olup olmadığını düşünüyor, ben boş bulunuyorum ve “E arayalım” diyorum. Yanında hiç telefon defteri taşımamış bugüne dek, cep telefonunun adı bile yok, benim bu çıkışım abes oluyor tabii, utanıyorum…
Artık yemek yemeye geliyor sıra, ‘hafif bir şeyler’ istiyor, Asmalımescit’e çeviriyoruz istikameti… Izgara köfteye karar veriyoruz. Yemeğin sonunda yine kahve içmek istiyor, söylüyoruz. Her gün iki kahve içiyor. “Türk kahvesini arıyor musunuz?” diyorum, peşine bu hikâyeyi ekliyor: “Ferit Edgü, 1967’de İstanbul’a temelli döndüğünde bana cezvesini bıraktı. 42 yıldır o cezveyle Türk kahvesi gibi bir şeyler yapmaya devam ediyorum.”
Dönme vakti geliyor. Kalkıyoruz. İstiklal Caddesi’nden yukarı doğru yürürken, Kallavi Sokak’a geldiğimizde, “Maya Sanat Galerisi burada da olabilir” diyor, benim de aklıma kurt düşüyor. Mine Söğüt’ün uzun zaman önce baskısı tükenen Adalet Cimcoz kitabına başvuruyorum sonra; Maya Sanat Galerisi, yani 1955 yılında Yüksel Arslan’ın ilk sergisinin açıldığı yer, Kallavi Sokak No:20. Belgelere dayanarak söylüyorum bunu. Bugün o bina yok!
Galatasaray Meydanı’na geldiğimizde ayrılıyoruz, kendisi bir kez daha Aslıhan’a gitmek istiyor. Dede-torun sıcaklığıyla vedalaşıyoruz. Ben kendi hayhuyuma, İstiklal Caddesi’nin kalabalığına dönüyorum, aradan 20 dakika geçiyor ve Yüksel Arslan’ı bu kez yolda görüyorum, uzaktan… 40 yıl sonra Beyoğlu’na ilk kez inen biri gibi değil de, her gün gelip geçiyormuş gibi bir alışkanlıkla yürüyor… Kısacık maceranın sonunda, yeni arture’ler oluştu mu zihninde diye merak etmekten alamıyorum kendimi. Yüksel Arslan müstakilliğine, İstanbul’un bu yeni hali, şimdi, yıllar sonra karşılaştığı hal nasıl sızacak diye merak ediyorum…
AYŞEGÜL OĞUZ
Yüksel Arslan sineması…
FATİH ÖZGÜVEN
Kültür Sanat 24/09/2009
Son yılların en kapsamlı ve ilginç sergilerinden biri Santralistanbul’da açıldı. Yıllardır bölük pörçük görülen işleriyle efsane haline gelmiş olan Yüksel Arslan’ın retrospektifi… Sergiyi mümkün kılan, Arslan’ı hayırlı bır saplantı haline getirmiş olan edebiyat adamı Levent Yılmaz; Arslan söz konusu olduğunda bunun çok talihli bir buluşma olduğunu vurgulamak gerek. Sanatların birlikteliğine, akrabalığına Arslan kadar ciddiyetle inanmış az sanatçı vardır. Okuma, kitaplar bu inancın merkezinde yer alır. Yılmaz, sergi kataloguna yazdığı önsözün ‘Okumak’ bölümünde Arslan’ın ‘tüm eserlerinin bir okuma sonucu ortaya çıktığı’nı söyleyecek kadar ileri gidiyor. Arslan da itiraf ediyor: ‘Ressamdan çok okur olduğumu hep söylerim.’ Arslan’ın mensubu olduğu aydın-sanatçı kuşağı sinemayı da adeta dinsel bir biçimde önemserdi. İstanbul’dan muhtemelen bir Sinematek kültürüyle yola çıkmışsanız, hele de Paris’e gidiyorsanız, sinema daha da kaçınılmaz biçimde heybede olurdu mutlaka. Okumak evet, ama Arslan’ın eserinde sanatların birlikteliğine duyulan inancın sonucunun (hatta zirve noktasının) bir tür ‘sinemasal’lık olduğu da düşünülebilir. Sergideki beşyüz küsur resmin arasında biri Arslan’ın sinemayla ilişkisine dair doğrudan bir ipucu veriyor bize. ‘Etkiler’ dizisindeki bu resimde Lang, Welles, Marx Biraderler, Dovjenko, Şarlo, John Ford isimlerini, o yılların ‘temel’ sinema kültürü repertuarını kareler içindeki küçük desenlerle ya da karelere düşülmüş notlarla birlikte görmek mümkün. Ben, Arslan’ın ‘sinemasal’la ilişkisini sonraki yıllarda parlayan bir sinemacınınkine, sanat tarihinden sinemaya varan Peter Greenaway’in girişimine benzetirim. Greenaway’in resim kadrajıyla didişmesini, bozup yeniden yapmaya çalışmasını, kalabalıkları kullanmaktaki kendine özgü spektakülerliğini, yazarları, ressamları ve diğer sanatçıları ‘film yıldızı’ olarak film metnine sokma orijinalliğini Arslan’ın resim dünyasında da bulmak çok mümkün. Sanatçılara ya da etkilere adadığı portrelerde görsel sanatların Godard’dan sonra hesaba katmadan edemeyeceği bir şeye, kişiyi anlamlarını açmamızı bekleyen ikonik bir bütün, bir ‘levha’ olarak sunma girişimine tanık oluyoruz. (Arslan bu hedefe ayrı kaynaklardan, ansiklopedi sayfası ya da elyazması gibi görsel ön örneklerden yola çıkarak varıyor belki ama vardığı nokta Godard’ın semiolojik ilgileriyle akraba.) Borges’in yazarlar için yaptığı güzel jeneolojik geri sayımı görselin tarihinin bir dilimine uyarlarsak ‘Greenaway’i doğuran Godard’ı doğuran Brecht’ tarifine varmamız da mümkün, ki bu da bizi Arslan’ın müthiş ‘Kapital’ dizisine yanaştıracak. Burada, hem görsel bir Kapital ve işleyişleri dökümü var, hem de bunu Brechtgil bir ‘bilgilendiricilik’le resim olmaktan çıkarıp levha ya da öğretici afiş esprisine yaklaştırma girişimi. Bu girişimi bugün de taze bir heyecanla izliyorsak bu, ressamı bugünün genç sinema seyircisi için de leziz kılacak bir yanından ötürü; distopya olarak ütopya, ya da tarihin çarkları arasından görünen distopya hissi. O uzanıp giden perspektifleri, sokakları dolduran kalabalıkları, çalışan işçileri, sinsice ufuk noktasına varan konferans masalarını Arslan’ın pek sevdiği sepyamsı bir pusun ardından izliyoruz ve belki de ressamın ayaklanmış kalabalıkları kutsayışı ile onların muhtemel yenilgisini (daha o yıllarda çok da kesin olmayan) zamanından önce bir arada görüyoruz. Ayzenştayn’ın merdiveninde, Visconti’nin balolarında ya da savaşlarında, Bertolucci’nin halk ayaklanmalarında da bir sezgi olarak varolan bir ‘şey’dir bu. Arslan’da da olduğu gibi. Sonrakiler adını daha iyi koyacaktır. Dolayısıyla bu resimlerde Terry Gilliam’ın karanlık ve alaycı, ‘Blade Runner’ın kapkaranlık, ‘Dark City’nin loş ve çizgi romansı dünyasını haberleyen şeyler var. Kapital’in teknolojiyle ve diğer bilgi biçimleriyle kuracağı tekinsiz işbirliğine ilişkin bir önsezi. Aynı şeyi insan bedeninin maruz kalacağı tahakkümü sezerek, kapsayarak da yapıyor Arslan; uzanıp giden fallüs ve vajina ‘tarlaları’nı, akla hayale gelmez çiftleşme perspektıflerini, canlı ve cansız formlar arasındaki akrabalığı ‘Yaratık’ filmine alışkın gözlerle izleyenler arada zamanından önce keşfedilmiş, sezilmiş akrabalıklar da bulacaklar. Yüksel Arslan’ı bir yanıyla çizgi romana, diğer yanıyla kurgu bilime gönül vermiş, belki adını koyamadan kökleri- kökenleri merak eden, görsel işlerle uğraşan genç insanların görmesini çok, çok isterim.
