zizek
TuesdayNovember10th,2009
MondayNovember 9th,2009
Slavoj Žižek on toilets and ideology
MondayNovember 2nd,2009
SaturdayOctober31st,2009
SundayOctober25th,2009
Slavoj Žižek- Ecology: A New Opium of the Masses - video

Slavoj Žižek- Ecology: A New Opium of the Masses
A Lacanian Ink Event- Jack Tilton Gallery, NYC- 12/07
Part I
Part II
Part III
Part IV
Part V
Part VI
Part VII
Part VIII
SaturdayOctober24th,2009
Slavoj Žižek- The Euthanasia of Tolerant Reason - video
A Lacanian Ink Event – Tilton Gallery, NYC – 05/06
Slavoj Žižek
Vikipedi, özgür ansiklopedi
Batı felsefesi
20. yüzyıl felsefesi 21. yüzyıl felsefesi
SlavojZizekOxfordAmnestyLecture20040128 KaihsuTai adjustedHephaestos.
Adı Slavoj Žižek
Doğumu 21 Mart, 1949 Ljubljana, Slovenya, Yugoslavya
Okul/gelenek Postmodern felsefe, post-marksizm
Etkilendikleri Georg Wilhelm Friedrich Hegel, Jacques Lacan, Karl Marx, Sigmund Freud, Immanuel Kant, Soren Kierkegaard, Blaise Pascal, Martin Heidegger, Theodor Adorno, Friedrich Schelling, Josef Stalin
Slavoj Žižek (Okunuşu: Slavoy Jijek) (d. 21 Mart 1949 Ljubljana, Slovenya) Sloven Marksist sosyolog, filozof ve kültür eleştirmeni.
Ljubljana, Slovenya’da (o tarihte Yugoslavya’nın bir bölümüydü) doğdu. Felsefe doktorasını Ljubljana’da aldı ve Paris Üniversitesi’nde Psikanaliz eğitimi gördü. Batı ülkeleri tarafından saygı görmesinden ötürü sosyalist Yugoslavya’da fazla baskıya maruz kalmadığını belirtmektedir. 1990 yılında Slovenya Cumhuriyeti Başkanlığı için Slovenya Liberal Demokrat Partisi’nin adayıydı.
Žižek popüler kültürün yeniden okunmasında Jacques Lacan’ın çalışmalarını kullanmasıyla ünlüdür. Şu konuları da içeren sayısız konuda yazmaktadır; ideoloji, köktendincilik, hoşgörü, politik doğruluk, küreselleşme, öznellik, insan hakları, Lenin, mit, internet, postmodernizm, çok kültürlülük, post-marksizm, David Lynch ve Alfred Hitchcock. Düşünürün sevdiği ve önerdiği filmler Hero’dan Korkunç Ivan’a kadar çeşitlilik göstermektedir. Çağdaş felsefenin görmezden gelinemeyecek önemli bir ismidir.
Hayatı
Žižek Sosyoloji Enstitüsü, Ljubljana Üniversitesi, Slovenya’da uzman araştırmacı olarak görev yapmaktadır. Aynı zamanda, burada sıralanan üniversitelerin yanı sıra başka üniversitelerde de misafir profesör olarak ders vermektedir: The University of Chicago, Columbia, London Consortium, Princeton, The New School, The European Graduate School, The University of Minnesota, The University of California, Irvine and The University of Michigan. Bugünlerde Birkbeck Institute for the Humanities Birkbeck, Londra Universitesi’nde uluslararası yönetici olarak çalışmaktadır.
Žižek 2004 yılında 26 yaşındaki Arjantinli model Analia Hounie ile ikinci evliliğini yaptı, daha önce Renata Salecl ile evliydi.
Žižek mesleğinin başlangıcında 1970′lerin Yugoslavya’sının politik ortamında engellendi. 1975′te master tezinin siyasi açıdan şüpheli görülmesinden sonra Ljubljana Üniversitesi’nde bir yer sahibi olması önlendi. Takip eden yıllarda Yugoslavya Ordusu’nda görev aldı ve sonunda Jacques Lacan’ın psikonalitik teorisine dönük kuramsal odaklanmaları olan bir grup Slovenyalı bilgin ile yakınlaştı.