Büyük buluşma hatırası; Ömer Uluç, Ayşegül Sönmez, Yüksel Arslan. Söyleşide ikisinin kocaman, tok kahkahası hiç eksik olmadı. FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN
Büyük buluşma, öğleden sonra saat üç sularında Taksim’de gerçekleşti. Önce Ömer Uluç ona arslan, o da ona kaplan diyerek sarıldılar. Sohbet ilerledikçe Laurel ve Hardy de olacaklar, Marks biraderler de… Taksim The Marmara’nın çatısının boş masalarını, kısa zamanda, ikisinin kocaman, tok kahkahaları doldurdu. Biri dekafein kahve, diğeri oda sıcaklığında su ısmarladı. İkisi de ne resimden ne felsefeden, tamamen hayattan; ortak dostlardan, güzel kadınlardan, lakerdadan, rakıdan konuştu. Sonunda Ömer Uluç, Tophaneli dökümcü yakışıklı Vasil’in şarkısını söyledi. Sabahları içip öğlen Atina uçağına binen Vasil’in şarkısını… Yüksel Arslan, eliyle tempo tuttu. Vivet Kanetti, şarkının sözlerini Jacques Vallet’ye tercüme etti: “…kahveden gelir sesi… oturmuş kumar oynar, ah ciğerimin ah ciğerimin köşesi… dıgıdık dıgıdık dıdıgıdıkkk… aman yolla, Allah, Beyoğlu’na yolla, yolla, yolla, ah yolla…” Şarkı, Dilber Hanım’ın, Yüksel Arslan’ın annesinin, küçükken onları yıkarken söylediği şarkıydı.
Ömer Uluç: Bu da mı başımıza gelecekti? Meşhur ressamlar buluştu demek…
Yüksel Arslan: Çoktan ölmüş de olabilirdik… Selahattin bekliyor bizi, sofrayı kurmuş rakıları açmış…
Y.A: Burası Manhattan gibi olmuş. (Manzarayı işaret ediyor…)
Ö.U: Tabii ya…
Y.A: Bana bak Laurel ve Hardy gibiyiz. Geceleri de Marx biraderler gibi olabiliriz. Gece üçte Marx birader, sabah Laurel ve Hardy… Sen Chico… Ben de o dilsiz kıvırcık… Groucho muydu? Kadınların elini sıkacağına ayağını veren vardı ya… (Kahkahalar…) Marilyn Monroe’yle dans ederken ne der: ‘Nefes alsan kafi’, bunu seslendiren de Ferdi Tayfur. Adalet Cimcoz’un kardeşi…
Sizin zamanın en güzel kadını kimdi?
Y.A: Güner’di… Çerkez. Esmer mavi gözlü…
Ö.U: Ne esmeri sarışın…
Y.A: En baba kadın bizimle Lefter’in meyhanesinde Güner Kuban’dı. Çirkin kadın yoktur ki…
Ö.U: Güngörmüş adam diye buna denir. Ne laf ama…
Sezer Tansuğ, bir yazısında sizi kadim ehramlar ilan ediyor. Bir piramitten bahsediyor ve bu piramidin ehramları Yüksel Arslan, Ömer Uluç ve Cihat Burak’tır diyor…
Y.A: Sezer, bizi tutardı.
Ö.U: Tutardı evet düşmeyelim diye… Piramidin tepesinden…
Y.A: Bizi at sanıyordu galiba… (Kahkahalar…)
Lefter meyhanesinden ne günlere… Biriniz dekafein kahve, diğeriniz su içiyorsunuz oda sıcaklığında…
Y.A: Altmış sene aralıksız sigara ve içki içtim. Bir ara altı ay kadar haşhişe takıldım. Henri Michaux zamanı… Hiç uçmayayım ben yine yerde sürüneyim dedim, döndüm içkiye… Bir kere de meskalin aldım. Meskalin alınca yine gökten yeryüzüne düştüm fare gibi…
İçki içmeyi özlemiyor musunuz?
Y.A: Yok, hiç özlemiyorum. 60 sene yeter. Bazı dostlar içkiyi bırakırlar arada mesela… Bende öyle bir şey yok. Her gün içtim. Hiç aklıma gelmedi ara vermek, o yüzden mideyi deldim. Allah’tan başka bir yer delinmedi.
Ö.U: Ödü kopar.
Ölümden korkuyor musunuz?
Y.A: Yok canım, niye korkayım? Orada beni Selahattin Hilav bekliyor, karım bekliyor. Geçenlerde bayağı oldu, Malakoff’a antikacı dostlarıma gittim, Paris’in dışına… Tanırsın onları…
Ö.U: Evet, bir kızları vardı. Güzel bir kızdı.
Y.A: Çapkındı bu Ömer… Kadınlara bir bakardı. Kadınlar erirdi. Ben de gençken çapkındım. Clark Gable bıyığı vardı bende ama pek kimseyi çarpamadım. Bu çarpardı ama buna da Sevim Burak çarpardı.
Siz ve Selahattin Hilav… Üçünüz mü takılırdınız daha ziyade?
Y.A: Hayalet Oğuz da vardı. Böyle nasıl bir adam… Galata köprüsünden geçerken rüzgar varsa cebine taş koy derdik, uçabilir.
Ö:U: Çok zayıf bir adam. Rüzgarsı bir adam. Her lafa girer. Her yerden çıkar. Cin gibi… En büyük özelliği hiçbir şey imzalamamış hayatında. Kimliği yok, hiç olmamış.
Y.A: Kızınca herkese bir laf takardı. Ahmet Oktay’a limon kafa derdi. Ferit Öngören’e Asya güzeli… Selahattin Hilav’a kızınca, ona da Ada Güzeli derdi.
Ö.U: Selahattin gençken Büyükada’da jön seçilmiş. Yarışmada Orhan Günşıray birinci, Selahattin Hilav da ikinci…
Y.A: Nil meyhanesinde Ömer’le bana da kızdı bir akşam. Yukarıdan bir şişe rakı istedi. Bize fırlattı. Allah’tan ikimizin arasından geçip duvara çarptı.
Bu içki sofralarında birbirinizin üretimleri hakkında konuşur muydunuz? Tartışır mıydınız?
Ö.U: Böyle üretmek müretmek gibi laflar bunlar hep yeni laflar… O zaman böyle laflar yok. O zaman ürettim, üretiyorum ayıp şeyler. Kimse kendisinden kolay kolay bahsedemez. Kimse öyle şeyler söylemez. Söylemediği gibi herkes, hiçbir şey yapmadığını iddia eder. Düşünüyorum da her dönemin kendine göre bir stili var. O zaman öyleydi.
Y.A: Tabii, sanat, resim mesim kimin umurunda? Şiir başka bir şeydi ama…
Ö.U: Resim mesim böyle artizanal şeyler, ayıp şeyler…
Y.A: Selahattin şeyhimiz, o, zaten çok kızar böyle şeylere… Kim bir şişe rakı yolluyor, ona bakardık. Lakerda var mı mesela…
Ö.U: Hesabı kim ödeyecek, oradan sonra nereye gidilecek? Bunlar daha önemliydi. Şaka değil yani…
Çalışmayınca ama insan suçluluk duyabiliyor… Günün deyişiyle üretmeyince demek istiyorum. Resim yapmayınca, yazı yazmayınca…
Ö.U: Öyle suçluluk duyulmuyor. Çok zeki, ilginç adamlar var etrafta… Bu zaten mümkün değil. Cahit Irgat gibi adamlar etrafta… Münir Özkul var. Tosun Moran var. Vahit Moran’ın oğlu. Polo Kulübü diye bir yer açmış. Beyoğlu’nda bir bodrum katı. Hapishaneden çıkan, Amerika’dan dönen buraya iner. Kemal Tahir, Güner Sümer, Nur Sabuncu, Kenter’ler, herkes… Bir akşam Galatasaray Lisesi’nin köşesinde hepimiz birbirimize sarıldık. Fuat Süren, karısı, Cem Kabaağaç, -o bizim ‘hot’ sosyete ajanımız-. Sen de vardın Yüksel. Hatırlıyor musun? Rüzgarlı, yağmurlu bir hava… Nedense birbirimize sarıldık. Bir birlik yaptık. Bir çeşit bir liga, yaptık.
Y.A: Ben seni tam ne zaman tanıdım? 1958 değil mi? Amerika’dan yeni dönmüştün.
Ö.U: Evet, Selahattin de Paris’ten dönmüştü. Türkiye adamı çağırır arada sırada gelirsin. Paris’e gidersin. Sonra pat gelirsin.
Y.A: Ben sana hep söylüyordum Paris’te bir bok yok diye…
Ö.U: Ben daha gittiğim gün ne arıyorsun burada, dedi.
Y.A: 1960’larda Paris sanat merkezi olmaktan çoktan çıkmıştı biz oraya gittiğimizde…
Ö.U: Benim orada ilk sergim 1965’te…
Y.A: Hatırlamaz mıyım? Rue Gregoire des Tours’da.
Peki bunca yıl gelmedi Arslan sizce hata mı yaptı? Şimdi de büyük bir ilgi, ihtimamla karşılanıyor yazık olmadı mı?
Ö.U: Hata diye bir şey söylenemez. Gerçekten söylenemez. Belki zamanında gelmeyerek hata yaptığını düşündüğüm zamanlar olmuştur ama şimdi düşünüyorum, bu sergi on sene önce olsaydı ne olacaktı?Allah’tan buna yetiştin. Biraz daha geç kalsaydın… (Kahkahalar…)
Yeterince hırslı değil miydi? Hırslı değil miydiniz?
Ö.U: Yüksel gibi adamların başka türlü hırsları vardır. Ne o, ne ben, biz, hiçbir zaman misyon adamı olmadık. Asıl düşüncemiz bu bizim. Misyon adamı olmamak. Ben mesela paraya sıkıştığım için Afrika’ya gittim. Keşif, ilkel kültürleri yakından tanımak için değil. Yüksel, oraya gitti çünkü burada bir bok yoktu. Çok erken üstelik 1961’de gitti.
Y.A: O dönem ne güzel de içiyorduk. Hem de Boğaz’da. Paramız vardı çünkü… Robert Kolej’den bizden resim alıyorlardı. Benim zarfım bekçiye bırakılıyordu. Zarfı alıp hemen orada içiyorduk. Breton’dan mektup geldi. 1959’da çıkamadım. Başka bir Amerikalı koleksiyoncu Fransız bir galeriye göstermiş resimlerimi. O da Abidin (Dino) ve Mübin’i(Orhon) çağırmış kim bu? Arslan mı sıçan mı? (Kahkahalar…) diye sormuş. İşte o dönem 200 dolara çıkılıyordu. Çıktım.
Ö.U: Şöyle görmen lazım. Bu gitmek bir bunalım meselesi değil. Türkiye’de hiçbir şey beklemiyor bizim gibi adamları. Akademi sergi yapacak bizden de resim istediler. Yüksel’le birlikte götürdük. Hatırlıyor mu bilmiyorum. Resimlerimizin karşısına geçip hahaha dediler, geri getirdik. Bir Alman Kültür Merkezi var bir de bir tane galeri. Alman Kültür Merkezi’nden de bize dediler ki, gidin Almanca öğrenin, sizi Almanya’ya gönderelim.
Y.A: Evet. Almanca öğrenin dedilerdi… (Gülüyor.)
Ö.U: Gittik kursa… 1960 sonu. Orada işçiler var. Her zaman olduğu gibi teneffüste sigara içiyorlar, dertliler, bu ne dil diyorlar. Her şeyi anladık da Köln ne demek, onu anlamadık. O gün kaçtık biz. Doğru pasaja… Anladık ki bu işi kıvıramayacağız.
Y.A: Ben Almanca kimden ders aldım bir de? Tezer Özlü. Şimdi aklıma geldi. Genç bir liseliydi o zaman. Bir iki kere gittim. Sonra boş verdim. Ama galiba bu sergimden sonra Almanya’ya gidiyorum. Bir müze bana bir yer veriyor. Hiç açmadım, açmadım, şimdi o müzeden o müzeye dolaşacağım, galerilere yanaşmayacağım. Küçük işlerle uğraşmam artık. Kataloglar iyice büyümeye başlayacak. 600 sayfa az gibime geldi. 1000 sayfa bundan sonra… (Uzun uzun karşılıklı gülüyorlar…)
Birbirinizin resmiyle ilgili bir şeyler söylemek ister misiniz?
Y.A: Bilmiyorum kaç sene oldu. Bir gün birisi telefon etti. Ömer, senin üstüne bir yazı yazıyormuş. Telefonda siz de bir şeyler söyler misiniz, dedi. Beş on sene oldu. Ne söyleyeyim? Oturduğunuz zaman sanat, resim meselelerini konuşur muydunuz? diye sordu. Nerede efendim? Biz oturduğumuz zaman resim sanat konuşmazdık biraz şiirden söz ederdik o da Selahattin Hilav olunca, dedim. Selahattin Hilav, bana her akşam şu şiiri söylesene derdi, ‘my dear’ derdi Horace’ın o dörtlüğünü söyle…
Niçin başka bir güneşle ısınan toprak aramalı
Kendimizden kurtulmak için vatandan kaçmak kafi mi
Ben bunu söyleyince Selahattin coşardı. Teşekkür ederim my dear, derdi… Haftada bir kere bu şiiri söylerdim. O yüzden hala hatırlarım. Yoksa ezberlemem şiir miir…
Hiç mi Ömer Uluç resmi üzerine düşünmediniz? İmkânsız gibi geliyor bu bana…
Y.A: Ben sana bir şey söyleyeyim mi? Bazı sanatçılar birbirlerini çekemezler, birbirlerini sevmezler. Kıskanırlar. Bizde bu yoktu. Çok yakın dost olduğumuz için kardeş gibi herkes kendi köşesinde çalışırdı. Biz meyhanede karşılaştığımız zaman resim yapmıyoruz. Herkes yaptığını yapardı. Bu böyledir.
Ömer Uluç, sizin resminizin ilginç olduğunu, önemli ve özel olduğunu her zaman söyler. Cihat Burak’ı da söyler, sizi de söyler. Sizi orijinal bulur…
Y.A: Ben ressam değilim, Ömer ressam. Ne o benim yaptığım işe, ne de ben onun yaptığı işe karışır. Sanat ne? Bir yerden bir yere geliyor. Yaşlanıyoruz. Müzeler ilgileniyor. Para ediyormuş da, satılıyormuş da. Bunlar can sıkıcı ve bela işler.
Ö.U: Ben de mühendis ressamım. Biz akademinin dışına konduk. O zaman çünkü bir akademi vardı bir de sokak.. Biz sokaktan geldik. O ressam ressamlardan olmadık. Onları hep küçümsedik.
Sizin bu arturelerinizi yapma biçiminiz, son derece titiz, yalnız ve hiç bu anlattığınız günlerdeki esrik hayatla bağdaşmıyor. Disiplin istiyorlar… Paris’e taşındıktan sonra evlenip düzenli bir hayata mı geçtiniz?
Y.A: Hep içki içtim ama gündüz içmiyordum. Hatta 1967’de geldiğim zaman Selahattin’le buluşmuştuk öğlen… Cağaloğlu’nda rakı söylemişti. Öğlen mi başlıyorsunuz diye sormuştum. Öğlen de içeriz sonra gider çalışırız demişti. Çok şaşırmıştım.
AYŞEGÜL SÖNMEZ
“Bana sanat nedir dersen, sanatçının ve toplumun bilinçaltıdır derim, böyle mahrem bir tarafı vardır sanatın… Sanatçının mahremiyetiyle, sanatın o özel alanıyla, sanatçının kimliğiyle, biricikliğiyle, orijinalliğiyle oynamaya çalışanlar, bence en çok katran ve tüye layık olan tiplerdir.” diyor “Katran ve Tüy” sergisinden sonra görüştüğümüz Yavuz Tanyeli. Her zaman muhalif duruşuyla ve politik tavrıyla tanıdığımız sanatçıyla bu kez farklı bir sohbete giriyor ve doğduğu şehir Trabzon’dan başlayıp, sanat hayatındaki önemli duraklarda bir süre mola veriyoruz. Sıra günümüze geldiğinde yine söyleyeceğini söyleyen Yavuz Tanyeli: “Günümüzde acil ihtiyaçlar söz konusu, yani sanatçı bir kavramı iki günde çözmeli, üç günde resmi yapmalı, dördüncü gün vermeli, sonra başka kavrama geçmeli. Oysa bunlar hep vakit alan şeylerdir, çalışmak lazım, okumak lazım, test etmek lazım…” diyor ve sanat ortamında kendisini rahatsız eden aymazlıklardan bahsediyor.
-Öncelikle yakın çevrenizden biraz bahsedecek olursak, ailenizde dayınız Orhan Peker gibi sanatla ilgilenen başka kimseler de var mıydı?
Babam Halit Tanyeli edebiyatçıydı ve bir dönemin en iyi genç şairlerinden biriydi. Cavit Orhan Tütengil ile aynı dönemden mezundur. Babam üniversiteyi bitirdikten sonra edebiyat hocası olarak Trabzon’a tayin olmuş, orada annemle tanışmış ve evlenmişler. Babam edebiyatçı ve şair olmasının yanı sıra tiyatro seven bir kişiydi. Çalıştığı okullarda tiyatro konusuna çok ağırlık verirmiş ve Trabzon Lisesi’nde onun döneminde tiyatro etkinlikleri oldukça artmış. Annem Trabzonlu iyi bir ailenin çocuğuymuş (Bekaroğulları), dedemin Trabzon’da bir kitapçısı varmış. Kitab-ı Hamdi Efendi o dönemde Trabzon’daki tek kitapçı. Annemle babam Denizli’ye tayin olduklarında ben üç yaşındaydım Trabzon’u hatırlamasam da Denizli’yi hatırlıyorum. Babamın tayin olduğu Denizli Lisesi o zamanın çok meşhur okullarından, belki de hâlâ öyledir. O okuldan çok iyi yetişmiş kişiler,tıpçılar,devlet adamları çıktı. Denizli Lisesi’nde de babamın etkisiyle tiyatro çok gündeme gelmiş, Shakespeare oynarlarmış öğrencilerle. Babam öldü, ama o eski öğrencileri hâlâ anneme gelirler. Bir de 1953- 54 yıllarında Bedri Rahmi Eyüboğlu, Sabahattin Eyüboğlu gibi isimler o dönemlerdeki Anadolu harekâtı içinde sağa sola koştururken Denizli’de bize de gelirlermiş.
-Sanatınızın emekleme devrelerinden söz edecek olursanız sizi ilk olarak nelerin etkilediğinden bahsedebilir misiniz? Dayınız Orhan Peker’in sanat hayatınızda önemli bir yeri olmalı.