Žižek’in büyük bir sosyal kuramcı olarak uluslararası tanınması 1989′da İngilizce basılan ilk kitabı The Sublime Object of Ideology’ye kadar sürdü. Žižek’in en dünya çapında en çok tartışılan kitabı The Ticklish Subject (1999), onu açıkça dekonstrüksiyonizmcilerin, Heideggercilerin, Habermascıların, bilişsel işlemlerle uğraşan bilimadamlarının, feministler in ve Žižek’in New Age “obskürantizmciler” olarak tanımladıklarının karşısına koyar.
Žižek’in çalışma ve düşünceleri belirlemedeki sorunlardan birisi onun kuramsal konumunu çok sık olarak kitapları arasında, hatta bazen aynı kitabın farklı sayfalarında değiştirmesidir (mesela, Lacan’ın yapısalcı mı yoksa post-yapısalcı mı olduğu konusunda). Bu nedenle onu eleştiren bazı kişiler, onu tutarsızlık ve entelektüel düzey eksikliği ile suçlamaktadır. Ne var ki Ian Parker herhangi bir “Žižekyen” felsefe sistemi bulunmadığını öne sürmektedir çünkü Žižek, bütün tutarsızlığıyla beraber, bize, bizim bir tek yazardan neyi almak ve onda neye inanmak istediğimiz konusunda daha derinlemesine düşünmemiz konusunda yardımcı olmaya çalışıyor.(Parker, 2004) Aslında, Žižek’in kendisi, bir felsefecinin tavrının, bizim kendi ideolojik ön kabullerimizi sorgulamak yerine bize dünyayı anlatan Büyük Öteki gibi davranmak olmaması gerektiğini tartışarak, Jacques Lacan’ın kendi kuramlarını sürekli yenilemesini savunmaktadır. Žižek için felsefeci, soruları yanıtlamaya çalışan birisinden daha çok, eleştiren birisidir.
En son olarak Žižek Abercrombie & Fitch için hazırlanan bir katalogda yer alan Bruce Weber’in fotoğraflarına eşlik edecek bir metin yazdı. Büyük bir entelektüelin reklam metni yazmasının uygun olup olmadığı sorulduğunda, Žižek Boston Globe’a şunları söyledi:
“Eğer para kazanmak için bu tür işler yapmak veya tam zamanlı çalışan Amerikalı bir akademisyen olarak imtiyazlı bir yer kapmak için kıç öpmek zorunda kalmak arasında bir seçim yapmam istenseydi böyle yerlerde yazı yazmayı seçmekten zevk alırdım!”
Kendisine dönük ters ifadelerden utanmayan ateşli ve renkli bir öğretim üyesi olarak kabul edilmektedir. Üç bölümden oluşan ‘The Pervert’s Guide to Cinema’ belgeseli İngiltere kanalı More4′da Temmuz 2006′da yayınlandı.
Part I
Part II
Part III
Part IV
Part V
Part VI
Part VII
TuesdaySeptember29th,2009
TuesdaySeptember29th,2009
TuesdaySeptember22nd,2009
TuesdaySeptember22nd,2009
MondaySeptember21st,2009
11th International Istanbul Biennale 2009 / part 1-2-3
Çelişkileri yansıtan bir vitrin
Marvan’ın 60’larda yaptığı resimler de sergileniyor. Macar St.Auby’nin 16 mm siyah-beyaz filmi Centaur, devlete ait deneysel film stüdyosu Bela Balazs Studio tarafından desteklenerek çekilse de dönemin sansür komitesince hemen sansürlenmiş. Filmde çeşitli mekanlarda çalışan işçilerin, fabrika, otobüs, yurt, bekleme odası gibi sıradışı diyaloglarına ya da iç konuşmalarına tanık oluyoruz. Filmin en etkileyici sahnelerinden biri, tek tek titreyen elleriyle kıllarını dikerek temizlik fırçası üreten kör kadın işçilerin sahnesi… Kör kadın işçiler, bir yandan görmedikleri emeklerini, görmedikleri üretim araçlarına dokunarak, hissetmek şartıyla üretirken, bir yandan gülümseyerek bir türkü söylüyorlar: “göremiyorum, sonsuz bilinmeyen beni çağırıyor, yolun sonu, göremiyorum…” Brecht’in ‘insan neyle yaşar?’ sorusuyla başlayan bienali, herhalde en iyi özetleyen, bienalin kalbini oluşturan işlerden biri bu… 1973 ile 1975 tarihleri arasında çekilen film, Brecht’in “bir fabrika fotoğrafı, içindeki insanların aralarındaki ilişkiler hakkında hiçbir şey anlatmaz” sözünü doğruluyor adeta. Aynı filmde ‘acaba tekrarlama nevrozunuz mu var’ diye soruyor ambalaj fabrikasında çalışan kadın işçi… Çalışma arkadaşı onu şöyle yanıtlıyor: “Filmcileri kandırmak için krem şantiden, eşarp modasından ve zamlardan mı söz etsek?” Kendi emeğine yabancılaşmış, filme çekilmekte olan kadın işçinin, onu çeken filmcilere gönderme yaparak onların da kendi sanat yapıtlarına yabancılaşmasına işaret etmesi, bienalin temel sorusu ‘insan neyle yaşar’ın yanıtının ‘sanatçı neyle yaşar’ sorusundan çok da bağımsız olmadığını kusursuz bir incelikle aktarıyor… Öte yandan bu bienalin, hiç de öyle olmadığı söylense de, bir büyük sergi olarak son derece Brechtyen bir kurguya sahip olduğu iddia edilebilir. 11. İstanbul bienalini, Brecht’in dizinin dibinde kılan en büyük husus, sorduğu sorularda değil, serginin tıpkı Brecht sahnesi gibi günümüzdeki çelişkileri yansıtan bir vitrini andırmasında. Ve bu vitrinin camının, birkaç gündür önünde yapılan muhalif gösteriler aracılığıyla kırılmak üzere zorlanmasında… Endüstri-sanat gerilimi Nasıl Brecht tiyatro sahnesini, içinde yaşadığımız toplumu oluşturan çelişkilerin sergilendiği bir vitrin olarak kurguladıysa, WHW de öyle yaparak vitrin’de kapitalist kültür endüstrisiyle ona teslim olan çağdaş sanat dünyasının arasındaki gerilime ve bu gerilimin yarattığı/ yaratacağı çelişkilere öncelik tanımış. (Direnal, beğenal gibi bienal eleştirileri ve açılış günü yaşanan protestolar gibi…) Bu vitrinde gözlerimizi en çok kamaştıran ve direnmek, protesto etmek üzere harekete geçiren çelişki elbette antisanat ve meta sanat arasındaki çelişki… Emek ve meta emek arasındaki ilişki… İş ve işçinin, sanatçı ve sanat yapıtının kaderinin gün geçtikçe artan, önlenemez birbirine benzerliği ve bu benzerliği sağlayan ekonomi politiğin ne kadar kovulmak istenilse de büyüdükçe büyüyen gölgesi, bu vitrinin en albenili tarafı. Bu vitrinde 1934 doğumlu Suriyeli Marwan’ın 1960’lara ait varoluşçu, (Nevhiz Tanyeli’yi anımsatan) tuvalleri var örneğin… 1968’de bedene son derece dışavurumcu yaklaşırken 80’lere geldiğinde Marwan neredeyse figürasyondan vazgeçmiş bir soyutlamacıya dönüşmüş. Bu dönüşüm, değişim, Taşkent’li Vyacheslav Akhunov’un hem 70’lere ait politbüro üyelerinin portrelerinin yer aldığı Sineklik Devrimi serisinde hem de 2007 tarihli bir metrekarelik kibrit kutularına yaptığı günlüklerinde kendini ele veriyor. Sanatçının Sovyet devrimi sırasında ve sonrasında iki ayrı imkansız dünyada ürettiklerini bir arada görmek bienalin çelişkiye verdiği önemi ve bu çelişkiden çıkacak önerilere açtığı espasın altını bir kez daha çiziyor. Aynı vitrinde 1971 doğumlu Kudüslü Jumana Emil Abboud, Kudüs ve Ramallah arasında limon kaçırıyor. Tütün deposundaki desenlerinde azizlik mertebesine ilişkin psikolojik