1955 yılında ailem İstanbul’a taşınıyor. Erenköy’de müstakil bir evde oturuyoruz, evin bahçesinde bir çeşme var, kil gibi bir toprakla sürekli oynadığımı hatırlıyorum. Bu evde anneannem ve dayım da bizimle birlikte kalıyor. Orhan’ın evin arka tarafında bir odası var. Orhan o sırada Akademi’de odanın her yeri resimlerle dolu, bazen o odaya girip çıkıyor, resimleri inceliyorum. Daha sonra İstanbul Kurtuluş İlkokulu geliyor. Arkadaşlarla okulu kırıp Nişantaşı’na gidiyor, şekercilere girip akide şekeri alıyoruz kendimize. Karatahtaya resimler yaptığımı hatırlıyorum ilkokulda, şimdi ismini unuttuğum bir çocuk daha vardı tahtaya resim yapan, onun deseni benden daha iyiydi, şimdi ne oldu merak ediyorum.Kurtuluştan Dolapdereye inen yokuşta,randevü evleri vardı çocuklar,aşağıya iniyoruz kapı önlerinde oturan yaşlı kadınlardan uçurtma alıyoruz,Kurtuluş son duraktan sonraki büyük arazide uçurtma döğüştürüyoruz,iplere jilet parçaları bağlıyoruz,ipi kopan uçurma,kuvvetli kuzey rüzgarları ile Kasımpaşaya doğru kaybolup gidiyor.gece uykuda ise henüz daha süpermen çizgi filmleri yok iken,kendimizi damların üstünde süzülen Harry Potter’lar gibi hayal ediyorduk,sene 1957.
7-8 ay da Işık Lisesi’nde okudum. Babam Ankara’ya tayin olunca oraya taşındık. 1960 yılında Orhan Ankara’ya geldi. İlkokul bittikten sonra Ankara’da TED kolejine hazırlığa girdim, oradaki imkânlar nedeniyle bende yine resim yapma arzusu canlandı. Orta birinci sınıfta bir desen çizmiştim hoca dedi ki “Derse girme; çünkü standardı bozuyorsun, sen güzel çiziyorsun, çocuklar çizemeyince olmuyor. Geçtin sınıfı.” Her hafta resim dersinde teneffüsteymiş gibi geziyordum. Daha sonra okulda sergiler açtım, ödüller aldım. Amerikan Kültür’deki sergilere ve Orhan’ın evine giderdim o zamanlar. Orhan’ın resimlerini beğeniyordum, ama tam olarak anlamıyordum, o da bana anlatmaz ‘bekle ve anla’ stilini uygulardı. 12 yaşımdayken bir çok Van Gogh resmini kopyaladım mesela. Etrafımdaki herkes benim bu yönümü biliyordu, mahalle arkadaşlarım bir resim yapılacağı zaman gel bunu çiz” falan derlerdi.Lisede harçlık için meşhur müzisyenlerin posterlerini yapmaya başladım, böylece sürekli resimle iç içeydim.Yaşım 16,17.
1968 yılında ise 18 yaşındaydım. Beatles’ın ilk plağı çıktığı zaman elimdeki Tom Jones plaklarını satıp Beatles’ın plağını aldım ve derhal 1968’e kitlendim; ya devrimci olacaktım ya da hipi.O zaman Kızıl Dany gençti,Deniz Gezmiş yaşıyordu Led Zeppelin kıyameti koparıyor,Jimi Hendrix büyü yapıyordu,James Bond küresel takılıyor,Sartre Parisi sallıyordu,Francis Bacon boyuyordu,Joseph Koudelka Prag İşgalinin fotoğraflarını çekmiş,Amerikalılar Vietnamı kıyma makinasından geçiriyorlardı.
Başbakan tabiiki Demireldi (tam 40 yıl).Andy Warhol Campbell çorba konservesini yapmıştı.Dünya ilk defa pozitif anlamda bu kadar karışmıştı.Bir inanç ve umut meselesi vardı o işin içinde,temiz bir idealizm.Ve de hakikaten öyle takıldım,kendini bulmak için herşeyi yapabilecek bir genç gibi. Komünlerde yaşadım,bulaşıkçılık yaptım,inşaatlarda yattım,eve çıplak ayakla döndüm,dünyaya hayranlıkla baktım,hayatı sevmem ve yorumlamam gerektiğini anladım.Kadere bak şimdide birilerini katran döküp tüye bulamak zorunda kalıyorum,ama bu benim suçum değil.
Benim şansım Ankara’da olmamdı. Deniz Gezmiş, ODTÜ’de Komer’in arabasını yaktığı zaman ve birileri aracın plakasını hatıra olarak saklarken ben ODTÜ de kalıyordum. Hem spor hem hipilik hem politika,bir şekilde harmanlandı bunlar. Üniversiteye İstanbul’a gelince sol gruplarla arkadaş olacaktım. 1970’ler boyunca dünya kadar arkadaşım öldürüldü, kaç tane cenazeye gittik?Resimdeki bireysellik meselesi Orhan Peker’in öğrencisi olduğum için köklü oldu benim için.Yves Klein mavisini küçük yaşta gördüm.Kokoshka’yı tanıdım,cebimde Tapies,Soutine,Rembradt kitaplarıyla dolaştım,hapisteki arkadaşlarımın çektirdikleri fotoğrafları,kurşun kalemle büyüttüm sonra dünyaya dünya dışından bakmayı denedim,sonuçlarını şimdi alıyorum biraz biraz,ve başımıza gökten bir bomba düştü,ve yukardan aşağıya kancalar inmeye başladı,örümcek ağı gibi yaklaşanı yakaladı.12 Eylül’ün bir tarafı herkesin birbirini sorguladığı bir dönemdir,bu gerekiyordu,keşke toplum kendi akışına bırakılsaydı.Şimdide herkes kendini sorguluyor,ama faşizmi sorgulamak pek kalmadı,belkide faşizmin,kapitalizmin olmazsa olmazı olduğunu anladı toplumumuz vede kaybedecek bir sürü ıvır zıvır şeyleri var artık. 12 eylül duman etti ortalığı tabii, parçaladı hepimizi, ruhlarımızı, bedenlerimizi,ama o kaybetti,ben hala resim yapıyorum,onlarla ise koca toplum dalga geçiyor,katran ve tüye buluyoruz emekli generalleri.
-Peki, Orhan Peker size ne gibi bir öğretim metodu uyguladı?
Bana sürekli ödev veriyordu, yapıp götürürsün, bir şey demez, adamı sinir eder, sonra bir daha gidersin “Baktın mı?” dersin “Aaa ben onun üzerine resim yaptım, tuvalim bitmişti” der daha da sinir olursun. Ama şimdi anlıyorum ki bütün bunlar bilinçli bir şekilde uyguladığı bir öğretiymiş. Üniversiteye gireceğim dediğimde bana “Desen çalış.” dedi. 300 tane desen çizdim ve ona götürdüm, oturdu yanına da bir çöp kovası aldı, 300 desene bir bir baktı ve hepsini çöp kovasına koydu, sonra bir tanesini çıkardı, ortadan ikiye yırttı, yarısını yine çöp kovasına attı, yarısını da önüme koydu “Bu iyi.” dedi. Yani 299,5 tane desenimi çöpe attı, yarımına iyi dedi. Çok bozulmuştum, küstüm bir süre yanına gitmedim. Sonradan anlıyorum ki hakikaten bu işi yapacaksan iyi olan oydu, ama keşke atmasaydı, bugün bir hatıra olabilirdi; çünkü akademik açıdan iyi olmayabilirlerdi ama çok özgürce yaptığım bana ait şeylerdi. O da tabii hoca gibi davrandı.
-Akademi’de resim bölümünü seçmeyişinizin sebebini merak ediyorum gerçekten de; çünkü resimle bu kadar haşır neşirsiniz ve resim bölümünde okumuyorsunuz. Bunun sebebi neydi tam olarak?
Çünkü Orhan ile çalışmıştım ve yağlıboya konusunda belli bir yere gelmiştim, dolayısıyla Adnan Çoker ve Özdemir Altan ile anlaşmama imkân yoktu. “O stili beğenmiyorum, bu davranış hoşuma gitmiyor, onun hocalığını beğenmiyorum.” şeklinde kendi kararlarımı vermiştim o zamanlar. Kendimi de biliyordum, takışırım, uyumsuzluk çıkar, resmimi yapamam, okuyamam, sinirlerim bozulur diye düşündüm. Eee onlar da hocaydı sonuçta, hocalarla mı uğraşacaktım, resim mi yapacaktım? En iyisi grafik okuyayım dedim.Orhan’da “Grafik oku.” dedi. “Akıllı olalım, saçmalamayalım, onlarla anlaşamazsın, bir çizgin oluşmaya başladı, yazık olur sana, harcarlar seni.” dedi. Hakikaten de öyle bütün Akademi’de başarı oranı yüzde birdir, bir öğrenci sanatçı olursa, o hocalar memnun oluyormuş. Böyle bir gaddarlık olamaz!Nasıl sanat okutulacağına YÖk’mü karar verecek?Türkiyenin özgün sanat çizgisini ihtiyarlamış yorulmuş,yaptıkları bilinen hocalarmı şahlandıracak?Bence öğrenciler hocalarının söylediklerine değil,yaptıklarına bakmalılar,gerçekleri hemen anlarlar.
Sonra Orhan hastalandı, hep ben ilgilendim, insan üzülüyor ustasını, sevdiği bir insanı öyle görünce. Öldüğü zaman sorunlar çıktı, eşi mirası tam açmadı, mahkemelerle uğraştım, ölümünden 10 yıl sonra resimleri alabildim. Resimler rutubette zarar görmüş, bir sürü üzücü olay oldu. Ayrıca bir Orhan Peker sergisi açılıyor, sahte resimler var, görünce dayanamıyorum, bunu bir görev addediyorum ve o adamlarla boğuşuyorum. Bu sefer benim aram onlarla açılıyor, kendi işlerimi yapamıyorum buna benzer olaylar. Büyük başın büyük derdi olur, Orhan da büyük sanatçı, dedikodular çıkıyor vs. Bir kitabını bile yapamadım. Orhan Peker’in resimlerine sahip hiç kimse onun resmini kapının önüne bile çıkarttırmaz, değil fotoğrafını çektirtmek. Benden sonra da birinin bunu yapması çok zor.Ustamın Orhan olmasının avantajını görmedim diyebilirim,piyasada. Gençken bir müddet “Yaptığın resim Orhan’a benziyor.” dediler. Hâlbuki alakası yok. Orhan Batılı anlamda teknik olarak mükemmel bir ressamdır, yani bir ressama kusursuz demek zordur özellikle bizim ülkemizde, ama Orhan neredeyse kusursuzdur. Üstün bir yeteneği, müthiş bir desen ve algı kapasitesi var. Çok iyi yetişmiş biri Alman Lisesi mezunu, Avrupa’yı biliyor vs. İstanbul’u bırakıp Ankara’ya gitmesinin nedeni İstanbul’un bir çeşit kültür lümpenliğine doğru kaymasıydı. Onlar laik, cumhuriyetçi, Atatürkçü, solcu insanlardı… İdealist biri olduğu için orada çalıştı. Anadolu’yu hissetmek için orada yaşamayı seçti, o yüzden de çatır çatır Aşık Veyseller, atlar yapabildi. İstanbullu bir sanatçı değil Aşık Veysel’in resmini yapmak bunu aklına bile getirmez.İstanbul Anadolu’nun her zaman dışındadır.
Ben ise bir 1968 liyim bir sanatçı olarak,politik 68 ile yaşım ve ideallerim tutsa bile,kafam tutmaz,hareket alanlarımız değişik,ben bütün düşünce ve duygularımı kültür ve sanattan geçirerek dışa vururum.Dünyaya entegre olmaya çalışırım,kültürel açıdanda kökten idealist davranmaya çalışırım,farklı ve yeni bir şey çıkarabilmek,unutulmuş eksikleride kapatmaya çalışarak,bu açıdan bakarsak bütüm resimlerimin bir bir hesabını verebilirim.Bu yüzden büyük boyutlu kompozisyonlar boyamaya çalışırım.Bu iş sırayla olur,ulusal faşizmin resmini yaptım,dini faşizmin resminide yaptım,şimdide küresel faşizmin resmini yapmaya başladım,fakat bu kavram öyle kolay değil,zaman alacak gibi.Bilirsiniz Faşizm sürekli kılık değiştirir,tebdil gezer..
-“Konularım hep hayati önem taşıyan olaylarla ilgili” diyorsunuz, öğrencilik döneminizde ve sonrasında ‘hayati önem taşıyan olaylar’ nelerdi sizin için?
Benim için lise yıllarımda en önemli şey o zamanki gençlerin çoğunda da olduğu gibi “Ne kadar insan olabiliyoruz, ne kadar kendimizi geliştirebiliyoruz, dünyayla kıyaslandığında bizim bulunduğumuz kültürel pozisyon neresi” gibi sorulardı. Bunu merak ediyorduk, dinlediğimiz müzikten, giydiğimiz kıyafete kadar hepsi bunu yansıtıyordu.Okuldayken talebe gibi değil de, bir sanatçı gibi hareket ediyordum. Hiçbir zaman da sorunum çıkmadı. Hocalarımla konuştum “Benim yolum ayrı, reklam falan yapmayacağım, resim bölümü bana uymadığı için buradayım. Ödevimi de yaparım, ama benimle uğraşmayın.” dedim. Benim ressam olacağımı herkes biliyordu zaten. Okula güzel işler de yapıyordum, hiç kalmadan bitirdim okulu, halbuki 3 senelik liseyi 7 sene de bitirmiştim.
İyice resme dönünce kültür ve sanat hem idealizmle, hem politikayla, hem de insan davranışıyla bütünleşti. Yani “Benim sanatım nasıl olacak? Benim şahsi davranışım ne olacak ve ideallerimi hangi yönde geliştireceğim?”gibi sorular.Seçme şansımız yoktu,düşünün Demokrat Parti dönemimde doğmuşum,1960 ihtilal,1971 12 Mart ihtilal,12 eylül 1980 ihtilal,Özal,Erbakan,Tansu Çiller,tekrar Demirel,AKP,Küreselcilik,AB,Ergenekon vs.Şimdide Türkiyedeki kültür oligarşisini,oligarklarını ne yapacağız onunla uğraşıyorum.En tepeden en alta,vakıfların,mezatların,galerilerin,ve çok sayıda sanatçıların davranışlarının sistemle uyum içinde olduğunu gördüm.bu uyumun anlamı sistemin sanatı satın alma davranışını içselleştirmek gibi görünüyor,güzel sanatların güzel sanatçıları,her tarafta..
-12 Eylül’ün yaşandığı bu dönemde sanatçılar genellikle yurt dışına gidiyor aslında.
Ben gitmedim,.Şansım varmış ki başıma bir şey gelmedi. Her an alınabilirdim, başıma bir şey gelebilirdi. Jandarma çevirip kimlik sorduğunda doğum yerimde Trabzon yazdığı için beni bırakırlardı. Diyarbakır yazsa yandın. Daha sonra 1987’de “Günümüz Sanatçıları” yarışmasına bir resim verdim. Özal dönemi tam patlamıştı, Lale Devri yaşanıyordu yani. Bu yarışmada da birincilik ödülü alınca, iki önemli yarışma iki ödül, bunun bir etkisi oldu sanıyorum. O dönemin en iyi galerisi Urart’tan teklif geldi, o zaman Beral Madra galerinin danışmanıydı. Ödülü benim almamdan çok memnun olmuştu, Gösteri Dergisi’ndeydi sanırım, benim hakkımda inanılmaz pozitif bir yazı yazmıştı, beni göklere çıkarıyordu . Daha sonra yıllarca Urart ile çalıştım.Urart o dönemin en iyi galerisiydi,bu günün iyi sanatçıları hep oradan çıktı.
-Çok büyük hırslarınız yok sanırım iki ödül size kâfi gelmiş, özel bir üniversiteden teklif geldiğinde reddetmişsiniz…
Hayır, ben bilinçli bir ressamım. Ne yaparsam resim yapamam, ne yaparsam resim yaparım, bunları biliyorum. Benim tek amacım resim yapmamı engelleyecek işlere girmemem. Öğretim üyeliğine de saygı duyuyorum, ama o yüzde bir oranını görünce saygım azalıyor. Öğretim üyesi birçok arkadaşım var, yeterince çalışamıyorlar. Vakit meselesi bu, benim gecem gündüzüm sadece resimle alakalı,özellikle gecelerim. Bu iş iyiki böyle !
-Mezuniyetinizden sonraki süreçte,12 Eylül’ün yaşanmasıyla başlıyan siyasi çalkalanmalar sanatınıza nasıl yansıdı?
O siyasi dönemde aşırı gergin bir ortam oldu, ölümler vs. Sinemayla ilgilendim. O dönemde Muzaffer Özdemir ile birlikte (Nuri Bilge Ceylan’ın Mayıs Sıkıntısı filmiyle Cannes Film Festivali’nde ödül alan oyuncu) bütün 1 Mayısları, bütün boykotları, bütün işgalleri çektik. Çünkü her yere girip çıkabiliyorduk ve herkes bizi tanıyordu yani her fraksiyonla arkadaştık. Maocu da bizi seviyordu, Dev Genç’te seviyordu. Sonra 12 Eylül İhtilali oldu.Böyle büyük bir rezaleti sanatçı olarak görmezden gelmek imkansızdı,devlet memuruda olmadığım için derhal sanatsal direnişime başladım.12 Eylül zamanında Vakko yarışmalar yapıyordu, ilk yarışmada Neş’e Erdok birinci olmuştu. Benim de katıldığım ‘Ankara’ konulu yarışmada birincilik ödülünü, paylaştırdılar,tabiiki para ödülünüde,bu şekilde,aynı miktar paraya iki resim almış oldular. Resimde paşalar, Kenan Evren ve Özal vardı. Ankara’daki oligarşi, yargıçlar, askeri baskı ve silahların olduğu bu resimde etlerin olduğu mezbaha gibi bir yer sembolik anlamlar taşıyordu.