sayıklamalarını gösteriyor. Polonyalı sanatçı Arthur Zmijewski, İsrail, Batı Şeria, Polonya, Almanya, Fransa ve Kuzey İrlanda’da, farklı zamanlarda yapılmış kamusal siyasi eylemleri, yan yana eşit büyüklükteki ekranlarda göstererek Demokrasiler’de yaşanan eylemliliğin şimdi ve buradalığını sorgulamamızı sağlıyor. İdam meydanları Suriyeli Hrair Sarkissian, dev ve dingin fotoğraflarında, sivil suçluların idam edildiği meydanları en masum ve turistik halleriyle kansız göstererek iktidarın uyguladığı şiddetin en vahşi, çokuluslu ve görünmeyene tedavül olmuş yüzünü son derece estetik bir yaklaşımla aydınlatıyor. Maria Ruido, Barcelona’nın varoşlarında bir tekstil atölyesinde kaçak çalışan işçileri portreliyor. Tıpkı Auby’nin filminde olduğu gibi emeğin kullanım değerinin karmaşık, emeği üretenden bağımsızlaşan ve onu ele geçiren doğası tüm acımasızlığıyla karşımıza çıkıyor. Yılmaz Güney filmi gibi Aydan Mürtezaoğlu ve Bülent Şangar, İşsiz İşçiler, Sana Yeni Bir İş Buldum başlıklı projelerinde kendi sanat üretimlerini şemalaştırıyor. Bir grup genci ise iş sahibi ederek bienal süresince istihdam ediyorlar. Emek ve sanatın birbirinin içine geçtiği proje, bienalin en anlamlı projelerinden. Muhammed Ossama’nın 1979 tarihli Adım Adım filmi de bunu yapıyor. Üstelik çok tanıdık bir dille… Yılmaz Güney’in Umut filmi tadındaki bu siyah beyaz filmde, köyden kente göç eden kahramanların inşaat işi molalarında aralıksız tüttürdükleri sigaraların dumanı, çektikleri eziyeti bulandırmaya yetmediği gibi izleyicide çaresizliğe neden oluyor. Aynı şekilde Rena Effendi’nin petrol boru hattı boyunca teker teker çektiği portrelerde bu çaresizlik duygusuyla baş etmek zorunda kalıyorsunuz, her biri birer siyah beyaz defosu bu yüzyılın… Yine antrepoda Bureau D’Etudes grubunun özel olarak hazırladığı Terörün Yönetimi şeması incelenmeye değer… 11. İstanbul Bienali, ona yöneltilen tüm eleştirilerle birlikte, Koç’tan sponsorlu Markiszm olur mu gibi, aslında Marks’ın müphem olduğuna dikkat çektiği metanın ne olduğuna ve olmadığına ilişkin küçük küçük yığınla cümle kuruyor. Bu cümlelerden ister bir manifesto, ister bu manifestoya karşı bir başka manifesto yazmak olası. Olası olmayan galiba dünyanın daha iyi bir yer olacağına inancı çoğaltmak, saat başı ücretini alırken titreyen üstelik artık kayıtlı da olmayan illegal işçi ellerinin sürüklediği bir dünyada, sanatın para gibi kendisini değil, değerini temsil ettiği bir dünyada bu mümkün değil gibi görünüyor… Sanırım birkaç senedir, sanat yapıtı yerine güzel Türkçe’mizde iş dememiz boşuna değilmiş. Türkçe öngörmüş işte, işlerin dünyanın tüm işlerinin sanat, işgücü, emek demeden birleşeceğini… Bu da tuhaf değil mi?
AYŞEGÜL SÖNMEZ







EN YÜKSEK KULENİN TÜRKÜSÜ
Dönmeli, geri gelmeli,
O sevdalar çağı.
Dayandım nasıl da
Unutamam bir daha artık,
O korkular, kaygılardı
Uçup gitti göklere.
Bir belalı susuzluk
Kabartıyor damarlarımı.
Dönmeli, geri gelmeli,
O sevdalar çağı.
Bir çayır gibi tıpkı
Unutulmuş bir kıyıda,
Karamukların, günlüklerin
Çiçek açıp büyüdüğü,
O yabanıl uğultusunda
Korkunç pis sineklerin.
Dönmeli, geri gelmeli,
O sevdalar çağı.
Arthur RIMBAUD
Çeviri:
İlhan
BERK