Daha sonra Levent Çalıkoğlu “Apokalips” diye bir sergi yapmıştı ve sergiye o resmi de almıştı. Resim şu anda Vakko’nun Merter’deki fabrika binasında, galeri de duruyor.
Kasaplar,etler,çengeller,kazığa geçmiş kafalar,gerilmiş kurt postları,hep cunta döneminde ve sonrasında yapıldı.Özal döneminde laleler,benim kuşağımı simgeleyen resim canavarlarını boyadım,sonra doğu imgeleri görünmeye başladı,1993 yılında ise bu gün yaşadığımız ortamı işaret eden çok büyük ebat ‘yecüc mecüc’ tabloları çıkmaya başladı,oysa Erbakan daha başbakan bile olmamıştı,fakat olay ayan beyan ortadaydı.Sonra bunlardan sıkıldım,otobiyografik resimler yapmaya başladım,resim canavarları,boğaz peyzajları,Yavuzun yeri,laleler,zamanla ilgili resimler,müzisyenler,heykel canavarları,tahta ve mermer yontular,bronz büstler,cam rölyefler hep bu dönemde çıktı.İkide büyük anıt,birisi Bodrumdaki bronz dalgıç anıtı,diğeride Turgutreisteki Ege anıtı.
İstanbul Beykozdaki atölyemde 1985-1995 arası on sene çalıştım,daha sonra ışıkla ilgili takıntılarım,sorularım oluşmaya başladı,Akdenize sert ışıklı bir bölgeye yerleşmeye karar verdim.Gümüşlüğe yakın bir köy olan Peksimet köye yerleştim.Doğayı içinde yaşıyarak tanımaya başladım,engerek yılanlarını öldürmemeyi,ağaç budamayı,gece karanlıkta ışıksız yürümeyi,duyduğum seslerden,bahçede gezenin hayvanmı insanmı olduğunu anlamayı vs.Yaşadığım doğayı içeren büyük bir sergi yaptım Yapı Kredide,Beyoğlunda.Kamu oyu benim gibi bir kent canavarının doğa resimleri boyamasından pekte hoşlanmamıştı o dönemde.5 sene çalışarak bir defter hazırladım,’Enel Ayn’.Sonradan tıpkı basım olarak basıldı,çok sevildi.Hep büyük resimler yapıyordum,çok küçükler yapmak istedim,70-80 resim hazırladım,o da basıldı ‘Madde ve Karanlık’ adıyla Teşvikiye Sanat Galerisi tarafından.
-“Anadolu uygarlıklarını geleceğin oluşacağı zemin olarak görmek gerekiyor” diyorsunuz ve bizim genellikle Batı’ya baktığımızdan söz ediyorsunuz. Bu zemin sizin resimlerinizde nasıl bir yer buluyor?
Eğer bölgeye ait orijinal bir sanat tarzı çıkarılmak isteniyorsa bunun da bir çalışma yöntemi var. Bugün dünya sanatında küresel olarak kabul edilen süreç önce Grekle başladı. Bunun daha da öncesi var, ama arkeoloji olarak var sayılıyor, hâlbuki bal gibi sanat. Aslında arkeolojik sanat ama Grek arkeolojik olmayan sanatın başlangıcı kabul ediliyor yani İtalya ve Rönesans, oradan İspanya, Fransa modern zamanlar oradan da Amerika ve geri dönüş Almanya, bütün dünya post modern. En önemlisi görsel dil, bugün bir İngiliz ressam çok başarılı resim yapıyor diyelim; fakat adamın kullandığı görsel dil Grek estetiği. O alfabeyi kullandığı için bu sanatçıyı sorgulayabiliriz “Sen o alfabeyi kullanarak nasıl yeni bir şey yapabilirsin?”. Konuların yeni olabilir, görüntüler çağdaş olabilir, renklerin, malzemelerin her şey yeni olabilir ama figür tasarımındaki ölçüler Leonardo’nun Vitruvius Adamı gibiyse ortada yeni bir şey yoktur, sadece yeni bir yorum vardır,diyebiliriz.Eğer yeni bir şey yapmak istiyorsan önce ölçüleri değiştirmek lazım. Hitit’in ölçüsüyle Pers’in ölçüsü çok farklı, Mısır’ınki de çok farklı. Bu müzikteki dokuzlu gam yerine, beşli gam kullanılması gibi, dokuzlu gama göre yapılmış gitarla çaldığın melodiyi beşli gama göre yapılmış bağlamayla çalamıyorsun. Diller farklı, ölçüler farklı dolayısıyla ortaya farklı bir sanat çıkıyor. Grek ölçüleri Latince gibi, hâlâ o ana alfabe kullanılıyor. Modern sanatçılar tarafından günümüzde hâlâ bu ölçüler kullanılıyor. Evet, yaptıkları davranış dönem olarak yenidir, ama lügat ve ölçü olarak asla yeni değildir. Gerçek yeniliğin ve orijinal olmanın kriterini bu ölçülerin değişmesine bağlıyorum. O yüzden de ben Grek ve ötesine bakmaktansa, Grek öncesine bakmayı tercih ediyorum; çünkü orada çok değişik seçenekler ve ölçüler var.Bu anlatmaya çalıştığım davranışı Meksikalılar,Çinliler,Japonlar gösterdi,bugün onların açtığı sergilere bakınca,sanatçı Çinlimi,Japonmu hemen belli oluyor.
1986 tarihinde Ankara da bir atölye tuttum,aynı dönemde Urart ta sergim vardı.Anadolu uygarlıkları müzesine gittim müdürle konuştum,ben günde üç kere buraya geleceğim benden bilet istemeyin dedim,peki dediler.Hergün müzeyi gezdim,binlerce eseri göre göre elemeye başladım,akşamlarıda atölyede boyuyordum,zamanla baktığım eserlerin sayısı azalmaya başladı,iki ay sonra alt kata inip küçük bir mermer büste,sonra yukarı çıkıp,Hititlerin,boğalı sütün altlıklarına rölyeflerine bakar oldum.bu seçimler resimlerime girdi,ve sanırım bir portreyi ayarında deforme etmeyi Hititlerden öğrendim.Önemli olan Grek in tutucu kalıplarından kurtulmaktı,eğer bugün bir Yavuz Tanyeli figürü varsa,bu şekilde oluşmaya başladı.Hititlerden koskoca Modern sanatı nasıl bozacağımı öğrendim. Yeni birşey yapabilmek için önce eski şeyden kurtulmak lazım öyle değilmi?İşin ilginç yanı yeniyi bozmak için eskiyi kullanıyorsun ortaya daha yeni birşey çıkıyor,geleceğe dönüş gibi,heyecanlı ve zevkli bir macera.
-Bahsettiğiniz bu Grek ölçülerinden sıyrılmayı başaran sanatçılar kimler size göre?
Özellikle akademik olmayan tipler.Bilerek veya bilmiyerek yapan çok var.Yabancılardan, Michelangelo,Rembrandt,Goya,El Greco,Van Gogh,Cezanne,Francis Bacon, o da bahsettiğim gibi başlamış, ama asla öyle bitirmedi, çok güzel kurtardı paçayı, üstelik bir Doğu sorunu olmamasına rağmen, Lucien Freud’un mükemmel bir desen ve boya anlayışı var, dünyaya ve insana o kadar kendi gözleriyle bakıyor ki Grek falan kalmamış onda da,Kiefer,İmmendorf bizde ise Cihat Burak, Orhan Peker,Yüksel Artslan,Ömer Uluç,gibi isimler var.
-Konuşmalarınızda ve yazılarınızda kavramsal sanat yapanlarla ressamları ayırıyorsunuz, bu ayrımın temelinde yatan sebepler nelerdir ve bu konuda gerek Türkiye’de gerek dünyada bir handikap yaşanıyor mu sizce?
Evet. Resim boyayla yapılan bir illüzyondur, bir görüntüdür. Boyayla yapılan! Ama çağdaş sanatta diğer malzemelerle yapılan görüntüler de devreye girdiği için ikisini aynı kefeye koyamayız; çünkü malzemesi farklı, düşünme sistemi farklı, uygulaması farklı ve sonuçları farklıdır. Benim çağdaş sanatı aşağılama gibi bir düşüncem yok. Bir sanatçı hangi malzemeyle uğraşırsa uğraşsın, o malzemeyle belli bir enerji üretmek mecburiyetindedir. Mesela tuval resminde yağlıboya ile resim yapıyorsan, sen sürersin o geri verir, sen sürersin o geri verir, boyayı sürdüğünde ya olur ya olmaz, olmazsa bir daha denersin ve ortaya belli bir enerji, belli bir ısı çıkar. Bu ısıdan ortaya çıkan şey sanattır, belli bir hararet oluşmadan su kaynamaz. Sanatı buhar, tuval ve malzemeyi su, sanatçıyı da ateş olarak düşünürsek, ateşi o kadar yakman lazım ki o malzeme kaynasın, kaynadıktan sonra da buharlaşmaya başlasın ki, sanat işte o buhardır. Bana göre bu kural değişmez, sanat eserlerinde eğer bu mantık yoksa o zaman eksik bir şey var gibi geliyor bana. Sanatçı tartışılmaz, yüzde yüz garantili, elini sürdüğü yerde bıraktığı iz bir sanat yapıtıdır mantığı var, bu güncel düşüncenin içinde. Sanatçı sığ sularda mı yüzüyor, denizin dibine mi dalıyor bu belli değil. Bana göre öyle değildir, sanat eseri bu kadar kuru ve tek atışlık nesne değildir. Mesela genç bir arkadaş bu olaya ‘erken boşalma’ dedi, evet erken boşalabilirsin ama bu karşı tarafı tatmin etmez. Benim için en büyük onur yıllar boyu aynı resmime bakan ve hâlâ bakmaya devam eden kişilerin bana bunu söylemesidir.
-Malzemeden bahsettiniz. Yağlıboyaya bu kadar bağlı oluşunuzun sebebi nedir, “Yağlıboyanın simyası, kimyası vardır. Akrilik sürdüğün gibi kalır ölüdür” diyorsunuz, sizce kullanılan malzeme önemli midir bir sanatçı için?
Bence çok önemlidir,bir tepsiye bal döktüğünüzü düşünün,sonrada bir dal parçası ile üzerine desen çizmeye çalışın,siz çizersiniz bal oraları tekrar kapatır,tekrar çizersiniz bal tekrar kapatır,bu süreci kontrol etmek ve sonunda baldan daha hızlı davranmak durumundasınız ki resmi bitirin,yağlı boya işte böyle bir şeydir,bir mücadele,bir macera.Ama günümüzde acil ihtiyaçlar söz konusu, yani sanatçı bir kavramı iki günde çözmeli, üç günde resmi yapmalı, dördüncü gün vermeli, sonra başka kavrama geçmeli.Talebe göre sanat,buna ben Domestik sanat diyorum.Sipariş sanatta diyebiliriz.
-Müzayedelerde son birkaç yıldır gördüğümüz çağdaş Türk sanatına olan ilgi sonunda yabancı finans devlerinin de ilgisini Türkiye’ye çekti. Bu ilgi Türkiye’de bazı kesimlerce mutlulukla karşılanırken, bazı kesimlerde de tepki ve bekleyip sonunu görme yönünde oldu. Bu konuda sizin düşünceleriniz neler?
Bence bize, 80 kuşağına ayıp ettiler. Alican Bey 80 kuşağında bir şey olmadığı için almadıklarına dair bir açıklama yaptı, hâlbuki kendisi New York’dan geldi ve yaşı da daha 30’ların başında. Kendisinin Türk sanatı hakkında derinlemesine bilgi sahibi olması mümkün değil. Hele hele bizim dönemleri bilmesi hiç mümkün değil. Popüler olanları ve medyada olanları, post modern olanları bilebilir. Bir de buraya geldiğinde bazı kişilere sormuş olabilir o kişiler de yine popüler olanlardır. Özellikle 80 kuşağını almadığı için de birileri ona “Kayda değer bir şey yok” şeklinde danışmanlık yapmış olabilir. Kendisine eğer böyle denilmişse bunu diyenlerin kim olduğu bellidir; çünkü hep aynı şeyi söylüyorlar zaten. Bu mantıkla bakınca tıkır tıkır iki üç tane isim çıkıyor karşımıza.Malım isimler.Bu fikir kendisinin de aklına yatmış ki bizi almamış, Alican bey oturup araştıramayacağına, o kuşağın resimlerini bir bir göremeyeceğine göre birilerine danışıyor tabii. Senin bütün hayatın danışmanın iki dudağı arasında.Bir misyoner olduğunu heryerde söyliyen Nahit Kabakçı’nın eski danışmanına göre ben iyi bir ressamdım, Nahit Kabakçı benden resim alıyordu, ama şimdi danışmanı değişti, yeni danışmana göre ben kötü bir ressamım. Nahit bey bunca zaman benden aldığı resimleri mezatlarda bir bir ve çok ucuz fiatlara elden çıkarıyor adeta resimlerden biran önce kurtulmak istercesine ve bunu yaparken sanatçının piyasası nasıl etkilenir fiatı düşermi bunu düşünmüyor,Alman bir danışmanın umarsızlığı bakın bizlere nasıl zarar veriyor. bu izafi durum, tamamen danışmana,yapılan plana ait bir sübjektif ve spekülatif yanılgılar silsilesi,yani Nahit bey yeni bir danışmana dönerse şimdikinin aldırdığı resimleri satacak, tekrar zarar edecek,bir yap boz mantığı var bu süreçte,halbuki Nahit Kabakçı sanata inanmış,gönül ve çok para koymuş bir koleksiyoner,çelişkide bu zaten..
Oysa sanatçı resmini yaparken hem psikolojik hem sübjektif,hem objektif,hem toplumsal,hem ulusal,hem küresel,hem politik hemde tarihsel davranır,geniş düşünür,resmini bunlardan damıtır,bu kavramları iyi kotaran,problemleri çözebilen sanatçılar iyi sanatçılardır,hangi sanatçı kaç problemi başarı ile çözüyor,vardığı sonuç ne kadar çağdaş,bunu analiz etmeyi öğrenmemiz şart.Bir örnek verip çalışmaya başlıyabiliriz,Burhan Doğançayın yükselişi usta çözücü olduğu içinmi yoksa sanatın yöneticilerinin planladığı bir proje,para kazandıran bir proje olduğu içinmi sürüyor.Halbuki Doğançay eski kuşak sanatçısı olarak uzun yıllardır yeni birşey yapmıyor,bu bir çelişki değilmi?
Danışmanların ve yöneticilerin kriterleri nedir,bizde bunları bilmek isteriz,açıklarlarsa eğer,tartışma imkanı doğar.
-Satışlarda bu kadar değişimler yaşanırken, fiyatlar artarken sanat galerilerine giden izleyici sayısının düşmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Galeriye gitmek demek sanatçıyla baş başa kalmak demektir. Sanatçı orada olmasa bile eserlerine elini sürebilir, sanatçının eline değiyormuş gibi bir duygu yaşayabilirsin.Artık insanların öyle bir ihtiyaçları yok demek ki.Zaten üst sınıfımız alış verişi başkalarına göstererek yapmayı sevdiği için,bundan özel bir haz duyduğu için,mezatlara yöneldi.
Ben 1999’da Yapı Kredi’de çok büyük bir sergi açmıştım, 77 tane resmim vardı bu sergide. Merak ettim kapıda oturdum ve izleyici içeri girdiği zaman kronometre tuttum. Sergi 40 saniye ile 4 dakika arası geziliyordu. Evet, Cumartesi günü 1,000 kişi izliyordu sergiyi, bu da beni çok mutlu etmişti, ama kronometreyi tutunca… Her gün bunu yaptım. Hâlbuki üç senede hazırlamıştım o sergiyi.
-Galeri 44 A’da açtığınız son serginiz “Katran ve Tüy” adını taşıyordu, katran ve tüy genellikle vahşi batıda karşımıza çıkan bir tür suçluları cezalandırma yöntemi, bunu zamanında Red Kit’te de okuduk, bazı filmlerde ve dizilerde de seyrettik. Gerek serginizde, gerek web sitenizde Katran ve Tüy ismini kullanmanızın sizin için anlamı ne?
Hile yapanlardan bıktım. Bu hilenin ardı arkası gelmiyor, hile yapmaya bir başlayan tekrar yapmaya devam ediyor. Şunu çok iyi biliyorum ki, hayatın her alanı çok kıymetlidir. Her meslek çok kıymetlidir, bir meslek çok kıymetli diğeri daha az olamaz, ama kültür ve sanatta eğer hile ve spekülasyon vs. yapılırsa bu daha fazla hayati önem taşır; çünkü bana göre sanat hem onu yapan kişinin hem de toplumun bilinçaltıdır. Bana sanat nedir dersen, sanatçının ve toplumun bilinçaltıdır derim, böyle mahrem bir tarafı vardır sanatın. “Bedenimi alabilirsin ama ruhumu asla!” sözünü düşünürsek, sanat gerçekten bir toplumun ruhudur, oraya da müdahale edilip, ona da zarar verilmeye çalışılırsa, artık her şeye zarar verilmiş, sıra ruha gelmiş demektir. O zaman artık işin suyu çıkmıştır, bu işi yapanlar sanatçının ve kültürün düşmanı demektir. Dolayısıyla sanatçının mahremiyetiyle, sanatın o özel alanıyla, sanatçının kimliği, biricikliğiyle, orijinalliğiyle oynamaya çalışanlar, bence en çok katran ve tüye layık olan tiplerdir. Bizim de zaten yapabileceğimiz bir şey yok, muazzam bir organizasyon kurup, mezatçı bir suç işliyorsa alternatif bir mezat şirketi kurmak, galerici suç işliyorsa alternatif bir galeri kurmak mümkün olmadığına göre mecazi anlamda onları katran ve tüye bulayıp “Hadi buradan gidin!” demekten başka yapabileceğimiz Bir şey yok,yada tüm sanatçılar birleşip haklarını koruyacaklar,buda neredeyse imkansız. Uzlaşmak mümkün değil; çünkü asla uzlaşmıyorlar, konuşmak mümkün değil; çünkü asla ortada görünmüyorlar. Tek hareket alanları para. Sen bir sanat yapıyorsun, sergi açıyorsun, karşılığında yazı yazılmıyor, fikir beyan edilmiyor, müşteri veya ilgili kişi seninle bir şey konuşmuyor. Direkt kapıdan girip o resimlerin bir tanesine iki dakika dahi bakmadan çıkıyor. “Kaç para bu resim? %60 indirim yapar mısın?” gibi konuşmalar oluyor. Bunlar çok lümpen şeyler. Sanatın yapılmasının kriterleri biraz değişmiş olsa bile, sanat o kadar lümpenleşmedi, ama sanatın dağıtımı, alınıp satılması gibi konular inanılmaz lümpen ve etiksiz davranışlar haline dönüştü.
Mezatlarda başımıza gelenleri biliyorsunuz. Bunlar çok sıkıntı verici, kendimizi sürekli tacize uğramış gibi hissediyoruz. Sergimin afişinde bir silindir şapka vardı, silindir şapkanın anlamı bellidir, protokol, üst yönetim, elit yönetim, geçmişten gelen tarikatvari klikler vs. ben de silindir şapkayı katran ve tüye buladım. Bunu Teşvikiye’de yapmamın nedeni ise Teşvikiye’nin bir mahalle olarak kimliği ve kültür sanattaki yöneticilerin bulunduğu yer olması, böyle bir gönderme de olabilir.Nişantaşı ve Teşvikiyenin sorunu,üst sınıfın,mahallesi olması.Galerilerde zaman içinde bu sınıfa servis eder duruma girdiler.Şimdi ise üst sınıfın kendisi sanat ticareti yapmaya başladı,yani alanda kendisi, satanda kendisi.bir kısır döngü oluştu,bu kısır döngü bu üst sınıfa çok para kazandırıyor,bu yüzdende düzeni bozmıyacak,oluşmuş çarkı kabul eden sanatçıların şansı fazla.İçeriksizlik,allegorik tekrarcılık (ezbercilik)algılanması ve satışı kolay olduğu için tercih ediliyor.Dikkat edin prim yapan sanatçıların çoğu problemsiz domestik sanat yapan kişiler.İstanbulda yaşıyan sanatçıların çoğu Nişantaşına gitmez bile,oradaki uygulamayı herkes biliyor ve eleştiriyor,bu ortamın bir üst sınıf kaprisi,egosantrizmi olduğunu,amacın ise para olduğunu,üslubun ise spekülatif ve hileli olduğunun herkes farkında.Bence çok yakında İstanbulun diğer bölgelerindeki,yenilikçi galeriler,insiyatifler Nişantaşını işgal edecekler,çünkü artık ortam dayanılmaz bir hal aldı.Grafiticiler neden Cihangiri Tarlabaşını boyuyorlarda Nişantaşını boyamıyorlar anlıyamıyorum.Kaleyi dışardan fetih edemezsinki,içeriye girmen lazım.Bir avuç galerici,birkaç mezatçı,20-30 zengin işadamının kendi tabirleriyle,sanatı yönetenlerin,bu saltanatı bence sorgulanmalı bu ülkenin sanatına faydamı zararmı getiriyor,açığa kavuşturmalı.
-İnsanların ilgisizliğinden şikâyet ettiniz, serginizde vermeye çalıştığınız mesaj hedefine ulaştı mı sizce?
Bilen biliyor; fakat bunlar o kadar ukala ve şımarık bir hal aldılar ki, bu şımarıklık onların düşünce sistemini bozdu aslında. Hiç kimse hiç bir şeye önem vermeme eğilimi içindeler, dolayısıyla önem vermedikleri bir konuyu düşünmemeleri, yok saymaları birkaç defa tekrarladığında, bu bir alışkanlık haline geliyor ve bakıyorsun ki adam 15 yıldır hiçbir şeyi düşünmemiş meğer. Bu da kendi yapılarını iğdiş etmiş küçültmüş oluyor, çok akıllı gibi duruyorlar, ama aslında öyle olmadıklarını düşünüyorum. Ellerinde sadece bir kuvvet var, o da para, paranın kuralına göre oynuyorlar. “Otur şu resmi bana anlat.” desen cevap veremez, ama “Evimde şu var, bu var.” diye övünür. Koleksiyonerlerin davranışlarında çelişkiler görüyorum, mesela “Siz koleksiyoncu değil, toplayıcısınız.” diye tartıştığım çok oldu. Çünkü ucuz alıyorlar, her sanatı alıyorlar… Örneğin Mehmet Güleryüz’ün resmi ile Bedri Baykam’ın resmi birbirinden çok farklıdır. Bu şahıs ikisinden de alıyor, tamam alabilir ama ikisini karşılıklı asıyor. Neden olabilir bu? Anlamak kavramak için olabilir belki ama eğer gerçekten bir çizgisi olsaydı, ikisinden birine karar verirdi. Mavi Jeans’in sahibi Elif Akarlılar yıllarca benim en büyük resimlerimi almıştı ve başka kimseden de resim almamıştı, sadece bir adet Ömer Uluç varmış evinde. Bu doğru mu yanlış mı, ayrı bir konu ama bu bir kararlılıktır. Bir ressama karar vermiş, ben onu takip edeceğim demiş, onun en iyi parçalarını ben alacağım demiş ve bunu uygulamış yıllar boyu. Bu koleksiyoncu tipi bugüne pek uymuyor.Şimdi uygulanan yöntem şöyle: ortada bir havuz var,bu havuzun içinde seçilmiş sanatçılar var,sayıları 10′u geçmez.Bu sanatçıların eserleri bir süredir hesaplı fiatlarla toplanmış,biriktirilmiş.Makul bir süre sonra fiatları yükseltilmeye başlıyor,mezatlarda satılmış gibi bile gösteriliyor,oysa bayrakları içerden kaldırıyorlar.Bu sanatçılar 40 bin tl den yukarı çıkartılan sanatçılar.Zaten elde bol sayıda resim var.Birde dışardaki halka var,bu halka kalabalık,çoğu sanatçı burada tutuluyor,bir çeşit güvenlik önlemi,ortadaki havuzu korumak için,dış halkadaki sanatçıların fiatları 40 bin tl yi geçirttirilmiyor,eğer sanatçının fiatları artma eğilimine girerse,o sanatçıya ait küçük ve ucuz parçalar öne sürülerek piyasa doyuruluyor,fiatlar baskı altında tutuluyor,ve fiatlar düştü diye anons ediliyor.Bazen, koleksiyoncular resimleri aldıkları fiattan daha ucuza satıyorlar,ama diğerlerinden yaptıkları kar onların açıklarını defalarca geçiyor.Olaya manüplatif yaklaşıyorlar ve spekülatif kazançlar elde ediyorlar.
Sanat galericileri derneği bu konuda hiçbir önlem almıyor oysa onlarda bu işten büyük zarar görüyor.PSD duruma hukuki bir müdahelede bulunmuyor.Zaten Sanatın büyük tüccarları,toptancıları,bunu kendileride açıklıyorlar,Türkiyede Sanatı Biz Yönetiyoruz diyorlar açık açık,müzayedeler aracılığıyla.Şimdi size soruyorum,bu olanların sanatla ne ilgisi var?Ne kadar sürecek?
-Az önce bahsettiğiniz Domestik sanat adını verdiğiniz konuyu biraz daha açarmısınız?Alıcı galerici ve sanatçı üçgeninde nasıl şekilleniyor ‘talebe göre sanat’ diye sözettiğiniz bu konu?
Her malın bir alıcısı vardır,çıtayı nereye koyduğunuza bağlı,geçmişi reddedip yeni veya yeni gibi görünenin peşine düşerseniz Ömer Koç bilerek hareket eden bir koleksiyoncu,fakat evdeki hesap çarşıya uymıyabilir.Dışarıya hayranlık duyup ben misyonerim derseniz,koleksiyonunuzu buna göre yabancı danışmanlarla organize ederseniz sanatçıları birer piyon gibi gören,Nahit Kabakçı iyi bir örnek.Toptan resim alıp karlı iş yapmaya çalışırsanız,özellikle mezatların çevresinde toparlanmış çok sayıda tırnak içinde koleksiyoncu var,aynı çevre içindeki sanat galerileri,birbirini kollayıp,aradan pay kapmaya çalışıyorlar,bu yüzden büyük indirimler taksitler yapıyorlar,sonrada mezatlara danışmanlık ve hizmet sektörü haline geliyorlar.Herkes para peşinde,ressamların yüzde doksanı terkedilmişlik,gerçeğini istemeye istemeye kabulleniyorlar,iyi sanat hızla ortadan çekiliyor,geriye tavşanın suyunun suyu kalıyor.İşte bu suya domestik sanat denir.
Ömer Uluç’un deyimiyle Zavallı Ressamlar..
Ozlem Inay - Yavuz Tanyeli
April 13, 2008